Su hayatın sırrıdır, çünkü su kendiliğinden ruhtur ve kendi zatından hayat verir. Allah şöyle buyurur, “Her şeyi sudan canlı yaptık” (Enbiya, 21/30) Her şeyin canlı olması muhakkaktır. Çünkü her şey Allah’ı hamd ile tesbih eder.  Bu nedenle su varlıklardaki hayatın aslıdır.

Kâinatta hiçbir şey gelişigüzel yaratılmamıştır. Hepsi bir ölçü ve düzen içindedir. Yaşadığımız dünya da kâinatın bir parçası olduğu için onun içinde var olan her şey bu nizam ve intizama uymak zorundadır. Dünyanın kendisi, Güneş’in etrafında dönmesi, yağmurun yağması vs. gibi olguların hepsi bir ölçü ve denge içindedir.

Yeryüzündeki hayatın devamı için su şarttır. Su olmazsa hayat da olmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de, Zuhruf Sûresi’nin 11. ayetinde, “Biz o (yağmurla) ölü memlekete hayat veririz” buyurularak suyun hayat için ne kadar önemli olduğu ifade edilmiştir. İnsan, hayvan, bitki ve her canlı suya muhtaçtır. Dünyanın bile  %70’inden fazlası sularla kaplıdır. Hatta vücudumuzun da  %75’i sudur.

Zuhruf Sûresi’nin 11. ayetinde “Ki O (Allah) belli bir miktar ile gökten su indirdi” ve Müminun Sûresi’nin 18-20. ayetlerinde “Gökten belli bir miktar su (yağmur) indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye elbet gücümüz yeter. O su sayesinde sizin için çok sayıda meyvelerin bulunduğu, yiyip beslendiğiniz hurma bahçeleri, üzüm bağları; kezâ Sînâ dağında yetişen, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz” buyurulmaktadır. Her iki ayette de yağmurun belli bir miktar ve ölçüye göre yeryüzüne indirildiği ifade edilmektedir.

Suyûti’nin naklettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurur: “Bir yıl diğer yıllardan daha fazla yağmur yağıyor değildir. (Her yıl aynı miktarda yağmur yağar.) Fakat Allah o yağmurları memleketlerde dilediği gibi tasarrufta bulunur. (Bazı memleketlere az yağar, bazılarına çok yağar.) Gökyüzünden inen her katre veya yeryüzünde çıkan her bir rüzgâr ancak bir ölçü ve mîzâna göredir.”

Bilim adamlarının söylediklerine göre, atmosferdeki su buharı genelde 13×1012 ton kadardır. Bu, değişmeyen ve sabit bir miktardır. Yağmurlar yağdığında bu oran azalır, fakat buharlaşmayla eksilen miktar telâfi edilir. Böylelikle oran muhafaza edilir. Bilim adamları ortalama olarak yeryüzünden her saniyede 16 milyon ton suyun buharlaştığını hesaplamışlardır. Yapılan hesaplamalara göre her saniye yeryüzüne inen su miktarının 16×106  ton -yani buharlaşan miktar kadar- olduğu görülmektedir. Yağmurun oluşumu için yeryüzündeki su, güneşin etkisi ile buharlaşıp atmosferde tekrar yoğunlaşarak yeryüzüne yağış olarak yağarak geri döner. Buna “su döngüsü” denir. Yeryüzündeki hayatın devamı bu su döngüsü sayesinde sağlanır. Bu döngüyü bugünkü ve yarınki ilim ve teknikle gerçekleştirmek insanoğlu için imkânsızdır.

Su döngüsü ile aynı zamanda yeryüzündeki su sürekli hareket hâlindedir. Hâlden hâle geçerek bu döngüyü tamamlar. Su, bu hareketi esnasında sıvı, buhar ve buz formları arasında sürekli olarak hâl değiştirir. Sıvı su okyanuslarda, nehirlerde, göllerde ve hatta yeraltında bulunur. Katı buz buzullarda, karda ve Kuzey ile Güney Kutuplarında bulunur. Su buharı dünya atmosferinde bulunur. Suyun oluşumu için Allah Teâlâ’nın var ettiği su döngüsü mekanizmasında en ufak bir aksama tabiatta çok büyük dengesizliklere yol açar ve bunun sonucunda  yeryüzünde hayat bitme noktasına gelir. Böyle mükemmel bir sistem ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın ilim ve irade gücüyle mümkündür.

TDV İslam Ansiklopedisinde su ile ilgili ayet ve hadisler hakkında şunlar yazılıdır:

“Hayatın kaynağı ve bilinen bütün hayat formlarının vazgeçilmez öğesi olan su yer kürenin yapısı ve canlıların yaşaması için hayati öneme sahiptir. "Su" anlamına gelen “ma'” kelimesi Kur' an-ı Kerim'de altmış üç ayette geçer. Bunların çoğunda bilinen anlamıyla su söz konusudur; bir kısmında ise insanın yaratıldığı meniden mutlak biçimde veya bir nitelik belirtilerek su diye söz edilir (el-Furkan 25/54; es-Secde 32/8: el-Mürselat 77/20; et-Tarık 86/5-7). Bir ayette de cehennemliklere içirilecek sıvı için bir nitelemeyle birlikte bu kelime kullanılır (İbrahim 14116). Ayrıca Kur'an'da çeşitli vesilelerle suyun yağmur (en-Nur 24/43: er-Rum 30/48: Lokman 31/34: eş-Şura 42/28), nehir (el-En'am 6/6; er-Ra'd 13/3; İbrahim 14/32; en-Neml 27/61, Nuh 71/11), pınar (el-Bakara 2/60, 74: Yasin 36/34; el-Kamer 54/12) ve deniz (en-Nahl 16/14; Fatır 35/12) gibi çeşitli kaynak ve görünümlerinden yaygın biçimde söz edilir.

Bazı ayetlerde Allah'ın insanı ve bütün canlıları sudan yarattığı (el-Enbiya 21/30; en-Nur 24/45; el-Furkan 25/54), gökten rızık, rızık sebebi ve temizlik aracı olarak temiz ve bereketli su indirdiği , böylece insanlara ve hayvanlara temiz ve tatlı sular içirdiği ve su ile yeryüzünü ölümden sonra diriltip insanlar ve hayvanlar için her türlü yeşil bitki, ekin ve meyveyi çıkardığı belirtilerek suyun yeryüzündeki varlıkların hayatı açısından önemine dikkat çekilmektedir (mesela bk. el-Bakara 2/22,164; el-En'am 6/99; el-Hicr 15/22; en-Nahl 16/10,11; el-Furkan 25/48,49; es-Secde 32/27; ez-Zümer 39/21; el-Casiye 45/5; Kaf 50/9). Suyun belirli bir tat ve ölçüde yeryüzüne indirilmesinde ilahi kudretin rolü ve susuz bırakılması halinde insanın çaresizlik içine düşeceği vurgulanarak bu nimete şükredilmesi ve üzerinde ibretle düşünülmesi istenmektedir (el-Kehf 18/41; el-Mü'minun 23/18,19; el-Ankebut 29/63; er-Rum 30/24; ez-Zuhruf 43/11; el-Vakıa 56/ 68,70: el-Mülk 67/30).

Kur'an ı Kerim'de suyun abdest ve gusül için gereken asli temizlik aracı olduğuna (el-Maide 5/6) ve diğer bazı özelliklerine değinilerek onun yağmur halinde inen şeklinin tertemiz ve tatlı (el-Furkan 25/48; el-Mürselat 77/27), deniz ve göllerin bir kısmının tatlı-lezzetli, bir kısmının ise tuzlu-acı (el-Furkan 25/ 53; Fatır 35/12) olduğu belirtilir. Bazı ayetlerde suyun ortak kullanımı ve paylaşımıyla ilgili prensiplere de yer verilir ( eş-Şuara 26/155; el-Kamer 54/28).

Hadislerde de suyun önemi, kaynakları, korunması, kirletilmemesi, maddi ve hükmi temizlikte, içme ve sulamada kullanılmasıyla ilgili ayrıntılı açıklamalar yer alır. Bazı hadislerde suyun insanlar arasında müşterek olduğu bildirilmekte, onun ortak kullanımı ve hukuki tasarruflara konu edilmesiyle ilgili düzenleyici ilke ve ölçüler getirilmektedir. Aynı şekilde suyun israf edilmemesi (Tirmizi, "Taharet", 43; İbn Mace, "Taharet", 48) ve kirletilmemesi (Buhari, "Vüdû"', 25, 68; Müslim, "Taharet", 87, 94-97) öğütlenip su kaynaklarının kirletilmesi lanete sebep olacak davranışlar arasında sayılmaktadır (Ebû Davûd , "Taharet", 14; İbn Mace, "Taharet", 21).

Hz. Peygamber, doğal niteliğini kaybetmediği sürece suyun temiz ve temizleyicilik özelliğini koruduğunu belirterek suyun kirlenmesinin arızi bir durum olduğuna işaret etmiş, bu konuda suyun özelliğine ve insanların ihtiyacına uygun pratik ve kolaylaştırıcı bazı ölçüler koymuştur (mesela b k. Ebû Davud, "Taharet", 34 ). Bu bağlamda Resul-i Ekrem'in deniz suyu, bazı kuyu ve göl suları, insanın ve bazı hayvanların artığı olan su ve kendisiyle maddi veya hükmi temizlik yapılan suyun kullanılmasının hükmüyle ilgili açıklama ve uygulamaları rivayet edilmektedir.”

 

Suyun Özellikleri

Su hayat kaynağıdır. Kar ve dolu da suyu besleyen semavî kaynaklardır.

Bediüzzaman sema ile arz arasındaki bu muhteşem su alışverişi için şöyle diyor:

“Bulutla arz arasında cereyan eden su alış verişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camit cirimler (katı cisimler), lisan-ı hâlleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle zevi’l-hayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa’y ediyorlar ve bir Müdebbir’in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.”

Su, gerek insan hayatında, gerekse tabii olgularda son derece önemli bir yer tutar. Bütün fizikî ve biyolojik işlemlerle canlı organizmaların her safhasında suyun vazgeçilmez rolünü çok iyi görürüz. Su, hayat demektir, enerji demektir, bereket ve zenginlik demektir. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, yani bütün canlılar suyu elde etmek için gayret sarf ederler. Su kemerleri, kuyular, artezyenler, barajlar hep suyu elde tutmak içindir. Kuşlar, böcekler, sürüngenler hep su kaynakları ararlar. Ağaçlar yapraklarını bir kaç damla suyla besleyebilmek için toprak altına metrelerce kök salarlar.

Su, bilindiği gibi, hidrojen ve oksijen gazlarından meydana gelir. Suda % 11,11 oranında hidrojen, % 88,89 oranında oksijen vardır. Hidrojen yanıcı bir gazdır, hemen alev alır. Oksijen de yakıcı bir gazdır. İlahî Kudret iki ayrı yanıcı gazdan oluşan suyu, ateşi söndürsünler diye insanlığa vermiştir. Bu iki gaz suda bir arada olunca birbirlerini yakmazlar. Bilakis yanan şeyleri söndürürler. Nasıl bir aklın idrak etmekte zorlandığı bir hikmettir bu?

Suyun fizikî ve kimyevî özelliklerinden başka kendisine has bazı ilginç özellikleri daha vardır. Bilindiği gibi, bütün katı cisimler ısındıkları zaman, hacimce genişlerler. Halbuki suyun bazı özellikleri bu kanunun dışında oluşmaktadır. Bu özellikler şunlardır:

1)  Suyun sıcaklığı 0°C’den 4°C’ye yükselirse, suyun hacmi, artması gerekirken azalır.

2) Sıcaklığı 4°C’den daha fazlaya çıkarırsak, öteki cisimlerdeki gibi, suyun hacmi büyür.

3) Su, donup da buz haline geçerse, hacmi artar, yoğunluğu da azalır.

Bu nedenle buzun yoğunluğu, suyun yoğunluğundan küçüktür ve buz, su üzerinde yüzebilir. Eğer suda bu özellik olmasaydı, akarsu ve göllerde buz haline geçip donan su hemen dibe çökecekti. Böylece bütün nehirler, dereler, ırmaklar ve göller kısa zamanda buzdan bir kütle haline dönüşerek su altı hayatını öldürecekti. Oysa, 4  ͦC deki su yoğun ve ağır olduğu için dipte bulunur. Böylece kışın en soğuk günlerde bile, üstten donan nehirlerin diplerindeki ılık bir vasatta hayat devamlılığını korur. Bu Allah Teâlâ’nın bir rahmetidir. Böyle mucizeleri tesadüf gözüyle bakanların nasıl bir gaflet ve cehalet içinde bulunduklarını anlamak zor değildir.

Suyun yapısını oluşturan maddeler bilinmesine ve bu maddelerin doğada serbest halde çokça bulunmasına rağmen yapay yollarla suyu oluşturmak mümkün değildir. Su dünyanın ilk oluşum sürecinde bir kere meydana gelmiştir ve döngü oluşturarak varlığını korumaktadır. İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan su çok yüksek sıcaklık ve basınç altında oluşur. Bu oluşum esnasında hidrojen ve oksijen atomunu oluşturan bağlar zayıflar ve başka bir formda birleşerek su bileşiğini oluşturur. Ancak dünya üzerinde bu sıcaklık ve basıncı sağlamak mümkün değildir.

Su ile ilgili en önemli çalışmayı, Japon bilim adamı Masaru Emoto yapmış ve devrim niteliğinde bilgilere ulaşmıştır. Emoto, su moleküllerini belli şartlarda dondurup elektron mikroskoplarıyla fotoğraflarını çekmiş ve her duygu ya da enerji yoğunluğunda farklı ve muhteşem sonuçlar almıştır. Bu çalışmaya göre su kendisine sunulan duygu, düşünce ya da enerji formuna farklı tepkiler vermektedir. Molekül yapısını değiştirerek tepkisini ortaya koymaktadır. Kendisine sevgi dolu sözcükler söylenen su örneklerinin çok parlak, yoğun motifli, simetrik ve çok renkli desenler oluşturdukları, buna karşılık kötü söz ve kelimelere maruz bırakılan su örneklerinde ise koyu renkli, asimetrik ve tamamlanmamış motiflerin oluştuğu gözlemlenmiştir. Demek ki suya sözlerle etki etmek mümkündür. Bu sözlerin en güzeli olan Besmeleyi söyleyerek suyun içilmesidir. Çünkü su da canlıdır ve Allah’ı hamd ile tesbih etmektedir.

 

Su ile Temizlik

Su emsalsiz bir temizlik aracıdır. Hem temizdir, hem temizleyicidir. Bu yönüyle ibadetin de olmazsa olmaz ön şartıdır. Kar ve dolu da temizliğin sembolüdür. Bazı Şafiiler bu hadise dayanarak kar ve dolunun da temizleyici olduğuna hükmetmişlerdir. Kar ve beyaz elbise ise beyazlığı sebebiyle temizlikten kinayedir.

Temiz, oksijen ve mineral yönüyle zengin, vücut yapısına uygun pH seviyesinde olan, antioksidan değeri yüksek, aktive hidrojen ihtiva eden, hafızası temiz ve güçlü olması dolayısıyla cana can katan suya eskiden beri ab-ı hayat dendiği biliniyor.

İslam alimleri, kar ve dolu, su ile temizliğin vazgeçilmez önemine işaret etmişlerdir. Çünkü onlar doğrudan bulutlardan geliyorlar. Öncesinde el değmemiştir ve kullanılmamışlardır.  Bu nedenle âzamî derecedeki temizlik ifade edilmiştir. Zira, üzerinden üç ayrı temizlik maddesi geçen elbise tertemiz olur.

“Rabbimiz bizi affet, bize mağfiret et ve bize merhamet et...” (Bakara, 2/286) gibi, üç ayrı fiil ile Rabbimizden af istememiz öğretilmiştir. Aftan sonra mağfiretin ve rahmetin de dile getirilmesi, af isteğinde mübalâğa edilerek mutlaka bağışlanma isteğini ifade ediyor.

Tîbî der ki: “Sudan sonra kar ve buzun da zikrinden maksat, aftan sonra rahmet ve mağfiretin bütün çeşidini, pek şiddetli olan Cehennem azabının hararetini söndürmek için talep etmektir.”

Resûlullah (sav) günahları -ateşe girmeye sebep olmasından ötürü- Cehenneme benzetmiş ve onun söndürülmesini yıkamaya teşbîh buyurmuş, söndürme işinde, söndürücülerin hepsini sudan başlayarak en soğuğuna varıncaya kadar zikretmekle üslûpta mübalâğaya yer vermiştir.

Türbüştî’ye göre bu üç şeyin burada zikri, bunların semadan inmeleri sebebiyledir. Kirmani der ki, “İhtimaldir ki Resulullah (sav) hata ve günahları Cehennem ateşi yerine koymuştur. Çünkü günahlar insanı ateşe götürür. Cehennem ateşinin hararetinin de yıkanmakla giderileceğini ima etmiş, bu ateşi söndürmek hususunda da kar ve dolunun daha müessir olacağını ifade etmiştir.”

İbn Arabi (ks) Hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye adlı kitabında şöyle diyor:

“Bilgi zahiri anlamıyla sudur. Kişinin ameli ise yıkanmaktır. Bilgi ve amel birlikte olursa temizlik gerçekleşir. Abdest suyunun bulunduğu kaba sokulmadan önce ellerin yıkanması, insanın içinden bu fiile başlarken Hakkın mertebesine yönelme niyetinin ortaya konulmasıdır. İnsanın mutluluğu bu eylemdedir.  İşte abdest kabına sokulmadan önce eli yıkamanın batıni temizlikte ki anlamı budur.”

Su kalplere hayat veren şeydir. Her kalp onunla bilgisizlikten temizlenir. Allah Teâlâ  Kur’an’-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Ölü olup da hayat verdiğimiz ve onun adına bir nur yarattığımız kimse, insanlar içinde karanlıklardaki kimse gibi değildir. O karanlıklardan çıkacak değildir.” (Enam, 6/122)

Bu ifade iman ve inançsızlık, bilgi ve cahillik hakkında verilmiş bir karşılaştırmalı örnektir.

İbn Arabi, Fütûhât-ı Mekkiyye adlı kitabında, deniz suyu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Deniz suyu hakkında ise istisnai bir görüş ayrılığı vardır. Bu görüş ayrılığı, deniz suyunun Hakk’ın gazap özelliğinden yaratılmış olmasından kaynaklanır. Gazap, kızılan insanın kovulmasını ve uzaklaştırılmasını gerektirir. Halbuki temizlik yakınlaştırır ve kavuşturur. Bâtındaki görüş ayrılığının sebebi budur. Görünüşteki neden ise tadın değişmesidir. Allah’ın gazabının, uzaklaşmaya değil Allah’a yaklaşmaya ve kavuşmaya sevk ettiğini düşünen kimse ise deniz suyuyla temizlenebilmeyi kabul eder ki ben de aynı düşüncedeyim.”

İbn Arabi, farz namazlarda şöyle dua etmek gerektiğini söylemektedir: “Allah’ım! Doğu ile batıyı birbirinden uzaklaştırdığını gibi, hatalarımı benden uzaklaştır. Allah’ım! Beyaz elbiseyi kirden temizlediğin gibi beni hatalardan temizle. Allah’ım! “Beni kar, su ve yağmur ile hatalarımdan temizle.”

Duada geçen, Su hayat ve canlılık demektir. “Allah her şeyi sudan yarattı” ayetini bir duada kullanmanın anlamı, Allah’ı zikretmek için canlandıracağı şeylerle kalbini temizlemesi, organlarını ise Allah’a itaat etmesi için canlandırmasını talep etmektir. Buna göre organlar ancak itaatte kullanılır. Çünkü organlar, kıyamette insanın lehinde ya da aleyhinde doğru sözlü tanıklar olacaktır. Nitekim Kur’an ı Kerim’de organların tanıklığı zikredilmiştir.

Duada geçen, Kar (serinlik) ise, güvenilir bir hadiste geçen “parmakların serinliği” gibi “inancın serinliğinden gelir. Bu sayede insan bilgide kesinliğe ulaşır. Bunun yanı sıra, söz konusu kesin bilgiyle seçilmiş kul, Allah’ı bilme ile ilgili yüksek mertebelere duyduğu özlemin hararetinden, tenzih edilen en yüce’nin katında serinliğe kavuşur.

Duadaki kar, “kalbin karı” ifadesinden gelir. Kalbin karı, Allah’ın ikram ettiği tecelli ve müşahede nedeniyle kalbin duyduğu sevinçtir.

Doğru yol, ilahi şeriattır. Allah’a iman ise, bu yolun başıdır. İmanın şubeleri, başı ve sonu arasında bulunan yolun konakları ve menzilleridir. İki menzil arasında ise onun hal ve hükümleri vardır. Doğru yol “ulvî ruhlar” denilen meleklerin - ki onlar Allah’tan nebi ve resul diye isimlendirilen seçilmiş kullarına giden elçilerdir- kendisinden indiği yol olduğu için Allah onlar ile kendilerine indikleri kimseler arasında birleştirici bağlar yarattı. Bu bağlar vasıtasıyla melekler ilham verirken nebiler de onların sayesinde aktarılan şeyleri kabul eder. Öyleyse Allah’ın elçileri olduklarına ve kendilerine vahiy getiren melek elçilerden vahiy aldıklarına iman ettikten sonra, nebi ve resul diye isimlendirilen bu insanlara indirilen vahye göre doğru yolda olan herkese melekler müjde getirir ve bu nitelikteki kimselerle otururlar. Bu ulvi ruhlar özü gereği canlıdır. Bu nedenle ilahi mertebeden onları üstlenen isim el-Hayy’dır. Hayatı kazanılmış - dolaylı hayat olan şeyi üstlenen ilahi isim ise el- Muhyî’dir. Binaenaleyh melek, sadece canlı düşünülebilir. İnsan ise böyle değildir. “Onlar ölü idi, Allah kendilerini diriltti. Sonra öldürecek ve tekrar diriltecektir.

 

Su Çeşitleri

İbn Arabi suların çeşitliliği hakkında şunları söylemektedir:

“Su iki kısma ayrılır. Birinci kısım son derece duru ve arılıkta seyrelmiş, damıtılmış sudur. Bu kısım su yağmur suyudur. Yağmur suyu yoğun bulutlardan elde edilen bir sudur. Damıtılmış olması kendisine ilişmiş olan yoğunluğu ortadan kaldırmıştır. Bu, yağmur suyunun simgesel olarak ledün ilmini göstermesi demektir.  Çünkü ledün ilmi riyazet, mücahede ve arınmadan meydana gelmiştir. Müslümanlar bu ilimle Rabbine münacat etmek için zatını temizlemelidirler.  İkinci kısım su ise, latiflikte bu dereceye ulaşmamış sudur. Bu kısım nehir ve pınarların suyudur. Bu su, doğduğu ve üzerinde aktığı yere göre, başka maddelerle karışmış olarak ortaya çıkar. Bu nedenle de tadı değişmiştir. Furkan suresinin 53. Ayetinde belirtildiği gibi suların bir kısmı tatlı, bir kısmı acıdır.

Yağmur suyu tek bir haldedir. O temiz, duru, serin, içimi hoş bir sudur. Yağmur suyu simgesel olarak doğru akıl ve fikirlerin bilgilerini gösterir. Diğer sular ise,   akıl sahiplerinin tek bir şey hakkındaki yargılarının farklılaştığı, bir kişinin farklı zamanlarda tek bir şeydeki hükmünün değişmesi gibidir. Bu hüküm değişiminin nedeni ise, yaratılışta bulunan karışım ve unsurların zamanla değişmesidir. Böylelikle akıllıların tek bir şey hakkındaki yargıları birbirinden farklı olduğu gibi ayrıntıları dayandırdıkları esaslar hakkındaki yargıları da farklılaşmıştır.”

İlahi ledün ilminin tek bir tadı vardır. Alınan tatlar değişse bile temizliği değişmez. Temizdir, bir kısmı ise daha temizdir. Bu ilim durudur,  ona kir karışmamıştır. Çünkü o, doğal mizah hükmünden olduğu gibi, kendisinden doğduğu kaynakların etkisinden arınmıştır. Bu nedenle peygamberler, veliler ve Allah’tan haber verenler, Allah hakkındaki bilgilerinde hemfikirlerdir. Bu bilgiler artmaz, eksilmez ve değişmez. Bu bilgiler birbirlerini doğrular. Bu tıpkı yağarken göğün suyunun farklılaşmaması gibidir.

Müslümanın imanı ve kalbindeki temizliği bu bilgi gibi olması gerekir. Bu bilgi yağmur suyuna benzeyen şeriat bilgisidir. Müslüman böyle davranmazsa, kendine karşı samimi davranmamış olur.  Ayrıca Müslüman şeriat bilgilerine göre davranışlarını düzenlerse, zatında ve temizliğinde bu suyun kendisinden çıktığı yer gibi olur. Eğer suların acısını ve tatlısını ayırt edebilirsen, bilmelisin ki sen duyguları sağlıklı birisin.

Diyanet Kur’ân Yolu Tefsiri’nde, Müminun Sûresi’nin 18. ayetinde yağmur suları şu şekilde anlatılmaktadır:

“18’inci ayette dikkat çektiği yağmur olayındaki İlâhî yasalardan biri de yağmur suyunun ‘arzda tutulması’dır. Bu da yeryüzü varlıkları için büyük bir nimettir. Şayet arz yağmur suyunu tutmayıp olduğu gibi dibe indirseydi veya bu sular sel hâlinde tamamen akıp gitseydi veya çarçabuk buharlaşsaydı, canlılar yağmurun hayatî faydalarından mahrum kaldığı gibi -erozyon olayında görüldüğü üzere- yağmur zararlı bile olabilirdi. Yağmur suyunun arzda tutulmasından, suyun yer altında belli tabakalarda birikmesi kastedilmiş olabilir. Bu da canlılar için Allah’ın bir lütfu ve rahmetidir. Çünkü yeraltı suları gerek tabiî olarak yüzeye çıkmak, gerekse insan emeğiyle çıkarılmak suretiyle faydalı hâle gelir. Ayette de ifade edildiği gibi, Allah Teâlâ, canlılar için bu kadar yararlı olan yağmuru yağdırmamaya veya yağdırsa bile faydasız hâle getirmeye de kadirdir. Bu ise canlılar için en büyük felâkettir. Nitekim uzayda şimdiye kadar bilinenler içinde yağmur olayının cereyan ettiği tek gezegen Dünya’mızdır. Bir an Allah’ın Dünya’mızdan bu nimetini geri aldığını düşünürsek, o zaman gezegenimizin bütün değerini ve anlamını yitirdiğini anlarız. Çünkü Dünya’yı anlamlı ve değerli kılan şey hayattır. Su ise -müteakip ayetlerden de anlaşılacağı üzere- bir hayat kaynağıdır.”

Zaman zaman, belirli sebeplere ve hikmetlere bağlı olarak, bölgelere ve tabiat şartlarına göre yağmurun ihtiyaçtan az veya çok yağması yüzünden bazı sıkıntılar, afetler yaşanmakla beraber, dünyanın geneli dikkate alındığında bu durumlar istisnaî olup yağmur yağmanın canlıların yararını esas alan yasalara göre cereyan ettiği, bu hususta bir düzenin hâkim olduğu görülmektedir.

Râzî, buradaki “ölçü”nün yağmur suyunun insan, hayvan ve bitkilerin yararlanmasına en uygun kıvamda ve saflıkta olduğuna delâlet ettiğini belirtirken, Elmalılı da suyun terkibindeki ölçülülüğe buharlaşma ve yoğunlaşma gibi fiziksel olaylardaki yasalara ve bütün bunların tesadüfen olmayıp İlâhî hikmet ve inayetin sonucu olduğuna dikkat çeker.

Kur’ân-ı Kerim’de su ile ilgili birçok ayet vardır:

“O (Allah) ki, birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da karışmalarına engel olan bir sınır koymuştur” (Furkan, 25/53)

“Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik” (Nebe, 78/14)

Dünyadaki suların %97’sini denizlerdeki tuzlu sular oluşturur. Deniz suları doğrudan içme suyu olarak kullanılamaz. İçme suyu olarak kullandığımız su, yeryüzündeki tüm suların ancak %3’üne tekabül eder. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki yeryüzündeki tatlı suların da %75’i kutuplarda buz hâlinde, %22’si de yeraltı suları olarak bulunmaktadır.

Allah Teâlâ, dünyayı ve içindeki bütün canlı ve cansız şeyleri yaratırken ince ve şaşmaz bir hesap ile yaratmıştır. Suyu yaratırken bile içilecek suyun yanında içilmeyecek acı ve tuzlu suları da yaratmış ve hepsini bu doğal döngüye tâbi tutmuştur.

“İçtiğiniz suya baktınız mı? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde şükretseniz ya!” (Vakıa, 56/68-70)

 

Dört Unsur ve Su

Unsurlardan bu arızî hayata ait unsur sudur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“O’nun arşı su üstünde idi.” (Hud, 11/7),

“Her canlı şeyi sudan yarattık” (Enbiya, 21/30)

Su unsurların aslıdır. Arş ise mülktür. Mülk başkalaşma aleminde tamamlanmış ve kemale ermiştir. O ise, aslı su olan rükünler alemidir. Başkalaşma alemi olmasaydı, Allah kendisini “Her gün bir işte” (Rahman, 55/29) olmakla nitelemezdi. Öyleyse alem başkalaşır. Hakk ise varlığını koruma işinde, dış varlığının bekasının kendisine bağlı olduğu yaratmasıyla ona yardım eder. Öyleyse bu Hakk’ın üzerinde bulunduğu şe’ndir. Başkalaşma aleminin dışındakiler bu hakikate sahip değillerdir.

Hayati arızî olan canlıların hayat ilkesi su olduğu için, istikamet üzerinde olan herkese Allah “hayat suyu” içirir. Hak bu suyu nebi ve resullerdeki gibi inayet olarak içirirse, Allah’ın dilediği kimse onunla hayatta kalır. İçerdiği iddia nedeniyle bir sınama içirmesi ise, içirilme amacına göre kalınır. Allah şöyle der: “Yol üzerinde müstakim olsalardı, onlara su içirirdik” (Cin, 72/16,17). İşte bu sınama içirmesidir.

İstikamet, yükümlüden Allah’ın belirlediği farzları yerine getirirken istenir. Çünkü yükümlü hakikat yönünden aktarılan efendisinin kapısına atılmış biridir. Kaderin tasarrufları ve Allah’ın bu kürelerin hareketlerine bıraktığı şeyler, onun üzerinde akar durur. Allah yükümlüyü hayat ve hareketlerin mahalli yapmış, ondan yerine getirmekle yükümlü tuttuğu şeylerle bu uykudan kalkmasını istemiştir. Ariflere en güç gelen şey, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ,sen ve seninle birlikte tövbe eden ve taşkınlık yapmayanlar” (Hud, 11/112) ayetinde dile getirilen Allah’ın istikameti bildiren emridir. Burada, nefislerinde buldukları “ilahi surete göre yaratılmış olmak” nedeniyle O’nun emrine karşı büyüklenmeyenler kastedilir.

İbn Arabi şöyle söylemektedir:

“Allah şöyle der: “Arş su üstündeydi/içindeydi” (Hud, 11/7). Gerçi burada “ala” edatı içinde demektir. Yani arş suyun içindeydi. İnsan da su içindeydi, yani ondan olmuştu. Çünkü su bütün varlıkların ilkesidir ve o ilahi hayatın arşıdır. Allah her şeyi sudan canlı yarattı ve her şey canlıdır. Çünkü onlar Allah’ın övgüsünü tesbih edicidir. Tesbih ise canlıdan meydana gelebilir. İlahi haberler, kuru ve yaş, donuk, bitki, toprak ve havadaki her şeyin canlı olduğunu bildirir. Bunlar, keşif ehli ile onlar gibi olmayan keşif sahipleri ve iman ehli ile şeriatları kabul etmeyen ya da şeriatlar geldiğinden onları farklı bir şekilde tevil ederek ayette kastedilenin “hal tespihi” olduğunu iddia edenler arasında görüş ayrılığının bulunduğu konulardır. Duyunun algıladığında gelirsek, bir şeyin canlılığı hakkında görüş ayrılığı yoktur. Görüş ayrılığı onun canlılık sebebi ve Rabbini tesbih etmesi hakkındadır. Acaba bu tespih neye döner? Çünkü tespihi canlı ve tesbihi bilen akıllı yapabilir. İnsan ve cinlerin dışındaki canlılar ise bizim ve keşif-gerçek iman sahiplerinin inandığından farklı düşünenlere göre akıllı değildir. Akıl ile kastım bilgi demektir. Öyleyse burada arş mülk demektir ve kane (idi) kelimesi, varlık ve durum bildirir. Bu durumda ayetin anlamı, mülkün suda mevcut olması demektir. Yani su, onun varlığının zuhur nedenidir. Öyleyse mülk için su bir heyula gibidir. Allah’ın mülkü olan alemin suretleri ise onda ortaya çıkmıştır. Bilgi ise, cevher ve nispetlerle sınırlıdır. Öyleyse cevherler vardır ve nispetler, var olmayan (ademî) akledilir şeylerdir. Allah’ın dışındaki her şey bu durumdadır.”

Unsurlardan suyu tercih etti. Çünkü her şeye sudan hayat verildi. Allah’ın su üzerinde var ettiği Arş bile öyledir. Böylelikle hayat Arş’a sudan yayılmıştır. Su, Hazreti Peygamberin (sav) “Hac Arafat’tır” hadisinde deki ifade biçimine benzetirsek, en büyük unsurdur. Bununla beraber hayatın sebebi, suyla beraber başka şeylerdir. Fakat su, Arafat haccın en önemli unsuru olduğu gibi, bu şeylerin en büyük unsurudur.

Yıldızların (feleklerinde) yüzmesiyle felek içinde felekler, yani yollar meydana gelir ve hava bütün yaratılmışları içerir. O alemin hayatıdır ve sıcak-yaştır. Sıcaklığın ifrata vardığı kısım ateş diye isimlendirilirken yaşlığın aşırı olup sıcaklığı azalan kısmı su diye isimlendirilir; itidalde kalan kısım hava adını korur. Su hava üstünde tutulurken suyun hareket etmesi, akması ve dökülmesi havayla gerçekleşir. Rükünler içinde başkalaşmayı havadan daha hızlı kabul eden bir rükün yoktur, çünkü o nasıl olduğu gibi sıcaklık ile yaşlılığın itidalde ve doğru bir yöntemle birleşmesinin neticesidir. Binaenaleyh hava en büyük unsur olduğu kadar bir tür unsurların aslıdır; su ise unsurlar arasında kendisine en yakın unsurdur. Bu nedenle Allah her şeyi sudan yaratmıştır ve su zatı gereği ısınmayı kabul eder. Halbuki ateş sudan farklı olarak ne zatı gereği ne dolaylı olarak suyu ve soğumayı kabul eder.

Toprak sudan, su havadan meydana gelir. Çünkü bize göre hava asıl unsurdur ve bu nedenle Rahmanın nefesi demek olan Amâ’ya daha yakındır. Hava sıcaklık ve yaşlılığı kendinde birleştirmiş, sıcaklığından ateş ortaya çıkmışken yaşlılığından su rüknü ortaya çıkmış, suyun donuklaşmasından toprak (yer, arz) meydana gelmiştir. Öyleyse hava nefesin oğludur ki, nefes Amâ’dır. Ateş ve su, havanın iki oğluyken toprak oğlunun oğludur/torun. O da suyun donuklaşmasıdır. Su donuklaşmadığında ise aslı üzere su olarak kalırken toprak o suyun üzerindedir. Kuzey şehirlerinde Fırat nehri donduğunda insanların, kervanların ve hayvanların üzerinde yürüyecek şekilde toprağa dönüştüğünü gördük. Su ise buzun altından akışını sürdürdü. O su hava üzerindedir ve hava yaşlılığı ile ona yardım eder, onun cevherini koruyup o halde kalmasını sağlar. Hava sakinleşip durduğunda su da durur ve artık su ona nüfuz etmez. Bu durumu kaval ve benzeri delikli borularda gördük. Su kendisini doldurup borunun üst tarafından deliyi tıkandığında, aşağısından su geçmez. Deliği açtığında ise su tekrar geçer. Bu esnada su ancak boruda yerleşik havaya dayanarak durur. Bu durum bütün aleme yayılan genel bir ilkedir. Hava hareketlendiğinde, rüzgar diye isimlendirilir. Rüzgar hoş ve nahoş bütün kokuları buruna aktarır. Aynı şekilde eşyanın soğukluğunu ve sıcaklığını harekete geçirir ve bu nedenle rüzgar “nemmame (taşıyan)” ve haberleri duyanlara ulaştırmak özelliğiyle betimlenmiştir. Rüzgarla tamamlanan ve rüzgarın taşıdığı bu durumları ancak duyma ve koklama duyusu algılar. Cirimlerin hareketleri havayı hareketlendirir ve böylece ona rüzgar adı verilir. Hava da cirimleri hareketlendirir ve cirimler onda harekete geçer. Bu bağlamda yarılmaya, yani harka gelirsek, o bazı mekanların bazılarından boşaltılıp başka eşyalarla doldurulmasıdır. Çünkü alemde bir boşluk yoktur ve sadece suretlerin başkalaşması söz konusudur. Başkalaşmayla bazı suretler başka şeyleri meydana getirir, bazı suretler onları ortadan kaldırır. Boşluğu dolduran cevher sabittir. O herhangi bir şeye dönüşmez ya da herhangi şey ona dönüşmez.

 

Suyun Tasavvufi Yorumu

Su çok önemli bir unsurdur. Gerek mahiyeti, gerek Arapça yazılışı ve gerekse kimyasal terkibi dolayısıyla bir çok hikmetler içerir. Suyla ilgili bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav)  şöyle buyuruyor:

“Allah vardı ve O’dan başka hiçbir şey yoktu. O’nun Arş’ı da suyun üzerinde idi. Allah Teâlâ, Zikirde (levh-i mahfuz) olacak her şeyi yazdı (takdir etti). Gökleri ve yeri yarattı.” (Sahih-i Buhari)

Bu hadisten anlaşıldığı üzere , yer ve gökler yaratılmazdan önce  su mevcuttu ve Allah’ın arşı onun üzerinde idi. Buna göre evrenin yaratılmasında temel unsur su olmalıdır.

“Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verdi.” (Nahl, 16/65)

“… Hayatı olan her şeyi sudan yarattık…” (Enbiya, 21/30)

“Allah her canlıyı sudan yarattı…” (Nur, 24/45)

Yukarıdaki ayetlerden anlaşılacağı üzere, kainatta hayat sahibi olan, canlı olan her varlık sudan yaratılmıştır. Bu husus suyun ne kadar önemli olduğunu belirtmektedir. Ayrıca evrendeki hayatın devamı için de su unsuru önemli bir yer tutmaktadır. Su olmadan evrende hayatın devam etmesi mümkün değildir.

Suyun Arapça yazılışı ﻣﺎءdir. Kur’an’da su bu kelime ile ifade edilmektedir.  Bu kelime iki elif ve bir mim harfinden oluşmaktadır. Bu terkip, suyun kimyasal formülüne çok benzemektedir.  Suyun kimyasal formülü  H2O dur.  Yani iki hidrojen atomu (H)  ve bir oksijen atomu (O) birleşerek su molekülünü oluşturmaktadır. Her iki terkip karşılaştırıldığında H atomu elif  harfinin yerini  tutmakta , O atomu da mim  harfinin yerini tutmaktadır. Elif harfi ilk harf olup onun ebced değeri 1 dir. H atomu da elementlerin ilki olup  atom numarası  1 dir.  Nasıl harfler kelimelerin temel unsurlarıysa elementler de evrendeki maddelerin temel unsurlarıdır.  Mim harfinin ebced değeri 40 dır. 40 sayısı bir manevi kemalât ifade eder. Peygamberimiz (sav) tebliğine 40 yaşında başlamıştır. 40 lar denilen bir manevi makam vardır.  Oksijen atomunun (O) atom numarası  8 dir. 8  de bir kemalât derecesi olup, cennetin 8 kapısı vardır.

Suyun gerek yazılışı ve gerekse kimyasal formül olarak ifade edilişleri arasındaki benzerlik, bize manevi görevlerin en üstünde bulunan  2 imam (kutup) ve  1 gavs’ dan oluşan  3 kişilik grubu (3G)  hatırlatmaktadır. İmamlar H atomlarının ve gavs da O atomunun konumundadır sanki.  2 imamın ve 1 gavsın beraberce  3G olarak  evrende en temel görevi yerine getiren bir unsurdur.  Aynı şekilde  su da evrende en temel canlılık unsurudur. Buna göre, nasıl su evreni hayatta tutan unsursa, 3G de evreni ayakta tutan unsurdur. Su molekülü ile 3G nin yapıları ve görevleri arasındaki benzerlik insanı hayrete düşürmektedir. Bütün bunlar Allah’ın sonsuz ilminin çok ufak bir yansımasıdır.

Suyun mahiyeti, Arapça yazılışı ve kimyasal formülü birbirleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Su ile en üst makamdaki 3G arasında da çok yakın bir benzerlik vardır. Bunlar bize tasavvufun nasıl mükemmel bir ilim olduğunu göstermektedir. İnsan bunların karşısında ancak hayrete düşer ve kendisinin ne kadar aciz olduğunu anlar.

Burada dile getirdiğimiz ifadeler, Allah dostlarının bize, Allah’ın izin vermesi ile naklettikleri bilgilerdir. Allah doğruyu söyler ve hidayete erdirir.

İbn Arabi şunları söylemektedir:

“Deniz bilgi demektir. Kulun hayatı onun özünden kaynaklanmaz. Hayat ona  ilişen bir şeydir. Bu nedenle insanın hayat sahibi olmak nedeniyle böbürlenmesi ve benlik iddiasında bulunması doğru değildir. Eğer kul “ben” demekle benlik davası iddiasında bulunursa kendisine hayat vereni görmemiş olur. Bu durumda arızî (gelip geçici) ölümle karşılaşmış olur. Diğer bir ifadeyle, kula aslının bu olduğu bildirilmiş olur. Böylece ölüm onu aslına döndürmüş olur. Fakat insan,  benlik iddiası ve kendisine hayat verdiğini unutması nedeniyle, aslına temiz olarak dönmemiştir. İbn Arabi’ye göre, bunun nedeni onun karasal canlı olmasıdır.  İnsanın karasal canlı olmasının anlamı nedir? diye sorulduğunda, onun canlılığının havadan olmasıdır dedi. Bu durum insanı kaplayan şeyin hava olduğunu göstermektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Nefsi hevadan (arzudan) alıkoydu.” (Naziat, 79/40). İbn Arabi bu ayeti yorumlarken, heva ile hava arasındaki anlam ilişkisine dikkat çekmektedir. İki hava arasında gidip gelen herkesin yok oluşu kaçınılmazdır.”

Bu bağlamda İbn Arabi, domuz etini şöyle yorumlamaktadır:

“Onun eti kandan kaynaklanan canlılığın yayıldığı yerdir. Çünkü et donuk kan demektir. Domuzluk niteliği, nefislerin tiksindiği pisliklere - ki onlar kötü huylardır- tutkunluktur. Bu et canlılığını yitirince necis hale gelir. Bunun bâtındaki karşılığı, kötü ahlâk sahibi bir insanda şeriatın hükmü - ki onun ruhu demektir – kaybolduğunda, onun için ölüm gerçekleşmiş demektir. Allah şöyle buyurur: “Kötülüğün karşılığı onun gibi kötülüktür.” (Şura,42/40) Böylelikle onu herhangi bir yönden sınırlamayıp kötü ahlâklara katmıştır. Sonra Allah onu yapmayan kimse hakkında şöyle demiştir: “Bağışlayan ve barış isteyen”. Buna göre, Allah kötülüğe karşılık vermemenin iyi huylardan olduğuna dikkat çekmiştir.”

Bilmelisin ki insanda ve bütün canlılardaki güçler, ruha aittir. Duyu gücü, hayal gücü, ezberleme, musavvire  gücü ve ulvi-süfli bütün cisimlere nispet edilen güçler gibi. Bunlar, ruhun varlığı ve o cisme hayat kazandırmasıyla meydana gelir. Özel bir gücün kendisinden meydana gelmesi yönünden cisimden yüz çevirmesiyle de, ortadan kalkar ve yok olur. Bunu anlamalısın! Ruh cisimden bütünüyle yüz çevirince bütün güçler ve hayat da ortadan kalkar ki, “ölüm” denilen şey budur. Söz gelişi güneşin batmasıyla gece meydana gelir. Uyku ile tam bir yüz çevirme gerçekleşmez. Uyku sadece güçler sayesinde algıları arasına giren buharların perdesidir. Bununla birlikte, uyuyan da hayat bulunmayı sürdürür. Uyku esnasında insanın durumu, yeryüzüyle arasına bulutların girdiği güneşin ilişkisine benzer. Işık, tıpkı hayat gibi, var olmayı sürdürür. Bununla birlikte kendisiyle güneşin arasına yoğun bulutların girdiği yer, güneşin ışığını alamaz. Güneş yeryüzünün o bölgesinden ayrılıp gece geldiğinde, başka bir güneş ortaya çıkar ve orayı aydınlatır. O yerde - daha önceki yerdeki gibi - gündüz gerçekleşir. İşte ruh da hayat sebebi olduğu bedenden yüz çevirdiğinde, berzahtan ibaret olan belli bir surette tecelli eder. Böylelikle o suret berzahta kendisiyle hayat bulur. Nitekim Hazreti Peygamber (sav) müminin ruhu hakkında “yeşil bir kuştur” buyurur. Bu kuş orada ruh vasıtasıyla hayat bulan suretidir. Söz konusu ruh ile daha önce beden hayat bulmuştu. Güneş ikinci gün üzerimize doğup ışığı ile varlıkları aydınlattığı gibi bu ruhta ahret günü ölü cisimler üzerine doğar ve ölü cisimler hayat bulur. İşte “tekrar diriliş” ve “neşir” bu demektir.

 

Mevlânâ’nın Su ile ilgili Sözleri

- Geminin yüzmesi için, suya ihtiyaç var dır. Ama su geminin içine girerse, onu batırır. Gemi için su ne ise, mü’min için dünya odur.

- Sen cansın, öyle olduğu halde kendini beden sanmaktasın; sen sudan ibaretsin, fakat kendini testi sanıyorsun.

- Su ateşe galiptir, ancak bir kaba girerse ateş o suyu kaynatır, yok eder.

- Su, hiçbir vakit ateşten korkmaz.

- Tatlı suyu tatmayan insana acı su, gözünün nuru gibi gelir.

- Ne kadar zengin olsan ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan alabileceği kadar su alır gerisi kalır.

- Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.

- Cömertlikte ve yardım etmede akar su gibi ol.

- Nice balık vardır ki su içinde her şeyden eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya tutulmuştur.

- Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı dünyada su da olmazdı ateş de.

- Hayat avucundaki su gibidir; sen tutmaya çalıştıkça o akıp gider.

- Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince, sudan ve topraktan hariç suretler görürsün.

- Nerede akarsu varsa, orada yeşillik vardır. Nerede akan gözyaşı varsa, oraya rahmet gelir.

- İçteki kiri su değil ancak gözyaşı temizler.

- Öyle bir yar sev ki evladım! Elinde su tasıyla iftarı bekleyen oruçlu gibi beklesin seni!

- Olumsuzlukları hoş görmek ne iyidir. Zira bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır ama deniz bu kereminden dolayı eksilmez. Zaten sevgi ve hoşgörü insanlıktır.

- Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

- Adalet nedir? – Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? – Dikene su vermek.

- Sen duru bir su gibisin. Yaptığın kötülüklerle bu temiz suyu bulandırma.

- Bir kaç gün su içmeyi bırak. Ağzını ebediyet şarabına daldır ki hakikat içesin.

- Kalk aşık kalk! Acele et biraz. Bak! Su sesi geliyor. Sense susuzsun ve uyuyorsun…

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa        Tasavvuf Sohbetleri

Su Hayatın Sırrıdır

Yayınlanma Tarihi: 18.09.2023