Allah Teâlâ, Adem (as)’ı yarattıktan sonra onu eşiyle birlikte cennete koydu. Ancak burada Allah’ın yasakladığı bir cennet meyvesini yedikleri için cennetten dünyaya indirildiler ve onlara şöyle hitap edildi:

“Onlara dedik ki: Hepiniz oradan inin. Size Benim tarafımdan bir hidayet rehberi geldiğinde kim onun izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem ehli olarak ebediyyen orada kalacaklardır.” (Bakara, 2/38,39)

Bu ayetin hükmünün  gereği olarak Adem (as)’ın soyundan gelen insanlara zamanla Allah’ın elçileri gelip Allah’ın dinini, emir ve yasaklarını tebliğ etmişlerdir. Rivayetlere göre bugüne kadar insanlara gönderilen elçilerin sayısı 124.000 dir.

Allah Teâlâ neden insanlara elçilerini gönderirken tekrar tekrar emir ve yasaklarını tebliğ etmiştir? Bunun nedeni insanların gelen peygamberin tebliğine inanmamaları ve onlara uymamalarıdır. Böylece zamanla insanların imanları ve amelleri dejenere olmuştur. Bu nedenle tekrar yeni bir peygamber gönderme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Her gelen peygamber insanları felaketler ve cezalarla uyarmıştır. Fakat insanlar nefislerinin ve şeytanın arzularını tercih ederek Hakk’ın emirlerine uymaktan sapmışlardır. Bu da birçok kavmin helak olmasına neden olmuştur. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette ifade edilmiştir (Ankebut, 29/14), (Ankebut, 29/33,34), (Fussilet, 41/16), (Şems, 91/13,14).

Bazı peygamberlere Allah tarafından Cebrail (as) vasıtasıyla gönderilen kitaplar zamanla unutulmuş ve tahrif edilmiştir. Bu nedenle yeni bir kitap başka bir peygamber tarafından tekrar getirilmiştir. Ancak insanların bu gelen kitaplardaki hükümler hoşlarına gitmedikleri için onları inkar etmişler ve peygamber vefat ettikten sonra bu kitapların içeriğini işlerine geldiği gibi değiştirmişlerdir. Ancak Allah’ın şeriatı en son Kur’an-ı Kerim ile insanlara, Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav) tarafından 14 asır önce tekrar tebliğ edilmiştir. Fakat insanların Kur’an’ı tahrif etmeğe ve hükümlerini kaybettirmeye güçleri yetmemiştir. Kur’an-ı Kerim tahrif olmadan bugüne kadar muhafaza edilmiş ve kıyamete kadar da muhafaza edilecektir. Çünkü bu muhafaza bizzat Hakk Teâlâ’nın bir takdiridir.

“Hiç şüphe yok ki Kur’an’ı Biz indirdik. Elbette onu yine Biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9)

Kıyamete kadar artık yeni bir peygamber ve yeni bir şeriat gelmeyecektir. Hazreti Muhammed (sav) peygamberlerin sonuncusudur. Onun getirdiği şeriat kıyamete kadar değişmeden geçerli kalacaktır.

İlk insan ve ilk peygamber Adem (as)’dan itibaren bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din İslam’dır. Bu husus Kur’an ayetlerinde şöyle ifade edilmektedir:

“Hiç şüphesiz, Allah katında din İslam’dır.” (Ali İmran, 3/19)

 “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahrette de zarar edenlerden olacaktır.” (Ali İmran, 3/85)

Kur’an-ı Kerim’de Yahudi ve Hıristiyanların, kendilerine peygamberleri vasıtasıyla ulaştırılan ilahi mesajın hükümlerini ihtiva eden kitaplardan Tevrat ve İncil’in nasıl tahrif edildiği anlatılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin kitaplarını tahrif ettikleri ve değiştirdikleri hakkında şu ayet ifade edilmektedir:

“Yahudilerden bir kısmı Allah’ın kitabındaki kelimeleri esas manasından kaydırıp dillerini eğerek ve dine saldırarak “Sözünü işittik, emirlerine isyan ettik. Dinle dinlemez olası ve râinâ (bizi gözet)” diyorlar. Halbuki onlar, “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize de bak” deselerdi bu, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah küfürleri yüzünden kendilerini lanetlemiştir. Artık onlar pek azı müstesna iman etmezler.” (Nisa, 4/46)

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine tebliğ edilen ilahi kitapların hükümlerini değiştirerek kâfir oldukları da belirtilmektedir:

“İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı elbette Biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, Yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini ilaha adamış zahitler, alimler de, Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden onunla hüküm verirler ve onun Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Ayetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide, 5/44)

Bu yazımızda Hazreti Musa (as)’a verilen ilahi kitap Tevrat’ın Yahudiler tarafından nasıl tahrif edildiğini ele alacağız.

 

Tevratın İndirilişi

Tevrat kelimesinin İbranice “Torah” kelimesinin Arapçalaşmış şekli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca İbranice ve Aramice melez bir kelime diye de nitelendirilmektedir. Bu kelime Hazreti Musa (as)’a verilen kitabın ismi olarak kullanıldığı gibi, Tanah (ahd-i atik), Mişna, Talmud ve Rabbilere (Yahudi din adamlarına) ait bütün eserler için de kullanılmaktadır. Yahudilerin inanışına göre bu külliyat Hazreti Musa’ya Sina’da vahyedilmiş ve öğretilmiştir. Ancak Tevrat kelimesi, kutsal bir kitap söz konusu olduğunda Ahd-i Atik’in ilk 5 kitabını ifade etmektedir.

Tarihten bilindiğine göre, Yusuf (as) döneminde Kenan’dan Mısır’a gelen İsrailoğulları, Mısır’da bir refah dönemi yaşamışlardır. Ancak bu refah döneminden sonra Mısır’daki yeni firavunların yönetiminde köleleştirilmiştir. İsrailoğulların bu durumuna Hazreti Musa son vermiştir. Hazreti Musa İsrailoğullarını Mısır’dan çıkarıp mucizevi bir biçimde Kızıldeniz’den geçirmiş, daha sonra Sina dağına ulaştırıp burada Tanrı ile ahitleşmeleri olmuştur. Burada Allah Teâlâ Hazreti Musa’ya İsrailoğullarının uyması gereken kuralları içeren  levhaları vermiştir. Yahudilerin inançlarına göre, yalnızca İsrail Tanrısına  (Yahova) itaat edip Tevrat kurallarına göre yaşamaları karşılığında kendilerine Tanrının seçilmiş kavim olma ve ataları İbrahim’e vaat edildiği üzere Kenan topraklarını mülk edinme fırsatı bahşedilmiştir. Ancak biz Kur’an-ı Kerim’e göre biliyoruz ki Hazreti Musa Sina dağında Allah ile görüşüp konuşmuş ve kendisine Tevrat’ın içeriğini ihtiva eden levhalar verilmiştir. İsrailoğulları burada daha baştan itibaren gerçek ilah kavramını dejenere etmişlerdir. Kendilerine ayrı bir Tanrı tahsis etmişler, daha sonra da Tevrat’ın içeriğini kendi isteklerine göre değiştirmişlerdir.

İsrailoğulları Musa peygamber zamanında Kenan topraklarına girememişlerdir. Hazreti Musa’nın, Tanrı’dan O’nun emirlerini içeren levhaları almak üzere Sina dağına çıktığında, orada 40 gün kalması sırasında, altından buzağı heykeli yapan ve bunu ilâh edinen İsrailoğulları daha sonra Kenan topraklarında yaşayan halkla savaşmak istememiş ve Musa peygambere isyan etmiştir. Bu durumda İsrailoğulları Allah’a karşı gelmenin cezası olarak 40 yıl boyunca çöle mahkum edilmiştir.

“Allah Musa’ya şöyle dedi: “Kırk sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fâsık kavim için üzülme!” (Maide, 5/26)

Yahudi İsrailoğulları bununla birlikte çöl dönemi boyunca da itaatsiz tutumlarını sürdürmüşlerdir. Hazreti Musa’nın ölümünün ardından liderlik Yeşu peygambere verilmiştir. Kenan topraklarının büyük bir kısmı Yeşu önderliğindeki ikinci nesil İsrailoğulları tarafından ele geçirilmiş ve 12 kabile arasında taksim edilmiştir. Yeşu peygamber vefatından önce bütün İsrail kabilelerini kuzeydeki Sâmiriye bölgesine toplayarak, onlardan kendilerini Mısır’dan kurtarıp Kenan topraklarını veren Tanrı’ya sadık kalacaklarına ve ondan başka ilah edilmeyeceklerine dair söz almıştır. Yeşu’nun ölümünden sonra İsrail kabileleri “Hakimler” diye adlandırılan seçilmiş dini liderlerin önderliğinde yerleşik zirai düzene geçmişlerdir. Ancak zamanla İsrailoğulları Hakimlerin bütün çaba ve uyarılarına rağmen yoldan çıkmışlar ve putlara tapmaya başlamışlardır.

Dinler tarihçileri 39 kitaptan meydana gelen Tevrat'ı genellikle üç bölüme ayırırlar: 1- Tevrat (Kanun Kitabı), 2- Nebiim (Nebiler Kitabı), 3-Ketubim (Yazılar Kitabı). 1. Bölüm, Hz. Musa'nın ilk beş kitabını ihtiva eder. İslâm âlimlerine göre de Cenab-ı Hak tarafından Hz. Musa'ya verilen asıl Tevrat budur. Bu ilk beş kitap Tekvin, Çıkış, Levlililer, Sayılar ve Tesniye'den meydana gelmektedir. 2. Bölüm, Nebiim 6. Kitap (Yeşu)'dan başlar, 22. Kitap (Neşidelerin Neşidesi)'ne kadar devam eder. 3. Bölüm, Ketubim 23. Kitap İşaya'dan başlar, 39. Kitap olan Malaki ile sona eder.

 

Tevratın Çeşitleri

Tevrat’ın rulo halindeki el yazması nüshasına Sefer Torah, kitap halindeki nüshasına Humaş Torah denir. Tevrat’ın her iki nüshası da beş kitaptan oluşmaktadır. Bunlar vahye dayandırılan geleneksel sırasıyla Tekvîn, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye’dir. Bu kitaplarda yaratılıştan Hz. Mûsâ’nın vefatına kadar geçen dönemde cereyan eden olaylar kronolojik sırayla anlatılmakta, dinî, hukukî ve ahlâkî ahkâm ayrıntılı biçimde verilmektedir. Tevrat’ın kitapları arasında üslûp birliği yoktur. Tekvîn ve Tesniye normal bir metin özelliği gösterirken Çıkış, Levililer ve Sayılar vahiy üslûbu taşımaktadır. Tekvîn’de Hz. Mûsâ’dan önceki olaylar hikâye edilmiştir. Tesniye, Hz. Mûsâ’nın kendi tecrübesinin bir ürünü gibi kaleme alınmıştır. Hz. Mûsâ bu kitabın 1-4. bablarında Mısır’dan çıkışlarını, geçtikleri ve konakladıkları yerleri anlatıp önceki olayların bir özetini yapmaktadır. 5-29. bablarda İsrâiloğullarının uyması gereken kanunlar bildirilmekte, 30. bab ile 31. babın yarısına kadar olan kısımda İsrâiloğulları’na tavsiyelerde bulunulmaktadır. 32. babda Hz. Mûsâ’nn bir ilâhisi, 33. babda bir duası yer almakta, 34. ve sonuncu babda vefatı ve defni anlatılmaktadır.

Hz. Mûsâ’nın Tevrat’ı yazıp yazmadığı tam olarak bilinmemektedir. Tesniye’de Mûsâ’nın Tevrat’ın sözlerini bir kitaba yazdığı ve bu kitabi ahid sandığının yanına koyması için kohenlere (Yahudi din adamlarına) teslim ettiği ifade edilmektedir. Buna dayanarak Tevrat’ı Hz. Mûsâ’nın yazdığına inanılmaktadır. İbn Meymûn’un Mişne Tora adlı eserinde Hz. Mûsâ’nın on üç Tevrat nüshası yazdığı, bunların on ikisini on iki kabileye verdiği, birini de ahid sandığının içine koyduğu zikredilmektedir. Bu rivayeti Ahd-i Atîk’in I. Krallar ve II. Tarihler kitapları doğrulamamaktadır. Bu kitaplarda Süleyman zamanında ahid sandığının açıldığı ve içinden iki levhadan başka bir şey çıkmadığı belirtilmektedir. Buna göre ya asıl nüsha kaybolmuştur ya da kaynaklarda anlatılanlar gerçek değildir. Müslümanlarla Yahudiler arasındaki tahrif tartışmalarını kapsamlı biçimde inceleyen H. Lazarus-Yafeh on üç nüsha teorisinin Müslümanlara karşı uydurulduğu kanaatine varmıştır.

Tevrat’ın biri Yahudilere, diğeri Sâmirîler’e ait olmak üzere iki versiyonu vardır. Sâmirîler’e göre Sâmirî Tevrat nüshasının tarihi oldukça eskilere, Hârûn’un ikinci göbekten torunu Abişa’ya dayanmaktadır. Sâmirî tarihçisi Ebü’l-Feth’in verdiði bilgiye göre Finehas oğlu Abişa, İsrâiloğulları’nın Ken‘ân topraklarına hâkim oluşunun on üçüncü yılında Gerizîm dağındaki toplanma çadırının girişinde Tevrat’ı yazmıştır. Ebü’l-Feth’in bahsettiði Abişa nüshası Sâmirî Tevratı’nın ilk nüshası olup onun ifadesine göre kendi yaşadığı dönemde (XVI. yüzyıl) mevcuttu. XX. yüzyılın başlarında Nablus’taki Sâmirî cemaatinin başkanlığını yapan Haham Yaakov ben Aron da Abişa nüshasından bahsetmekte ve ayrıntılı bilgi vermektedir. Sâmirîler’in Tevrat’ı ile Yahudilerin Tevrat’ı arasında yaklaşık 6000’e yakın farklılık vardır. Bunlardan bir kısmı iki topluluk arasında inanç farklılığı oluşturacak düzeydedir. Bu sebeple Yahudilerle Sâmirîler birbirlerini tahrifle suçlarlar.

 

Tevrat’a Yöneltilen Eleştiriler

Tevrat’la ilgili tarih boyunca birçok eleştiriler yapılmıştır. Bu eleştiriler kişinin dünya görüşüne bağlı olarak değişmektedir.

Yahudi kaynaklarında Hz. Mûsâ’nın yazdığı söylenen Tevrat’ın tahrif edildiğine ilişkin pek çok bilgi vardır. Kaynaklara göre güneydeki Yahuda Krallığı’nın başına geçen Hz. Süleyman’ýn oğlu Rehoboam ve kendisiyle birlikte bütün Yahuda halkı Tevrat’ı terketmiştir. Daha sonra Yahuda krallarından Ahaz (MÖ 736-716) Tevrat okumayı yasaklamış ve mâbeddeki Tevrat’ı mühürletmiş, Menasseh (MÖ 687-642) Tevrat’tan Tanrı’nın isimlerini çıkarıp yerine putların isimlerini koydurmuş, Amon ise (MÖ 642-640) Tevrat’ı yakmıştır. Menasseh’in zamanında Hz. Mûsâ’nın yazdığı söylenen ve mâbedde muhafaza edilen asıl nüsha kaybolmuştur. Kral Yoşiya döneminde (MÖ 640-609) mâbedin tamiri sırasında tesadüfen ortaya çıkan Tevrat, Bâbil Kralı Buhtunnasr’ın Yahuda topraklarına girip Kudüs’ü kuşatması üzerine mâbeddeki mahzene saklanmıştır. Kudüs Talmudu’ndaki rivayete göre Tevrat günümüzde hâlâ saklandığı bu yerde durmaktadır. Bugünkü Tevrat’ı yazıcı-âlim Ezra ortaya çıkarmıştır. Bâbil sürgünü sonrasında Ezra, İsrâil topraklarında yaşayan Yahudiler arasında tamamen unutulan Tevrat’ı sözlü yorumuyla birlikte yeniden oluşturmuştur. Talmud’a göre Ezra yeni Tevrat’ta bazı değişiklikler yapmıştır.

Bu konuda TDV İslam Ansiklopedisinde şunlar yazılıdır:

“Tevrat içeriği ve üslûbu bakımından pek çok eleştiriye uğramıştır. Tevrat’ı içeriği bakımından eleştiren ilk Yahudi kral Menasseh’tir. Tevrat’ın vahiy mahsulü olduğunu inkâr edip Hz. Mûsâ’nın yazdığını iddia eden Menasseh onun içeriğiyle alay etmiştir. Hz. Mûsâ’nın, “Lotan’ın kız kardeşi Timna idi” (Tekvîn, 36/22); “Ve Timna Eliphaz’a câriye idi” (Tekvîn, 36/12); “Ve Ruben buğday biçme günlerinde gitti ve tarlada lüffah meyveleri buldu” (Tekvîn, 30/14) gibi saçma şeylerden başka yazacak şey bulamadığını söylemiştir.

Muhtevasından hareketle Tevrat’ı eleştiren ve onun vahiy mahsulü oluşunu reddeden bir başka yahudi Hivi el-Belhî’dir. Tevrat hakkındaki sözleri dolayısıyla Rabbânî yahudilerinin kendisine Hivi el-Kelbî dedikleri Belhî, Tevrat’ı 200’e yakın noktada tenkit etmiştir.

Heretiklerin yanında rabbiler arasýnda da Tevrat’ı eleştirenler olmuştur. Bazı rabbilere göre Tevrat’ın yazımında kronolojik sıra bakımından yanlışlıklar vardır. Midraş Rabbah’ta Tevrat’ta bu türden on yanlışın bulunduğu bildirilmektedir. Rabbiler, kronolojik düzensizliklerin yanında Tevrat’ta bazı edebî hataların ve bilgi yanlışlıklarının yer aldığını söylemiştir. Hz. Nûh’un oğullarının yaşları hakkında Tekvîn’de (11/10) verilen bilgileri tahkik eden rabbiler, Sâm’ın yaşının Tevrat’ta verilenden iki yaş daha fazla olması gerektiğini ileri sürmüştür. Karâî İsmâil el-Ukberî, Tekvîn’deki (4/8), “... Ve Kain (Kabil) kardeşi Hevel’e (Hâbil) dedi” ifadesinin eksik olduğu kanaatindedir. Ona göre bu ifade, “Kalk, kıra gidelim” şeklinde tamamlanmalıdır. Çıkış’taki (20/15), “Ve bütün halk sesleri gördü” ifadesinin aslı da “Ve bütün halk sesleri işitti” olmalıdır; çünkü ses görülmez, işitilir.

Tekvîn’deki cümle de (46/15) hatalıdır. Bu cümlede Hz. Ya‘kub’un çocuklarının sayısı verilmekte, “Kızları ve oğulları hepsi otuz üç idi” denilmektedir. Ukberî’- ye göre Tekvîn’de adları belirtilen Ya‘kub’un çocuklarının sayısı otuz üç değil otuz ikidir (Kirkisânî, I/15:1) Tevrat’taki bu hatayı İbn Hazm da farketmiştir.

Endülüs yahudilerinden Abraham ben Ezra (İbn Ezra), Tevrat üzerine yazdığı tefsirde bu kitaptaki tarihî ve edebî yanlışlıklara işaret etmiştir. İbn Ezra’nın bu tespitleri Yahudi filozofu Baruch Spinoza’ya ilham vermiştir. Eleştirileri dolayısıyla 1656’da Amsterdam’da herem (aforoz) cezasına çarptırılarak yahudi cemaatinden atılan Spinoza, Tevrat’ı iç ve dış metin tenkidine tâbi tutmuştur. Ona göre Tevrat’ın tamamının Hz. Mûsâ tarafından yazılmış olması mümkün değildir (A Theologico Political Treatise, s. 121-125).

Aydınlanma filozoflarından Moses Mendelssohn vahyi kabul etmekle birlikte Tevrat’ın tamamının vahye dayanmadığını ileri sürmüştür. Ona göre vahiy statik değil gelişme gösteren bir sürece sahiptir. Yahudilik, dogması bulunmayan bir dindir; dinî ideallere ulaşmak için vahye ihtiyaç yoktur; akıl bunun için yeterlidir (Jerusalem, s. 137-138). Aydınlanma’nın bilimsel verileri altında Tevrat’ı değerlendiren Mendelssohn’un bu görüşleri, daha sonra gelen reform yanlısı rabbiler tarafından bir adım daha ileri götürülmüştür. Mendelssohn’un takipçilerinden biri olan ve Kur’an’ın kaynakları üzerine doktora tezi hazırlayan Abraham Geiger, Sînâ kaynaklı sabit ve değişmez vahiy anlayışına karşı gelişme gösteren vahiy anlayışını savunmuştur. Ona göre vahiy bilimin keşifleri ve akıl sahibi insanın buluşlarıyla sürekli yenilenmektedir (Judaism and Its History, s. 39-48). Tevrat bu anlayış çerçevesinde ilk gelişmelerin bir kaydıdır, fakat artık önemini yitirmiştir. Onun kendi dönemine ait mûcizevî hikâyeleri bugün için ilkel mitolojidir (Bamberger, s. 280-281). Mendelssohn’u takip eden reformist çevrelerde henüz Darwinizm’in tanınmadığı yıllarda modern bilimin verileri ışığında Tevrat’ı tenkit çalışmaları başlamıştır.

1858’de Bernhard Felsenthal, Tevrat’ın harfiyen doğru olmadığını söylemiş, 1869 Philadelphia Hahamlar Konferansı’nda mûcizevî hikâyelerin Tevrat’tan çıkarılmasını teklif etmiştir. Tevrat’ın hikâyelerini insan ürünü ilkel mitoloji olarak gören David Einhorn ile Kaufman Kohler de Tevrat’taki birçok hata ve çelişkiye dikkat çekmiştir. Darwinizm’i şiddetle savunan Emil Hirsch daha da ileri gitmiş, Tevrat’ın vahye dayanmadığı gibi Hz. Mûsâ tarafından da yazılmadığını iddia etmiştir (Cohen, IV/2 [1984], s. 124). Reformist hahamların Tevrat’a ilişkin bu görüşlerinden bir kısmını, reformistlerle Ortodokslar arasında orta bir yol benimseyen muhafazakâr hahamlar da kabul etmiştir. Muhafazakâr teologlardan Jacob Agus’a göre muhafazakârlık Tevrat’taki her harfin ve her ifadenin Tanrı tarafından söylendiği anlayışını öğretmez. Tevrat, Tanrı kelâmı içerir, fakat ayrıntılı emirler açık lafzî şekilleriyle Tanrı’nın kelâmı değildir. (Understanding American Judaism, s. 203). David Blumenthal, Rabbânî Matan Torah (Tevrat’ın verilişi) dogmasını eleştirdiği bir yazısında Tevrat’ın Tanrı tarafından Sînâ’da verilmediğini, onun bütününün Mûsâ’ya vahyedildiğine yönelik bir kaydın Tevrat’ta yer almadığını söylemektedir (XXXI/2 [1977], s. 63).”

Yahudiliğe göre Tevrat'ın ilk beş kitabı kelimesi kelimesine Yahveğ (Yehova) tarafından Hz. Musa (Moşe)'ya bildirilmiş Tanrı kelâmıdır. Beşinci kitaptan sonra gelen Yeşu da aynı kitaptan sayılmış ve böylece altı kitaplık bir deste meydana getirilmiştir. XVIII. yy. Fransız bilginlerinden Jean Astruc'a göre ilk beş kitaptan meydana gelen Tevrat'ın 1. Bölümü, birbirine karıştırılmayan iki ayrı anlatım tarzı ihtiva etmektedir. Bu iki ayrı anlatımdan birinde Tanrı'nın adı Elohim (Ruhlar), diğerinde ise Yehova (Varolan) diye geçmektedir. Diğer bir ifade ile bu iki metne Elohist ve Yahvist metin denilmektedir. Bu iki ayrı metinde birçok çelişkiler tesbit edilmiştir.

Haham ve râhipler bununla da yetinmemiş, ilâhî kitaplara yaptıkları ilâvelerin aslî metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece haham ve râhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallarındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes Külliyâtı içine girerek âdeta Allah kelâmının bir parçası halini almıştır.

Yapılan araştırmalar Ahd-i Atik (Eski Ahit)'in ilk beş kitabının asıl Tevrat olmadığını ortaya koymuştu. Orijinal Tevrat'ın bir nüshası veya bölümü hiçbir yerde yoktur. Bu iddiayı bizzat Tevrat'ın kendisi de doğrulamaktadır.

Tevrat ve İncil tahrif olsa da içinde hakikat ifade eden sözler de yok değildir. Ancak bunları da kendilerine göre uygulamaktaydılar. Tevrat'ın dinî hükümleri üzerinde de tahrifler yapılmıştır.

Nitekim son zamanlarda İsrail’de Yahudi mabedi olan sinagogda cemaate Tevrat okuyup tefsir edenler, elle yazılmış olan Tevrat metinlerinde hatalara rastladıklarını, Tel Avivdeki bir kuruluşa haber vermişlerdir. Bu kurum yaptığı araştırma neticesinde 2. Dünya Savaşından sonra yazılan Tevrat metinlerinin %84’ünde hata tespit ettiklerini açıklamışlardır.

Hz. Musa, taşlara yazılmış ilk Tevrat nüshasını İsrail Oğullarının bilgin ve ileri gelenlerine teslim ederek bunun ahid sandığında muhafaza edilmesini istemiştir. İsrail Oğulları Kudüs’ü alıp kutsal mabedi yaptıktan sonra Ahid Sandığı’nı mabedin bir odasında muhafaza altına almışlardı. Mabedi yaptıran Hz. Süleyman, Sandığı açtırdığında içinden sadece on emrin yazılı olduğu iki tablet/levha çıkmıştır. Hz. Musa’ya indirildiğine inanılan diğer Tevrat metinleri bu sandıkta bulunamamıştır. Daha önce İsrail Oğulları bir çok defa dinden dönmüş, putlara tapmış ve Tevrat’ı unutmuşlardır. Dolayısıyla bu dönemlerde İsrail Oğulları Tevrat metinlerini koruyamamış; metinler bir şekilde kaybolmuştur.

Tevrat başlangıçta tek bir nüsha idi. Ezberlenmemiş ve çoğaltılmamıştı. Ancak onun Hz. Musa tarafından 3 veya 7 senede bir açılıp halka okunması vasiyet edilmişti. Bu dönemde (M. Ö. 586) Yahudiler, Babil’e sürgüne gönderilmiş ve Süleyman Mabedi tahrip edilmişti. Bundan dolayı Ezra zamanına kadar Tevrat bulunamamıştır. Yahudi ve Hıristiyan bilginler, bu dönemde Tevrat’ın Ezra tarafından ilhamla yeniden yazıldığı konusunda ittifak etmişlerdir.

MS 70 yıllarında Süleyman Mabedi, Romalılar tarafından tekrar yıkılmış ve Ezra’nın oluşturduğu Tevrat metinleri parçalanmıştır. Bütün bu olaylar sebebiyle Yahudi kutsal metinlerinin ilk şekilleri sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmemiştir. Bugün elde bulunan en eski İbranıce el yazması Tevrat nüshaları M. S. 7 ve 10. yüzyıllara aittir.

Tevrat’ta bu ve benzeri çelişkiler ilim adamlarını bu kitabın vahiy mahsulü olmadığı ve bir tek kişinin kaleminden çıkmadığı kanaatine götürmüştür. Batıda 17. yüzyıldan itibaren yapılan Kitab-ı Mukaddes tetkikleri, Tevrat’ta birden çok kişilerin rolü olduğunu ortaya koymuştur. Bu tetkikler ve Tevrat metninin tahlili sonucunda bugünkü Tevrat’ın farklı metinlerin bir araya getirilmesiyle oluştuğu fikri kabul edilmiştir.

Bütün bunlar, Eski Ahid’in başkaları tarafından kaleme alındığını ve çok aralıklı olarak zuhur ettiğini, çelişki ve tutarsızlıklara bakılmadan derlenip bir araya getirildiğini göstermektedir.

 

İslâm Geleneğinde Tevrat

Tevrat’ın tahrifi meselesi Müslüman âlimlerin ehl-i kitaba karşı üzerinde en çok durduğu konulardan biridir. Tevrat’a İslam’ın bakış açısı TDV İslam Ansiklopedisinde şöyle anlatılmaktadır:

“Kur’an’da Tevrat çoğu İncil’le birlikte olmak üzere on altı âyette on sekiz defa geçmektedir. Bu âyetlerden Tevrat’ın İsrâiloğullarına indirilen bir kitap olduğu anlaşılmakla birlikte hangi peygamber vasıtasıyla verildiği meselesi açık değildir. İncil’in Îsâ’ya, Zebûr’un Dâvûd’a vahyedildiği belirtilirken Tevrat’ın vahyedildiği peygamber ismi zikredilmemiştir. Müfessirlerin hemen hiçbiri bu konu üzerinde durmamıştır. Müfessirler muhtelif âyetlerde Hz. Mûsâ’ya verildiği belirtilen kitab (el-Bakara 2/53, 87; el-En‘âm 6/154; Hûd 11/17, 110; el-Isrâ 17/2; el-Mü’minûn 23/49; el-Furkan 25/35; el-Kasas 28/43; es-Secde 32/23; es-Sâffât 37/117; Fussilet 41/45; el-Ahkaf 46/ 12), suhufu (en-Necm 53/36; el-A‘lâ 87/19), elvâhi (el-A‘râf 7/145, 150, 154) ve furkanı (el-Bakara 2/53; el-Enbiyâ 21/48) Tevrat şeklinde yorumlamıştır (ayrıca bk. NÂMÛS; SIFR). Kur’an’da Tevrat’ın Hz. Mûsâ’nın adıyla birlikte zikredilmemesinin sebebi Medine’deki Yahudilerin bu kelimeyi geniş anlamda kullanmaları olabilir, bu kullanım Yahudi geleneği için de geçerlidir. Rivayetlerden anlaşıldığına göre Medine ve civarındaki Yahudiler Tevrat’ı bütün Ahd-i Atîk’e teşmil etmekteydi (bundan Zebûr’u hariç tutmuş olabilirler; zira yahudi şairi Semmâk, Tevrat yanında Zebûr’dan da söz etmektedir [Ibn Hişâm, III, 180]). Yahudilerin bu anlayışı muhtemelen Kâ‘b elAhbâr ile Vehb b. Münebbih kanalıyla İslâm geleneğine geçmiştir. Abdullah b. Abbas, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Selâm, Kâ‘b el-Ahbâr, Vehb b. Münebbih kaynaklı rivayetlerde genellikle bütün Yahudi kaynakları Tevrat kelimesiyle tanımlanmaktadır (krş. İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 135). İbn Sa‘d’ın et-Tabakatı’nda yer alan bir rivayette (VII, 445-446) Kâ‘b şöyle demektedir: “Babam bana Tevrat’tan bir kitap yazmış ve onunla amel etmemi söylemişti. Diğer kitapları da mühürlemiş ve mühürlerini açmamam konusunda benden söz almıştı. İslâm’ın zuhurunda nefsim bana, ‘Belki baban birtakım bilgileri senden gizlemiştir’ dedi. Ben de mühürleri açıp Tevrat’ın diğer kitaplarını okudum. Böylece Hz. Muhammed ve ümmetinin vasıflarını orada bizzat gördüm ve Müslüman oldum.” Eğer bu rivayet doğruysa Kâ‘b’ın babasının Tevrat’tan istinsah edip ona teslim ettiği kitap Ahd-i Atîk’in ilk beş bölümü, mühürleyip sakladığı kitaplar ise midraş türü Yahudi kaynaklarıdır.

Yahudi kutsal metinleri söz konusu olunca hadis kaynaklarında Tevrat’la bazan Ahd-i Atîk’in ilk beş kitabı (Müslim, “Hudûd”, 28), bazan da tamamı (Nesâî, “Sehiv”, 89) kastedilmektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin işaret ettiği gibi Tevrat daha genel anlamda da kullanılmıştır (Hidâyetü’l-hayârâ, s. 135). Bununla birlikte Tevrat’ın Hz. Mûsâ’ya verilmiş bir kitap olduğu hadis kaynaklarında açıkça belirtilmektedir (Buhârî, “Tevhîd”, 19; Müslim, “Hudûd”, 28). İlk dönem İslâm ulemâsı, muhtemelen hadis kaynaklarının etkisinde kalarak Tevrat’ı bütün yahudi metinlerini kapsayacak biçimde kullanmıştır. Nitekim Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Selef ulemâsından çoğunun Tevrat’ı Ehl-i kitap nezdinde okunan kitaplar için genel ad olarak kullandığını veya Tevrat’ın bundan daha umumi bir lafız olduğunu söyler (el-Bidâye, VIII, 531). İbn Kesîr’in bu tesbiti Tevrat’la ilgili tefsir rivayetlerinde açıkça görülmektedir. Zemahşerî’nin tefsirinde naklettiğine göre Tevrat yetmiş deve yükü hacminde indirilmiştir. Sadece bir bölümünü baştan sona okumak tam bir yıl sürmektedir. Bundan dolayı Tevrat’ın tamamını sadece Hz. Mûsâ, Yeşu, Üzeyir ve Îsâ okuyabilmiştir (Keşşâf, II, 157-158). Burada sözü edilen Tevrat bütün yahudi kaynaklarını kapsamaktadır.

Tevrat inmeden önce İsrâil’in (Ya‘kub) kendi nefsine haram kıldığının dışında bütün yiyecekler İsrâiloğulları’na helâldi (Âl-i İmrân 3/93; krş. Tekvîn, 32/32). Allah, Tevrat’ta İsrâiloğulları için cana can, göze göz, dişe diş … karşılığında kısası farz kılmıştır (el-Mâide 5/45; krþ. Çıkış, 21/23-25; Levililer, 24/19-21; Tesniye, 19/21). Kur’ân-ı Kerîm içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı tasdik eder (el-Bakara 2/41; el-Mâide 5/ 48; el-Ahkaf 46/12). Onu Allah’ın indirdiğini, içinde Allah’ın hükümlerinin bulunduğunu, kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberlerin ve âlimlerin Yahudilere onunla hükmettiklerini bildirir; Yahudileri Tevrat’ın içindekilerle amel etmeye (el-Mâide 5/43-44) ve Tevrat’ta vasıflarını buldukları peygambere iman etmeye çağırır (elA‘râf 7/157). Tevrat’la amel etmeyenler kitap yüklü merkeplere benzetilir (el-Cum‘a 62/5) ve onunla amel etmedikçe hiçbir değerlerinin olmayacağı bildirilir (el-Mâide 5/68). Tevrat’ın Hz. Îsâ’ya da öğretildiği (el-Mâide 5/110), onun tarafından içeriğinin tasdik edildiği (Âl-i İmrân 3/50; el-Mâide 5/46) vurgulanır.”

Bu âyetlerde Tevrat’ın bir ahkâm kitabı olduğuna işaret edilmektedir. Buna göre Kur’an’daki Tevrat’la Ahd-i Atîk’in ilk beş kitabının kastedildiği anlaşılmaktadır. Zira bu beş kitapta peygamber kıssalarının yanında bir kısmına Kur’an’da işaret edilen ahkâm âyetleri bulunmaktadır. Tevrat ile Kur’an arasında hem ahkâm âyetleri hem kıssalar bakımından büyük benzerlik vardır. Tevrat’taki bazı konular Kur’an’da farklı bir üslûpla yer almaktadır. Tevrat kronolojik sırayla düzenlenmiş bir tarih kitabı niteliği taşıdığından hadiseler birbiriyle bağlantılı şekilde anlatılmakta, yer, zaman ve şahıs isimlerine çokça yer verilmektedir. Kur’an’da ise amaç tebliğidir ve kıssalar sistematik biçimde anlatılmamaktadır. Hadis kaynaklarında yer alan, “Tevrat’ı getirip yaydılar” ifadesinden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber zamanında Yahudilerin elinde rulo halinde Tevrat nüshaları vardı; Yahudi din adamları bu ruloları yayarak okurlardı (Buhârî, “Menâkıb”, 26). Ebû Dâvûd’un es-Sünen’inde mevcut bir rivayete göre (“Hudûd”, 62) Resûl-i Ekrem Yahudilere ait bir medreseyi (Beytülmidrâs) ziyareti sırasında Tevrat’a saygı göstermiş, ona ve onu vahyedene iman ettiğini söylemiştir. Diğer taraftan Müslümanları uyarmış, Yahudilerin Tevrat’tan verdikleri bilgileri ne doğrulamalarını ne de reddetmelerini, sadece, “Allah’a ve O’nun indirdiklerine iman ettik” demelerini öğütlemiştir (Buhârî, “Tevhîd”, 51; “Tefsîr”, 11).

Kur'an-ı Kerîm'in yedi ayrı suresinin 16 ayetinde (Âl-i İmrân, 3/48, 50, 65, 93; el-Maide, 5/43, 44, 46, 66, 68, 110: el-Âraf, 7/157; et-Tevbe, 9/111; el-Feth, 48/29; es-Saf, 61/6; el-Cum'a, 62/5) Tevrat kelimesi geçmektedir (M. Fuad Abdulbâki, el-Mu'cem, Kahire, 1964). Cenab-ı Hak, Tevrat ve İncil'in Kur'an-ı Kerim'den önce indirildiğini (Âl-i İmrân, 3/3), Hz. İsa'ya yazı, hikmet, Tevrat ve İncil'in öğretildiğini (Âl-i İmrân, 3/48), O'nu, Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdiğini (Âl-i İmran, 3/50; el-Mâide, 5/110; es-Saf, 61/6), Tevrat ve İncil'in Hz. İbrahim'den sonra indirildiğini (Âl-i İmran, 3/65), Tevrat'ta bir hidayet ve nur bulunduğunu (el-Maide, 5/44), Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak İncil'in indirildiğini (el-Maide, 5/46), Tevrat, İncil, ve Kur'an'ın dosdoğru tutulması gerektiğini (el-Maide, 5/66, 68) beyan buyurmuştur.

Yukarıda anılan Tevrat'la ilgili ayetlerin açıklanmasında müfessirler, Ehl-i Kitabın, Tevrat sözü ile Hz. Musa'nın yazdığı söylenen Tevrat'ın ilk beş kitabını kastettiklerini, Hristiyanların ise Tevrat kelimesini Ahd-i Atik adı verilen kitapların hepsi için kullandıklarını, Hz. Musa kavminin Tevrat'ı muhafaza edemediklerini özellikle vurgulamışlardır (İbn Kesir, Tefsir, Beyrut, 1966, II, 3 vd.).

Tevrat'ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konusunda Yahudi din adamlarının en büyük suçu, bu ilâhi kitabı okuma keyfiyetini kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan dolayıdır ki Tevrat Yahudi halkının bildiği ve okuduğu bir kitap mahiyetini alamamış, halk bu Allah Kelâmından kopuk yaşamıştır. Daha sonraları Yahudiler arasında bid'at ve cehalete dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din âlimleri bir yandan bid'at ve cehaletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bozuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat'tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat'tan kesin cevap bulamadıkları hususları da bizzat kendileri Tevrat'a eklemişlerdir.

Yahudi âlim ve hahamları, kesin cevap bulamadıkları noktalarda Tevrat'ı yalnız kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinleri ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu ilâve ve çıkarmalar gerçek Tevrat'ı tanınmaz hale getirmiştir.

Kur'an-ı Kerim, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının ilâhi kitaplar üzerindeki bu çirkin tasarruflarını şöyle açıklıyor:

"Ey iman edenler! Biliniz ki, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah yolundan engellerler..." (Tevbe, 9/34).

Bu ayetten anlaşıldığı üzere hahamlarla râhipler, mukaddes kitaplardaki ayetleri dünya menfaati karşılığında da değiştirmişler veya hükmünü kendilerine göre yorumlamışlardır. Bunlar özellikle Hz. Muhammed (asm)'in peygamberliğiyle ilgili ayetleri tahrif etmişler, Kitab-ı Mukaddes'in, Hz. İsa (as)'dan sonra Hz. Muhammed (asm)'in geleceğini müjdeleyen ayetlerini yok etmeye çalışmışlardır.

Haham ve râhipler bununla da yetinmemiş, ilâhî kitaplara yaptıkları ilâvelerin aslî metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece haham ve râhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallarındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes Külliyâtı içine girerek âdeta Allah kelâmının bir parçası halini almıştır.

Tevrat ve İncil tahrif olsa da içinde hakikat ifade eden sözler de yok değildir. Ancak bunları da kendilerine göre uygulamaktaydılar. Tevrat'ın dinî hükümleri üzerinde de tahrifler yapılmıştır. Bilindiği üzere Hayberli Yahudiler, zina eden evli bir erkekle evli bir kadın hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber (asm)'a gelmişler, o da suçluların recmedilmeleri gerektiğini, Tevrat (Tesnye, XXII, 23-24)'ın da bunu emrettiğini söylemiştir. Yahudiler ise bunu bildikleri halde o hükmü fakir ve kimsesizlere uyguluyor, aynı suçu işleyen zengin ve mevki sahibi kişileri de kırbaç cezasıyla veya eşeğe ters bindirerek halk arasında dolaştırıyorlardı. Böylece Yahudiler Allah'ın kitabından yüz çevirerek işlerine geleni alıyor, dolayısıyla da şeriatı tahrif ediyorlardı.

Hz. Peygamber (asm) da hadis-i şeriflerinde Yahudi ve Hristiyanların "Tefsir etmek suretiyle kitaplarını tahrif ettiklerini" (Dârim, Mukaddime, 56), "İsa'dan sonra meliklerin Tevrat'ı değiştirdiklerini" (Nesâ, Kudat, 12), "Kitaplarını hem tahrif ettikleri, hemde ilâveler yaptıklarını." (Tirmiz, Tefsir, 34/3) açıklamıştır.

Kur’an-ı Kerim, Yahudileri ehl-i kitap olarak kabul etmekte ve onlara Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın miras bırakıldığını belirtmektedir. Yine Kur’an, Hz. Davud’a da Zebur’un verildiğini haber vermekte ve fakat Eski Ahid’in diğer kitaplarından bahsetmemektedir. Dolayısıyla Kur’an, Eski Ahid içerisinde bulunan Tevrat ve Zebur’un ancak Allah tarafından gönderildiği şeklini kabul etmektedir.

Kur’an âyetlerinde Yahudilerin Tevrat’ı tahrif ettikleri, kelimeleri başka kelimelerle değiştirdikleri (tebdil), bazı bölümleri gizledikleri (kitman), okurken ağızlarını eğip bükerek değişiklik yaptıkları (leyy), kitabın bir kısmını da unuttukları (nisyan) ifade edilmektedir. Mesela Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç daima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever.” (Maide, 5/13)

“Ey Peygamber! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla inandık diyenlerden ve Yahudilerden küfür içinde koşanların hali seni üzmesin. Onlar, durmadan yalana uyar ve sana tabi olmayan kimselere kulak verirler. Kitaplarındaki kelimelerin yerlerini değiştirirler.” (Maide, 5/41)

Bu âyetin iniş sebebi şudur: Medine’deki Yahudi toplumunda meydana gelen bir zina üzerine Yahudilerden bazıları “Muhammed’e gidin, zina edenlere recmin (taşlayarak öldürme) dışında bir ceza verirse bunu kabul edin. Şayet böyle bir ceza verirse bu durumu onun aleyhine delil olarak kullanırız.” dediler. Çünkü Tevrat’ta zinanın cezası recimdir.  Peygamber Efendimiz’e geldiklerinde o, hemen hüküm vermedi. Onlara bu suçun cezasının Tevrat’a göre ne olduğunu sordu, onlar da bu suçun cezasının celde (dövme) olduğunu söylediler. Neticede Hz. Peygamber onlara Tevrat’ta bu suçun cezasının celde değil recm olduğunu kabul ettirdi ve zina eden iki kimse recmedildi. Bu olay, Yahudilerin Tevrat’ı kendilerine göre değiştirdiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu bölümlerin, Hz. Musa Aleyhisselam’ın vefatından sonra yazıldığı bellidir. Kaldı ki, ilk 5 bölümün de tahrif edildiği, gerek Kur’an-ı Kerim’e uymayan ifadeleri gerekse ilmi hakikatlere uymayan içeriği cihetiyle ortadadır.

Eldeki Tevrat iyi incelendiği zaman, Hz. Musa Aleyhisselam’ın vefatından sonra değişik devirlerde müntesipleri tarafından değiştirildiği, ekleme yapıldığı görülmektedir.

Kur’an-ı Kerim, Yahudileri ehl-i kitap olarak kabul etmekte ve onlara Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın miras bırakıldığını belirtmektedir. Yine Kur’an, Hz. Davud’a da Zebur’un verildiğini haber vermekte ve fakat Eski Ahid’in diğer kitaplarından bahsetmemektedir. Dolayısıyla Kur’an, Eski Ahid içerisinde bulunan Tevrat ve Zebur’un ancak Allah tarafından gönderildiği şeklini kabul etmektedir.

İslâm, Eski Ahid’deki bilgilerden Kur’an ve hadislere ters düşmeyenleri kabul eder; buna mukabil bu iki kaynağa aykırı düşen haberlerin tahrif edildiğini bildirir ve bu bilgileri reddeder.

Kur’an-Kerim, bozulmamış Tevrat’ta ümmi resulün geleceğinin yazılı olduğunu bildirir. Ancak Yahudilerin Allah’ın kelamı olan Tevrat’ın aslını değiştirerek bu tür bilgileri tahrif ettiklerine dikkat çeker.

 

Tevrat’ta Hz. Muhammed (sav)’in Geleceğine Dair İşaretler

Hazreti Muhammed MS 610 yılında Mekke’de peygamber olduğunu ilan edince Yahudiler buna inanmak istemediler. Çünkü onlar son peygamberin İsrail oğullarından gelmesini arzu ediyorlardı. Ancak Peygamberimizin gelişi ve mucizeleri Tevrat’ın bazı yerlerinde de dile getirilmiştir. Yahudiler bunları görmezden geliyor ve başka türlü yorumluyorlardı. Yahudiler bu inatçı tutumlarını bugün de sürdürmektedirler. Fakat bu tutumları gerçekleri değiştiremediği gibi, Peygamberimizin Yahudiler hakkında sözleri yakın bir gelecekte tahakkuk edecek ve İsrail devleti ortadan kalkacaktır. Yahudiler bir daha da devlet kuramayacaklardır.

Kur’an-Kerim, bozulmamış Tevrat’ta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in geleceğinin yazılı olduğunu bildirir. Ancak Yahudilerin Allah’ın kelamı olan Tevrat’ın aslını değiştirerek bu tür bilgileri tahrif ettiklerine dikkat çeker.

“Onlar ki o ümmi peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup onun izinden giderler ki, o onlara iyiyi emreder ve onları kötülükten alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.” (Araf, 7/157)

Tevrat’ta, Peygamber Efendimiz (sav)’e işaret eden ifadelerin bazılarını aşağıda açıklıyoruz:

●  “Her şeye egemen Efendiniz diyor ki; "Bir kere daha, vakit azdır ve Ben göklerle yeri, denizle karayı sarsacağım… Ve bütün milletleri sarsacağım ve bütün milletlerin Himada'sı gelecek ve bu mabedi şanla, şerefle dolduracağım.” (Eski Ahit Haggay 2, ayet 6-7)

Tevrat’ın bu bölümünün orijinal metninde geçen “Himada” kelimesi, Arapça'da geçen Muhammed ismiyle aynı köklerden ve Ahmed isminin harfleri olan "Ha, Mim ve Dal" harflerinden oluşmaktadır ve genel olarak aynı anlamları taşımaktadır. Böylece Hz. Muhammed (sav)'ın ismi ayetin ifadesinde; gelecekte oluşacak görkemli bir olay ile beraber anılmaktadır. Bu da Peygamberimizin geleceğinin müjdesidir. Buna göre Tevrat’ın bu ayeti, Peygamberimiz (sav)’den ve onun ile meydana gelecek müthiş ve görkemli hadise olan İslam’ın bütün devletleri sarsarak dünyaya galip gelmesinden haber vermektedir.

● “İşte kendisine destek olduğum, gönlümün kendisinden razı olduğu, seçtiğim kulum. Ruhumu (Cebrail'i) onun üzerine koydum. Milletler için adaleti meydana çıkaracaktır.”(Eski Ahit İşaya 42, Ayet: 1)

Tevrat’ta geçen bu cümle, her kelimesiyle Peygamberimiz (sav)’e işaret etmektedir. Zira Allah Ona destek olmuş, ondan razı olmuş ve insanlar üzerine Onu seçmiştir. Ayrıca Cebrail (as)’ı Ona göndermiş ve milletler içinde adaleti onunla meydana çıkartmıştır. Öyleyse Tevrat’ın bu cümlesi Efendimiz (sav)’i müjdelemektedir.

● “Bağırıp çağırmayacak. Sokakta sesini yükseltmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürmeyecek. Adaleti sadakatle ulaştıracaktır...” (Eski Ahit İşaya 42, Ayet: 2 ve 3)

Tevrat’ta geçen bu ifadelerde Efendimiz (sav)’in güzel ahlâkından haber vermektedir.  Kur’an ayetleri Efendimiz (sav)’in bu vasfını “Muhakkak ki sen üstün bir ahlaka sahipsin” (Kalem, 68/4) ifadesiyle beyan buyururken, Tevrat’ta da bu şekilde haber verilmektedir. Tevrat’ta geleceği müjdelenen Zat, üstün bir ahlâkın sahibi olacaktır. Efendimiz (sav) ise dost ve düşmanın tasdikiyle böyle üstün bir ahlâka sahiptir.

● “Yeryüzünde adaleti sağlayana dek cesaretini yitirmeyecek ve kıyı halkları O'nun kanunlarını bekler…” (Eski Ahit İşaya 42, Ayet: 4)

Efendimiz (sav) daha hayatta iken yeryüzüne hâkim olmuş ve adaleti sağlamıştır. Ve asla cesaretini kaybetmemiştir. Hatta “Allah seni insanlardan koruyacaktır” (Maide, 5/67) ayeti kerimesi indiğinde, çadırının önünde nöbet bekleyen sahabeleri dahi göndermiş ve onlara; “Artık beni Allah koruyacak, sizin beklemenize gerek yok.” demiştir. Ve yeryüzünde, zulüm ile adeta işkence gören insanlar ve milletler, adaleti sağlayacak bu zatı beklemişlerdir. Demek bu ifade Efendimiz (sav)’in cesaretinden, adaleti sağlayacağından ve diğer halkların onun kanunlarını beklemelerinden haber vermekle, Efendimiz (sav)’i tarif etmiştir.

● "Ben Efendin, seni doğrulukla çağırdım. Elinden tutacak, seni koruyacağım, seni halka antlaşma ve uluslara ışık yapacağım...”(Eski Ahit İşaya 42, Ayet: 6)

Tevrat’ta, geleceği müjdelenen O zatın, Allah’ın tarafından korunacağından bahsedilmektedir. Gerçekten Allah’ın Efendimiz (sav)’ı en zor zamanlarda, hatta kurtulmanın imkânsız olduğu en zor durumlarda koruduğu ve Onu selamete çıkardığı tarihçe malumdur. Hatta hicrette, saklandığı mağarada, müşrikler tarafından yakalanması an meselesi iken ve yanındaki sadık dostu Hz. Ebubekir (ra), Onun için gözyaşı dökerken, O metanetle sadık dostuna “Korkma, Allah bizim ile beraberdir.” diyerek, bu ilahi korumanın varlığını bildirmiştir. Peygamberimiz (sav)’in hayatının her safhasında bu ilahi koruma görülmüştür.

Ayrıca Peygamberimiz (sav), halkların anlaşmasına vesile olmuştur. Onun ile kan davaları son bulmuş, düşmanlar kardeş olmuştur… Ve yine Peygamberimiz (sav) ile uluslar yollarını bulmuş, adeta onlara ışık olmuştur. Demek Tevrat’ta geleceği müjdelenen zatın üç vasfı ki: I. Allah’ın onu koruyacağı, II. Halka anlaşma, III. Uluslara ışık olacağı,  onun herkesçe malum olan sıfatlarıdır.

● “Çöl ve onun şehirleri, Kedar'ın oturduğu köyler seslerini yükseltsinler. Selada oturanlar terennüm etsinler, dağların doruklarından bağırsınlar.” (Eski Ahit İşaya 42,  Ayet: 11)

Tevrat’ın bu cümlesi de Peygamberimiz (sav)’i haber vermektedir. Zira Efendimiz (sav), Hz. İbrahim (as)'ın oğlu, İsmail (as)'ın oğlu Kedar'ın soyundan olan bir toplumun üyesiydi. Demek bu ifade Peygamberimiz (sav)’in soyuna işaret etmektedir.

● “Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım.”(Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâb18 , Âyet: 18)

Hz. Musa (as)’ın, Hz. İbrahim (as)’ın oğlu Hz. İshak (as)’ın soyundan gelen İsrailoğullarına; “kardeşleriniz” şeklindeki hitabı, Hz. İshak (as)’ın kardeşi Hz. İsmail (as)’ın soyuna, yani İsmailoğullarına işarettir. İsmailoğullarından gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail (as) soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yuşa (as) ve Hz. İsa (as), Hz. İsmail (as)’den değil, İsrailoğullarındandır.

Ayette geçen “Sözlerimi ağzına koyacağım” ifadesi, Peygamberimiz (sav)’in ümmî olup, okuma-yazmayı bilmediği halde Allah’ın Kelâmı’nı kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir. Ve bu haber, verildiği gibi aynen gerçekleşmiştir.

● “Gerçek, Mûsa demiştir: “Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, İsmail ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler.”(Yeni Ahit Resullerin İşleri, Bâb: 3, Âyet: 22)

Hz. Musa (as), “benim gibi” sözüyle Peygamberimiz (sav)’i kastetmektedir. Çünkü; cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması,.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsa (as)’a benzeyen; Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)’dır; Hz. Yuşa (as)  ve Hz. İsa (as) değildir.

● “Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin on binleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı.”(Tesniye, Bab 33, Âyet: 2)

Tevrat’ın bu ifadesinde: “Sina’dan gelme”; Hz. Mûsa (as)’a ve Sîna dağında ilâhî hükümlerin Ona verilmesine “Sâir’den doğma” ise; Hz. İsa (as)’a ve Ona İncil’in verilmesine, “Paran dağlarında parlama” ise, Peygamberimiz (sav)’in Mekke’de çıkacağına işarettir. Zira Paran, Arapça okunuşuyla Farandır. Faran ise; Mekke’nin eski bir ismidir.

Ayrıca Paranın Mekke olduğuna, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümündeki, Hz. İsmail (as)’ın Paran çölünde oturduğunu anlatan cümleler de delildir. Zira Hz. İsmail (as) Mekke’de oturmakta idi. Demek, Kitab-ı Mukaddes’in işaretiyle de Faran, Mekke’dir. Tevrat’ın ifadesiyle; Allah “Faran dağlarından parladığını” beyan buyurmuştur. Bu parlama, Hz. Muhammed (sav)’dan başka kim olabilir?

“Mukaddeslerin on binleri içinden geldi” cümlesiyle belirtilen mukaddesler ise; Peygamberimiz (sav)’in Âli, Ehl-i Beyti ve Ashâbıdır. Kısa bir zamanda bu mukaddes cemaat on binlere, hatta yüz binlere ulaşmıştır.

“Sağda ateşli ferman” ifadesi ise; cihada ve gelecek peygamberin cihad ile memur olacağına işarettir. Efendimiz ve ümmetinin cihad ile vazifeli olması, bu cümlede işaret edilen zatın Hz. Muhammed  (sav) olduğunu ispat etmektedir… Demek Tevrat’ın bu cümlesi  üç işareti ile Efendimiz (sav)’den haber vermektedir.

● Tevrat yaratılış bölümü: “Ancak Tanrı İbrahim'e, "Oğlunla cariyen için üzülme." dedi. Sara ne derse, onu yap. Çünkü senin soyun İshak'la sürecektir. Cariyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım, çünkü o da senin soyun. İbrahim sabah erkenden kalktı, biraz yiyecek, bir tulum da su hazırlayıp Hacer’in omzuna attı, çocuğunu da verip onu gönderdi. Hacer Beer-Şeva Çölü'ne gitti, orada bir süre dolaştı. Tulumdaki su tükenince, oğlunu bir çalının altına bıraktı. Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, "Oğlumun ölümünü görmeyeyim." diyerek onun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı. Tanrı çocuğun sesini duydu.”

“Tanrı'nın meleği göklerden Hacer'e, "Neyin var, Hacer?" diye seslendi, "Korkma! Çünkü Tanrı çocuğun sesini duydu. Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım."  Sonra Tanrı Hacer'in gözlerini açtı, Hacer bir kuyu gördü. Gidip tulumunu doldurdu, oğluna içirdi. Çocuk büyürken Tanrı onunlaydı. Çocuk çölde yaşadı ve okçu oldu. Paran Çölü'nde yaşarken annesi ona Mısırlı bir kadın aldı.”(Yaratılış 21, 12-21)

Tevrat’ın bu kısmında, Hz. Hacer’den doğacak çocuktan bir ulus yaratılacağı bildirilmiştir. İşte bu ulus, Hz. Peygamber (sav) ve İslam ümmetidir. Zira Hz. İsmail (as)’ın neslinden Efendimiz (sav)’den başka peygamber gelmemiştir.

● “Hz. İsmail’in validesi olan Hacer, evlat sahibi olacak. Ve onun evladından öyle birisi çıkacak ki, O veledin eli, umumun üstünde olacak ve umumun eli huşu ve itaatle ona açılacak.”(Eski Ahit, Tekvin, 17. Bab)

Tevrat’ın bu ifadeleri de Efendimiz (sav)’den haber vermektedir. Zira daha önce açıkladığımız gibi, Hz. Hacer’in oğlu olan Hz. İsmail (as)’ın soyundan, Efendimiz (sav)’den başka bilinen ve meşhur olan bir peygamber gelmemiştir.

● “Ahir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada hakka ibadet etmek üzere mübarek bir dağı seçerler. Ve her iklimden bir çok halk orada toplanıp, bir Rabbe ibadet ederler, ona şirk koşmazlar...”(Eski ahit, Miha, Bab 4, ayet 1, 2, 5)

Tevrat’ın bu cümlesi açık bir surette dünyanın en mübarek dağı olan Arafat dağını ve oraya her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve“ümmet-i merhume” namıyla şöhret bulan“ümmet-i Muhammedi” tarif ediyor.

● “Tevrat Hz. Danyal (as)’ın kitabı Bab 2: Bu bölümde Asur devletini yıkıp Babil şehrini merkez yapmış ve kırk üç yıl saltanat sürmüş bir hükümdar olan Buht-u Nasr’ın  görmüş olduğu rüya ve onu izah eden Hz. Danyal (a.s) anlatılır. Bu kıssanın özeti şöyledir:

“Zalim Buht-u Nasr’ın hapishanesinde bulunan Hz Danyal (as), hükümdar daha kendisine rüyasını anlatmadan önce hükümdara rüyasında ne gördüğünü anlatır. Hükümdar şaşkınlık içinde aynen tasdik ederek “Evet gördüğüm rüya gerçekten bundan ibarettir. Şimdi de tabirini söyleyiver.” der. Hz. Danyal (as) şöyle der:

“O heykel dünya saltanatıdır. Sen onun başı durumundasın. Senden sonra başka bir hükümet gelecektir ki, senin hükümetine nisbetle küçük olduğu için gümüşle temsil edilmiştir. Ondan sonra iki hükümet daha gelip çok genişleyecek ve demirden meydana gelen başka bir saltanat da onu yok edecektir. Daha sonra o da yıkılıp yerine kimi kuvvetli kimi zayıf pek çok hükümet geçecektir ki, bunlar demirle toprağın birleşemediği gibi bunlarda birbirlerine yaklaşıp da birleşemeyeceklerdir. Bundan sonra Allah (cc) kısa zamanda bu hükümetleri ortadan kaldıracak gerçek bir saltanat sahibi gönderecektir ki, onun saltanatı kıyamete kadar ayakta kalacak, mübarek zatı da dünya ve ahiret saadetine sebep olacaktır. İşte rüyanda, havadan düşüp de o gördüğün putu kırarak yok eden taşın büyümesi bu gerçeğe işarettir.”

İşte Hz. Danyal (as)’ın tabir ettiği rüyanın anlatıldığı Tevrat’ın bu cümleleri;  putları kıracak ve getirdiği din ile kıyamete kadar ayakta kalacak mübarek bir zatı haber veriyor. Elbette bildirilen bu zatın Hz. Muhammed (sav) olmasında şüphe yoktur. Zira Peygamber Efendimiz (sav) putları kırmış, maddi saltanatı ile alemi ve manevi saltanatı ile de gönülleri fethetmiştir.

 

Sonuç

Görüldüğü gibi Allah tarafından gönderilen Tevrat, daha sonra Yahudiler tarafından tahrif edilmiştir. Yahudiler Tevrat’ta hoşlarına gitmeyen hükümleri kendi nefislerinin arzusuna göre değiştirmişler ve sonra da bunları insanlara “Allah’ın sözü” diye yutturmaya çalışmışlardır. Ancak bu şekilde Yahudiler başkalarını değil kendilerini aldatmaktadırlar. Çünkü Tevrat’taki değiştirilen hususlara bugün kimse inanmamaktadır.

Tevrat’ın ardından gönderilen İncil de yine insanlar tarafından bozulmuş, her iki kitap da insanlara yol gösterme vasfını yitirmiştir. Neticede Yüce Allah son olarak adı geçen kitaplardaki tahrifatları düzeltmek ve tüm insanlığa doğru yolu göstermek maksadıyla Kur’an’ı göndermiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın gönderilmesiyle diğer ilahî kökenli kitapların hükmü ortadan kaldırılmış olmaktadır.

Kur’an-ı Kerim son ilahi kitap ve Hazreti Muhammed (sav) son peygamberdir. Hazreti Muhammed’in getirdiği şeriat kıyamete kadar geçerli olacaktır. Daha önce gelmiş olan şeriatların artık hükmü yoktur. Bu nedenle bütün insanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar İslam dinine uymak zorundadırlar. Aksi halde kâfir olarak ahirete sorgulanacaklardır.

Bu gerçeklere rağmen, hâlâ Yahudiler kendi yanlış inançlarında ısrar etmektedirler. Kendilerine vaat edilen toprakları ele geçirmek için Filistin’de kanlı bir soykırım yaparak masum ve korumasız insanları katletmektedirler. Aslında siyonistler de Tevrat’ın bu uydurulmuş vaatlerine gerçekte inanmaktadırlar. Ancak dünyayı tek başlarına hakim olmak için Tevrat’ı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Tevrat’ı kullanarak başta Yahudiler olmak üzere bütün insanları, siyonizm’in hedeflerinin Tanrının bir emridir diye kandırmaya çalışmaktadırlar. Ancak siyonistlerin bu yaptıkları yanlarına kâr kalmayacaktır, hem bu dünyada hem de ahirette en şiddetli azaba uğratılacaklardır. Bu çok uzak değildir. 30 sene sonra Yahudiler Ortadoğu’dan kovulacaklar ve dünyada tekrar zilleti yaşayacaklardır. Bütün bunlar kendi elleriyle kazandıklarının sonucudur. Bu Allah Teâlâ’nın bir sünnetidir. Allah Teâlâ vaadinden dönmez.

“Bu da yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Halbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.” (Fatır, 35/43)

“Allah’ın vaadi budur. Allah vaadinden caymaz, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/6)

“Yahudiler kıyamete yakın devlet kurarlar, fakat bu devlet payidar olmaz.” (Hadis)

 

Kaynaklar

“Filistini Bölüşmek”, Avi Shlaim, Küre Yayınları, İstanbul, 2018

“İsrail ve Siyonizmin Kıskacında Türkiye”, Cemal Anadol, Bilge Karınca, İstanbul, 2004

“Rûhu’l Beyân Tefsiri”, İsmail Hakkı Bursevî, Damla Yayınları, İstanbul, 2010

“Sahîh-i Müslim”, İmam Müslim, İrfan Yayıncılık, İstanbul, 2003

“Siyonizmin Büyük Kaos Planı”, İsmail Çorbacı, Çınaraltı Yayınları, İstanbul,

“Siyonizm Dosyası”, Roger Garaudy, Pınar Yayınlar, İstanbul, 2021

“Siyonizm ve Irkçılık”, Türkkaya Ataöv, İleri Yayınları, İstanbul, 2019

“Talmud”, TDV İslam Ansiklopedisi

“Tevrat”, TDV İslam Ansiklopedisi

“Yahudilik”, Atilla Baysal, Ezr Yayıncılık, İstanbul, 2019

“Yahudi Devleti”, Theodor Herzl, Ataç Yayınları, İstanbul, 2020

“Yahudilik ve Siyonizm Tarihi”, Abit Yaşaroğlu, Pınar Yayınları, İstanbul, 2016

 

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Makaleler

 

 

Tevrat’ın Tahrif Edilmesi

Yayınlama Tarihi : 20.01.2024