Metafizik kelimesi, fizik ötesi varlık ve bilgi alanını ifade eden bir terimdir. Bu terim felsefede bir disiplini göstermektedir. Bu terim Aristo zamanından beri kullanılmaktadır. Bu konuda Aristo Metafizika adlı kitabını yazmıştır. Bu kitabın metafizik konusundaki problemlerin ve terminolojinin bir bütünlük içinde belirlenmesinde yönlendirici bir rolü olmuştur.

Metafizika adlı eser Arapçaya tercüme edilerek İslam dünyası müstakil ve sistematik bir felsefe disiplini olan metafizik ile tanışmıştır. İlk İslam filozofu Kindî, metafizikteki temel meselenin ilk gerçek ve ilk sebep olan ile Tanrı arasında paralellik görmüştür. Ancak Farabî, metafiziğin teolojiden ibaret olmadığını ifade ederken, metafiziğin maddeden ayrık varlıkları inceleyen en yüksek ilim olduğunu belirtmiştir. Aynı konuda İbn-i Sina, eş Şifa adlı eserinde Tanrının metafiziğin konusu sayılmaması gerektiğini ifade etmiştir. Ona göre Tanrının varlığını ispat etmek gereklidir ve bu ispat ta yalnızca metafizikle yapabilecektir. Buna göre Tanrı, metafizikçinin konusu değil ispat yoluyla bilmek istediği varlıktır.

İbn Rüşd, Aristo'nun metafizikasına küçük ve büyük şerh yazmıştır. Küçük şerfhte metafiziğin özel ilimlere, özellikle fizikle olan ilişkilerini ele almıştır. Ona göre fizikçinin işi hareketleri, cevherin maddi ve hareket ettirici sebeplerini araştırmak iken, görünürde olan (sûrî) ve amaca uygun (gâi) ilkeleri araştırmak ta metafizikçinin görevidir. Metafizikçi ilk ilkenin, kendisinin hareket etmemesi ve ilk hareket ettirici (muharrik) olduğuna dair açıklamayı fizikçiden almak durumundadır.

İslam filozoflarının metafizik anlayışları Gazali tarafından eleştirilmiştir. Ona göre filozoflar sırf akla dayalı olarak geliştirdikleri metafizik sistemlerinde mantıkta öngördükleri kesinlik şartlarına uymamışlardır. Aralarındaki ihtilaflar ve düşünce sistemlerindeki tutarsızlıklar bunun açık bir ispatıdır. Filozofların zan ve tahminden ibaret olan belirli metafizik görüşleri İslam dinine temelden aykırıdır. Filozoflar metafizik konuları kavramak için matematik bilmeyi ön şart olarak ileri sürmeleri bir aldatmacadır. Bu konularda insan aklına dayanarak kesin bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bu durumda külli bir din ilmi olan ve yine var olanı konu edinen kelâm, aklî bir ilim olarak metafiziğin yerini alacaktır.

Daha sonra Fahrettin Er Râzî metafiziği kelâm ilmi bünyesinde sistematik olarak kurmaya çalıştı. Râzî fizik ve metafiziğe dair meseleleri beraberce ele alarak ontolojik (varlık) meselelerinin kavramlarını analiz etmiş, cevher-araz meselesini incelemiş, daha sonra da teolojiyi ele almıştır. Daha sonraları metafizik bilgisi mistik tecrübelerle irtibatlandırılmaya çalışılmıştır. Bunlar arasında  İbn Tufeyl, İbn Seb’in ve Şehâbeddin es- Sühreverdî gibi filozoflar vardır. Sühreverdî,  “Meşşâî” dediği bilgi ve varlık anlayışını mistik aydınlanmaya dayalı metafizikle (hikmetü’l-işrâk)  aşmaya çalışmıştır. Metafizik bilgisine ulaşmada mistik tecrübeye dayalı hikmet yöntemini bir imkan olarak görmüştür. Böylece Nur kavramını esas alan bir ontoloji kurmuştur.

İbn Arabî'nin Varlığın Birliği (Vahdet-i Vücûd) öğretisi de bir metafiziktir. İlahi varlık düzenlerine ait bilgiye sırf nazari ve fikri bilgilerle değil ancak zevk ve keşif yoluyla ulaşılacağını savunmuştur. Ona göre, tasavvufî zevk ve keşif yoluna sırtını dönmüş filozoflar sırf akla dayalı yöntemle ilahiyat alanında kesin bilgiye ulaştıkları iddia edilemez. İbn Arabî'nin talebesi Sadreddin Konevî, tasavvuf metafiziği konusunu, ilkelerini ve problemlerini sistematik biçimde belirlenmiş bir  ilm-i ilahi olarak kurmaya çalışmıştır.

Modern felsefi kurucusu olan Descartes metafiziği modern anlamda ele almıştır. Felsefeyi kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları da öteki ilimler olan bir ağaca benzetmiştir. Ona göre, metafizik iddialar matematik gibi açık ve seçik ve ispatlanabilir olmadıkça kabul edilemez. Metafiziği de içine alan bu yeni kesinlik ve ilmilik kriteri, Spinoza, Leibnitz ve Kant tarafından da sürdürülmüştür.

Kant'a göre, metafizikçilerin kullandığı zaman, mekan, sebeplilik, ruh ve Tanrı gibi kavramlar akli yapımıza ait apriori formlardan ibaret olduğu için, onların dış dünyadaki gerçeklikleriyle ilgili iddialar asla kanıtlanamaz. Buna göre teorik akıl için metafizik imkansızdır.

TDV'de bu konuda şunlar ifade edilmektedir:

“Ancak metafiziğe modern bilim açısından yaklaşan bazı görüşler bu disiplinin araştırdığı cevher, gerçeklik bir bütün olarak evrenin varlığı ilk ilkeler gibi meselelerin bilimsel araştırma alanına bir ölçüde indirgenebileceğini ve dolayısıyla metafizikçiye gerek kalmayacağını ima etmektedir. Eğer metafiziğe yönelik bu yaklaşım bütün bilime ve anlama imkanlarını özel bilimlerin epistemolojik sınırlarına çekmek ve bütün düzeyleriyle varlığın anlamını keşfe çıkacak insanın fiziğe indirgenmiş bir ontoloji ile yetinmesini istemek anlamına geliyorsa, insanoğlunun metafiziğe olan vazgeçilmez ihtiyacını vurgulayan görüşler tekrar güncellik kazanacak demektir.”

 

Sayıların Metafiziği

Sayı kavramı bir taraftan belirli bazı somut özellikleri ihtiva ederken, bir taraftan da gizemli, akıl ile açıklanamayan bazı mistik taraflarının mevcut olduğu görülmektedir. Her ne kadar matematik ilmi kesin ve akıl ile tam uyumlu bir bilim olduğu vurgulansa da bunun böyle olmadığı bugün için ispat edilmiştir. Sayıların gösterdiği birçok sonuç ve özelliklerin mistik ve manevi görüşler ile yakından ilgili olduklarını görmek mümkündür. Bu durum binlerce yıl insanları meşgul etmiştir. Sayıların düzeni ile manevi, mistik yapı arasında köprü kurmak için insanlar binlerce yıl çalışmışlardır. Bu konuda birçok sonuçlar ve tahminler açıklanmıştır. Bazıları ise gizli tutulmuştur. Eski medeniyetlerde bu konularla ilgili yazılmış eserler olmasına rağmen, sırların büyük bir kısmı gizli birer hikmet olarak gizemleri korunmuştur. Pisagor'un felsefesi bu konuda örnek olarak anlatılabilir. Biz de kendi bilgi ve görüş dağarcığımızdan hareketle sayıların gösterdiği bazı ilginç sonuçları açıklamaya çalışacağız. Bunların bir kısmı tasavvuf kitaplarında yazılan keşif bilgileri olmaları yanı sıra, bir kısmı da bizim şahsi yorumumuzdan ibarettir.

Sayılar arasında belirleyici olanlar pozitif tam sayılar veya tabii sayılar dediğimiz 1, 2, 3 … şeklinde sıraladığımız sayılardır. Bu sayılar 1'in kendisi ile toplanması sonucu elde edilirler. Bu nedenle 1 sayısı bütün sayıları kendi zatında içerir. 0 (sıfır) gerçek bir sayı değildir. Çünkü karşılığında gösterilebilen bir obje yoktur. Bu nedenle negatif sayıları tanımlayabilmek için düşünülen ve gerçek olmayan bir sayıdır. Negatif tam sayılar da -1, -2, -3, … gerçek sayılar değillerdir. Çünkü bunların da tabiatta bir karşılığı yoktur. Ancak zihinsel olarak düşündüğümüz sayılardır. Bu sayılar bazı denklemlerin çözümleri olarak tanımlanmışlardır. Örneğin 3+x=1 denkleminin çözümünün olması için -2 sayısı tanımlanmıştır. Tam sayılar yardımıyla rasyonel sayılar tanımlanır. Bu sayılar da bazı denklemlerin  çözümlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Örneğin 3x=2 denkleminin çözümüne 2/3 denmiştir.

Tam sayılar ve rasyonel sayılarının kümesinin kuvvetine (büyüklüğüne) sayılabilir sonsuz denmiştir. Bu sayılar belirli bir kurala göre arka arkaya dizilebilir. Böylece bütün tam sayılar ve rasyonel sayılar sayılabilir olmaktadır. Ancak bu sayılar fiziksel olarak sayılarak tüketilemez. Yani sayarak zamanla bitiremeyiz. Çünkü bu dizilişte hangi sayıya varırsanız varın ondan sonra da aynı cinsten sayılar geriye kalır. Hatta geri kalanlar küme olarak önceden sayılanlardan daha büyüktür. Geri kalanlar sayılabilir sonsuz iken, saydıklarımız sonludur. Sonlu olmak sayılabilir sonsuzluğun yanında solda sıfır gibidir. Yani çokluk olarak bir şey ifade etmez.

Rasyonel sayıların dışındaki sayılara irrasyonel sayılar denir. İkisi beraber reel sayılar adını alırlar. Reel sayılar bir doğru üzerindeki noktalar ile karakterize edilirler. Bu karakterize ediliş tamamen zihinseldir. Bunun fiziksel bir karşılığı yoktur. Çünkü nokta kavramı bir tanımdır. Boyutsuz bir nesneyi göstermek için kullanılır. Doğru üzerindeki noktalarla reel sayıları karakterize etmek tamamen bir zihinsel olaydır. Bu, insanların reel sayıların ne olduğunu anlamaları için geometrik bir modeldir. Bu modelde ilginç olan şudur: boyutsuz bir nesne olarak düşünülen noktalar bir araya gelerek nasıl boyutlu bir nesne oluşturabilmektedirler? Bunun cevabını vermek fiziksel olarak mümkün olamamaktadır. Ancak zihinsel olarak tasavvur edilebilmektedir.

√2 sayısı bir reel sayı olarak düşünülür. Bu sayı x^2=2 denkleminin köküdür. Yani bu denklemi gerçekler. Çünkü √2'nin karesi 2 olarak düşünülür. √2 sayısını tam sayılarla ifade etmek istersek, tam sayıların sonsuz bir dizilişi ile karşılaşırız: √2=1,41421356237… Bu dizilişteki tam sayıları belirlemek istersek bunu tüketemeyiz. Çünkü işlem sayısı sonlu değildir. Bunu tüketmeye bir insan ömrü yetmediği gibi bütün insanların ömrü de yetmez. Biz ne kadar yeni tam sayı basamakları bulsak, geriye daima sayılabilir sonsuz sayıda tam sayı basamağı kalır. Dolayısıyla fiziksel olarak belirleyebildiklerimiz belirleyemediklerimizin yanında daima solda sıfır kalacaktır. Çünkü belirlediğimiz sayılar sonlu sayıda olacak, geride kalanlar ise sayılabilir sonsuz olacaktır.

√2’nin, kenar uzunluğu 1 olan ikizkenar dik üçgenin hipotenüsünün uzunluğu olduğunu geometriden biliyoruz. √2 sayısına tekabül eden bir uzunluk var. Ancak bu uzunlukta mutlak değil. Çünkü kullanılan ikizkenar dik üçgenin kenar uzunluğu olan 1 için kullanılan ölçü nedir? 1 olarak alacağımız uzunluğa göre dik üçgenin hipotenüsün uzunluğu da değişecektir. Dolayısıyla tek türlü belirli olan ve √2'ye karşı gelen bir uzunluğu bulamayacağız.

Tam sayıların tabiattaki karşılığı sayma ile ilgili olduğundan bunları tasavvur edebiliyoruz. 1’in ölçüsü uzunluk olarak nedir? Bu mutlak değildir. Kullandığımız birime göre değişir. Bu nedenle √2 sayısına mutlak bir uzunluk tekabül ettirmek mümkün değildir. Ama biliyoruz ki √2 diye bir varlık var. Fakat biz onu tam olarak belirlemekten uzağız.

Kullandığımız bir birim sistemine göre √2 sayısına karşı geldiğini düşündüğümüz nokta 1 ve 2 sayılarına karşı gelen noktaların arasında olduğunu biliyoruz. Yukarıdaki ondalık tam sayı dizisinde ilerledikçe elde ettiğimiz rasyonel sayı √2 sayısını gösteren noktaya daha çok yakın olacaktır. Fakat hiçbir zaman ona kavuşmayacaktır. Burada ilginç olan √2'ye karşı gelen noktanın ne kadar küçük civarını alırsak alalım, bu civarda yukarıda ondalık dizilişlerde elde edeceğimiz rasyonel sayıların büyük bir kısmı bu civarın içinde olacaklardır. Bu civarın içinde olanlar sayılabilir sonsuz mertebede iken, civarın dışında kalan sonlu mertebede kalacaklardır. Bu bize √2 sayısını karakterize eden noktaya bu ondalık dizilişlerle hiçbir zaman fiziksel olarak varamayacağımızı gösterir. Burada bir mistik hakikat vardır, o da fiziksel dünyanın verileri ile var olduğuna inandığımız varlıklara bu verilerle tam ulaşmamız mümkün değildir.

Bu düşünceyi tabiattaki her olayda tahkik edebiliriz. Gerçekten biz elimizdeki imkanlarla daima mutlak olarak var olduğuna inandığımız bir olguya tam olarak ulaşmamız imkansızdır. Bu yaratılışın bir gereğidir ve Allah Teâlâ'nın bu yapıyı bu şekilde oluşturmasının da birçok neden ve hikmetleri vardır. Müspet bilimciler akıl ve duygularla mutlak gerçeğe varabileceklerini asırlarca düşündüler ve bununla avundular. Ama bugün artık bunun mümkün olmadığı aşikardır. Çünkü dünya hayatındaki yaratılışların ve insanların verilerinin imkanları ile gerçeğe varmanın mutlak olarak mümkün olamayacağı görülmektedir.

Fakat bu, insanların gerçeği araştırmalarına mani olacak bir şey değildir. Bu araştırmalardan elde edilen sonlu veriler insanları tabiat içindeki varlıklarını devam ettirmek mücadelesinde işine yarayacaktır. İnsanın bu vasıtalarla karşılaşacakları zorlukları, felaketleri, hastalıkları yenmeye çalışmaktadırlar. Bu çalışmalarında da sonlu miktarda başarılı olmaktadırlar. Fakat hiçbir problemde kesin ve mutlak bir çözüme varamamaktadırlar. Çünkü tabiatta daima sorunlar zıtlarıyla birlikte bir aradadır. İyilik-kötülük, olumluluk-olumsuzluk daima bir arada mevcut olarak devam etmektedir. Bu ikilemden kurtulmak mümkün olmadığından hiçbir problemin kesin ve mutlak bir çözümüne ulaşmak mümkün olamamaktadır.

Bu yaratılışın bir gereğidir. Çünkü insanın yaratılış nedeni iman ve kulluk etmesi içindir.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

Bunun için imtihan edilmesi gerekir:

“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üstündür bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)

Bu nedenle Allah Teâlâ yarattığı sistemde insanların mutlak çözümlere ve mutlak hakimiyete ulaşmalarını engellemiştir. Burada istenilen insanların bu duruma iman edip salih amellerle kulluk görevlerini yerine getirme ve böylece imtihanda başarılı olmasıdır. Bu bilinçte olmayan, maneviyatı inkar ederek her şeyi maddi olanaklarla halledebileceklerini zannedenler büyük bir yanılgı içindedirler. Bunu Asr suresi çok güzel ifade etmektedir.

“Asra yemin olsun ki bütün insanlar gerçekten ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine Hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asr, 103/1,2,3)

Maddeyi oluşturan atomların yapısında da aynı durumu görmekteyiz. Atomun çekirdeğine inildiğinde, orada seneler boyunca yeni elementar tanecikler bulunmuş ve bunlar arasında birçok koruma yasaları ve etkileşimler tespit edilmiştir. Fakat bunlar fiziksel olarak tüketilmiş değillerdir. Çünkü devamlı yeni elementer tanecikler elde edilmekte ve bunlar arasında yeni etkileşimler belirlenmektedir. Bu bakımdan fizikçilerin bazıları bu konuda ümitsiz durumdadırlar. Buradaki durum da aynı reel sayılardaki gibidir. Nasıl √2 gibi reel sayıya ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım ifade edebildiklerimiz ifade edemediklerimizin yanında solda sıfırdır. Aynı durum madde olan atomlar için de geçerlidir. Çekirdekteki tanecikleri ne kadar fiziksel olarak belirlesek de belirleyemediğiniz kısımları daima daha fazladır. Çünkü çekirdek diye bir nesne vardır. Onun üstüne yaklaşmaya çalıştıkça yeni tanecikler ve etkileşimler ortaya çıkmaktadır. Bu bize mutlak gerçek ile fiziksel elde edilebilenler arasındaki ilgiyi tekrar karşımıza çıkarmaktadır. Yani biz elimizdeki imkanlarla mutlak gerçeğe varmamız mümkün olamayacaktır. Bu bizi insanların akıl ile mutlak gerçeğe varmalarının imkansız olduğuna götürür.

Bu durum bize dünya hayatı ile ahiret hayatının karşılaştırılmasında bir benzetme yapmamızı kolaylaştırmaktadır. Bizim yaşadığımız fiziksel hayat sınırlı ve sonludur. Ama gerçekte sonsuz olan bir ahiret hayatı vardır. Biz sonlu olan bu dünya hayatını yaşayarak her şeye varabileceğimizi ve mutlak gerçeği deneylerle ispat edebileceğimizi düşünüyoruz ve ümit ediyoruz. Fakat gerçek böyle olmuyor. Çünkü insan hayatı sınırlı olmakla beraber evrenin hayatı da sınırlıdır. İnsanın nasıl fiziksel olan bireysel hayatı sona erecekse fiziksel olarak da evrenin ömrü sona erecektir. Çünkü yaratılışta bu durum böyle dizayn edilmiştir. Örneğin güneş enerjisinin bir gün biteceği tespit edilmiştir. Bu gerçek daha önce düşünülmüyordu, herkes sonsuza kadar devam edebilecek sanıyordu. Ama öyle olmadığı çıktı. Bu sonuç bazı fizikçileri hayal kırıklığına uğrattı. Fakat bu Müslümanlar için bir hayal kırıklığı değildir. Çünkü Allah Teâlâ gördüğümüz her şeyin bir eceli olduğunu Kur'an-ı Kerim'de insanlara bildirmiştir.

“Her ümmetin bir eceli vardır. o ecel geldiğinde ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler.” (Araf, 7/34)

Dolayısıyla dünya hayatı ahiret hayatının yanında solda sıfırdır. Çünkü dünya hayatı sonlu, ahiret hayatı sonsuzdur. Bu bilgiler insanlara Allah Teâlâ ilahi mesajlarında bildirilmiştir.

Tabiattaki insanların tespitleri ile Allah Teâlâ'nın ilahi mesajları arasında bir çelişki yoktur. Bunun böyle olduğunu her an, her mekanda ve her olayda görmek mümkündür. Ancak bunlara inanmamakta, inkar etmekte insanlar serbesttir.

“Ve de ki o hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (Kehf, 18/29)

Fakat bu inkarları kendilerine ahirette nelere mal olacağını da düşünmeleri kendi menfaatleri içindir.

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim targutu inkar edip Allah'a inanırsa sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 2/256)

Herkes inanıp inanmamakta serbesttir. Ancak bunları bilim dışı, akıl dışı ilan edip karşımıza çıkmak bir hüsrandır. Çünkü gerçek bilim ve gerçek akıl yürütme ancak ve ancak İslami esaslar dikkate alındığında mümkündür. Ayrıca mutlak gerçek olan bilimin ne olduğu da şimdiye kadar tanımlanmış değildir.

Bu tartışma insanlık tarihi boyunca yapılmıştır. Ama Allah Teâlâ'nın sünneti değişmez. İmtihan için kurulan bu düzen aynen devam etmiştir ve bundan sonra da kıyamete kadar devam edecektir. Bu imtihanın telafisi yoktur. Onun için herkesin aklını başına alıp bu konuda düşünmesi ve davranışlarını ve düşüncelerini buna göre düzenlemeleri gereklidir. Akıllı olan insan böyle davranır.

Tasavvuf iman ve ilimden sonra gelir. İman sahipleri ilmi bilgilerine sahip olmaları ile tabiattaki varlıkların ve olguların gerçek ve mutlak bilgilerine ulaşamadıklarını ifade ettik. Tabiattaki varlık ve olguların gerçek ve mutlak bilgilerine ulaşılmasının yolu ancak tasavvuf ile mümkündür. Tasavvuftaki Sırlar ilmi ile bu mutlak gerçek olan bilgilere kısmen ulaşabilir. Ancak Allah'ın bildirdiği kadar bilinebilir.

“Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Pisi temizden ayıracaktır. Ve Allah sizi gayba vakıf kılacak da değildir. Fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçip gaybı bildirir. O halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve günahlardan korunursanız sizin için büyük bir mükafat vardır.” (Ali İmran, 3/179)

Fakat bu Sırlar ilmine sahip olmanın bazı şartları vardır. Bu bir eğitim ve yaşam tarzıdır. Ancak günümüzde tasavvuf eğitimi ile Sırlar ilmine sahip olmak kolay bir iş değildir. Çünkü gerçek mürşitler bugün için saklıdırlar. Kendilerini insanlardan gizlemektedirler. Çok az insan bu mürşitleri tanımaktadır. İnsanların durumu da bu eğitime dayanacak seviyede değildir. Çünkü böyle bir eğitim seküler eğitimle yetişmiş insanlara çok ters gelmektedir. Sırlar ilminin eğitimi ancak şeriatla yönetilen ve İslamı içine sindirmiş insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda yaygınlaşması mümkün olur. Tarihte bu şartlara haiz olan İslam toplumları vardı ve buralarda gerçek tasavvuf yaygındı. Örneğin Horasan, Bağdat yörelerinde birçok meşhur mutasavvıf yetişmiştir. Fakat bugün için bu eğitimi yaygın olarak gerçekleşmek toplumumuzda mümkün değildir. Bununla beraber bu eğitimi alan ve gerçek Sufi olan kişiler mevcuttur. Fakat bu insanlar kendilerini gizlemekte ve toplumda hiçbir şeye karışmamaktadırlar. Ümidimiz odur ki bir gün Müslüman toplumlar da seküler hayatı terk edip gerçek Müslümanlar olarak yaşamaya yöneleceklerdir. O zaman bilim dünyası da tekrar yükselişe geçecek ve İslam 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki verimli dönemine tekrar geri dönecektir. Böyle bir dönemde bugünkü birçok bilimsel problemler de çözülmüş olacak ve insanlar hakikatleri bilmeye ve anlamaya kavuşacaklardır.

 

Sayılarla İlgili Ayet ve Hadisler

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de sayılarla ilgili olarak sayma fiilini kullanmıştır (İhsayna).  Bu kelimenin kökeni Rağıb el İsfehana’nın  “Müfredat”adlı kitabına  göre, ufak taşlar, çakıl taşları anlamına gelen “Hasân” kelimesidir. Bu da bizim pozitif tam sayılarla sayma işlemimizle aynıdır. Yani evrende geçerli olan pozitif tam sayılardır. Pozitif tam sayılarla sayma işlemi yapıldığı başka ayetlerde de ifade edilmiştir. Bu ayetlere göre Allah Teâlâ her şeyi sayı olarak tahsil etmiş, ortaya çıkarmış, toplamış ve ilmiyle ihata etmiş, kuşatmıştır.

“…Biz her şeyi bir kitapta sayıp yazdık.” (Yasin, 36/12)

“… Biz her şeyi sayıp bir kitaba geçirmişizdir.” (Nebe, 78/29)

Bu iki ayette geçen ve sayma olayını anlatan kelime “Elihsâu” olup onun anlamı sayarak bir sonuç ortaya çıkarmaktır.

Sayma konusu Hz. Peygamberin (sav) hadislerinde de vardır:

“Allah'ın 99 ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer. Allah tektir, teki sever.”

Bütün bunlar bize pozitif tam sayılarla saymanın Kur'an ayetlerinde önemli bir anlam taşıdıklarını göstermektedir. Dolayısıyla özellikle tam sayılara Kur'an'da işaret edilmiştir. Ayrıca bazı kesir sayıları da Kur'an'da ifade edilmiştir. Özellikle miras hesaplarında ½, 1/3, 1/6, 1/8 gibi rasyonel sayılar söz konusu edilmiştir (Nisa, 4/12).

Bütün bunlar sayılabilir olan şeylerle ilgilidir. Bu nedenle pozitif tam sayılar ve rasyonel sayıların kuvveti sayılabilir sonsuz olarak karşımıza çıkıyor. Buna mukabil sayılması mümkün olmayan örnekler de vardır. Örneğin (Müzemmil, 73/20) ayetinde Hakk Teâlâ,  “O sizin bunu sayamayacağınızı bildi” buyurmaktadır. Burada kastedilen, gece namazını herkesin tahsil edememesidir. Müfredat’a göre şöyle rivayet edilmiştir: “İstikamet üzere olunuz. Fakat bunun tahsil edemezsiniz, (bu sonucu) ortaya çıkaramazsınız, derleyip toparlayamazsınız. İstikamet üzere olmayı tahsil edememenizin, bu sonucu ortaya çıkaramamanızın, derleyip toparlayamamanızın nedeni Hakk’ın bir tane, buna karşılık bâtılın ise çok sayıda olmasıdır. Daha doğrusu bâtıla nispetle Hakk bir daireyi oluşturan tüm diğer cüzlere nispetle bir nokta gibidir ve atış yapılan bir hedef mesafesindedir. Bu hedefe isabet ettirmek, onu tutturmak oldukça zordur.”

Bu yorumda Hakk tek bir nokta iken, bâtıl ise sayılabilir sonsuzdan daha fazla kuvvette olan düzlemdeki noktalardır.

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol” (Hud, 11/112) ayeti hakkında Hazreti Peygamber (sav)’in şöyle söylediği rivayet edilir: “Hud (suresi) benim saçlarımı ağarttı.” Dilciler hadiste geçen “velentuhsû” ifadesini “sevabını saymakla bitiremezsiniz” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Burada saymakla bitirilemeyen sevaplar ahiret ile ilgilidir. Ahiret ile ilgili şeylerin sayılarak tüketilmesi imkansızdır. Sevap da böyledir. Bu nedenle ahiret ile ilgili özellikler tam ve rasyonel sayılarla ifade edilmezler. Ahiretteki sonsuzluk sayılmayan mertebede yani sayılabilir sonsuzluktan daha fazla bir mertebeye sahiptir. Bunların karşılığı matematikteki kontinyum kuvveti ve onun tekrar kuvvetleri şeklinde ifade edilirler.

Bu husus sayı kavramının hem dünya hem de ahiretteki işlevini ifade etmeye yaramaktadır. Sayı kavramı bu nedenle gerek dünya gerekse ahiret hayatının karakterize eden temel unsurlardan biri olduğu görülmektedir. Dünya ve ahiret hayatlarının bu sayılar ile ilgili karakteristikleri de Allah Teâlâ'nın ilmi ile belirlenmiştir. Bunlar bize çeşitli ayet ve hadislerle anlatılmaktadır. Sayıların bu mistik özellikleri Allah Teâlâ'nın ilminin her şeyi ihata ettiğinin bir ispatıdır.

“Sizin ilahınız ancak kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.” (Taha, 20/98)

İnsanlar asırlarca sayıların bu mistik özelliklerini kavramak ve onları hakim olmak için uğraşmışlardır. Pisagorcuların sayılar ile ilgili çabaları da bu anlamdadır. Filozofların da çabaları da bu anlama yöneliktir. Ancak bu konuda başarılı olabilenler, ilahi mesajlara muhatap olan kimselerdir. İlahi mesajlara muhatap olmayanların bu konuda sonuç almaları mümkün olmamıştır. Çünkü yukarıda anlattığımız bilgiler ancak ayet ve hadislerden çıkarılabilecek şeylerdir. Bu bilgilere sırf akıl yoluyla varmak mümkün değildir. Nitekim Eflatundan bu yana sırf akıl yoluyla sonuca varmak isteyen ve sayıların metafizik özelliklerini açıklamak isteyenler başarılı olamamışlardır. Bu konuda felsefe tarihinde birçok örnek vardır. Yalnız ilahi mesajlara muhatap olup onlara inananlar sayıların metafizik özelliklerini daha tutarlı bir şekilde açıklayabilme şansına sahip olmuşlardır.

 

Tek ve Çift Sayıların Sırları

Tek sayı ferdiyeti çift sayı alemdeki varlığı gösterir. Çünkü ferdiyet tek oluş demektir. Alemdeki varlıkların ise iki yüzü vardır. Biri kendisini yaratana diğeri içinde yaşadığı aleme yöneliktir Dolayısıyla bu varlıklar çift olarak karakterize edilir. Tasavvufa göre bazı insanlar yaratık olmasına rağmen aleme olan yüzlerini terk ederek tamamen yaratanına dönük yüzü sahiplenmişlerdir. Bu kişiler bir sayısıyla karakterize edilirler. Bunlar peygamberler, sıddıklar, şehitler ve velilerdir.

Arş, kelimenin bir olduğu mahaldir. Kürside ise kelime ikiye bölünmüştür. Bu sayede her şey, birisi yüksekte diğeri aşağıda olmak veya birisi fail (etken) öteki infial (edilgen) özelliği ile nitelenmesi için çift yaratılmıştır. 3 bütün tek sayıların ilkidir. 2 ise çift sayıların ilkidir. Her çift sayıya bir sayısını ekleyerek tekleştirilir ve bu sayede çiftin tekliği yani ferdiyeti meydana gelir. Bir sayısı her ferdi, yani tek sayıyı ise çift yapar ve onun çiftliği meydana gelir.

Bazı ilahiyatçılar şöyle düşünmektedirler: Yalnız olmak esastır. İslam ferdiyetçiliği öne alır. Herkes bireydir, birey olarak Allah'ın karşısındadır. Buradaki ferdiyetçilik anlayışına tamamen maddi düşünce hakimdir. Herkes Allah karşısında tektir, kendisinden sorumludur. Fakat İslam'da amaç, insanın Allah karşısında kendi kişiliğinden fani olması ve böylece bir olmasıdır. Yani Rabbi ile hemhal olmasıdır. Yani Rabbi karşısında kendi kişiliğini bitirmesi sıfırlamasıdır. Eğer onların dediği gibi kendi kişiliğini muhafaza ettiği sürece iki olur ve hak ile bütünleşemez ve istenilen de bu değildir. Maalesef halkın bir kısmı ikilikten birliğe geçememektedir. Bunun nedeni kişiliğini muhafaza etmeye çalışmasındandır. Böyle yanlış düşünen ilahiyatçılar tasavvufa olumlu bakmazlar ve onlar tasavvuf halleri için, ne oldukları belirsiz şeyler deyip onları küçümserler ve dışlarlar. Oysa tasavvuf ehli olmadan ikiden bire geçilmez. Tasavvuf karşıtı olan bu ilahiyatçılar gibi düşünenler ikiden kurtulamazlar.

 

Matematik Aksiyomlarının Eksikliği – Gödel Teoremi

Matematik için kabul edilen 7-8 aksiyomun doğruluğunun, kendi içinde kalındığı sürece ispat edilemeyeceğini Kurt Gödel 1936'da göstermiştir. Bu aksiyomlar ne işe yararlar? Bu aksiyomların birini dahi kabul etmesek, bugünkü matematik çöker. Biz bugün bu matematiği kullanıyoruz. Çünkü yaklaşık olarak onlarla hesap yapıyoruz, ev, köprü vesaire inşa ediyoruz. Elde ettiğimiz sağlamlık da, bunların bir hata payı ile doğru oluyor.

Gödel yaptığı ispatta, matematikteki aksiyom sisteminin doğru olduğunu ispat etmek için, bu sistemin dışından bir bilginin ispata dahil edilmesinin gerektiğini göstermiştir. Yani matematiksel dünya aslında kendi başına bir mutlak bir bütünlük sağlayamamaktadır. Dışarıdan bir bilginin müdahale etmesi gerekiyor.

Bu düşünceyi bütün evrene genişletebiliriz. Bütün evrendeki olayları açıklayabilmemiz için aynı şekilde evrenin kendisi tek başına yeterli değildir. Onun anlaşılabilmesi için, evren dışından bir bilginin ona eklenmesi gerekir. İşte bu bilgi Tanrı ve O’nun ilmi ve iradesi bilgisidir. Buna göre Tanrı’nın müdahalesi olmazsa evrendeki olayların tam olarak anlaşılmasına ve yürütülmesine imkan yoktur. Evrenin her an Tanrı’nın müdahalesine ihtiyacı vardır. Bu da bütün müspet bilimcileri hayal kırıklığına uğratacak bir husustur. Fakat gerçek budur. Eğer Allah Teâlâ evrene her an müdahale etmese evren varlığını ve düzenini sürdüremez. Bu Gödel’in matematik düzeninin doğruluğu için gerekli gördüğü şey ile aynıdır. Yani sayıların bu mistik özelliği bütün evren için de geçerlidir. Bu sonuç bütün evrim teoricilerinin ve akıl ile her şeyi çözebileceğini düşünen materyalistlerin artık iflas ettiğinin bir ispatıdır.

İnsan Allah Teâlâ'nın bir halifesi olunca, insanın nefsinde de sayıların özünün özeti olan bir şey olması gerekir. Bunlar nelerdir? İnsan hayatında sayılan şeyler kalp atışları ve alıp verilen nefestir. “Biz her şeyi bir ölçüyle halk ettik” (Kamer, 54/49) denmesi de insanın kalp atışının belirli olduğu, nefes alıp verme sayısının belli olması demektir. Bu durum hadislerle de ifade edilmiştir. Bu da insanın ömrü demektir. Yani insan ömrü belirlidir.

Aynı durum alemlerdeki her şey için geçerlidir. Evrende her şey bir sayma sistemine göre yaratılmıştır. Bu sayma sistemi de sonludur. İnsan evrenin bir özetidir. Evrendeki olaylar ile insan arasında bir bağlantı vardır. Örneğin kara deliklerin insanda karşılığı nedir? İnsan yapısında o kadar çok bilmediğimiz şey var ki, insan vücudunda ne olup bittiğinden hiçbir haberimiz olmayan yapılar ve olgular vardır. Örneğin baş ağrılarının büyük bir kısmının sebebi belli değildir. Aynı şekilde hastalıklardan elde edilen sonuçların asıl sebepleri bilinmemektedir. Beyin sinir sisteminin merkezi olması nedeniyle, sinirsel tansiyonun yükselmesi nasıl bir olayın sonucudur? Bu olayla ilgili keşif bilgisinde, insan başının üstünde yanan bir alev kümesi olarak görülüyor. Bu alevler zamanla sönerek sinirsel tansiyon düşüyor. Bu olayı tıbbın bugünkü imkanları ile görmek mümkün değildir.

 

Zikir Sayılarının Sırları

Sayı ve harfler arasında gizli güçlerin olduğuna inanılmaktadır. Sayı ve harfler Allah'ın iradesinin tahakkukunda kullanılan nesnelerdir ve Allah'ın ilmi dahilindedir. Bu düşünceyle sayıların sırrı çözüldüğünde evrendeki sırların da çözüleceği düşünülmektedir. Zikir olan kelimelerin ilahi ilimde anlamları vardır. Bu anlamların belli bir sayıda tekrarı, o kelimenin manevi etkisini de temin eder. Zikirde istenilen de budur. Bu tekrar sayıları amaca göre belirlenir. Bu amaç yıkıcı da olabilir yapıcı da olabilir. Her iki durum için farklı sayılar belirlenir. Böylece sayı, zikrin yapılmasını amaçlayan hususun tahakkuk etmesi için yönlendirici bir rol oynamaktadır.

“Ey müminler Allah'ı çokça zikredin.” (Ahzab, 33/41)

“Onlar ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerinde yatarken sürekli Allah'ı zikrederler.” (Ali İmran, 3/191)

Seyri sülûkte yapılan zikirlerin sayıları müridin kemâle ermesi için özel olarak mürşit tarafından belirlenir. Ayrıca Allah'ın görevli kıldığı memurlarına emrettiği zikirler, evrenin ve insanların yönetimi ile ilgilidir. Bu nedenle buralarda psikolojik etkiler vs söz konusu değildir. Zikirleri psikolojik etkilere indirgemek doğru bir şey değildir. Bunları yapanlar hakikatini bilmedikleri bir konuda yorum yapmaktadırlar. Bu türlü yorumların abesle iştigal olduğu açıktır. Tasavvufla ilgisi olmayan insanlar, çokça zikrettikleri şeylerin insanda bir etki oluşturduğu ve bunu insanın manevi bir olgu olarak değerlendirdiğini düşünürler. Bu tamamen yanlış olup, insanların bu konudaki cehaletinin bir ifadesidir. Dil ile yapılan sürekli tekrarın kişi üzerinde telkin işlevi gördüğü modern psikolojide bilinmesi ile tasavvuftaki zikir olayı aynı şey değildir. Birincisinde maddi bir etki söz konusu iken diğerinde manevi bir sonuç söz konusudur. Bu karşılaştırmalar gerçek tasavvufu bilmeyen insanların düşünceleridir ve hiçbir zaman gerçeği açıklamaz.

Zikir olayının İslam dışı, diğer mistik yaklaşımlarda da olduğu ifade edilir. Örneğin Hint, Hermesçilik, Pisagor, Sokrat, Platon, Gnostisizm gibi mistik ve felsefi sistemlerde de bir riyazat şekli olarak kullanılan zikirler vardır. Ancak bu zikirlerin ilahi ilme dayandıkları şüphelidir. Eskiden inen semavi dinlerdeki bozulmamış ilahi bilgiler dışındaki, insan aklı veya hayaliyle oluşturulan zikirlerin aynı manevi etkiyi sağlayacağı şüphelidir. Çünkü zikirlerdeki asıl etkinin nedeni onların ilahi ilimde birer karşılığı olmasıdır. İlahi ilimde karşılığı olmayan zikirlerin insana manevi anlamda bir değer kazandırması mümkün değildir.

Antik uygarlıkların çoğunda sayılarla nesneler arasında sembolik bir bağ kurulmuştur. Bazı sayıları diğerlerinden farklı görmüşler ve onlara çeşitli güç ve anlam yüklemişlerdir. Bunların ilki pisagorculardır. Aynı zamanda bir keşiş ve matematikçi olan Pisagor’un düşüncesinin temelinde sayısal bir düzen fikri vardır. Ona göre Tanrı evreni sayılar vasıtasıyla düzenlemiştir. Tanrı birlik, dünya çokluk ve zıtlardan meydana gelmiştir. Zıtların birliğini veren oran ve uyumdur. Sayıların uyumunu tam anlamıyla idrak eden kutsallığa ve ölümsüzlüğe erişir.

Aynı şekilde ilk çağ filozoflarından Platon’a göre de, sayılar tabiatın sırlarını çözecek belli anahtarları içermektedir. Böylece pisagorcu ve platoncu fikirler gnostik sistemlere aktarılmıştır. Yahudi kabalası, Hristiyan mistitizmi bunların etkisinde kalmıştır. Pisagor’un Sayılar Teorisi İslam felsefesinde İhvan-ı safayı da etkilemiştir. İhvan-ı safa'ya göre sayılar, evrendeki varlığı anlamak, hakikate ulaşmak için birer anahtardır. Dünyanın Allah tarafından yaratılması, bütün sayıların 1’den türemesi gibidir.

Bu anlayışlar İslam'da “Cifir” ve “Ebced” hesaplarının oluşmasına neden olmuştur. Hurûf ilminde harfler ve rakamlar, ulvi alemle sufli alem arasındaki esrarlı ilişkiyi gösteren şifreler oldukları ifade edilmiştir. Bu şifrelerin sırları kelimelere, kelimelerin sırları ise kainata yayılmıştır. Hurûf ilminin birçok mutasavvıf tarafından kabul görüp yaygınlaşmasında İbn Arabi'nin büyük katkısı olmuştur. İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserinde bu konuyu etraflıca ele almaktadır. Ona göre alemdeki her şey tek varlığın tecellisi ve zuhurundan başka bir şey değildir. İbn Haldun’da Mukaddime adlı eserinde ilm-i hurûf yoluyla tabiat aleminde tasarrufta bulunabileceğini kabul etmiştir. Bunî, ilm-i hurûfla ilgili hususların akli kabiliyet ile değil keşif ve ilham yoluyla bilinebileceğini savunmuştur.

Ashabtan itibaren Müslümanlar birbirinden farklı zikir uygulamalarını yapmışlardır. Bu durum tasavvufi tarikatlara da yansımıştır. Her tarikat kendisi için ayrı bir usul belirlemiştir. Bu usulleri belirleyen şeyhler genellikle bunu Allah'tan gelen ilham ile belirlediklerini söylemişlerdir. Hizib ve viridlerin tarikat büyüklerine rüya yoluyla ilham edildiği ya da doğrudan Hızır Aleyhisselam'dan aktarıldığı rivayet edilmiştir. Neticede hangi zikir ne kadar sayıda söylenmesi gerektiğini tarikat şeyhi tasavvufi içtihadıyla karar vermektedir. Tarikatlarda her birinin ortak yaptığı günlük viridler olduğu gibi şeyhin özel olarak ilgilendiği müride onun hallerinden hareket ederek farklı şekillerde de telkin etmektedir. Muhammed Esad Erbilî’ye göre zikir ilaç gibidir, hangi hastalığa ne kadar kullanılacağını mürşitler karar verir.

Zikir için verilen sayılar manevi kilit hükmünü haizdir. Yani bazı ilahi sırların açılabilmesi için belirli sayıda tespihin, Esma'nın, salavatın, ayet veya duanın okunması gerekir. Bunun rastgele olmadığı Cin suresi 28 ayetinde ifade edilmektedir:

“Allah onların nezdinde olup bitenleri ilmiyle çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır.” (Cin, 72/28)

“Allah tektir, teki sever” hadisinden yola çıkarak 3 sayısı ilk tek sayı olması nedeniyle önemli sayılmıştır. 7 sayısı Kur'an'da 15 kere geçen ve ibadet ve zikirler için özel olarak vurgulanan bir sayıdır. Tavafta Kabe etrafında 7 defa dönülür, Safa ve Merve arasında 7 kere gidip gelinir, Mina’da şeytana 7 taş atılır, cehennemin 7 kapısı vardır, sema 7 kat kabul edilir. Mısır kralının rüyasında yedi semiz yedi cılız inek görmesi ve Hz. Yusuf'un bunu 7 yıllık bolluk ve 7 yıllık kıtlık olarak yorumlaması 7 sayısını özel kılan örneklerden bazılarıdır.

7 sayısının en önemli hikmeti Cenab-ı Hakk'ın 7 sıfatı subutiyesinin olmasıdır. Bunlar Allah'ın ilim, kudret, kelam, semi (işitme), basar (görme), hayat ve irade sıfatlarıdır. Bu sıfatlar evreni ve insanlık alemini düzenleyen hususlardır. Fatiha'da 7 ayet vardır. Kur'an Mekke'de 7. asırda inmiştir. Bu bakımlardan dolayı 7 sayısının önemli mistik özellikleri haiz olduğunu düşünebiliriz.

7 sayısı Allah indinde makbul bir rakam olup, maneviyatın en üst kadrosu 7 kişiden oluşur: 1. Kutup, 2. Kutup, Gavs ve 4 evtad (direk). Bütün bunlar rakamların her bakımdan insanların ve evrenin yaşamı için temel bir rol oynadıklarını göstermektedir. Bu rol zikir yapılanmasında da aşikar olarak ortaya çıkmaktadır. Rastgele sayıda yapılan bir zikrin istenilen sonucu vermesi beklenemez. Muhakkak ki belli bir sayıda okunmasının sonuç vereceği aşikardı.

33 sayısı namaz tesbihatında önemlidir. Tesbihatta Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber 33'er defa çekilir. Toplamında 99 yapar. Bu sayı da Allah'ın güzel isimlerinin sayısı olan 99'u gösterir.

Bu gibi sayıların eskiden beri kullanıldığı düşünülse de, yeni durumlar için de tesbih ve zikrin sayıları manevi olarak yeniden belirlenmektedir. Örneğin 188, 404 gibi sayılar zikirlerde günümüz için kullanılmaktadır. Bu zikir sayılarının nedenlerini şöyle yorumlayabiliriz: 188 sayısı belediyenin cenaze işleri telefon numarasıdır. Eğer bir tesbih ve zikir insanlar için ölüm sonucu oluşturması istenirse bu tesbih 188 defa çekilir. 404 sayısı internette ulaşılamamayı gösteren bir sayıdır. Eğer siz insanların size zarar verecek şekilde ulaşmalarını istemiyorsanız bazı tespih ve zikri 404 defa çekersiniz. Ancak burada çekilecek tespih ve zikirlerin ne olduğunu açıklamak bizim yetkimizin dışındadır. Bunlar Allah'ın emriyle gizli tutulan bilgilerdir.

Ayrıca bu tesbihler sadece sayı ve içerik bakımından değil zikredilmesi gereken zaman dilimleri de açısından da farklılık gösterirler. Kimisi Cumanın belli bir saatinde çekilirken, kimisi de diğer günlerde gündüz veya gece ayrımı yapılarak çekilirler. Bütün bunlar sayı kavramının zikirle iç içe olduğu ve manevi etkilerini sağlayan etkilere sahip olduğunu göstermektedir. Bu bilgiler Allah Teâlâ'nın istediği insanlara ilham yoluyla bildirdiği hususlar olup tamamen gizlidirler. Herkesin bu bilgilere ulaşması da imkansız kılınmıştır. Bütün bunlar bize Yasin suresindeki 12. ayeti hatırlatmaktadır. Orada Allah Teâlâ’nın, “Biz her şeyi bir açık kitapta yazarak saymışızdır” ifadesi, bugünkü gizli ilimlerdeki sayıların mistik özelliklerini de kapsadığı ve onları ihata eden bir durum olduğu açıkça ortadadır.

Sayıların bu gizli özelliklerine sahip olmak ancak kâmil bir mürşitle, manevi yolda eğitim alarak, manevi makamları tek tek geçerek, Allah'ın izniyle mümkün olur. İşte gerçek ilim budur. Bu ilme sahip olmak diğer bütün ilimlere sahip olmakla aynıdır. Bu çok zevkli ve insanı kâmil yapan bir ilimdir. Allah Teâlâ’nın bu ilmi bizlere ve diğer Müslüman kardeşlerimize nasip etmesini ümit ve niyaz ederiz.

Bu konuda daha önce yayınladığımız aşağıdaki makalelerinin de okuyucularımıza faydalı olacağı düşüncesindeyiz:

Tasavvuf ve Sayıların Sırları

Tasavvuf ve Harflerin Sırları

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa        Yorumlar

Sayıların  Metafiziği

Yayınlanma Tarihi: 05.12.2022