Namaz kelimesi Farsça olup “ibadet etmek, yere kapanmak” anlamına gelir. Namazın Arapça dilindeki karşılığı “salât”tır. Salâtın anlamı “dua, istiğfar, ibadet, yarışta ikinci gelme”dir. Kur'an-ı Kerim'de namaz ibadeti zikir kelimesi (Ankebut, 29/45), (Cuma, 62/9)ile, tesbih kelimesi (Rum, 30/17) ile de ifade edilmiştir. Kur'an'da salât kelimesi ve onu ifade eden diğer kelimeler 99 yerde geçer.

Namaz bir ibadettir. İbadetin anlamı “itaat etme, boyun eğme, sahibinin razı olacağı fiiller işleme”dir. Kulun Allah Teâlâ'ya saygısını, muhabbetini ve itaatini göstermesi ve Allah'ın rızasına erişmek umuduyla yaptığı tutum ve davranışların tümüne ibadet denir. İnsanın niçin yaratıldığı sorusunun cevabı Kur'an'da açık olarak ifade edilmiştir:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/ 56)

Bu ayete göre insanın yaratılışının gayesi Yaratanına ibadet etmesidir. Bu ibadetler temelde beş kısımdır: Kelime-i Şehadet, Namaz, Oruç, Zekat, Hac. Namaz burada ikinci sıradadır. Bu nedenle Arapçada namaz (salât) “musalli” olarak ifade edilmiştir. Musalli kelimesi yarışta öndekini takip eden anlamına gelir. Namaz da dinin temel ilkesinin önde gideni olan Kelime-i Şehadetten sonra gelir.

Salât genel olarak rahmet ve merhamet etmeyi ifade eder.

“O size salât eder.” (Ahzab, 33/43)

Bu ayette Allah Teâlâ kendisini musalli, yani salât edici olmakla niteliyor. Bunun anlamı Allah, kullarını karanlıktan aydınlığa çıkarmak için onlara merhamet eder. Bu merhametle kullarını sapkınlıktan hidayete, bedbahtlıktan mutluluğa çıkarır.

Salât müminler için dua etmek, merhamet etmek ve mağfiret dileme anlamında meleklere izafe edilir. Meleklerin müminler için yaptığı dualar şöyledir:

“Allah ve melekler size salât eder.” (Ahzab, 33/43)

“Onlar (melekler) iman edenler için bağışlanma dilerler.” (Mümin, 40/7)

“Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.” (Mümin, 40/7)

Allah Teâlâ salâtı her şeye izafe etmiş ve bunu tesbih sözcüğü ile ifade etmiştir:

“Göklerde ve yerde bulunan her şeyin ve kuşların Allah'ı tesbih ettiğini görmez misiniz? Hepsi kendi salâtını ve tesbihini bilmiştir.” (Nur, 24/41)

 

Namazın Farz Kılınması

Namaz dinin direğidir. Yani namaz dinin gıdası, manevi hastalıkların ilacı ve insanı melekleştirip ölüm meleği ile dost haline getiren bir vasıtadır. Bunun için farz kılınmıştır. Çünkü namaz ibadetinde insanlar için çok büyük faydalar vardır. Namazın farz olduğu birçok ayette ifade edilmiştir. Örneğin Bakara suresinin 43. ayetinde şöyle buyurulur:

“Namaz kılınız, zekat veriniz, rüku edenlerle rüku ediniz.” (Bakara, 2/43)

Namaz müminlere vakti belirlenmiş olarak farz kılınmıştır:

“Namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” (Nisa, 4/103)

“O halde akşama girdiğiniz zaman da, sabaha girdiğiniz zaman da tesbih Allah'ındır.” (Rum, 30/17)

“Göklerde ve yerde hamd, güzel övgü O’na mahsustur. İkindi vaktinde de, öğleye girerken de O’nu takdis ve tenzih edin. Namaz kılın!” (Rum, 30/18)

Bu konuda İbn Arabi (ks) Hazretleri, Fütûhâtı Mekkiyye adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Mümin, korkusu ve umudu eşit olan kimsedir. Dolayısıyla kul, zeval (yani tepe noktasından batıya kaydığı) vaktinden şafağın sökme vaktine kadar “Rabbine korkarak dua ederken”, fecrin doğumuna kadar güneşin doğup istiva (tepe nokta) çizgisine varıncaya kadar “umut ederek” dua eder. Bu umut, bundan sonra artık perde olmasın diyedir. İşte ariflerin ibadetleri böyledir.”

Namaz vakitleri hadislerle bildirilmiştir. İbn Abbas (ra)'ın rivayet ettiği bir hadis şöyledir:

“Resulullah buyurdu ki: Beytullah'ın yanında Cebrail Aleyhisselam bana imam olup namaz kıldık. Güneş tepe noktasından ayrılınca öğle namazını kıldırdı. Sonra her şeyin gölgesi bir misli olunca bana ikindi namazını kıldırdı. Sonra oruçluların iftar ettiği zamanda bana akşam namazını kıldırdı. Sonra şafak, yani ufukta kırmızılık kaybolduktan sonra bana yatsıyı kıldırdı. Sonra oruçların yeme ve içmesi yasak edildiği zamanda sabah namazını kıldırdı. Sonra her şeyin gölgesi bir misli olunca öğleyi, iki misli olunca ikindiyi, oruçluların orucu açma zamanında akşamı, sonra gecenin ilk üçte bir zamanına kadar yatsıyı, sonra tan yeri ağarınca sabah namazını kıldırdı. Sonra Cebrail Aleyhisselam bana bakıp, “Ya Muhammed! Sizden önceki peygamberlerin namaz vakitleri size gösterdiğim şu iki vaktin arasıdır” dedi.” Bu hadis namaz vakitlerini bildiren hadislerin esasıdır.

Beş vakit namazın ilk olarak hangi peygamberler tarafından kılınmış olduğunu aşağıdaki hadis anlatmaktadır:

“Sabah namazını en önce Adem Aleyhisselam, öğle namazını Allah Teâlâ'nın kendisini Nemrut'un ateşinden kurtardığında İbrahim Aleyhisselam kıldı. İkindi namazını kendisine Cebrail Aleyhisselam'ın oğlu Yusuf Aleyhisselam'dan haber verdiğinde Yakup Aleyhisselam kıldı. Akşam namazını Allah Teâlâ tövbesini kabul ettiğinde Davut Aleyhisselam kıldı. Yatsı namazını Allah Teâlâ kendisini balığın karnından çıkardığında Yunus Aleyhisselam kıldı. Cebrail Aleyhisselam gelip “Ey Yunus! Allahu Teâlâ sana özel olarak selam söylüyor. Sana dünyada büyük azap ettim, elem verdim. Ben senden razıyım, sen Benden razı mısın? diyor” dediğinde Yunus Aleyhisselam hemen kalkıp 4 rekat namaz kıldı ve sonra iki defa “Elbette Rabbimden razıyım” diyerek Rabbinden razı olduğunu tekrar tekrar bildirdi.”

 

Namaz Kulun Miracıdır

İbadet kelimesi “abd” kelimesinden türetilmiştir. Abd kul, köle anlamındadır. Kulluktan daha şerefli bir şey yoktur ve mümini açıklayan en kâmil sıfat budur. Bu nedenle Allah Teâlâ dünyadaki en şerefli vakit olan mirac gecesinde Peygamberimizi vasıflarken şöyle buyurmuştur:

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O Allah yücedir. Gerçekten O işitendir, görendir.” (İsra, 17/1)

Eğer kulluktan daha yüce bir mertebe olsaydı, muhakkak ki Peygamberimiz (sav) o mertebe ile vasıflandırılırdı. İbadetin önemini şu kutsi hadis-i şerif çok güzel açıklamaktadır:

“Kulum farz ibadetlerle bana yaklaştığı gibi başka bir şeyle bana yaklaşamaz. Nafile ibadetlerle de bu yakınlığını artırır. O kadar çok yaklaşır ki, artık ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bu kul bana istiazede (sığınma) bulunursa onu korurum, benden bir şey dilerse dileğini yerine getiririm.”

Namaz Cenabı Hakk'a vuslat için bir vesile olduğu kabul edilmiştir. Çünkü namazda miracın sırrı vardır. Namazda okunan Fatiha Suresi ile ilgili aşağıdaki kutsi hadis namazın vuslat olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

“Allah Teâlâ, “namazı kulumla aramda ikiye taksim ettim, yarısı bana yarısı da kuluma aittir, kuluma dilediği verilecektir” buyurmaktadır. Bir kul namazda “bütün hamd ve sena alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” dediği zaman, Allah Teâlâ, “kulum Bana hamd etti” buyurur. Kul “O rahman ve rahimdir” dediğinde, “kulum beni sena etti” buyurur. Kul “Hesap ve Ceza gününün hakimidir” dediğinde Allah Teâl⠓kulum beni tazim etti” buyurur. Kul “Biz yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz” deyince “bu iş benimle  kulum arasındadır” buyurur. “Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil” dediğinde de “bu dilek kula aittir, ona isteği verilecektir” buyurur.”

Buna göre namaz kulun Allah'ın huzuruna çıkması demektir. Böylece namaz Allah'ın kulu ile iletişimi olmaktadır. Bu sayede müritler ve talipler Hakkın yolunu namaz ile bulurlar. Hak yolunda olmanın manevi hazzı namazda anlaşılır. Bu nedenle kim namazında Allah'a olan bağlılığının hakkını verirse onda tecelli parıltıları oluşur ve huşuya erer.

“Felaha ermiştir o Müminler ki namazlarında huşû sahibidirler.” (Müminin, 23/1-2)

Namaz Allah Teâlâ'yı hatırlamanın ve O’nu tesbih etmenin en güzel yoludur. Bu nedenle günde beş vakit olarak farz kılınmıştır ki, insanlar Rablerini sıkça ansınlar. Aksi halde insanların kalpleri gaflete düşebilir. Çünkü dünya işleri ve nefsin arzuları insanı Allah'ı düşünmekten alıkoyar. Bunu önlemek için 5 defa namaz kılmak, insanın kalbini Allah'ın zikriyle meşgul edeceğinden aradaki gaflet ve günahların kalpteki olumsuz etkilerinden kurtulmuş olur.

İnsanın görevi Rabbini bilmesi ve O’nu zikretmesidir. Namaz bu bakımdan en önemli bir ibadettir. Namazda edep ve saygı hususlarına dikkat edilirse kalp paslarından kurtulur ve nurlanır. Bu da kalbin Hakk’ın tecellilerine açık olması demektir. Bu tecelliler nurdur ve insan kalbini nurlandırır. Böylece insan ruhu tekâmül eder ve ahiret hayatında ihtiyacı olduğu duruma kavuşmuş olur.

Namazda kalp Allah'a doğru yöneltilmelidir ve başka şeyleri düşünmesine mani olunmalıdır. O zaman insan kıraat ettiği Kur'an'ı daha iyi anlar, daha iyi tefekkür eder. Bu da zaten Allah'ın insanlardan istediğidir. Çünkü Allah'ı bilmek insanın görevidir. Bu bilgi (marifet) insana yarın ahirette işine yarayacak en önemli şeydir. Marifet (bilgi) olmadan Allah'ı bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu da ancak namazla en mükemmel şeklini alır.

Namazdaki bu tecellilerde insanın merak ettiği, endişe ettiği hususlar kendisine açıklanır. Hiç düşünmediği halde kalbine bir çok bilgi gelir. Bu bilgiler Allah'ın tecellileridir. Bu bilgiler kulun ihtiyacı olduğu şeylerdir. Tereddüt ettiği veya merak ettiği şeyler bu bilgilerle açıklığa kavuşmuş olur. Bu bilgilere sahip olmak insan için en büyük mutluluktur. Bu tecelli eden bilgilerle kul hayatını yönlendirir. Böylece insan hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde edebilir.

 

Namazın Rükünleri

Namaz ilahi huzura çıkmanın bir çeşididir. Bunun ilk adımı da niyettir. Niyet kulun kalbi ile namaza yönelmesidir. Halis bir kalp ile yapılmış bir niyet, sözle yapılmış bir niyetten daha efdaldir. Böyle bir niyetten sonra iftitah (açma) tekbiri alınır. Namazın saffeti ilk tekbiridir. İlk tekbir namazın sırf Allah Teâlâ için olduğuna dair bir akittir. Bazı insanlar tekbir getirdikleri zaman Cenab-ı Hakk'ın azamet ve kibriyasına vakıf oldukları için kendilerinden geçerler. Batınları nurla dolar ve göğüsleri öyle genişler ki, bütün dünya orada adeta çöldeki bir tanecik gibi kalır. Sonra da kalpteki bütün masiva, dünya sevgisi ellerinin tersiyle arkaya atılır. İlk tekbirle masivayı arkasına atan kul, kıyam edip Rabblerinin huzurunda el bağlar. Bununla ilgili bir rivayette Hazreti Peygamber(sav)  Hz Ali (ra)'ye Kevser suresinin 2. ayetinin tefsiri mahiyetinde şunları söyler: Sağ elini sol elinin üzerine koy. Bu “fesalli rabbike venhar” ayetinin tefsiridir. Çünkü göğsün altında “nahır” denilen bir damar vardır ki, bu manevi damarı herkes bilmez. Hz. Ali (ra) Kevser suresinin bu ayetinden ellerini nahır denilen damarın üzerine konması gerektiğini çıkarmıştır. Bazıları bu ayeti göğsün kıbleye yönelmesi diye açıklamışlardır.

Kıyam ile ilahi huzura çıkan kul Rabbine hitap etmek için Kur'an-ı Kerim  okur. Kur'an-ı Kerim okumanın edebi, kulun Kur'an ayetlerini kalp kulağıyla adeta Allah'tan dinlediğini müşahede etmesi ya da kendisinin Allah'a okuduğunu müşahede etmesidir. Bunun için namazda kıraat tertil üzerine olmalı ve kul ilahi kelamın manası üzerinde tefekkür etmelidir. Kur'an-ı Kerim'i okurken bir rahmet ayeti ile karşılaştığında onu arzu ile istemeli, bir azap ayeti ile karşılaştığında ise korkup Allah'a sığınmalıdır. Tesbih ve tazime dair bir ayete rastlandığında hamd edilmeli, tesbih ve tazimde bulunmalıdır. Sözde ifade etmeyip de niyet boyutunda tuttuğu şeyler bu niyet sayesinde Cenab-ı Hakk'a ulaşır. Kul namazda kıraat ederken dilinin söylediği şeylere kalbi muvafakat etmezse, lisanı onun hissiyatını tercüme etmez. Böyle bir ihtiyacını Allah Teâlâ’ya duyurma çabasında değildir. Bu nedenle denir ki, “havvasın namazdaki en düşük mertebesi, tilavet esnasında lisan ve kalbin cemidir”.

Kul namazda Kur'an-ı Kerim'in okuduktan sonra Rabbine rükuya eğilir. Bu esnada kul Cenab-ı Hakk’ı öyle tazim eder ki, kalbinde ondan başka kıymetli olan hiçbir şey kalmaz. Kul kendi nefsini öyle küçültür ki, nefsi adeta toz seviyesinden daha küçük hale gelir. Hamdin ancak Allah'a mahsus olduğuna şahitlik eder. Rükuda Rabbine sunduğu saygıyı, tazimi yeterli görmeyen kul secde vasıtasıyla bu tanzimi zirveye taşır. Sufilere göre “kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır”. Bu hadise göre mümin secde esnasında kalbinde, kendisine Allah'tan daha yakın bir şey kalmamalıdır. Öyle kullar vardır ki secdelerinde zaman ve mekanın durduğunu  mukâşefe (görme) eder. Kalbi keşfedilen ve görülen manzaraya dalar gider. Bu müşahedenin (gözlemin) kuvvetinden dolayı kainattaki bütün cisimler gözünden kaybolur ve yok olur. İşte bu azametli dehşet karşısında secdeye kapanır.

Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Kalbim ve hayalim Sana secde etti.” Rad Suresi 15. ayetine göre, “Semada ve yeryüzünde ne varsa isteyerek ya da zorla Allah'a secde eder”. İsteyerek secde ehil olan kalp ve ruhun secdesidir. İstememek ise bünyesindeki nefsinin serkeşliğinden ileri gelir.

Sufilere göre namazda miracın sırrı vardır. Çünkü namaz kalplerin miracıdır. Bu sırra dayanarak teşehhüd oturuşunda miraç esnasında Allah Resulü ile Cenab-ı Hakk arasındaki, zaman ve mekandan bağımsız olan görüşmenin zihinlerde daima canlı tutulması gereklidir. Bunun için “Ettahiyyat” okunur. Bu kulun Rabbine verilen bir selamdır. Kul bu selamı kime söylediğini bilmeli, konuştuğu Zata karşı edebini takılmalı ve bu selamı nasıl söylediğinin şuurunda olmalıdır. Ettahiyyatta Allah Resulünü sanki kalp gözüyle müşahede ediyormuş gibi ona selam verir. Akabinde de Allah'ın salih kullarına selam verir. Teşehüdde Ettahiyyattan sonra bir vefa borcu olarak Allah Resulüne salavat getirilir ve Rabbinin huzurundaki vaktinin son anını dua ile taçlandırır. Kul namazın sonunda meleklere ve etrafındakilere selam vererek namazı bitirir. Ayrıca bu ibadeti Allah Teâlâ'nın kendisine mümkün kılmış olduğu şuurunda olur. Kul namazını sanki son namazıymış gibi kılmalı, selamdan sonra belki bir sonraki namaza ömrünün yetişmeyebileceğini unutmamalıdır.

 

Namazda Huşûnun Önemi

Aşağıdaki ayetler namazda huşûnun önemini anlatmaktadır:

“Gerçekten Müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” (Müminun, 23/1,2)

Huzur ve huşûnun namazda şart olmasını emreden birçok deliller vardır. Bunlardan bazıları şu ayetlerdir:

“…Onun için bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl.” (Taha, 20/14)

“Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafillerden olma.” (Araf, 7/205)

“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi, okuduğunuzu bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 4/43)

Bu ayet-i kerimede sarhoşun namaza yaklaşmamasının illeti gösterilmektedir. Tamamen dünya düşünce ve vesvesesi ile namazını kılan kimse de aynı hükümdedir. Çünkü o da bu gaflet ile ne söylediğini, hatta kaç rekat kıldığını bile bilemez. Bu konudaki bazı hadisler şunlardır:

“Namaz ancak zillet ve tevazudur.”

“Kendilerini fenalıktan men etmeyen, alıkoymayan namazın Allah'ın rahmetini uzaklaştırmaktan başka bir çare olmaz. Gafillerin namazı kendilerini fenalıktan alıkoyamaz.”

“Nice namaz kılanlar var ki, onların namazdan nasipleri yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir. Kişinin kıldığı namazdan kendisine kârı dokunan ancak akıl erdirerek kıldığı kısımdır. Yani aklı başka yerde iken kıldığı namazın kendisine kârı dokunmaz.”

Bu konuda İmam Gazali (ks) Hazretleri, İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Bilmiş ol ki anlattığımız şekilde huşû, tazim ve haya gibi batını şartlara riayet ederek yalnız Allah rızası için kılınan namazlar, mükâşefe ilminin kapısı demek olan ilahi nurların kalpte parlamasını temin eder. Yer ve göklerin inceliklerini, rububiyetin sırlarını keşfeden Allah velileri, bu mertebeye ancak namazda ve hassaten secdede yükselebilirler. Zira kulun Allah'ına en yakın olduğu secde halidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de “Secde et yaklaş!” (Alak, 96/19) buyurulmuştur.”

Mükâşefede yakınlık namazdaki ihlas nispetindedir. Eşya bazılarına eşya olduğu gibi keşfedilir, bazılarına bir misal ile açıklanır. Nitekim bazı kimseler dünyayı leş suretinde, şeytanı ise karşısında oturup insanları leşe davet eden köpek suretinde görürler. Bazılarına Allah Teâlâ'nın sıfatı, bazılarına efali, diğer bazılarına da muamele ilminin incelikleri tecelli eder.

Bunların tahakkuku için birçok gizli sebepler vardır. Bunların en kuvvetlisi himmet, yani bütün mevcudiyetiyle Allah'a yönelmektir. Çünkü kalp belirli bir şeye bağlanırsa, o şey ona daha kolay keşfedilir. İsyanlar sebebiyle kirlenmiş olan kalp aynalarının bu tecellileri görmeleri mümkün değildir. Ancak parlak ve cilalanmış aynada, yani temizlenmiş kalpte görülebilir. İnsanlar namazda bu keşiflere sahip olmayınca, onları inkara kalkışmamalıdır. Kabahati kendisinde aramalı ve kalbinin ne ile dolu olduğuna bakmalıdır. Kendi yanlışı nedeniyle, velilerin keşiflerinin oluşması gerçeğini inkar etmek doğru değildir.

Bunu anlatan bir hadis-i şerif şöyledir:

“Kul namaza durduğu zaman Allah Teâlâ aradaki perdeyi kaldırır ve kulu tam karşısına, manevi huzuruna alır. Ona Zatı ile tecelli eder. Öyle ki,  yanlarından göklere kadar melekler saf bağlar. Onlar da namaza ve amin demek suretiyle duasına katılırlar. Göklerdeki ilahi rahmetler üzerine saçılır. Bir münadi (bağıran) “Bu zat kime münacat ettiğini hakkıyla bilseydi katiyen başka tarafa iltifat etmezdi” diye bağırır. Namaz kılanlara sema kapıları açılır. Allah Teâlâ meleklerine karşı namaz kılan kulları ile iftihar eder.” Buradaki gök kapılarının açılması ve Allah Teâlâ'nın muvacehesi (yüz yüze gelmesi) yukarıda anlattığımız keşif ve kerametten kinayedir.

İlahi nuru müşahede edip Allah'a yaklaşacak ve Firdevs cennetine varis olacaklar ancak namaz kılanlardır. Müminun suresini 10. ve 11. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

“İşte Firdevs cennetine varis olan ancak onlardır ve onlar ebedi olarak oradadırlar.” (Müminun, 23/10,11)

Firdevs cennetine vasıl olacakların özellikleri de aynı surenin ayetlerinde şöyle açıklanmaktadır:

“Müminler saadete ermişlerdir. Onlar namazda huşû içindedirler ve onlar ki namazları üzerinde muhafızlık eder, zamanında kılarlar.” (Müminun, 23/1,2,9)

Şu bilinmeli ki huşû imanın meyvesi, özü ve Allah Teâlâ'nın azametini ve kendi kusurunu idrakin neticesidir. Bunu anlayan namazda, namaz haricinde, yalnızken huşûdan ayrılmaz. Çünkü huşû nerede olursan ol, Allah Teâlâ'nın sana muttali olduğunu ve O’nun azametini ve kendi kusurlarını bilmeyi gerekli kılar. Asıl huşû bu bilgilerden doğar. Bunun için huşu yalnız namaza bağlı değildir. Hatta Allah Teâlâ'dan haya ve huşûndan dolayı 40 sene başını göklere kaldırmayanlar olmuştur.

Namazda huşû içinde olabilmek için şu hususlara dikkat etmek gerekir:

1) Huzur-u kalp: Yalnız okuduğunu düşünmek,

2) Tefehhüm: Okuduğunu anlamak,

3) Tazim: Anladığına saygı göstermek,

4) Heybet: Saygı ile korkmak,

5)Reca: Ümit beslemek,

6) Haya: Utanmak.

Herkesin ameline göre derecesi vardır. Herkes korkusu, havf, haşyet ve saygısı nispetinde derece alır. Allah Teâlâ'nın baktığı yer insanın kalbidir, dış hareketleri değildir. Bu nedenle sahabiler şöyle demişlerdir: “İnsanlar kıyamet günü dünyadaki namazlarında gösterdikleri huzur, sükun ve namazdan tattıkları lezzet nispetinde haşrolurlar.” Sahabi bu düşüncelerinde sadık kalmışlardır. Çünkü “herkes yaşadığı gibi ölür, öldüğü gibi dirilir” hadisine uymuşlardır. Namaz kılarken kalıp ve kıyafete değil, kalbinin haline riayet etmelidir. Ahirette vücut kalbin ameline göre suretlenir. Orada kurtulacak olanlar ancak selim bir kalbe sahip olan kimselerdir.

 

Namazın Terk Edilmesi

Bazı insanlar namazdan maksadın Cenab-ı Hakk’ı zikir olduğunu ileri sürerek, zikir yapılınca namaza gerek kalmayacağını iddia ederler. Bu tamamen yanlıştır. Onlara göre, Allah'ın bizim namazımıza ihtiyacı yoktur, dolayısıyla Allah'ı sevmemiz, O’nu zikretmemiz bizim için yeterlidir derler. Fakat bu bir dalâlet yoludur. Çünkü insanın namazı terk etmesi onu şeytana yaklaştıracağına dair bilgiler vardır. Şöyle bir hikaye anlatılır: Bir adam iblisi görünce ona, nasıl senin gibi olurum, diye sorar. İblis buna şaşırır ve yazıklar olsun sana, kimse bana böyle bir şey sormamıştı der. Sonra da eğer benim gibi olmak istiyorsan namazı terk et, yalan olsun doğru olsun her şeye yemin et der. Bunu duyan adam “Vallahi bundan sonra ne namazımı terk ederim, ne de yemin ederim” diyerek iblisten uzaklaşır.

İnsanların en yüceleri olan Enbiya ve onların takipçileri olan evliya hiçbir zaman ibadeti ve namazı terk etmemiştir. Çünkü onlar amellerinde daima en mükemmeli aramışlar ve bu amellerini sürekli sorgulamışlardır. Nasıl olur da insan Allah'a yaklaştım deyip kendisinden emir ve nehyin kalktığını düşünür?

Allah ehli olanların her işi ibadettir ve bu nedenle daima namaz üzere gibidirler. Bu yorumu yanlış anlayarak bu şahıslardan artık emrin, nehyin ve teklifin kalktığını düşünmek büyük bir hatadır. Namaz öylesine önemlidir ki, Arifler namazda “Allah'tan başka mevcut yoktur” düşüncesine sahip olurlar. İslam anlayışına göre eğer bir kavim topluca namazı terk ederse onlarla harp etmek caizdir.

Ayrıca namaza tembel tembel kalkmanın, ibadetlerde gevşeklik göstermenin münafıklık alameti olduğu iddia edilir. Çünkü Nisa Suresi 142. ayette şunlar ifade edilir:

“Münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.” (Nisa, 4/142)

Bu nedenle namazı tembel tembel kılmanın karşılığı bu kadar kötü ise, onu tamamen terk etmenin karşılığının çok daha kötü olduğu aşikardır. Bu nedenle namaz hiçbir zaman son nefese kadar terk edilmemelidir. Bu durum bütün peygamberlerin ve velilerin hayatlarında gözlenmiştir.

Namaz Resulallah'ın ve ümmetinin üzerine farz kılınanların en evvelidir. Aynı zamanda namaz Resulullah'ın ümmetine son vasiyetidir. Namaz İslam'dan en son gidecek şeydir. Namaz müminlerin kıyamette amellerinden sorulacağı ilk şeydir. Namaz dinin direğidir. Namaz gidince din ve İslam yok olur. Bu nedenle mezhep imamları namazı terk etmenin büyük bir vebal olduğunu ifade etmişler ve şu prensipleri ileri sürmüşlerdir: “İnsan da küfür ve şirk, yani insanın küfre varması arasındaki fark ancak namazın terkidir. Bizim de kafir ve müşrikler arasındaki fark namazı terktir.”

“Bir kimse namazı terk ederse kafir olur” hadisinden hareketle mezhepler bu konuda çok ciddi yargılara varmışlardır. Örneğin İmam-ı Azam, “gevşeklik ve tembellikle namaz kılmayan katl olunmaz, öldürülmez, ancak namaz kılıp tevbe edinceye kadar, yahut hapishanede ölünceye kadar hapsolunur” buyurmuştur. İmam-ı Şafi, “Tembellik ve gevşeklikle namaz kılmayan kimse ceza olarak kılıçla öldürülür, kafir denmez” buyurmuştur. İmam-ı Ahmet, “Namazı terk eden namazın farz olduğunu kabul etmemekle beraber terk ediyorsa kafir olur. Namazın farz olduğunu kabul etse, fakat gevşeklik ve tembellikle namazı terk eylese, kendisine gel namazı kıl dense, namazı kıl dendiği zamandan sonra gelen namazın vakti daralıncaya kadar kılmasa yine kafir olur. İki halde de mürted gibi tövbe etmesi için üç gün mühlet verilir. Bu zaman zarfında tövbe ederse ne ala, etmezse kafir olduğundan ötürü kılıçla öldürülür. Malı Müslümanlara ganimet hükmünde olup, Beytülmala verilir. Cenaze namazı kılınmaz. Müslüman mezarlığına konmaz.

Bu nedenle insanlar Peygamberimiz (sav)’in şu hadisini çok dikkatli bir şekilde okumalıdır:

“Bir kimse bile bile namazı terk ederse ismi cehenneme girecek olanlarla beraber cehennemin kapısına yazılır.”

Biliniz ki bir kimse yatsı namazını kılmadan yatsa, melekler ona beddua edip “Gözlerin uyumasın, gözlerin aydın olmasın, bizi hapsettiğin gibi Allah Teâlâ seni de cennetle cehennem arasında hapsetsin” derler.

 

Namazın Güzellikleri

Namazın Fazileti

Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Farz namazları mizan gibidir. Kim ki namazı adabına riayet ederek hakkıyla kılarsa mükafatını da bol alır.”

“Benim ümmetimden iki kişi aynı şekilde bir namazı kılar. Rüku ve secdeleri müsavi fakat sevaptaki dereceleri yer ile gök arası kadar farklıdır.”

Peygamberimiz burada huşûa işaret etmektedir. Çünkü her ne kadar ikisi de aynı adap ve şeriata bağlı kaldılarsa da, birisindeki huşû diğerinden daha fazla olduğu için, ecri de daha çok oldu demektir.

“Rüku ile secde arasında ayağa kalkmak suretiyle belini ve sırtını doğrultmayan kimseye kıyamet gününde Allah Teâlâ bakmaz. Namaz kılarken yüzünü sağa sola çeviren kimse yüzünü Allah Teâlâ'nın himar (eşşek) yüzüne çevireceğinden korkmaz mı?”

Bir hadiste buyurulmaktadır ki “İnsanların en fena hırsızı namazından çalandır”. Bu nedenle İbn Mesud (ra) ve Selman (ra) şunları söylemişlerdir: Namaz bir ölçektir. Kim ki dolu dolu ölçer, onu hakkıyla muhafaza ederse, bol mükafat alır. Kim ki eksik ölçerse, eksik ölçenler hakkında Allah Teâlâ'nın buyurduğu (veyl) ini hatırlasın.

Cemaatin Fazileti

Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

“Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 derece faziletlidir.” İbn Ömer (ra)'dan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bazı vakitlerde bazı kimseleri namazda göremeyince buyurdu ki, (kendi kendime şöyle) düşündüm. Bir kişiye namaz kıldırmayı emredeyim, sonra cemaate iştirak etmeyenlerin evlerini yakayım.”

Başka bir rivayette: “Sonra namaza gelmeyenlere gideyim ve emredeyim de bir bağ odun ile evleri üzerlerine yaktırılsın. Eğer onlardan bir tanesi yağlı bir kemik veya iki ok alacağını bilse o (yatsı) namazına gelirdi.”

Osman (ra)’ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle deniliyor:

“Yatsı namazını cemaat ile kılan yarı geceye kadar ibadet etmiş, sabah namazını cemaat ile kılan ise gecenin tamamını ibadet ile geçirmiş sayılır.”

Yine Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki:

“Bir vakit cemaat ile namaz kılan gününü ibadet ile doldurmuş olur.”

Ebu Hureyre (ra) şöyle söylüyor: “Kulağına erimiş kalayın dökülmesi, ezanı işitip namaza icabet etmemekten daha hayırlıdır.”

“40 gün iftitah tekbirini kaçırmamak şartıyla 5 vakit namazı cemaat ile kılan kimseye Allah Teâlâ, biri nifaktan diğeri de cehennemden azad olmak üzere iki berat (kurtuluş) yazar.” (Hadis)

Denildi ki kıyamet gününde bir kavim yüzleri parlak yıldız gibi olduğu halde haşr olacaktır. Melaikeler sizin ameliniz neydi ki yüzünüz böyle parlaktır diye sorarlar. Onlar ezanı duyunca başka hiçbir şeye bakmaz, hemen abdest alır namaza giderdik derler.

Secdenin Fazileti

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Kul gizli secdelerinde daha üstün hiçbir şey ile Allah'a yaklaşamaz. Yani kendisini Allah'a en çok yaklaştıran evinde kıldığı nafile namazlarıdır.”

“Herhangi bir Müslüman Allah'a secde ederse Allah Teâlâ onun bir günahını mahveder ve kendisini bir derece yükseltir.”

“Rivayet olundu ki bir zat Peygamber Efendimize: Ya Resulallah! Allah'a dua et beni senin şefaat edeceğin kimselerden kılsın ve cennette sana komşu olmamı nasip etsin. Peygamber Efendimiz: Sen de bu hususta çok secde etmekle bana yardımcı ol buyurdular.”

“Kulun Allah'a en yakın olduğu secde halidir.”  Nitekim Kur'an-ı Kerim'de “Secde et, yakın ol.” (Alak, 96/19) buyurulmuştur.

“Sima ve alametlerinde, yüzlerinde secde eseri zahirdir.” (Fetih, 48/29) ayetinde zikredilen secde de yüzlerinden toprağa değen kısmıdır.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Adem oğlu secde ayetini okuyup secde ettiği vakit şeytan uzaklaşarak vay bu adam secde ile emir olundu. Secde etti, cenneti kazandı. Ben ise secde ile emri olundum, isyan ettim cehennemi boyladım diyerek ağlar."

Kıbleye Yüzünü Dönmek

Namaz kılarken insan yönünü diğer taraflardan ayırıp Kabe'ye çevirmelidir. Ancak bu yeterli değildir. Bu zahiri yönelişin bir de bâtını yönelişle tamamlanması gerekir. Bâtını yöneliş, kalbin masivadan ayrılıp Allah'a yönelmesidir. Namaz için bu iki zahiri ve bâtını yönelişler şarttır ve bunlar birbirlerini tamamlarlar. Bu hususta Peygamberimizin (sav)’in şu hadisi rivayet edilmiştir:

“Kul namaza kalktığı vakit nefsi, yüzü ve kalbi Allah Teâlâ'ya teveccüh etmiş ise yeni doğmuş gibi günahlarından ayrılmış olduğu halde namazdan çıkar.”

Namazda Edep ve Marifet

Namazın edepleri, senin Allah Teâlâ'nın emrini yapmaya kalkman, sevap bekleyerek uğraşman, niyetle girmen, tazim ile tekbir etmen, tertil ile kıraat, huşû ile rükün, tevâzu ile secden, ihlas ile teşehhüdün ve rahmet ile selam vermendir.

Namazın marifeti, namazda cenneti sağ, cehennemi sol, sıratı ayaklarının altında, mizanı iki göğsünün önünde bulundurman, Allah Teala'yı görür gibi ibadet etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan O seni görüyor. Dışını, içini ve bütün gizli şeylerini Allah'ın bildiğini düşünmen ve ona göre bir halde bulunmaklığındır.

Namazın Sonunda Dua

Namazlardan sonra dua etmeli, Allah Teâlâ'dan dilemeli, ihtiyaçlarını O’na arz etmeli, istiğfar dilemelidir. Kullara dua etmeleri emredilmiştir. Duanın Allah Teâlâ katında büyük yeri ve şanı vardır. Bunun için gerek imamın gerek cemaatin dua etmeden mescitten çıkmaları iyi değildir. Nitekim Allah Teâlâ İnşirah suresinde şöyle buyuruyor:

“İbadeti bitirdiğinde kendini dua için tut ve Allah Teâlâ'dan ihtiyaçlarını dilemeye rağbet eyle.” (İnşirah, 94/7,8)

Enes bin Malik (ra)'ın bildirdiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Saflarda bulunanlar birbiri ardınca dağılmaya başladığında, Allah Teâlâ'dan rahmet iner. Bu rahmet en önce imama, sonra namazda onun sağında bulunanlara,  sonra solunda bulunanlara iner. Sonra da bütün cemaate dağılır. Bir melek filan kimse kazandı, filan kimse zarar etti der. Kazanan farz namazlarından sonra, yani namazın sonunda ellerini kaldırıp dua edendir.  Kaybeden dua etmeden mescitten çıkan kimsedir. Dua etmeden mescitten çıkana bir melek: Ey filan! Sen Allah Teâlâ'ya muhtaç olmadın. Ondan istemedin. Senin Allah Teâlâ'nın katında işin yoktur der”

“Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü o haddi aşanları sevmez.” (Araf, 7/55)

“Halbuki Rabbiniz, Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü Bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler, yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir, buyurdu.” (Mümin, 40/60)

“Dua ibadetin kendisidir.” (Hadis)

“Kime dua kapısı açılmış ise, ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'a talep edilen (dünyevi şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua inen ve henüz inmeyen her çeşit musibet için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyleyse sizlere dua etmek gerekir.” (Hadis)

 

Yorum ve Eleştirileriniz için : oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa       Tasavvuf Sohbetleri

 

 

 

Namazın Sırları ve Güzellikleri

Yayınlanma Tarihi: 06.07.2022