Sufiler için namaz çok önemli bir ibadettir. Çünkü onlar için namaz kulun doğrudan Allah'ın huzuruna çıkmasını sağlamaktadır. Bu nedenle namaz ibadetler içinde çok önemli bir konum arz etmektedir. İbadet deyince hemen herkesin ilk anda aklına gelen şey namazdır.

İbadet ve namaz, Asr-ı Saadet’ten itibaren Müslümanların hayatlarında önemli bir yer tutmaktadır. Namaza verilen önem Dört Halife Devri’nden itibaren bütün sufiler ve tarikat ehilleri arasında devam etmiştir. Çünkü namaz onlar tarafından dinin gıdası, manevi hastalıkların ilacı ve insanın ruhunu melekleştiren bir araç olarak kabul edilmiştir.

Ashab zamanında namazın önemi yalnız sözlerle değil uygulamalar ile de gösterilmiştir. Onlar kendilerinden sonra gelen Müslümanlara Hz. Peygamberin (sav) nasıl namaz kıldığını en doğru şekliyle aktarmışlardır. Peygamberimize en yakın olan Hz. Ebubekir (ra) evinin bahçesinde öyle huşu içinde namaz kılardı ki, okuduğu Kur'an'ı dinlemek için henüz daha Müslüman olmamış insanlar etrafında toplanırdı. Onu dinleyenlerin İslam'a girmesinden korkan müşrikler, onu himaye eden İbnü'd-Dığne’den Hz. Ebu Bekir’i bundan vazgeçirmesini istemişlerdi. İkinci halife olan Hz. Ömer (ra) namazda öyle dertlenir ve ağlardı ki, oğlu Abdullah bin Ömer babasının namazdaki iniltilerini üç saf geriden duyardı. Peygamberimizin damadı ve üçüncü halife olan Hz. Osman (ra) bir gece Makam-ı İbrahim'de namaza durmuş, Kur'an'ın tamamını okuduktan sonra selam vermiştir. Hazreti Peygamberin damadı olan ve ilim şehrinin kapısı olarak taltif edilen dördüncü halife Hazreti Ali (ra) ömrü boyunca ikindi namazının sünnetini hiç geçirmediğini ifade etmiştir.

Sufiler de namaza dört elle sarılmışlar ve bu konuda Selef-i Salihin’e riayet etmişlerdir. Çünkü onlara göre namaz ibadetin en somut ve câmî şeklidir.

Sabit el-Bünânî (ö. 123/741)  gece namazını hiç kaçırmazdı. İbadete düşkün idi. Her gece Kur'an'ı hatim eder ve her gördüğü mescitte de namaz kılardı. Kabirde de namaz kılabilmek için dua ederdi. Ölüm döşeğinde kendisini en çok üzen konu namaz kılamaması idi. Ona göre namaz kılınmayan yaşamın hiçbir anlamı yoktu.

Süfyan es-Sevrî (ö. 161/778) çok namaz kılan bir kişiydi. Hem fıkıhla meşgul olur hem de zikir yapardı. Ona göre namaz da bir zikirdi. Kendisinin ifadesine göre işlediği bir günahtan ötürü on beş ay gece namazına kalkamadığını ifade etmiştir. Bir keresinde akşam namazı kıldırırken “ancak sana ibadet ederiz” ayetini okuyunca ağlamaya başlamış, sureyi bitirebilmek için baştan alması gerekmişti.

Meşhur Sufi hanımlardan olan Rabia el-Adeviyye (ö. 180/796) ilahi aşk ekolünün ilk mensuplarındandır. Ona göre ibadet etmenin nedeni ne cennet istemek ne de cehennemden kurtulmak olabilirdi. İbadet etmek ancak Allah'a karşı olan sevgi ve aşktan dolayı yapılmalıydı. Bu nedenle gece namazlarını hiç terk etmezdi.

Ebû Süleyman Dârânî (ö. 205/820) daha fazla namaz kılabilmek için gecelerin daha uzun olmasını isteyen bir kişiydi. Namazda ayetleri tefekkür eder ve hatta bu tefekküre öyle dalardı ki beş gece namazda aynı ayeti okurdu. Ona göre namazda huşû şarttı ve insanın kalbinden dünyanın terk edilmesi gerekirdi.

Cüneyd el-Bağdâdî (ö. 297/909) ilimle ibadeti bir araya getiren bir şahıstır. Çarşıya işine gittiği zaman dükkanında namaz kılar müşterilerle pek az ilgilenirdi.

Hüseyin bin Mansur el-Hallac (ö. 306/919) “Enel Hak” sözüyle tasavvuf tarihinde yer almış bir kişidir. Hüseyin bin Mansur el-Hallac hayatı boyunca takva ve salah elbisesi giymiş, namazı terk etmemiş, vaktinin çoğunu zikir ve münacatla geçirmiştir. Söylendiğine göre Hallac her gün 400 rekat namaz kılar ve bunu nefsine farz sayardı.

 

Ebû Talib el-Mekkî (ks)

Ebû Talib el-Mekkî (ö. 386/996), Kûtu’l-Kulûb adlı kitabında namaz ile ilgili şunları söylemektedir: Namaza Salat denmesinin nedeni namazın kul ile Cenab-ı Hak arasında bir sıla olmasından dolayıdır. Namaz Allah'ın kulu ile muvaselesi yani kuluyla iletişimidir. İlk tekbirle masivayı arkasına atan kul kıyam edip Rabbi’nin huzurunda el bağlar. Sufiler bu kıyamın lezzetinden dolayı ağırlık ve yorgunluk hissetmezler.

Mekkî'ye göre Kevser suresinin 2. ayeti “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” deki “venhar” (kurban kes) ifadesi sağ elini sol elinin üzerine koy anlamındadır. Çünkü göğsün altında Nahır denilen bir damar vardır ki, bu damarı alimler bile bilmez. Hazreti Ali (ra) bu ayetten ellerini Nahır denilen damarın üzerine konması gerektiğini çıkarmıştır.

Mekkî’ye göre namazda kıraat tertil üzere olmalıdır. Kul ilahi kelamın manası üzerinde tefekkür etmelidir. Manadan muradı anlayıp o murada uygun hareket ederek, Hazreti Mütekellim'e olan muhtaçlığının güzelliğini hissetmelidir. Kur'an'da Müslümanlara emanet olarak bırakılmış gizli sırlara muttali olmak için sadıkane talepte bulunmalıdır. Namaz esnasında Kur'an okurken bir rahmet ayetiyle karşılaştığında onu arzu ile istemelidir. Bir azap ayeti ile karşılaştığında ise korkup Allah'a istiazede bulunmalıdır. Tesbih ve tazim olan bir ayete rastladığında tahmid, tesbih ve tazimde bulunmalıdır. Bunları diliyle söylese güzel olur, eğer kalbinde de gizler ve verdiği önemi arttırırsa, o zaman da kasdi söylediği şeylere vekalet etmiş olur.

Mekkî'ye göre kul rükûa gittiği zaman, kalbi Hz. Azim’i  tazim ederek adeta duracak hale gelir ve kalbinde Allah Teâlâ'dan daha yüce bir şey bulunmaz. Rükûdan kalktığı zaman hamdin  ancak Hz. Mahmud'a mahsus olduğuna şahitlik eder.

 

İmam Gazzâlî (ks)

İmam Gazzâlî (ö. 505/1111),  İhyâ-u Ulumi’d-din adlı kitabında namaz konusunda şunları söylemektedir: Namazdaki rükûdan maksat Cenab-ı Hakk’ı tazimdir. Kişinin bu fiili gaflet içinde gerçekleştirmesi onu maksada ulaştıracak olsaydı, kişinin bir put için gaflet içinde tazimde bulunması caiz olurdu.

Gazzâlî'ye göre teşehhütte tahiyyattan sonra bir vefa borcu olarak kul Allah Resulüne salât-ü selam'da bulunur ve Rabb'inin huzurunda vaktinin son anını dua ile taçlandırır. Kul namazın sonunda meleklere ve etrafındakilere selam verir. Ayrıca bu ibadeti Allah Teâlâ'nın tevfikiyle yerine getirdiğinin şuurunda olur. Ona göre kişi namazını sanki veda namazıymış gibi eda etmelidir ve selamdan sonra belki bir sonraki namaza ömrünün yetişemeyebileceğini unutmamalıdır.

Sufiler göre ibadetlerde zahir ve bâtın bütünlüğü önemlidir. İbadetin zahiri hükmü fıkıh ilmi tarafından belirlenmesine karşı, amelin bâtını hükümlerinin tesisi de tasavvufa aittir. Bu nedenle tasavvufa fıkh-ı bâtın denmiştir. Bu bağlamda Gazzâlî namaz için bâtını şartlar tespit etmiştir. Huşû, tazim, haya gibi bâtını şartlara riayet ederek ihlaslı bir şekilde kılınan namazlar kalbi tenvir edeceğini, nurlandıracağını bildirir. Ona göre kalbi nurlandıran bu nurların mukâşefe ilminin anahtarlarıdır.

Gazzâlî’ye göre kulu terakki ettirecek anahtar namazdır. Nitekim Kur'an'da namazlarından huşû içinde olan müminlerin kurtuluşa ereceği bildirilmiştir  (Müminun, 23/1,2). Allah Teâlâ onları, imandan sonra kendilerine mahsus bir namazla methetmiştir ki bu namaz huşû içinde kılınan namazdır. Huşû imanın meyvesi ve Allah Teâlâ'nın azametinin ve kişinin kendi kusurlarının yakînînin neticesidir.

 

Şihabuddin Sühreverdî (ks)

Şihabuddin Sühreverdî (ö. 587/1191), Avârifü’l-Maârif  adlı kitabında namaz için şunları söylemektedir: Namaz Cenab-ı Hak ile sıla için bir vesiledir. Çünkü namazda miracın sırrı vardır. Cenab-ı Hakk'ın tecelli ettiği her şey, Allah'a karşı boyun eğip itaat eder. Bu nedenle kim namazda Allah'a olan bağlılığının hakkını verirse onda tecelli parıltıları usule gelir ve huşûya nail olur.

“Gerçekten Müminler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” (Müminun, 23/1,2)

Sühreverdî aynı kitabında şunları aktarmaktadır:  Ebû Sâid Harrâz'a namaza nasıl başlanması gerektiği sorulunca şöyle cevap vermiştir: Sanki Cenab-ı Hak kıyamette seni karşılıyormuş gibi O’na yönel, O’nun huzurunda iken arada bir tercüman olmadığını farkında ol. Kime sığındığını bil. Zira O el-Melikü’l-Azim’dir.

Sühreverdî kitabında ilk tekbir ile ilgili şunları söylemektedir: Bazı insanlar tekbir getirdikleri zaman Cenab-ı Hakk'ın azamet ve kibriyasına muttali oldukları için kendilerinden geçerler. Bâtınları nurla dolar ve sineleri öyle genişler ki kevn-ü mekân orada adeta çöldeki bir hardal tanesi gibidir.

Sühreverdî Kevser suresindeki “Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”  ayetini, göğsünde kıbleye yönel diye açıklamıştır. Ona göre Cenab-ı Hak hikmet ve lütfuyla beşeri yaratmış, teşvik ve teklim etmiş, nazargah-ı ilahi ve mahbit-i vahy-i ilahi yapmıştır. Bu âli vasıflar nedeniyle onun vücudunu başı dik duracak vaziyette çok güzel bir surette halk etmiştir.

Sühreverdî’ye göre kişi namazda kıraat ederken, dilinin söylediği şeylere kalbi de muvafakat etmezse, lisan-ı hissiyatına tercüman olamaz. Böyle biri ihtiyacını Allah Teâlâ'ya duyurma çabasında değildir. Ona göre Havassın namazdaki en düşük mertebesi tilavet esnasında lisan ve kalbin cem’idir.

Sühreverdî secde hakkında şunları söylemektedir: Secde edenlerden öyleleri vardır ki, secdelerinde kevn ve mekanın durulduğunu mükâşefe eder. Kalbi kendisine keşf ve ayan olunan bu manzaraya dalar gider. Semanın tabakaları ondan önce secde için eğilir. Müşahedesinin kuvvetinden dolayı kainatta temessül eden her şey gözünde kaybolur ve Cenab-ı Hakk’ın azametinin dehşeti karşısında secdeye kapanır.

Ayrıca Peygamberimiz (sav)’in de şu sözünü aktarır: “Kalbim ve hayalim sana secde etti.” Arkasından Rad suresinin 15. ayetini ifade eder: “Halbuki göklerde olsun yerde olsun kim varsa isteyerek veya istemeyerek hem kendileri hem gölgeleri hepsi sabah akşam Allah'a secde eder.” Ona göre isteyerek secde eden ehil olan kalp ve ruhtur; istemeden secde eden de tabiatındaki serkeşlikten dolayı nefistir.

Sühreverdî’ye göre namaz kalplerin miracıdır. Bu nedenle teşehhüd oturmada, mirac esnasındaki Allah Resulü ile Cenab-ı Hakk'ın arasındaki zaman ve mekana bağlı olmayan görüşmeyi zihinlerinde daima canlı tutulması gerekir. Ona göre teşehhüd, semavatın tabakalarını tedrici olarak aşarak, uzun mesafeler gittikten sonra vuslat makamına varmaktır. Tahiyyat mahlûkatın Rabbine verdiği bir selamdır. Bu nedenle bu selamı kime söylediğini bilmeli, konuştuğu Zat’a karşı edebini takılmalı ve bu selamın şuurunda olmalıdır. Tahiyyatta selam verirken, Allah Resulünü sanki kalp gözüyle müşahede ediyormuş gibidir. Daha sonra Allah'ın salih kullarına selam verir.

Ona göre musallînin (namaz kılanın) riayet edeceği adabın en güzeli, kalbini ister küçük olsun ister büyük olsun masiva ile (dünya işiyle) meşgul olmamasıdır. Çünkü akıllı kimseler ancak emredilen keyfiyette namazı ikame etmek için dünyayı terk etmişlerdir. Bunun nedeni dünya ile ilgili işleri kalbin meşgul etmesidir. Bu zatların dünyayı terk etmelerinin diğer sebepleri, münacaattaki gayretleri, Allah'a kurbiyet arzuları ve mahlûkatın Rabbine bâtınlarıyla itaatleridir. Ona göre zahiri namazda bulunmak zahiri itaattir. Namazda kalbin masivadan hali olması da bâtını itaattir. Bu kişiler itaatleri ve ubudiyetleri zarar görmesin diye bu zahiri-bâtını bütünlüğe riayet etmişlerdir. Ayrıca Sühreverdî, “Sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayın” (Nisa, 4/43) ayeti ile ilgili olarak da şunu ifade etmiştir: Dünya sevgisi veya bir şeye çok ehemmiyet vermek nedeniyle sarhoş gibi olduğunuz zaman namaza kalkmayın.

 

İbn Arabî (ks)

İbn Arabî Hazretleri (ö. 638/1240) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı kitabında namaz hakkında şunları ifade etmektedir:

Namazın bâtını ve ruhu Hak ile karşılıklı konuşmaktır. Bunun için kul kendisini Rabbi ile konuşmaktan alıkoyan her şeyden kalbini temizlemesi gerekir. Hak ile konuşma esnasında böyle bir temizliğe sahip değilse, Hakk'a münacat etmemiş ve saygısız davranmış olur. Öyle bir insan kovulmayı hak eder.

Namaz İslam'ın dayandığı esaslar içerisinde ikincisidir ve yarışta ikinci gelen anlamındaki musallî kelimesinden türetilmiştir. Musallî yarışta öncekini takip eden demektir. Dinin ilkelerinde önde giden Kelime-i Şehadet, ikincisi ise namazdır. Namaz Allah'ın huzuruna girmektir. Bir rivayette “namaz nurdur” buyrulmuştur. İnsanın dışında olduğu gibi içinde de gözü vardır. Dolayısıyla namazda bir keşfinin olması gerekir. Namaz kılarken insana açılacak şeylerden biri kendisine ait gördüğü seçiminden sorumlu olduğunu öğrenmesidir.

Kula emredilen namazında hatta bütün hareket ve duruşlarında Allah'tan başkasını görmeyecek şekilde kalbi ile Rabbine yönelmesidir. Kişinin kalbiyle Hakk’ın zatına yönelmesi imkansızdır. Akıllı kişinin Allah'ı hakikati bakımından bilmesi imkansızdır. Akıllı kişi Allah'ı ancak selbi (olumsuzlama) olarak bilebilir. Bu insanın “namazda kıbleye göz ile değil yön ile dönmesi gerekli” oluşu demektir. 

İbn Arabî  bir şiirinde namazı şöyle anlatmaktadır:

Nice namaz kılanın namazından yoktur payı

Mihrabı görmek, yorulmak ve cefadan gayrı.

Kimisi vardır, farz ya da nafile bile kılsa

Daima karşılıklı konuşma halindedir.

Nasıl olmaz ki! Hakk’ın sırrı, onun imamıdır!

Cemaat bile olsa, hiç kuşkusuz, ulaşmıştır menzile.

Namazda (başka eylemleri) yasaklayan, getirilen tekbirdir

O yoksa, kişinin (fiillerde) serbest kalması ya da uzak durması birdir.

Namazı sona erdiren ise, (imama) tabi isen (yanındakine) selamdır.

Çünkü namaz kılan “İsra gecesinde” yüce (mertebeden) döner.

Bu iki makam arasında bulunmaz bir gaye

Gaybın sırları ise hissedilmez ve görünmez.

İki aydınlık cismin (Güneş ve Ay) tutulması gerçekte

Ey yiğit! Nefsinin varlığının önünde perde olmasıdır.

Yağmur duasına çıkan kişi elbisesini ters çevirir,

Seni hasta eden halleri beğenilenlerle değiştir.

İşte istenilen ihlaslı ibadetler bunlardır,

İnsan için çaba gösterdiğinden başka bir şey yoktur.

Namaz kılan Rabbi ile münacât eder, konuşur. Münacât bir sözdür. Kur'an-ı Kerim de Allah'ın bir sözüdür. Kul namazda Allah'ın kendisini çağırdığı münacât esnasında Rabbiyle hangi sözle konuşacağını kendi kendine bilemez. Bu nedenle “namazı kulum ile aramda ikiye ayırdım” dediğinde, Allah kendisiyle nasıl konuşacağını ve hangi sözle münacat edeceğini ona bildirir. Sonra şöyle der “kul övgü alemlerin Rabbi Allah'adır” der. Bu ifade kula Rabbiyle hangi sözle konuşacağını öğreten bir bildirimdir. Allah “kulum beni övdü” der. Allah namaz kılan kulu hakkında kendisiyle karşılıklı konuşması için kelamından başka bir şeyi zikretmedi.

Allah namazın diğer hallerinde değil, özellikle ayaktayken Hakk’ın sözüyle konuşmayı emretti. Çünkü kul namazda ayaktayken kaim kılma, bilfiil varlık kazandırma niteliği ortaya çıkar. Allah ise kazandığı her şeyde her nefsi gözetir. Kulun Rabbinin sözünü okuyarak ayakta durmasında büyük bir bilgi vardır. Kul ayakta olduğu sürece, sadece Rabbiyle ve O’nun sözü ile konuşur. Acaba konuşurken kime aktarmaktadır? Kimden aktarır, aktaran kimdir? Allah'ın üzerinde hakim olduğu nefs ne kazanmıştır? İlahi inayet ve ihsan olmasaydı kul kimdir ki Efendisi “kul şöyle dedi, Allah da böyle dedi” der.

Ayakta durmak yazılı harflerden Elif'e benzer. Elif harflerin aslıdır. Tüm harfler göğüsten iki dudağa kadarki mahreçlerde kesilmesi ile Elif'ten ortaya çıktı. Öyleyse Elif harflerin varlıklarını kendinde toplayan şey, harflerin varlıkları ise onların kalpten - ki gayb alemidir-  şehadet alemine çıkış ve yolculuklarındaki mertebe ve menzilleridir. Ayakta durmak rükû, secde ve oturmak gibi namazın bütün unsurlarını kendinde toplayan bir harekettir. Gerçi secdeden sonraki oturuş bir bakıma ayakta durmaya benzer. Çünkü oturmak ayakta durmanın yarısıdır.

 

Necmeddin-î Dâye (ks)

Necmeddin-î Dâye Hazretleri (ö. 654/1256), Tasavvuf Yolu (Mirsâdü’l-İbâd) adlı kitabında namaz ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:

“Namazın şekil ve hareket ile münacattan oluşan iki tarafı ifade edeceğimiz hakikatleri haber verir. Namazın şekil ve hareketten oluşan dış özellikleri kişiye geldiği alem hakkında bilgi verir ve o aleme müracaat etmesi gerektiğini hatırlatır. Namazın şekil tarafı kıyam, rükû, secdeler ve teşehhüttür. Teşehhüt onun buraya gelmeden önce  El-İzzet'in huzurunda olduğunu ve müşahede halini hatırlatır. Secdeler onun bu aleme nebat makamından geçerek geldiğini ve nebatatın bütünüyle “Bitkiler ve ağaçlar secde etmektedirler” (Rahman, 55/6) işareti ile secde halinde bulunduğunu anlatır. Bütün bitkiler başlarını secde şeklinde yere koymuşlardır. Çünkü gerçekte baş kendisiyle gıda alınan mahal ve bitkiler gıdalarını köklerinden alırlar. Rükû insanın nebat makamından hayvan makamına geçişini hatırlatır. Bütün hayvanlar eğilmiş bir halde rükûdadırlar. Kıyam insanın hayvaniyetten insanlık makamına geçişini anlatır. Bütün insanlar ayakta dururlar. Sen kıyam makamına secde ve rükûdan geçerek geldin.

Tekbir alındığında bu namaz hareketiyle insana şu hakikat işaret edilir: Dünyevi bütün istek ve arzularını her iki elinle arkada bırak, yani dünya ve ahireti nazar-ı himmetinden uzaklaştır. Hayvani ve behimi alemde tekbir alarak Allahu Ekber (Allah en büyüktür) de. Yani Allah'tan başka hiçbir büyük tanıma. Nefsin ve hevanın sana büyük gösterdiği her şeyi yok et ve büyüklüğü sadece Allah'a has kıl. Bu anlamda Hâce(sav)  şöyle buyurmuştur: “Birinci tekbir dünya ve içindekilerinden hayırlıdır.” Kendinden sefer et, önce bütünüyle zorbalık, büyüklenme ve benlik olan kıyamdan düşkünlük, tevazu ve kırılganlık yani hayvanlık şekli olan rükûya var. Burada secdenin özelliği olan kırılmışlık, atılmışlık, itilmişlik ve mezellet olan nebat makamına gel. Ancak bu şekilde müşahede ve huzur teşehhüdüne yaklaşmış olursun ki “Rabbine secde et ve yaklaş” (Alak, 96/19) buyurulmuştur.

Ey gönül düşkünlük kapısından içeri gir,

Yoksa aç gözlünün aşk ile beraber olduğu nerede görülmüştür?

Bu kapıdan içeri girdiğinde indiğin merdiveni kullanarak “Namaz müminin miracıdır” sırrı ile yeniden yüksel.

Geldiğim yol nerededir ey can?

Dönmek isterim ama iş zor ey can.

Her adımda binlerce tuzak var ey can,

Aşk namertlere haramdır ey can.

Namazın münâcat tarafı insanı hayvanlık mertebesinden ve nefse muhtaç olmaktan kurtarıp meleklik makamına ulaştırır. Halk ile konuşup dinlemekten, şeytanın aldatmalarından kurtulup Hakk’la konuşup O’na münacât etme durumuna, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Araf, 7/72) hitabının zevkine erişir. “Namaz kılan Rabbine münâcât eder” (Hadis) gerçeğinden haber verir. Namazın bütün sırları ve faydalarını İslam'ın diğer her bir rüknünü beyan etmeye kalkmak pek çok kitabın tahammül edemeyeceği ve içine alamayacağı bir şeydir. Fakat bütünüyle nasipsiz kalmamak için bunların faydalarından her birisine kısaca işaret edilmiştir.”

 

Hz. Mevlânâ (ks)

Hazreti Mevlânâ (ö. 672/1273) için namaz en önemli ibadettir. Çünkü namaz sevgiliyle vuslattır. Sevgiliyle vuslata erebilmek için namaza durmayı tavsiye eder. Sevgi iddiasında bulunanların namaz vakti geldiği zaman yerlerinden kalkmamaları samimiyetsizlik olduğunu söyler. Bu bağlamda Divan-ı Kebirdeki şu şiiri anlamlıdır:

Ey aşk imamı! Sen mademki Allah aşkıyla mest olmuşsun,

kendinden geçmişsin, Sevgiliyle manen buluşmak için namaza dur!

Niyet et, tekbir getir ve bir ölü gibi iki elini yanına sal!

Şu dünya hayatını, varlığını artık düşünme; onlardan yaka silk!

Benlikten de vazgeç kurtul! Namaz kılmak için vakti bekliyordun, acele ediyordun;

işte namaz vakti geldi, haydi kalk, neden oturuyorsun?

Hazreti Mevlânâ Mesnevi’sinde ruhun ve secdenin varlık halkasının Hüda’nın kapısına vurmak olduğunu söyler. Ona göre kişinin ruhu ve secde ile o kapının halkasını döverse, elbette ona devlet baş gösterir, yani rızayı ilahiye nail olur.

Hz. Mevlânâ, Fîhî Mâ Fîh  adlı kitabında şöyle ifade ediyor: Gerçek namaz bâtında olur. Meâric suresinin 25. ayetinde zikredilen “namazlarda daim olanlar” ifadesindeki namaz ruhun namazıdır. Çünkü namazın görünüşü geçicidir, daim olmaz. Daimi namaz ancak ruhun güç geçirebileceği bir şeydir. Namazdaki rükû ve secde ruhun rükû ve secdesinin zahir kılınmasıdır. Mananın surete bağlanması vardır. İkisi beraber olmadıkça fayda vermez.

Hz. Mevlânâ Divan-ı Kebir'de namazda tüm gönlün Allah'a vermek gerektiğini açıklar. Böyle bir kişi namazdan usanç duymaz. Bedeni namazda ama ruhu başka yerlerde dolaşan kişinin namazı samimi değildir.

Allah'ım namazda gönlümü tam manasıyla sana veremezsem,

Ben bu namazı namaz saymam!

Ben yüzümü Senin aşkından ötürü kıbleye çevirdim.

Yoksa bana Sensiz usanç veren namazı ve kıbleyi ben ne yapayım?

Ben bu riyalı namazdan öyle utanıyorum ki

utancımdan gönlüme inemiyorum, Seni bulamıyorum.

Bir kimse üzerindeki elbisesini bir köpeğe değdirse,

orasını temizlemedikçe namaz kılamaz.

Ben ise nefis köpeğini koltuğumda taşıyıp duruyorum. Benim namazımı kim kabul eder?

Benim namaz kılmaktan maksadım odur ki

namazda Seni gönlümde öyle bulayım, Seninle öyle beraber olayım ki,

ayrılık derdinden artık hiç bahsetmeyeyim.

Yoksa bu nasıl namaz olur ki? Seninle oturayım da yüzüm

mihrapta gönlüm çarşıda, pazarda olsun.

 

Sultan Veled (ks)

Hz. Mevlânâ'nın oğlu olan Veli Sultan Veled (ö.712/1312) yazdığı İbtidânâme ve Maârif adlı kitaplarında namaz hakkında önemli tespitlerde bulunmuştur. Ona göre insanın varlığındaki amaç Rabbine kulluk etmesidir (Zâriyat, 51/56). İnsan kullukta bulunmazsa ömrü boş yere geçer. Dünyada ibadet etmeyen kişi cehennemde ibadetle ve tövbe ile uğraştırılır.

Sultan Veled ibadetleri tohuma benzetir. Kıyamet günü her tohumdan öyle bir şey biter ki, ekilen tohuma benzemez. İyi işlerin temiz tohumları ecelden sonra huri ve cennet olur. İbadet insanın diri kalmasının vesilesidir. Bunu şu şiiriyle ifade etmektedir:

O namaz canında oldukça ebedi diri olarak kalırsın,

Sana ibadetten başka hiçbir şey gerekmez,

Zaten dünya yaşayışı da ebedi değildir, geçer gider.

Sultan Veled’e göre hastalıklardan kurtulmak için her saat ibadetin gerekli olduğunu vurgular. Hakk’ın rahmetine kavuşmak için ibadetlerin artırılmasını tavsiye eder. Bunun için “İki günü eşit olan zarardadır” hadisini ileri sürer.

İbadetin günden güne artar da onunla yeni bir hayata kavuşursun.

Hakk'a giden yol budur, bu yoldan dışarı çıkma,

şuraya buraya koşup da şeytana maskara olma.

Taat ve takvaya devam et, ta ki bu doğru yoldan maksuduna vasıl olasın.

Ona göre ehl-i hak içinde bulunduğu her halde ibadette gibidir. Çünkü o her ne yaparsa kendisi için değil Hak için yapar. Ona göre ibadet meleklerin sıfatıdır. İbadet eden insan suretinde bir melektir. Akıllı insan, insan suretinde bir melek, kötü nefsi ise insan suretinde bir şeytandır.

Sultan Veled’e göre insanın cismani sıfatlardan çıkıp melekler gibi nurlara ulaşmasının yolu namazdan geçer:

Ölüm meleği melektir ya, sen de onun cinsinden ol da sana dost kesilsin.

Melek gibi ibadeti seç, namaza döşen, gaflete dalıp oturma, niyaz ededur.

Melek huyuyla huylanırsan meleğin gelişiyle ölmezsin sen.

Ona göre kişi dinini namazla arttırır. Veliler ibadet ve namazdan uzak olamazlar. Onların yolu ibadet yoludur. Namazın dinimizdeki konumunu şu şekilde açıklar:

Onun (Din Tıflının) gıdası oruç, namaz ve zikirdir. Sıdk ve niyazla bunlara devam et.

Dinin gıdası budur. Bunları ondan esirgeme ki semada Meleklerle beraber uçsun.

Beslersen dinin büyür (artar, kuvvetlenir). Ondan sonra Hak canına kılavuz olur.

Sultan Veled’e göre kul namaz sayesinde ölmekten kurtulunca, yeni bir cihana kavuşur ki buna Rabbani Can denir. Bu can insanı hayvandan ayırır ve amel-i salihle ortaya çıkan kulun gerçek sermayesidir.

Sultan Veled’e göre namazın rükûnları insan vücudundaki organlar gibidir. İnsan vücudunda ruh ve hayat olmayınca bu organlar nasıl işe yaramazsa, sadece zahire riayet edilerek kılınan namaz da, adeta ruhsuz ve cansızdır. Namaz ancak Hak Teâlâ tarafından kabul edilirse namaz olur.

Kur'an'da, “Namaz insanları günahtan, suç işlemekten, kötülükten, noksan ve kusurlardan ve isyandan korur, temizler” buyrulmuştur. Eğer kendini bunlardan kurtaramazsan namaz kılmış sayılmazsın. Sultan Veled’e göre ehlullahın her işi ibadet olduğu için daima namaz üzerine gibidirler. Buna dayanarak bu şahıslardan artık emir ve teklifin kalktığını ve bu nedenle artık namazı kılmalarının gerek olmadığını düşünmek yanlıştır.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için : oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa    Tasavvuf Sohbetleri

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri

Yayınlanma Tarihi: 07.08.2022