Küreselleşme 1946 yılından itibaren organize edilen bir olgudur. Ancak bu kavram özellikle 1980 yıllarından itibaren gündeme oturmuştur. Aslında küreselleşme olarak tanımlanan olay bir küreselleştirme olgusudur. 1980'li yıllarda beri Amerikalı siyasiler ve stratejistlerin oluşturdukları “Globalization” kavramının “küreselleşme” olarak açıklanması birçok bakımdan yanlıştır.

Bu yanlışlığı fark etmeyen bazı ilahiyatçılar da, küreselleşmeyi küreselleştirme ile karıştırarak onun iyi olduğunu ve Müslümanlara faydalı olduğu kanaatini açıklamışlardır. Bu kanaatlerin neden yanlış olduklarını daha sonraki bir yazımızla ele alacağız.

Bu yazımızda küreselleşme ile küreselleştirmenin farklı şeyler olduklarını açıklayacağız. Toplumumuzda bu fark pek gözetilmeden küreselleştirme olgusu da küreselleşme olarak insanlara anlatılmaktadır. Bunu yapanların bir kısmı konuyu tam iyice bilmediklerindendir. Bir kısmı da küreselleştirme politikalarını düzenleyen güçlerin kasıtlı yaptırdığı yayınlardır. Bu nedenle Müslümanların bu konuda dikkatli olmaları ve bu konuyla ilgili bilgileri güvenilen kaynaklardan almalıdırlar.

Küreselleşme, küre haline gelme anlamını taşımaktadır. Bu anlam dünyanın küre şeklinde olması nedeniyle, dünyadaki bütün insanları ilgilendiren olaylar küreselleşme olarak tanımlanır. Örneğin nüfus artışı, göçler, ticaret, turizm gibi doğal olaylar küresel olaylardır. Bu olaylar dünyadaki bütün insanların doğal olarak birbirlerine yaklaşmalarını gösterir. Bunların nedeni doğal etkenler ve ihtiyaçlardır. Bu insanlık tarihinin başlangıcından bu yana daima olagelmiştir.

Küreselleştirme küresel yapma anlamına gelmektedir. Küresel yapma birileri tarafından sevk ve idare edilir. Bu, birilerin sahip oldukları güçleri, siyasi veya ideolojik görüşleri doğrultusunda kendi amaçları için planlaması ve yönetmesidir. Örneğin emperyalizm, sömürgecilik, sosyal darwinizm, enternasyonalizm, sosyalizm, kapitalizm ve komünizm kendi ideoloji ve amaçlarını küreselleştirmek için çalışırlar.

Bu açıklamalara göre küreselleşme adı altında bugüne kadar ifade edilen şeylerin büyük bir kısmı aslında küreselleştirme kavramına uygundur. Aradaki fark çok önemlidir. Çünkü aradaki fark bilmeyen insanlar küreselleştirmenin neyi amaçladığını kavrayamazlar.

İnsanlık tarihi başlangıcından itibaren küreselleşme ve küreselleştirmenin en eski ve en etkili nedeni din olmuştur. Bugün de dinin bu etkisi ve önemi devam etmektedir. Hz. Adem (as)'dan Hz. Muhammed (sav)'e kadar tekrarlanan ilâhi dinler ve bu dinlerin bozulmasıyla ortaya çıkan putperestliğin ve diğer din şekillerinin ihtiva ettikleri öğreti ve kavramlar insanların küreselleşmesine neden olmuştur. Dinlerin yerel yapılanmaları, evrensel olan ülküsel yapılanmalarına doğru değişime uğraması ile din topluluklarının kitlesel olarak yayılması ve büyümesi temin edilmiştir. Örneğin Yahudilikteki yeryüzü krallığı, Hristiyanlıktaki yeryüzünün incilleştirilmesi demek olan ekümenizm ve misyonerlik hareketleri, İslam'daki ümmetçilik bu anlamdadır. Bu gerçeği Kur'an'da şu ayet teyit etmektedir:

“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat, 49/13)

İnsanlar birbirlerini tanımaları için daima birbirleri ile çeşitli yollar ve nedenlerle iletişim içine girmektedirler, yani küreselleşmektedirler. İnsanların ürettiği bilim, teknoloji, felsefi düşünce ve sanat yoluyla insanlık sürekli küreselleşmeye uğramaktadır. Ancak bu bilişim süreci her zaman barışçıl ve rahat bir ortamda olmamıştır. Toplumlar arasında büyük savaşlar asırlar boyunca sürmüştür. Bu süreçte birçok devletler ve krallıklar kurulmuş ve yıkılmıştır. Ancak geçmiş tarihteki bu küreselleşme kısmen küreselleştirmedir. Fakat bu küreselleştirme özellikleri ve hedefleri bakımından bugünkü küreselleştirmeden farklıdır.

 

Küreselleştirmenin Tarihçesi

Bugünkü küreselleştirme tarihini 20. asrın başından itibaren ele alabiliriz. Bu süreçte batı, medeniyetin ve insanlığın merkezi olduğunu iddia etmiştir. Ancak bu süreçteki 1. ve 2. Dünya Savaşlarında birbirlerini zalimce öldürmüşlerdir. Amerika'nın Japonya'ya attığı atom bombası soykırıma neden olmuş ve bu Amerika tarihinde bir kara leke olarak yer almıştır. Küreselleştirme düşüncesini hayata geçirilmesinin bir örneği de Hitlerin Yahudi katliamıdır.

Bu dünya savaşlarında 50 milyondan fazla insan ölmüş, fakat insanlar bundan hiçbir ders çıkarmamışlardır. Beyaz ırkların üstünlüğü düşüncesi ve eski sömürgelerindeki ham maddeleri tekrar ele geçirme arzusu, küreselleştirme fikrinin tekrar uygulanmasının başlatılmasına neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra 1946-1950 yılları arasında, Avrupa ve Amerika'da yeni siyasi yapılanmalar oluşmuş ve yeni uluslararası antlaşmalar yapılmıştır. Bunlardan ilki Avrupa'daki Hristiyan ülkelerinin barışını temin etmek için “Roma Kömür ve Çelik Antlaşması” dır. Bu antlaşma bugünkü Avrupa Birliği'nin temelini oluşturmuştur. Amerika'nın girişimiyle Birleşmiş Milletler ve NATO kurulmuştur. Rusya girişimi ile Varşova Paktı oluşturulmuştur. Bunlardan sonra Amerika'da sermayeyi yönetmek için birçok özel kuruluşlar oluşturulmuştur. Bunların bazıları Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dış Ticaret Örgütüdür.

Bu kuruluşların amacı, sermayenin araç olarak kullanılarak dünyayı tek elden yönetmektir. O günlerdeki Rusya'nın sebep olduğu Soğuk Savaş 1988'de Malta'da sona erdirilmiştir. Amerikan başkanı George Bush (Baba Bush) ile Rusya devlet başkanı Gorbaçov arasında Malta'da yapılan antlaşma, Rusya'nın dağılması ve soğuk savaşın bitmesi ile sonuçlanmıştır. Bu durum Gorbaçov tarafından dünya kamuoyuna “Yeni Dünya Düzeni” olarak açıklanmıştır. Bu yeni dünya düzeninde, 1990 yılından itibaren fiilen Sovyet bloku ortadan kalkmıştır.

Yeni dünya düzeni, Amerika'nın dünyayı tek elden yönetmesinin ilanıdır. Bunun diğer bir adı “Globalization”  (küreselleştirme) dir. Bu durum dünyayı “Global Vilage” (Küresel Köy) olarak ifade etmesi ile amacının ne olduğu açık olarak anlaşılmıştır. Bununla beraber yeni dünya düzeninin ne olduğunu ve kimlerin bu düzeni yönettiğini anlayabilmek için konuyu biraz daha geriden ele almak gerekmektedir.

Hz. Muhammed (sav)'in 610'da İslam dinini ilan etmesi ile Yahudilik ve Hristiyanlar İslam dinine düşmanlıklarını ortaya koymuşlardır. Müslümanların güçlenmeleri ve Avrupa'da ilerlemeleri, Avrupalı Hristiyanların Müslümanlara ve özellikle Türklere karşı Avrupa Birliğinin tesis edilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu birlik ilk defa Anglosakson Kralı Alfred (849 – 899) tarafından oluşturulmuştur.

Bu konuda ilahiyatçı Profesör Mehmet Bayrakdar “Küreselleştirme ve Küreselleşme” adlı makalesinde şunları söylemektedir:

“Tarih içerisinde Yahudiler ve Hristiyanlar, gerek ayrı ayrı gerekse ortaklaşa kurdukları gizli ve açık cemiyetler ile, sürekli olarak özellikle Türklere karşı Yahudi - Hıristiyan birliğini vücuda getirmişlerdir ki, bu birlik Illuminati ve Masonluk adları ile Gizli Dünya Devleti olarak yönetilmiştir. Bu gizli devlet düzeni Illuminatinin bir üyesi olan Adam Weisshaupt tarafından 1 Mayıs 1776'da Mürşitler Locası olarak kurulmuştur. Bu locanın ambleminde gizli devlet düzeninin ifadesi yer almaktadır. Yeni dünya düzeni ifadesi latince olarak 1933'te Roosvelt tarafından bir doların üzerinde de kullanılmıştır: Novus Ordo Seclorum (Çağların Yeni Düzeni). Bu düzen önceden planlanan, dünyanın tek elden yönetilmesi için gerekli projeleri hayata geçirmeye başlamıştır.

O zamanda buna karşı Avrupa'da yerleşik geleneksel üç grup vardı. Bunlar Avrupa, Osmanlı ve Rusya idi. Bunun için önce Avrupa seçilmiş ve Fransa'dan başlanmıştır. Hazırlıkları bir iki asır önceye giden eşitlik, kardeşlik ve hürriyet sloganlarıyla 1789 Fransız Devrimi gerçekleştirilmiştir. Din yerine laiklik ikame edilmiştir. Sonra 1839 Tanzimat hareketiyle Osmanlı halledilmiştir. Nihayet 1917 Bolşevik İhtilali ile de Rusya krallığına son verilmiştir. Bu ihtilalin liderinin gerçek ismi Qulianow’dur ve yüksek dereceli bir masondur, kod adı Lenin’dir. Kendisi ile birlikte hepsi Rus Yahudisi olan 28 kişi daha vardır ki, onlar da masondur. Aynı şekilde Fransız Devrimi ve Tanzimat’ın liderlerinin çoğu da masondur. Bunlar yeni dünya düzeninin ilk evrensel plandaki aşamalarıdır. Sonraki gelişmeler, Avrupa ve Osmanlı topraklarında küçük devletler yaratmak olmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri 18. yüzyıldan itibaren hemen hepsi mason ve bazıları da hem Yahudi olan cumhuriyetçi ve demokrat partili başkanların idaresi altında yeniden inşa edilmeye başlanınca, onlara karşı 1822 yılında çok ilginç bir Anti- Masonik parti kurulmuştur. Bu parti daha o günlerde ABD'nin masonluk ideallerine göre kurulmuş bir devlet olduğunu, bu devletin masonluğu dünya dini yapmaya çalışacağını ve siyasi, toplumsal ve ekonomik projelerle tek dünya devleti kurmayı amaçladığını işlemiştir.”

Yeni dünya düzeninin zamanımızda yeniden ele alınması R. Reagan'ın başkanlığı döneminde olmuştur. Bu dönemde CIA başkanı olan George Bush bunu açıkça ifade ederek siyaset sahnesine konulmuştur. S. P. Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” ve F. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adlı tezlerinde bu konunun teorik yapısı açıklanmıştır. 1990'da Sovyet blokunun parçalanması ile Avrupa Birliği hızla büyümüş ve dünya Amerika'nın bu hedefine yönelik olarak yeniden dizayn edilmeye başlanmıştır.

 

Küreselleştirmenin Amacı

Küreselleştirmenin amacı hakkında insanlar arasında birbirine zıt iki ana görüş vardır. Birinci görüşe göre küreselleşme mutlaka desteklenmelidir. Çünkü küreselleşme çağdaşlaşma, demokrasi ve insan haklarının yaygınlaşmasına ve dünya barışının sağlanmasına yöneliktir. İkinci görüşe göre, küreselleşmenin amacı sömürü ve emperyalizmdir. Birinci görüşe sahip olanlar küreselleştirilmeyi siyasetinin ve ideolojisinin zahiri ifadeleri ve işleyişine bakarak doğru olduğunu zannetmektedirler. İkinci görüşte olanlar ise, küreselleştirmenin arka planındaki yapısı iyice ortaya konulması halinde doğru oldukları anlaşılır.

Küreselleştirme yeni dünya düzeni görüntüsünde, yeni dini ve ideolojik bir yapılanmadır. Bu yapılanmanın ilk hedefi olan 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra, gerek Tevrat'ta ve gerekse İncillerdeki “Yuhannanın Kehanetleri” kitabındaki gelecek zamanla ilgili efsanelerin gerçekleştirilmesidir. Theodor Hertzl, 1890'da İsviçre'de Dünya Siyonist Birliğini kurmuştur. Bu birliği kurarken, Yahudilerin bekledikleri Mesih'in gelmeyeceğini, buna mukabil Mesih'in görevini kendilerinin üstlenmeleri gerektiğini söylemiş ve bu amaçla yola çıkmıştır. Bunun sonunda İngiliz ve Fransızların yardımıyla 1948'de İsrail devletini kurabilmişlerdir. Ancak Yuhanna Kehanetlerinde deccalin görüleceği ve Hazreti İsa'nın geleceği ve dünyada tekrar Hristiyan hakimiyetinin kurulacağı öngörülmekteydi. Bu husus Hristiyanları harekete geçirmiş ve evanjelizm  hareketi ortaya çıkmıştır.

1950'li yıllardan sonra Hristiyanlar arasında Hazreti İsa'nın tekrar dünyaya gelerek hakimiyet kuracağı konuları işlenmeye başlandı. Hatta Hristiyan azizler manevi bir işaretle 1955'te Hz. İsa'nın Türkiye'ye geleceği haberini almışlardı. Bunun üzerine Hristiyan Azizleri Ayasofya'da Hz. İsa'nın 3 gün boyunca zuhur etmesini beklemişlerdi. Fakat bekledikleri gerçekleşmeyince tekrar geri döndüler. Aslında o günlerde Hz. İsa Türkiye'ye gelmişti. Fakat İstanbul'a değil Ankara'ya gelmişti. Bu konuda Yüce Veli ve Mürşid olan Hakkı Şiştar (ks) tarafından, “Bir Gerçek Velinin Menkibeleri” adlı makalemizde ele aldığımız şu açıklamalar yapılmaktadır:

“Bir müridi bir gün bir gazetecinin (Ulunay) köşe yazısında, Katolik Kilisesinin ileri gelenlerinin 1955 yılında İstanbul’a gelerek, Ayasofya’da Hz. İsa (as)’ ı beklediklerine dair bir haber okudu. Papazların ifadelerine göre, kendilerine Hz. İsa’nın Türkiye’ye geleceği haber verilmiş. Onlar da Hz. İsa olsa olsa Ayasofya’ya gelir diye düşünerek, Ayasofya’da birkaç gün beklemişler. Fakat Hz. İsa gelmeyince Roma’ya geri dönmüşler.  Mürid bu yazıyı Hakkı Beye okumuş ve bu konuda herhangi bir bilgisinin olup olmadığını sormuş ve Hakkı Bey de cevaben şöyle anlatmış: ‘Evet, o tarihlerde Hz. İsa gelmiştir. Fakat İstanbul’a değil Ankara’ya gelmiştir. Beraberinde Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de vardı. Benimle 2 saat kadar görüştüler ve sonra gittiler. Ancak neleri görüştüğümüz sırdır, kimseye söylenmez.’  Mürid merakı üzerine, gelenlerin ruhani mi yoksa bedenleriyle mi geldiklerini ve üzerlerinde nasıl bir giysi bulunduğunu sorduğunda Hakkı Beyin cevabı şöyle olmuştur: ‘Bedenleriyle gelmişlerdi. Onlarla normal birer insan gibi el sıkıştık. Üzerlerinde lacivert takım elbiseler vardı.’  Bu açıklamalar karşısında hayrete düşen mürid, kendi başına kaldığında olayı tekrar tefekkür etmiş ve Allah’ın nelere kadir olduğunu anlamıştı. Bu görüşmenin bedeni olarak 2 saat sürmesinin nedeni, Hakkı Beyin hem Peygamberimizin (sav) ve hem de Hz. İsa’nın ashabı olmasını sağlamak için Allah Teâlâ’nın bir lütfuydu. Çünkü bir insanın Peygamberin ashabı olması için en az 2 saat onunla beraber bulunmuş olması gerektiği İslam alimleri tarafından ifade edilmiştir.”

Bu olay gösteriyor ki Hazreti İsa, İslam inancına göre de tekrar dünyaya gelecektir. Fakat Hristiyan olarak değil Müslüman olarak. Bu farkı Hristiyan Azizleri kabul etmedikleri için Hz. İsa'yı Ayasofya'da boşuna beklemişlerdir.

Bu açıklamalara göre 1 Mayıs 1776'da adı konulan, George Bush'un başkanlığı döneminde fiilen uygulanmaya başlanılan yeni dünya düzeninin aslı, ruhunu Yahudilik ve Hristiyanlıktan alan, tek bir dünya devleti kurulmasına yönelik bir dini, siyasi ve ideolojik harekettir. Bu hareketin kökenleri ve merkezi ABD dedir. Bu hareketin çok uluslu siyasi kuruluşları, çok uluslu sermaye şirketleri, medya ve iletişim vasıtaları ile çok uluslu gizli örgütlerle, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla yönetilmekte ve denetlenmektedir. Bu hareketin ihtiyacı olduğu ortamın hazırlanması için de, özel olarak kurulan ve yönlendirilen terör faaliyetleri kullanılmaktadır.

Küreselleştirme hareketinde, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu'daki Müslüman ülkeleri hedef alınmıştır. Bu hareketin hedefinin bir yönü de, orta doğudaki zengin yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesidir. Bu amaç kendi çıkarlarına da uygun olduğu için, Amerika ve Avrupa'daki devletler ve onların çok uluslu ve ulusal şirketleri tarafından da desteklenmiştir.

 

Küreselleştirmenin Ana Söylemleri

Küreselleştirmenin ana söylemlerinin esası, Amerika demokrasisi, kapitalizmi ve kültüründen başka yaşaması mümkün olan başka bir sistemin yok olacağının ileri sürülmesidir. Huntington ve Fukayama gibi ve onları takip eden stratejistlerin söylemleri bu varsayımın üzerine kurulmuştur. Bu söylemlerin haklı olduğunun bir göstergesi de Doğu Blok'un yıktırılması ve sosyalist ideolojinin iflasıdır. Aynı amaçla oyunlar şimdi İslam'a karşı oynanmaktadır. İslam düşman hedef olarak gösterilmiştir. Amaçlarının gerçekleşmesi için İslam dünyasında çok çeşitli oyunlar tezgahlanmaktadır. Buradaki amaçları İslam'ın siyasi, ideolojik ve manevi bir güç olmasına engel olmaktır.

Bu yönde yapılmış tezgahlardan en eskisi İslam reformudur. Asırlarca İslam reformu için birçok ilahiyatçı devreye sokulmuştur. Bu durum bugün de devam etmektedir. Bunların en meşhurları Üç Silahşörler olarak anılan Cemalettin Afgani, Abduh ve Reşid Rızadır. Bu din reformistlerinin amacı İslam'ı batılı siyasi kültürel ve ideolojik düşünce ve değerlerle birleştirerek, İslam'ın ruhunu söndürmektir. Bu faaliyetler bugün de bütün İslam ülkelerinde büyük bir hızla devam etmektedir. Ancak bu hareketler gerçek İslam alimleri tarafından eleştirilmekte ve karşı konulmaktadır. Bu nedenle bu faaliyetlerin batılıların istediği oranda başarılı oldukları şüphelidir. (Bkz. Dinde Reformistler 1, Dinde Reformistler 2)

Bu konuda son yıllarda tezgahlanan bir oyun da, İslam'ın terörle yaftalanmasıdır. Bu amaçla İslam kisveli silahlı örgütler ortaya çıkarılmıştır. Bu örgütler vasıtasıyla terör uygulanmakta ve bunlar da İslamiyet'e mal edilmeye çalışılmaktadır. Böylece dünya kamuoyunda olumsuz bir İslam imajı yaratılmak istenmektedir. Bu yolla İslam ülkeleri korkutulmakta ve tehdit edilmektedir. Böylece İslam ülkeleri biraz daha batının siyasi ve kültürel gücüne bağımlı kılınmaya çalışılmaktadır. Bu terör hareketleri masum ve samimi Müslümanlar üzerinde bir baskı unsurudur. Böylece Müslümanların alternatif bir ideoloji ortaya koymalarına mani olunmak istenmektedir. Bunun sonunda batının ideolojisi olan yeni dünya düzeninin bir alternatifi olamayacağı kanaatinin kuvvetlendirilmesi amaçlanmaktadır.

Batı emperyalizm bunu yaparken çeşitli vasıtalar kullanmaktadır. Bu vasıtalar şunlardır: Medya, Dinlerarası diyalog, Uluslararası sivil toplum örgütleri, Küreselleştirme güçleri ve kuruluşları.

Medya

Görsel ve yazılı medya emperyal güçlerin kullandığı en önemli vasıtadır. Bu medyada milletlerin kendi kültür ve dini gelenekleri çarpıtılmakta, böylece yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. Çünkü bir milleti bir arada tutan kuvvet onun geleneksel kültürel ve dini değerleridir. Bu değerleri yozlaştırırsanız milletler dağılır ve batıya teslim olur. Bunun örneğini 1789 Fransız devriminde gördük. Fransız devriminden önce Avrupa'da bu devrime karşı çıkanlar medya yoluyla gericilik, yobazlık, köktendincilikle damgalanmışlardır. Bu yöntem daha sonra 1839 Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'da ve 1917 Bolşevik İhtilali ile Rusya'da kullanılmıştır.

Bugün de İslam ülkelerinde medya bu görevini ağırlıklı olarak sürdürmektedir. Dindar insanların yaptıkları adi olaylar abartılı olarak haber yapılmaktadır. Oysa bu tip olaylar her toplumda olabilecek günlük şeylerdir. Ancak insanların dini anlayışlarını saptırmak ve yozlaştırmak için bu gibi olaylar özel bir misyon ve yönlendirme ile sunulmaktadır.

Dinlerarası Diyalog

Küreselleştirme din savaşlarını önlemek ve dinler arası kardeşliği temin için, dinler arası diyalogların olmasını ileri sürmektedir. Ancak bu doğru değildir. Diyalog adı altında görünüşte yapılan şey, dinlerin var oldukları sanılan ortak değerlerin ortaya konulmasıdır. Böylece semavi dinlerin aynı şekilde günümüzde de geçerli oldukları ispat edilmeye çalışılmaktadır. Bu faaliyetlerden en çok istifade edenler Hristiyanlardır. Böylece onların misyonerlerinin faaliyetleri için bir ortam hazırlanmakta ve Hristiyanlığın yayılmasına çalışılmaktadır. Bir Müslüman Hristiyan olursa bu yalnız iman seviyesinde kalmayacak, kişinin Türk Müslüman adetleri ve geleneklerini terk ederek batılı kültürel değerlerin taşıyıcısı ve temsilcisi olacaktır. Bu nedenle ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde özellikle evanjeliklerin yaptığı yoğun bir misyonerlik faaliyeti devam etmektedir.

A.Altındal’ın, “Gül ve Haç Kardeşliği, Avrupa Birliğinin Gizli Mason Kimliği” adlı kitabında şu bilgiler verilmektedir:

“Dinlerarası diyalog fikri, 1962-1963 yıllarında 2. Vatikan Konsilinde ilan edilmesinden önce, Amerikalı Pastör F. Buchman’ın 1926'da İngiltere'de Oxford Grubu olarak bilinen “Manevi Cihazlanma Örgütü” adıyla bir örgüt kurmuştur. Bu örgüt 1945-1950 yılları arasında özellikle savaştan yorgun çıkan Avrupa milletlerini barıştırmakla uğraşmıştır. Bu örgüt İstanbul'da bir Mason locası açarak anti komünist faaliyetlerde bulunmuştur. 1957'de İbrahim'i dinler projesi geliştirmiştir. Bu proje ile İstanbul'u dünya dinlerinin başkenti yapmak  isteyen manevi cihazlanma örgütü, Menderes'e ünlü “İstimlak ve Onarım” projesini teklif etmiştir.

Dinlerarası diyalog ile ilgili yayınladığımız “Dinler Arası Diyalog” başlıklı yazımızda daha fazla bilgi verilmektedir.

Uluslararası Sivil Toplum Örgütleri

Uluslararası kuruluşlara bağlı olan birçok sivil toplum örgütü küreselleştirilmeye hizmet etmektedir. Bu örgütler demokratikleşme, liberalleşme, insan hakları, hümanizm gibi sloganlarla insanların zihinlerini çelmektedirler. Bu örgütlerin büyük bir kısmı emperyalist güçler tarafından kurdurulmuş ve onlar tarafından yönetilmektedir. Tabii ki bunların dışında her ülkeye ait bağımsız ve topluma hizmet etmeye çalışan sivil toplum örgütleri de vardır.

Küreselleştirme Güçleri ve Kuruluşlar

Küreselleştirme, yani yeni dünya düzeninin karar organı Illuminati'dir. Bu örgüt çok gizlidir ve siyonistlerden oluşan 3 üyesi vardır. Bunlardan ismi bilinen tek üye H. Kissinger’dır. Diğer kuruluşlar ise sadece yürütme görevini haizdir. Yürütme ile görevli kuruluşlar çok çeşitlidir. Her birinin başka bir amacı vardır. Bunlara örnek olarak şunları verebiliriz: Council of Foreign Relation (CFR), Bilderberg Group (BB),Trilateral Commision (TC),  Mason Locaları, Birleşmiş Milletler, NATO, Dünya Bankası, IMF ve  Amerika Evanjelist Kiliseleri.

Bu konuda Profesör Mehmet Bayrakdar adı geçen makalesinde şu açıklamalarda bulunmaktadır:

“Bütün bu kuruluşlar ABD ve İsrail'in dünya politikasını oluştururlar. Başka bir ifadeyle küreselleştirme, ABD'nin bugünkü devlet politikasıdır. Yürütmeyi tek elden idare eden bu devlettir. O halde şimdiki haliyle küreselleştirmeyi burada yeniden daha açık bir şekilde tanımlayacak olursak, siyonizm ile Amerika'nın dünyayı tek elden yönetmeye dair işbirliğidir diyebiliriz. Küreselleştirmenin geleceği konusunu iyi anlayabilmek için burada siyonizm ve amerikanizm hakkında çok kısa tanımlama yapmak gerekir.

Siyonizm Theodor Herzl ve diğer Avrupalı Yahudilerin kurdukları Seküler Yahudi milliyetçiliği ve ideolojisidir. Geleneksel Yahudilikten kaynaklanan, Yahudileri üstün, diğer milletleri köle görme vardır. İktisadi açıdan liberal kapitalizmi savunur. Masonluk esas ve esprisini taşır. Siyonistler aynı zamanda çoğunlukla masondurlar.

Amerikanizm, kültürel anlamda Hristiyan batı kültürünü temsil eder, siyasi anlamda liberal demokrasidir. Dini anlamda ise iki farklı anlayış vardır: Birincisi Protestanlık veya Katolik olarak geleneksel Hristiyanlıktır. İkincisi kökten dincilik ve haçlılık anlamında evanjelizm’dir. Bu sonuncular, Amerikan dış ve iç siyasetinde çok etkilidirler. Dini gerekçelerle Amerika'daki birçok Yahudi kuruluşu ve İsrail Devleti ile yakın ilişki içerisindedirler. Dünyada yoğun bir misyonerlik faaliyeti sürdürmektedirler. Cumhuriyetçilerin amerikanizminde, genellikle Avrupa'yı Amerika'ya bağımlı görme politikası söz konusudur. Demokratlarınkinde ise Avrupa kendisiyle işbirliği yapılması zaruri tek partnerdir.”

 

Türkiye’deki Küreselleştirme Faaliyetleri

Türkiye 1946 yılında Marshall yardımı projesiyle küreselleştirilmeye başlanmıştır. Bu tarihten sonra ülkemiz, küreselleştirilme gücünün kurduğu her uluslararası örgüte üye olmuştur. Gün geçtikçe küreselleştirme batağına daha da saplanmıştır. Bu konuda yazılmış olan M.E. Değer’in “Oltadaki Türkiye” ve H. Nebiler ve S. Parlar’ın “Petrolün Ekonomi Politiği” adlı kitaplarındaki bazı bilgileri aşağıda aktarıyoruz.

Nelson A. Rockfeller 1956 yılında ABD Başkanı Eisenhower’e yazdığı gizli bir mektupta şunları söylemektedir:

“Bağdat Paktı'nın, kağıt ve harita üzerinde iyi bir görünüş arz ettiği doğrudur. Zira bu pakt, Ortadoğu'nun dört ülkesini, bizim çıkarlarımıza uygun düşen bir pakt içinde toplamaktadır. Bu ülkeler, komünist dünyanın güney sınır çizgisi üzerinde bulunmaktadırlar. Ayrıca, kıymetli stratejik hammadde rezervlerine ve kalabalık insan gücüne sahiptirler. Bağdat Paktı üyesi olan Türkiye, aynı zamanda NATO yoluyla bizim savunma sistemimize bağlanmıştır. (Bağdat Paktı’nı ve SEATO’nun o günkü yapısını ve işlevini yetersiz bulan Rockfeller şöyle devam ediyor)… Bizim politikamız hem global, yani dünyanın bütün kara parçalarını kapsayan, hem de total olmalıdır. Yani politik, askeri, ekonomik, psikolojik tedbirleri ve özel metotları bir bütün içinde bir araya getirmelidir. Başka bir deyişle, yapılacak şey atlarımızın hepsini bir tek arabaya koşmaktır.

Görüşümü daha iyi ortaya koyabilmek için, yüzeysel de olsa dış politikamıza ait birkaç ilkenin Avrupa ve Asya'da nasıl uygulandığını tahlil etmeye çalışacağım. Bilindiği gibi, Avrupa'da ekonomik yardımla işe başladık. Marshall planı olmasaydı NATO'nun kurulması mümkün olmazdı. Marshall planı ile gerçekleştirilen şey, baskının her çeşidinin kullanıldığı, koordine bir dış politika sağlamak oldu. Bu politika umduğumuz ve planladığımız gibi sağlam bir askeri paktın kurulmasına götürdü.

Düşüncelerimin pratikteki en somut örneği, hatırlayacağınız gibi, bizzat meşgul olduğum İran tecrübesidir. Ekonomik yardımı harekete geçirerek İran petrolüne el koymayı başardık ve bu ülkenin ekonomisine yerleştik. Halihazırda İran Şahı, elçimize danışmadan hükümetinde herhangi bir değişiklik yapmaya bile cesaret edememektedir.

Bu ilkelerden hareketle, Amerikan iktisadi yardımının yapılacağı ülkeleri üç grupta toplamayı teklif ediyorum. Birinci gruba bizimle dost olan ve bize uzun süreli, sağlam askeri paktlarıyla bağlanmış olan antikomünist hükümetlerin iktidarda olduğu ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş iktisadi yardım, örneğin Türkiye'ye bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere, Türkiye gibi, doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu ancak bize uygun ve bağımlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.”

Yukarıdaki ifadeler Türkiye'nin nasıl bir küreselleştirme kıskacı içinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Yaşanan askeri darbeler, sağ sol çatışmaları, dini etnik çatışmalar, ödenme güçlüğü çekilen dış borçlar, özelleştirmeler, derin devlet gibi olgular küreselleştirme gücünün iktidarlara yaptırdıkları şeylerdir.

1957'de Celal Bayar, “30 yıl sonra Türkiye küçük bir Amerika olacaktır”, 1985'te Turgut Özal, “Türkiye'yi küçük Amerika yapacağız” diyordu. Halk bu sözlerden Türkiye'nin gelişip Amerika gibi güçlü bir devlet olacağını anlıyordu. Ancak bu sözlerin anlamı şuydu: Türkiye’de yerli iktidarlar aslında Amerika tarafından yönetilmektedir. Türkiye'nin dışarıdan yönetildiği bazı siyasiler tarafından da dile getirilmiştir. Örneğin Ecevit Aktüel (1-7 Nisan, 1995) dergisine verdiği bir demecinde, Türkiye'nin dışarıdan yönetildiğini söylemiştir.

İkinci Dünya Savaşı'nın sonrası, ABD'nin Türkiye'yi nasıl görmek istediğini 1946 tarihli meşhur Thornburg raporundan anlamaktayız:

“Türkiye'nin ağır sanayi kurması gerekli değildir. Karabük Demir ve Çelik fabrikası tasfiye edilmelidir. Yine Türkiye uçak, makine ve motor projelerini iptal etmeli, bu tür yatırımlara yönelmemelidir. Sanayi bırakılmalı, tarımla kalkınmaya yönelmelidir. Demir Yolları yerine Karayolları yapılmalıdır. Tüm bunlar için gerekli sermaye ABD tarafından verilecektir. Esas itibariyle ziraatçı olan ve ziraat için gerekli olan çelik saban vesaire malzemeyi henüz yapamayan bir memleketin lokomotif inşa etme arzusu mevsimsizdir. Türk makamları bu şekilde düşündükleri müddetçe, dolarlarımızın ve bu gibi makineleri imal edecek malzemelerin vatanımızda kullanılması daha iyi olacaktır. Uçak ve dizel motorları ile sair girift makineler imali için Ankara'da bir fabrika tesis etmek tasavvuru da aynı sınıfa dahil edilebilir. Bu gibi tasavvurları hazırlayan veya mütalaa eden kimselere Amerikalılar iyi mesai arkadaşı nazarıyla bakmayacakları gibi, memleketin mali kaynaklarını böyle projelere tahsis eden bir hükümetin de yabancı sermayedarlara itimat telkin ettiği iddia olunamaz.”

Türkiye bu tip raporların doğrultusunda idare edilmiştir. 1951'de yürürlüğe giren “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Yasası” halen geçerlidir. ABD'nin pamuk ve tütün gibi tarım ürünlerine koyduğu kota ile Türkiye artık tarım ülkesi bile olmaktan çıkarılmıştır.

Türkiye'ye hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne alınmayacaktır. AB’nin kimliği küreselleştirmeci bir zihniyet taşımaktadır. Bu nedenle Türkiye’yi kendi aralarında görmek istememektedirler. Ayrıca Avrupa'da İslam'ın yayılacağı ve Müslüman nüfusun artacağı gerekçesi ile Türkiye'nin AB üyesi olması Vatikan ve Hristiyan otoriteler tarafından istenmemektedir. Ancak AB fırsattan istifade Türkiye'den tavizler koparmak için onu oyalama siyaseti uygulamaktadır.

Profesör Necmettin Erbakan, “Milli Görüş” adlı kitabında bu konuda şunları söylemektedir:

“Cumhuriyetten sonraki sanayileşme çalışmalarını birkaç devre içerisinde mütalaa etmek mümkündür. 1923'ten 2. Cihan Harbi'nin başına kadar memlekette sanayileşmek için bazı gayretler olmuştur. Bu devirde bir takım sanayi müesseseleri de kurulmuştur ve milli bir sanayinin kurulması gayreti ve şuuru mevcuttu. Ancak o devrin en büyük hatalarından biri ecnebi mütehassıslara fazla itibar etmek oldu. Mesela demir çelik fabrikasının kurulmasının tarihini inceleyiniz: sene 1925, Büyük Millet Meclisi Türkiye'de bir demir çelik sanayinin kurulması için bütçe müzakerelerinde meclis olarak karar altına alıyor, hükümete de emir veriyor. Hükümet bir demir çelik sanayinin nasıl kurulacağı hususunu bir Belçikalı uzmana havale ediyor. Belçikalı uzman geliyor 1925 senesinde, birkaç sene Türkiye'yi inceledikten sonra bir rapor veriyor. Siz diyor “Demir Çelik fabrikasını kuramazsınız. Bu sevdadan vazgeçin. Şeftali yetiştirmeye bakın” diyor. Bundan sonra 8 sene memleket vakit kaybediyor. Sene geliyor 1933'e, tekrar bütçe müzakerelere esnasında yine Millet Meclisi karar alıyor. Bu karar üzerine de bu sefer bir Avusturyalı uzmana aynı mevzu havale ediliyor. Onun verdiği rapor da öbürkününden farklı değil. “Siz ziraate bakın” zihniyetini telkin etmeye çalışıyor. Ne zaman ki İkinci Dünya Harbi patlıyor, patladığı zaman, aman bu işler demir çeliksiz olmayacak, artık katiyetle ne yapıp yapalım bunun temelini atalım deniyor. Bugünkü Karabük'te bu temel atılıyor. Tasavvur buyurunuz ki, 1925'ler nere 1938-39 nere. Ara yerde tam 15-16 senelik vakit geçmiş. Bu ara yerde geçen vakitleri 1925'ten sonra hesaplasak dahi 13 senelik bir zaman kaybediyoruz.”

Bu açıklamalara göre Osmanlı'yı etkileyen küreselleştirme zihniyeti Cumhuriyet kurulmasından sonra da maalesef devam etmiştir. Profesör Erbakan kitabında şunları da yazmaktadır:

“1961 senesinin 4. Sanayi Kongresi'nin zabıtlarını alıp inceleyiniz. Bir hafta sürmüş bir kongredir. Bu bir haftada bizler bu sanayi mutlaka Türkiye'de kurulmalıdır, işte Gümüş motor kurulmuştur. Bu kurulduğu gibi otomobil, traktör, kamyon sanayisi de Türkiye'de kurulabilir dedik. Bütün bu mücadeleyi yaparken, maalesef o günkü zabıtları açın bakın, bir kişi de çıkmıştır, ismi lazım değil, bu memlekette ağır sanayi kurulamaz, bundan vazgeçiniz, ancak şeftali bahçesi yetiştirilebilir diyor idi. Şimdi bugün en büyük montaj sanayinin cirolarını bu meşhur kişi topluyor. Gümüş motor bu devrin içerisinde bir büyük hadise ama, memleket olarak hala bugüne kadar çeyrek asırdan beri ciddi sanayileşme hareketi başlamadı.”

Türkiye'nin küreselleştirilmesinin bir safhası da Kamu İktisadi Teşekküllerin (KİT) özelleştirilmesidir. Bu konuda 1950'lerden beri Para Fonu IMF, KİT’lerin özel sektöre satılması için çeşitli hükümetler nezdinde sürekli baskılarda bulunmuştur. Neden olarak Dünya Bankası'nın KİT’lerin ekonomik olmadıklarını ileri sürmesidir.  bu konuda Cumhuriyet gazetesinin 10 Şubat 1992 ve 10 Nisan 1993 tarihlerinde şu bilgiler verilmektedir:

“Dünya Bankası'nın henüz açıklanmayan iki ciltlik bir KİT raporu var. İki ay önce çıkmış olan bu rapora göre, iki yıl içinde KİT sisteminin yok edilmesi öngörülmektedir. Bazıları satılacak, satılma şansı olmayanlar kapatılacak.”

“27 Şubat 1993 tarihli IMF Türkiye raporunda KİT’ler üzerinde özellikle durulmuş, bu konuda daha önce Dünya Bankası'nın yaptığı öneriler tekrarlanmıştır. Kuruluşların parçalanması, bir kısmının yok edilmesi, aşırı istihdamın çözümü olarak erken emeklilik sisteminin başlatılması, KİT’lere bütçe transferlerinin durdurulması vesaire.”

Bu konuda Atilla İlhan, “Hangi Küreselleşme” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“IMF bir kere dişlerini geçirdi mi, kesinlikle bırakmıyor. Türkiye'deki kamu öncülüğünde kalkınma modelini dağıtmayı kafaya koymuş ya. Bunun için önce KİT’leri, yani o modelin kalelerini ortadan kaldırması lazım. Aşağı yukarı 40 yıldır gelmiş geçmiş bütün iktidarlara aynı telkini yapıyor, aynı gerekçeleri ileri sürüyor. Bunlar zarar eder ekonominin sırtında kamburdurlar. Estek köstek.”

Bu konuda Demir Çelik İşletmeleri eski Genel Müdürü Dr. Sencer İmer şunları söylemektedir:

“Bunları kapatıp kendi stratejik düşüncelerine göre etkisiz hale getirmek isteyenler olabilir. Çünkü dünyada politik savaşın yanı sıra ekonomik savaşta sürüyor. Türkiye 1980'de 2,5 milyon ton çelik üretiyordu ve dünyada 33. sıradaydı. Şimdi 10 milyon ton çelik üretiyor ve 18. sırada. Biraz daha çalışırsak ilk 10’a geleceğiz. Türkiye'nin dünyadaki Çelik Payı artıyor, ne yapabiliriz, nasıl kontrol edebiliriz diye düşünen ülkeler var.”

Zülfikar Doğan, 9 Ağustos 1993 tarihli Milliyet gazetesinde şu haberi yazmaktadır:

“Hükümetten özelleştirme programını, KİT’lerin tasfiyesini hızlandırmasını isteyen Dünya Bankası, özelleştirme nedeniyle işten çıkartılacak işçilerin kıdem tazminatlarının karşılanması için Türk hükümetine bir milyar dolarlık (11,5 trilyon TL) bir kaynak ayırdığını bildirdi. İşten çıkarma programının ve istihdamın azaltılmasının KİT’lerde zaman geçirilmeden yürürlüğe konmasını isteyen Dünya Bankası'nın 2 yılda vermeyi planladığı 1 milyar dolarlık kıdem tazminatı parası için ilk yıl KİT’lerden 25.000 kişinin, 2. yıl ise 18.000 işçinin çıkarılmasını öngördüğü kaydediliyor.”

KİT'lerin özelleştirilmemesi konusunda Türkiye'de uzun bir mücadele verilmiştir. Fakat sonuçta küreselleştirme gücünün dayatmalarının büyük bir kısmı gerçekleşmiştir.

Bütün bunlar küreselleştirmenin Türkiye'yi nasıl esir aldığının göstergeleridir. Küreselleştirmenin etkileri her dönemde ülkemizde kendini hissettirmiştir. Fakat bunun böyle devam etmeyeceği ve bir gün ülkemizin küreselleştirme kıskacından kurtularak kendini güçlendirecek eylemler yapacağını ümit ediyoruz. Böyle düşünmemizin nedeni, küreselleştirme aktörleri arasındaki çelişkilerin artık gün yüzüne çıktığı ve gittikçe büyüdüğünü görmemizdir. İnşallah bu çelişkiler büyüyerek tek dünya düzenini iflas etmesine neden olacaktır. Böylece her ülkenin kendini hiçbir dış etkene bağlı olmaksızın güçlendirilmesi mümkün olacaktır. Bunda da İslam öncülük ve kumanda edecektir.

 

Sonuç

Küreselleştirme bugün bütün hızıyla devam etmesine rağmen zamanla onu bekleyen önemli tehlikeler vardır. Bunları iki kısımda inceleyebiliriz.

1) İleride dini ve ideolojik gerekçelerle siyonist güç ile amerikancı Hristiyan ve evanjelik güç arasında bir menfaat kavgası ortaya çıkabilir. Bu onları zayıflatacak bir etken olabilir.

2) Dünyada geniş halk kitleleri küreselleştirmeye karşı uyanmaktadırlar. Bu uyanış karşı bir güç oluşturabilir. Çeşitli ülkelerde bazı protesto eylemleri gözlenmektedir. Bu protestolara ABD devletinde, Rusya ve Çinde de rastlanmaktadır. Bu protestoların haklılığı insanlar arasında yayıldıkça yeni dünya düzenine karşı geniş bir muhalefetin oluşması mümkündür.

Küreselleştirmeye karşı olan ifadelerimiz abartılı ve komplocu değildir. Dünyada bu görüşleri paylaşan birçok insan vardır. Bu konu gün geçtikçe dünyada daha da işlenmekte ve insanlar fikirlerini açıkça ifade etmektedirler. Bu eylemler, uzun bir zamanda da olsa, yeni dünya düzenine karşı bir direnişin güçlü olarak ortaya çıkışının göstergeleridir.

Bugün için dünya adı konulmamış 3. Dünya Savaşı yaşamaktadır. Bu savaşın nedeni, yeni dünya düzeni olarak dayatılan ideolojidir. Bu ideolojinin kendi içindeki çelişkiler, küreselleştirme hareketinin gittikçe bir batağa saplanacağını göstermektedir. Çünkü yeni dünya düzeni kurulmak istenmesi, dünyada çeşitli ülkelerde iç savaşın ve ülkeler arasında menfaat çatışmalarının, dolayısıyla da savaşlara neden olmaktadır. Rusya - Ukrayna savaşı bu bağlamdadır.

Buradaki çelişkiler devamlı artmaktadır. Çünkü insanların nefisleri daima daha fazlasını istemektedir. Bu da onların temkinli ve adil olmalarını engellemektedir.  İnsanın maddeye olan sevgisinin bir zaafı olarak çelişkiler derinleşmektedir. Bunun sonunda çatışmalar ve savaşlar ve terör artması kaçınılmazdır. Böyle bir ortamda dünya huzur ve rahatı kaybedecektir. Küreselleştirme gücüne sahip olanların da güçleri kırılacak ve zamanla etkisiz hale geleceklerdir. Bu durumda her ülkenin tekrar eski bağımsızlıklarına dönmesi ihtimali büyük olacaktır. Bu da dünyada tekrar adalet ve huzurun sağlanması demektir.

Böyle bir durumda Müslümanların görevi, olayların gerçeğini çok iyi incelemeleri ve İslam'ın temel ilkelerinden ödün vermemeleridir. Kur'an ve sünnetin emir ve yasaklarına harfiyen uymakla tekrar adil olan bir dünya düzenine kavuşmak mümkündür. Böyle bir yoldan başka bir yol da mevcut değildir. Başarı Allah'tandır.

 

Kaynaklar

“Erbakan Külliyatı”, Necmettin Erbakan, Milli Gençlik Vakfı Yayınları, Cilt 1, Ankara, 2014

“Hangi Küreselleşme”, Atilla İlhan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019

“Illuminati, Entrika Çemberi”, Texe Marrs, Timaş Yayınları, İstanbul, 2002

 “İmparatorluğa Karşı”, Michael Parenti, Kaynak Yayınları, 1996

“Gül ve Haç Kardeşliği: Avrupa Birliği'nin Gizli Masonik Kimliği”, A. Altındal, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003

“Küreselleşme ve Müslümanlar”, Muhammed Kutub, Beka Yayınları, İstanbul, 2017

“Küreselleşme, Radikalizm ve İslam”, İbrahim Turan, Maarif Mektepleri, Ankara, 2017

“Küreselleşme Çağında İslam”, Mahmud Hamdi Zakzuk, Mana Yayınları, İstanbul, 2013

“Küreselleştirme ve Küreselleşme”, Mehmet Bayrakdar, Dini Araştırmalar, Cilt 6, Sayı 17, Sayfa 149-162

“Oltadaki Balık Türkiye”, M. Emin Değer, Otopsi Yayınları, 2017

“Post Modernizm ve İslam, Küreselleşme ve Oryantalizm” Yasin Aktay, Abdullah Topçuoğlu, Vadi Yayınları, İstanbul, 2017

“Petrolün Ekonomi Politiği”, H. Nebiler, S. Parlar, Sarmal Yayınevi, 1996

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa       Makaleler

Küreselleşme mi,

Küreselleştirme mi?

Yayınlanma Tarihi : 28.06.2022

Novus Ordo Seclorum

(Çağların Yeni Düzeni)