|
Mutezile itikadı hicri 1. asrın sonlarında ortaya çıkmıştır. Bu itikada karşı İslam alimleri birçok reddiye telif etmişlerdir. Bu şekilde İslam düşüncesi yayılmış ve genişlemiştir. Kur'an ve Sünnet’e dayanan Ehl-i Sünnet itikadı da bu süreçte ortaya çıkmış ve kelamda Matürîdî ve Eş'arî, fıkıhta Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine dayanan bir itikat sistemi oluşmuştur.
Zamanla itikadi sistemler arasında büyük mücadeleler olmuş ve birçok yeni itikat sistemleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda aşağıdaki hadis Müslümanlara yol gösterici olmak zorundadır:
Avf ibn-i Malik (ra)’ dan rivayet edilen bir hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Muhammed'in canı (kudret) elinde bulunan (Allah Teâlâ) a yemin ederim ki elbette benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennete, 72 fırka ateştedir.” Bunun üzerine Ya Resulallah! Cennette olan fırka kimlerdir? diye sorulduğunda, Resulullah(sav) “ (Ehl-i Sünnet Ve’l) Cemaat’dır.” diye cevap verdi.
Buna göre Müslümanlar 73 yoldan hangisinin insanı kurtaracağını düşünmelidir. Bu yolun ehl-i sünnet itikadı olduğu hadisten anlaşılmaktadır. Çünkü ehl-i sünnet vel cemaat itikadı Kur'an ve Sünnet’i esas almaktadır. Bugün İslam'da en yaygın ve kabul gören itikat anlayışı ehl-i sünnet vel cemaat itikadıdır.
72 tane olan yanlış itikadların bazıları günümüze kadar gelmiştir. Bu itikadlara tabi olanlar, batıl itikadlarını yaymak için uğraşmaktadırlar. Örneğin mutezile itikadını kendilerine esas alan Şia, Vehhabilik, Yeni Selefilik gibi batıl itikatlar insanları İslam’dan uzaklaştırmakta, hatta onların ateist, deist olmalarına neden olmaktadır.
Mutezile itikadı bazı İslam filozoflarının da yanlış yola sapmalarına neden olmuştur. Eski Yunan felsefesinin de etkisi ile Fârâbî, İbni Sînâ, Kindî, İbn Rüşd gibi filozofların itikadi konularda ehl-i sünnete aykırı düşen iddialarda bulunmuşlardır. Bu batıl düşüncelere ehl-i sünnet alimlerinin gerekli reddiyeleri yapmalarına rağmen insanlar bu batıl düşüncelerin etkisinde kalmışlar ve bugün de kalmaya devam etmektedirler. Müslümanların görevi bu batıl düşüncelerle mücadele etmektir.
● Mutezile itikadının en önemli sapıklığının biri kader ve kaza’yı inkar etmesidir. Onlara göre insan kendi fiillerini kendi yaratır. Allah Teâlâ'nın bu konuda herhangi bir müdahalesi yoktur. Bu anlayış günümüzde de devam etmektedir. Bu düşünceye maalesef Müslümanlar da katılmaktadır. Bazı ilahiyatçılar şöyle diyorlar:
˃ Herkesin kaderi kendi elindedir, ˃ Allah teferruatı bilmez, ˃ Allah insanların kiminle evleneceğini nereden bilsin.
Bu düşünceler ehl-i sünnet itikadına tamamen aykırıdır. Çünkü aşağıda belirttiğimiz ayet ve hadislerden, Allah Teâlâ'nın kader ve kazasına iman etmenin farz olduğu açık olarak görülmektedir. Allah Teâlâ olacak her şeyi ezelde bir kitapta (Levh-i Mahfuz) yazmış ve uygulamaya koymuştur. Buna Allah'ın kader ve kazası denir. Bunun aksini düşünmek insanı küfre götürür ki bu, insanın hem dünyada hem de ahirette mahvolması demektir.
“ Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır.” (Hadid suresi, ayet 22) “ Haberiniz olsun ki biz her şeyi bir kadere göre yarattık.” (Kamer suresi, ayet 49) “Allah’ın emri muhakkak yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab suresi, ayet 38) “Allah Teâlâ, ilk önce Kalem’i yaratıp, “Kaderi, olanı ve sonsuza kadar olacak olanı yaz” buyurdu.” (Hadis) “Kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmayan mümin değildir.” (Hadis)
● Mutezile itikadının önemli bir sapıklığı da aklın her şeyi anlamaya, bilmeye yeterli olduğunu iddia etmesidir. Onlara göre akıl vahiy ile aynıdır. Akıl ile her şeyin hakikati bilinebilir. Bu düşünceler Endülüs Emevi devleti vasıtasıyla Avrupa'ya da geçmiştir. Eski Yunan kültürü ile birleşerek akılcılık düşüncesi Avrupa'da 18. yüzyılda ortaya çıkan aydınlanma felsefesi ile ortalığı kaplamıştır. Müspet bilimin gelişmesi, pozitivizm, rasyonalizm gibi felsefelerin yaygınlaşması ile insanlar aklı ilah edinmişler ve akıl ile her türlü hakikate ulaşabileceklerini zannetmişlerdir. Bugün insanlar batının maddi zenginliğini bu akılcı akımın sonucu olduğunu düşünmekte ve dinin bunu engellediğini iddia etmektedirler. Bu düşünceler bütün İslam ülkelerini de kapsamıştır. Bu düşünceler insanların İslam dinini terk etmelerine ve dinsiz, ateist olmalarına neden olmuştur. Bütün bunlar mutezile itikadının günümüzdeki yansımalarıdır.
Bu düşüncelerin yanlış olduğunu birçok makalemizde dile getirdik (Tasavvuf ve Akılcılık, Tasavvuf ve Pozitivizm, Tasavvuf ve Felsefe). İnsanlar özellikle müspet bilimlerin gelişmelerine aldanıp akla tapmaktadır. Oysa müspet bilimlerle elde edilen bilgiler mutlak ve kesin gerçeği yansıtmazlar. Bu bilgiler kısmen doğrudur ve bugün insanların işine yaramaktadır. Teknolojik gelişmeler bu bilgilere dayanmaktadır. İslam dini müspet bilime ve teknolojiye karşı değildir. İslam dini müspet bilim ve akılla mutlak ve kesin olan gerçeğe ulaşılabileceği inanışına karşıdır. Gerçekten de müspet bilimlerle mutlak hakikate varılmış değildir. Çünkü en gelişmiş olan teorilerin bile açmazları, çelişkileri ve sorunları vardır. Yalnız akıl ve duyular kullanılarak elde edilen sonuçlar yaklaşık şeylerdir ve hiçbir zaman mutlak gerçeği ifade etmezler. Hele hele Allah'ın varlığını inkar etmek için delil değillerdir.
Herkes hemfikirdir ki evrende ve insanın vücudu içinde işleyen mükemmel bir sistem vardır. Öyle ki bu sistemde bir anlık bir gecikme veya duraklama bu sistemin kaosa dönüşmesine sebep olur. Bu gerçeği her akıl sahibi insan kabul eder. Mükemmel çalışan bu sistem, bugünün diliyle bir yazılım programına göre çalışmaktadır. Her yazılım programının bir yazanı vardır. O zaman şu soruyu sormak gerekir: Evrende ve insan vücudundaki bu yazılım programını kim yazmıştır? Bu sorunun cevabı: “Her şeye gücü yeten ve her şeyi takdir eden Allah Teâlâ’dır.” Allah'a inanmayan bazı insanlar bunu yazanın tabiat olduğunu, bazıları da bütün bunların tesadüfen olduğunu ileri sürmektedirler. Tabiatı ilah edinenlere şu soruları soralım: Tabiat size ilah olduğunu bildiren herhangi bir mesaj gönderdi mi? Tabiattan bir şey istediğiniz zaman size cevap verebilmekte midir? Bu soruların cevabı aşikar olarak “Hayır” dır. Bu durumda kendisini bildirmeyen, kendini gizleyen bir ilah nasıl düşünülebilir, bu akla sığar mı? Her şeyin tesadüfen olduğunu düşünenlerin de olasılık hesabından haberleri yok. En ufak organizma olan hücrenin oluşumunda bütün parçacıkların kendiliğinden bir araya gelme olasılığının hemen hemen sıfır olduğu herkes tarafından bilinmektedir. O zaman akıllarına tapan bu insanlar bunları niçin düşünmezler ve ateist olurlar.
İbret verici iki örnek
1)Ateist olduğunu ifade eden bir akademisyen, Kur'an'ın yanlış olduğunu medyada herkese ilan ediyor. Buna gerekçe olarak da Kur'an'daki dağlar ile ilgili bir ayeti delil olarak gösteriyor. Söz konusu ayet Enbiya suresinde ki 31. ayettir. Bu ayet mealen şunu ifade ediyor: “Yeryüzünde insanlar sarsılmasın diye sabit dağları yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.” Bu ateist bu ayeti yanlış yorumlayarak, dağların var edilmesinin zelzeleyi engellediği iddia edildiğini ortaya atarak, aklı sıra Kur'an'ın yanlış bilgi verdiğini söylüyor. İddiasını da zelzele ile yıkılan dağların resimlerini göstermek suretiyle ispat etmeye çalışıyor. Oysa yanlış bilgi veren bu ateistin kendisidir. Ya bunu bilerek yapıyor, böylece insanların kaldırabileceğini zannediyor ya da cahilliğinden böyle şeyler iddia ediyor. Her iki durum da bu ateist için acınacak bir husustur. Söz konusu ayette dağların zelzeleyi engelleyeceğini dair bir ifade yoktur. Ayet dağların, dünya üzerinde insanların yürürken yalpalanmalarını (sallanmalarını) engellediğini ifade ediyor. Bu ayette kullanılan fiil “temîde” dir. Bu fiilin anlamı yürürken yalpalama demektir ve zelzele anlamına gelmez. Ayetin bu ifadesi fiziksel olarak kolayca anlaşılabilir. Fizik lisans eğitimi alan bir öğrenci bile bunu kolaylıkla anlayabilir. Çünkü dağların mevcudiyeti dünyanın atalet momentini arttırır. Dolayısıyla dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönme hızı azalır. Eğer dağlar olmasaydı ve dünya dümdüz olsaydı, dünyanın atalet momenti daha küçük olurdu ve dolayısıyla kendi ekseni etrafındaki dönme hızı artardı. Daha hızlı dönen bir dünya üzerinde düzgün yürümek zorlaşırdı ve insan yürürken yalpalardı. Bu ayet Kuran-ı Kerim'in nasıl mucizevi bir kitap olduğunun bir delilidir.
Bu olayda ateist olan akademisyen iki yanlış yapıyor: ˃ Bir şeyi iyice incelemeden, kulaktan dolma bilgilerle yorum yapmak insanı yanlışa götürür ve bu davranış bilimsel değildir. ˃ Milyonlarca insanın inandığı ve kutsal saydığı değerlere ulu orta saldırmak, bu değerlere aşağılayıcı ifadeler kullanmak güzel bir davranış değildir. Bir gün yanlışı ortaya çıkar ve dünyaya rezil olur.
2) Ateist olan bu akademisyen medyadaki bir konuşmasında inanan insanların kutsal değerlerine hakaret ediyor ve diyor ki, Müslümanların inandığı Allah ve Peygamber diye bir şey yoktur, bunların mevcut olmadığı matematiksel olarak ispat edilmiştir. Fakat nedense bu matematiksel ispatları kamuya açıklamıyor. Biz böyle bir ispatın mevcut olmadığına inanıyoruz. Çünkü olsaydı çoktan yayınlanırdı. Fakat bu ateist neden böyle bir iddiada bulunuyor. Bu ateist kendi inancını haklı çıkarmak için, insanların bir kısmının taptığı matematik bilimini kendi bozuk amacına alet etmek istiyor. Bilimi ilah edinen insanlar matematiğin kesin doğru olduğuna inanırlar. Dolayısıyla iddiasına matematiği şahit göstererek insanları kandırmanın daha kolay olacağını düşünüyor. Bu akademisyen araya matematiği sokarsa insanların kendi iddiasını kabul edeceklerini zannediyor.
Bu olayda ateist olan bu akademisyen aşağıdaki yanlışları yapıyor: ˃ Bir bilim adamı bir şeyin ispat edildiğini iddia ederse o ispat ile ilgili kaynak göstermek zorundadır veya kendisi bu ispatı kamuya yayınlamak zorundadır. Bilimsel ahlak bunu gerektirir. Eğer bu yapılmazsa bu bilim adamının dürüst olmadığı ve insanları aldatmaya çalıştığına hükmedilir. ˃ Bu ateist matematiğin kesin doğru olduğunu zannediyor ki iddiasını matematiğe dayandırmak istiyor. Oysa matematiğin kesin doğru olmadığını matematik lisans eğitimi gören herkes bilir. Çünkü matematik bilimi 7-8 tane aksiyoma dayanır. Bu aksiyomlar doğru olarak kabul edilirler. Fakat bu aksiyomların doğru olduklarının ispat edilemeyeceğini bizzat matematikçiler tarafından ispat edilmiştir. Dolayısıyla bu ateistin iddiasını matematiğe dayandırması iddiasının kesin doğru olduğunun ispatı değildir. Kendisinin bilim adamı olduğunu ifade eden bu ateist akademisyenin matematik ile ilgili bu gerçekleri bilmemesi çok düşündürücüdür. Demek ki bu kişinin matematiğin ne olduğundan haberi yoktur.
Aklına tapanlar ve İslam dinini terk edenler hiçbir zaman İslam dinine zarar veremezler. Onlar ancak kendilerine zarar verirler. Çünkü bu insanlar dünya ve ahirette hüsranda olacaklardır.
“İnsanlardan bazıları Allah hakkında bir bilgisi olmadığı halde tartışır da her azılı şeytanın peşine düşer. O şeytan ki, hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Şüphesiz kim onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve doğruca cehennem azabına götürür.” (Hac suresi, ayet 3,4) “ İnkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih amel işleyenler için de bir bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.” (Fatır suresi, ayet 7)
Yorum ve Eleştirileriniz için : yorum@ilimvetasavvuf.com
|
|
Mutezile İtikadının Bugünkü Yansımaları |
|
Yayınlama Tarihi: 05.03.2019 |