Hayat nedir? Hayatın amacı nedir? Bu soruların cevapları insanları asırlarca meşgul etmiştir. Filozoflar, bilim adamları, ilahiyatçılar bu konuda birçok görüşler ileri sürmüşlerdir. Hatta her insan kendine göre bu sorulara cevap bulmaya çalışmıştır. Fakat bu cevaplar ne kadar doğruyu ve gerçeği yansıtmaktadır. Bu hususta herkesi tatmin edecek bir yol belirlemek mümkün müdür?

Bize göre hayat ile ilgili soruların cevapları İslam dininde tam olarak verilmiştir. İslam dininin bu konudaki görüşlerini yazımızın sonunda ifade edeceğiz. Daha önce insanların bu konudaki farklı düşüncelerini ele alarak, onların çelişkili ve yanlış taraflarını ortaya koymaya çalışacağız.

 

Filozofların Hayat Görüşleri

Hayatın anlamı ve amacı konusunda ilk Yunan filozoflarından beri görüşler ve düşünceler ortaya atılmıştır.

Platon: Platon’a göre hayatın anlamı “daha çok öğrenmektir”. Çünkü ona göre bilgi insanı erdeme ulaştıran en önemli araçtır. Bu nedenle Platon, eğitimin her şeyden daha önemli olduğunu ifade etmektedir. Ona göre demokrasinin başarılı olması için insanların eğitimli olmaları şarttır. Bilgisiz ve eğitimsiz insanların uyguladıkları demokrasi yöntemi zamanla oligarşiye dönüşecek ve halk yanlış bilgilerle donatılacaktır. Bunun sonunda toplumda diktatörler ortaya çıkacaktır. Yani demokrasinin olması için bilgi şarttır.

Platon’un hayatın amacı olarak bilgi edinmeyi ileri sürmesi kısmen kabul edilebilir. Gerçekten bilgisiz toplumlar daima sömürülmüş ve egemenlik hakları ellerinden alınmıştır. Bunu tarih boyunca insanlar yaşamış ve bugün de yaşamaktadır. Bugün cahil toplumlar sahte demokrasilerle yönetilmekte ve her türlü zulme uğramaktadırlar. Ancak bu görüş hayatın amacının ne olduğunu tek başına ifade etmekten uzaktır. Çünkü hayat denklemi içerisinde daha birçok başka parametreler vardır. Bunların başlıcaları insanın manevi tarafını oluşturan ruhu, nefsi gibi hususlardır.

Aristo: Aristo'ya göre hayatın amacı “iyi olmak”tır. Ona göre insan, kendisini diğer varlıklardan ayıran bir etik yaklaşıma sahiptir. Bu etik değerler insanı iyi olmaya yönlendirecektir. Aristo'ya göre insan “mantıklı (rasyonel)” bir varlıktır.

Kinizim (Cynicism) : Kinik  öğretisi, Sokrat’ın öğrencisi olan Anisthetos tarafından ortaya konulmuştur. Bu öğretiye göre, insanın son amacı “basit bir yaşam” sürdürebilmektir. Bu basit yaşamda hedef, zenginlik, ün, güç ve cinsellik gibi isteklerin terk edilerek, insanın kendi kendine yetebileceği bir hayatı sürdürmesidir.

Hedonizm: Bu öğreti, Sokrat’ın öğrencilerinden Aristippus tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre insan hayatının amacı olabildiğince zevkli bir hayat sürmek ve acılı taraflarını azaltmaktır. Yani insan her an için zevk edinmeye koşmalıdır.

Bu görüş bugün de insanları son derece cezbetmektedir. Çünkü insanların nefsine hitap ederek, onu elinden geldiğince azdırmaya yönelmektedir. Bu öğreti bugün birçok insan tarafından kabul görmektedir. Bu da insanların dünyada zevk ve eğlenceye düşerek sapıtmasına neden olmaktadır. Oysa İslam'a göre bu sapıtmalar, insanın hem dünya hem de ahiret hayatını karartır.

Epikürizm:  Bu öğreti de hedonizm gibi zevki ve keyfi en üst seviyede olmasını ister. Ancak yolları farklıdır. Epikürizme  göre, insanın keyfinin en üst noktaya çıkabilmesi için - ki bu noktaya ataraxia denir - kişinin alçak gönüllü bir hayat sürmesi öngörülür. Böylece hayatın nasıl işlediğini daha iyi anlamış olur.

Stoacılık: Stoacılığa göre hayatın anlamı mantıklı olup, canının acımaması olarak ifade edilebilir. Çünkü ona göre insanı mutsuz yapan, hayata dair yanlış çıkarımlar yapmasıdır. İnsanın söylediklerinden çok yaptıkları önemlidir. Bu nedenle insan doğasının işleyişini iyi tanımalı ve ona göre hareket etmelidir ki, sonunda mutsuzluğa düşmesin.

Kantianizm: Bu öğreti, Alman filozof Immanuel Kant’ın zihin ve etik üzerine kurguladığı düşünceleri esas almıştır. Kant'a göre toplumu bir arada tutan ve onu en optimal düzeyde devamını sağlayan bir ahlâk anlayışı oluşması gerekir. Buna göre, “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran” ilkesini onlar için esastır. Bu onların temel hayat anlayışıdır.

Nihilizm: Nihilizme göre hayatın anlamı yoktur. Bu felsefe ekolüne göre her şey ve herkes serbesttir. İnsanın hayatta her şeyi yapmak için izni vardır. Bu görüş özellikle Nietzsche’in “Tanrı öldü” ifadesinden sonra, insanların bugünkü yaşamlarına en çok şekil veren bir felsefe doktrini olmuştur.

Birçok filozof, “Hayatın amacı nedir?” sorusuna farklı yönlerden yaklaşarak cevap vermiştir. Genelde onların görüşleri, birbirlerini hem eleştirmek ve hem de tamamlamak amaçlı olduğu kabul edilebilir. Fakat bazı durumlarda bu görüşler arasında belirli çelişkiler ortaya çıktığı da görülür.

Bu durum bize filozofların “Hayatın amacı nedir?” sorusuna tam tutarlı ve kompakt bir cevap veremediklerini göstermektedir. Buna göre, insanın sırf akıl yürüterek bu soruyu tam ve kesin olarak cevaplamaları mümkün olamamaktadır. Bunun da nedeni, filozofların insan yapısındaki ruh, nefs gibi manevi unsurları dikkate almamalarıdır. Bu manevi unsurların akıl yoluyla anlaşılması mümkün değildir. Bu ancak ilahi bir bilgilendirme ile mümkündür.

 

Çeşitli Hayat Anlayışları

Hayatın amacı insanlar tarafından da çeşitli ifadelerle formüle edilmeye çalışılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:

● “Hayatın amacı dışarıya değil içeriye bakılarak anlaşılır.”

Bu görüşe göre, hayatın amacını anlamak için insanın hayatı boyunca karşılaşacağı engelleri iyi tanıması gerekir. Bu engeller çocukluktan beri önümüze konan hedefler, başkalarının hakkımızda verdiği kararlar ve insanın kendisini başkalarıyla kıyaslamasıdır. Hayatın amacını bulmak için bu engellerden kurtulmak gerekir. Çünkü başkalarının beklentileri yaşanmaz, başkalarının övgüsü seni bir yere getirmez, kendini başkalarıyla kıyaslayarak başarılı olmazsın.

Onlara göre hayattaki amacın belirlenmesi için, yapmaktan hoşlandığın şeyleri keşfetmelisin, en hoşlandığın nitelikleri keşfetmelisin, ulaşmak istediğin noktayı belirlemelisin, amacın konusunda kesinlikle net olmalısın, memnuniyetini değerlendirmelisin, kendine zaman ayırmalısın ve hayattaki amacına odaklanmalısın.

Bütün bunların yapılması, insana hayatın amacının ne olduğunu öğretmesi oldukça zordur. Çünkü bunlar sadece insanın maddi ve nefsi hayatına hitap etmektedir. Muhakkak ki hayat yalnız madde ve istemekten ibaret değildir. İnsanın yapısında diğer manevi unsurlar da devrededir. İnsanın akıl yoluyla vardığı sonuçlar onun hayatının varlığını ve amacını tamamen ifade etmez.

 ● “Hayatın amacı daha fazla hayattır.”

Buradaki esas görüş, bizim hayatımız ile birlikte diğer canlıların da hayatlarını önemsememizim gerekli olduğudur. Hayat, tüm canlılar gaye edilerek, devam etmek için bireysel yaşananlara ihtiyaç duyar. Bununla birlikte yaşamın ilkelerine uygun olarak, tüm canlıların menfaati bireysel meselelerin önüne geçmelidir. Bu davranışlar insanda mutluluk verici hormonların artırmasına neden olur. Bunun aksi olarak kendini merkeze koyan davranışlar ise gerek bilinci gerekse bilinçaltında pişmanlık ve kaygı duygularına neden olur. Bencil olmamak bize mutlu bir yaşam getirir.

Onlara göre tüm hayatların devamlılığı, hayatın değerli olduğu ve korunması gerektiği anlayışını beraber getirir. Hayatın devam edebilmesi için hayat önemsenmeli ve korunmalıdır. İnsanın kendini merkeze alması bu davranışlara karşı çıkar ve hayatın istismarına neden olabilir.

İnsan türü genelde hayatını devam ettirme yönünde çabalar. Bu onun fıtratında vardır. Çünkü, insana yaratılışta hayatını devam ettirmesi duygu ve düşüncesi verilmiştir. Ancak insanın tek amacının bu olması yanlıştır. İnsanın bunun yanı sıra bazı sorumlulukları da vardır. Çünkü hayat yalnız dünya hayatı değildir. İster inanılsın ister inanılmasın, bir de ahiret hayatı vardır. Dünyada yaşarken ahiret hayatı da amaçlanmalıdır. Maalesef seküler kültürle eğitilen insanlar için hayat yalnız dünya hayatı olarak görülmektedir. Seküler anlayışa sahip olan insanlar da, dünya hayatını nasıl güzelleştiririz diye çalışmaktadır. Bu gerekli olmakla birlikte yeterli olmayan bir davranıştır.

● “Hayatın amacı yoktur.”

Onlara göre, insanlar “Neden hayattayız?” sorusuna cevap verememektedir. İnsanların bazıları kendilerini dünyada yalnız ve amaçsız hissedilebilir. Onlar için en korkulacak şey unutulmaktır. Kendilerini evren içinde bir nokta görüp değersiz hissetmektedirler. Bu insanlar inançlı da olsalar, neden yaratıldıklarına akıl sır erdirebilmiş değillerdir. Bu anlayış insanı boşluğa iter ve insan hayatını değersizleştirir. İnsan boşuna mı yaratılmıştır? İnsana verilen yetenekler boşuna mıdır? Tabii ki hayır. Çünkü alemde her şey hak olarak yaratılmıştır.

“Halbuki Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Hem de herkese yaptığının karşılığını verilmek üzere. Onlara asla haksızlık edilmez.” (Casiye, 45/22)

 ● “Hayatın anlamını bilmekle elimize ne geçecek?”

Onlara göre insanın aşk, sevgi, saygı ve huzurdan başka şeye ihtiyacı yoktur. İnsan önce kendini sevsin. Eğer o kendini sevmezse başka kim sevecek. Eğer hayatın anlamını düşünerek, elimize bir şey geçmeyecekse, sadece kafamız yorulacaksa, böyle düşünmek insanları yalnızlığa ve mutsuzluğa iter.

Seküler kültür insanlara başka bir düşünme şekli veremiyor. Çünkü insan daima önce kendi ihtiyaçlarını düşünüyor. Bu düşüncelerle de hayatı, kendi zevk ve heveslerine göre yaşamaya çalışıyor. Aslında bu da onları tatmin etmiyor. Her bakımdan huzursuzdurlar. Ayrıca özellikle kalpleri tatmin edilmiş değildir. Çünkü biliyoruz ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olurlar. Böyle bir görüş ve inanış seküler toplumlarda yoktur.

“Onlar iman etmiş ve kalpleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet iyi bilin ki kalpler Allah'ın zikri ile yatışır.” (Rad, 13/28)

Bilim Adamının Hayat Anlayışı

Bilim adamlarına göre yaşamın amacı, mutlak ve hakikat olan gerçeği araştırmaktır. Ne kadar çok öğrenirsek, araştırırsak, sorgularsak, gözlemlersek ve deneylerle kanıtlarsak, gerçeğe o kadar yaklaşır ve onu kesin olarak bilebiliriz. Gerçeği kesin olarak bilirsek, yaşamın anlamı ve amacı hakkında bir fikir sahibi oluruz. Kesin bilgiler bizim tabiattaki değerlerin ve dönüşümün ne olduğunu öğretir. Böylece kainatın hangi hedefe doğru gittiğini anlarız. Bu da bizim varoluş amacımızı belirler.

Bu görüş pozitif bilim adamlarının görüşleri ile örtüşmektedir. Bilim dünyasının amacı, evrenin işleyişi ile ilgili özellikleri ve kanunlarını belirlemektir. Evrenin nereden gelip nereye gittiğini bilmektir. Ancak bilimin akıl ve deney yoluyla elde ettiği bilgilerin kesin olup olmadıkları tartışılabilir. Aslında doğru olduğu iddia edilen hususların büyük bir kısmı birer zandan ibarettir.  Bu zanlar bazı hallerde mutlak gerçekle örtüşse de, bazı hallerde yanlış sonuçlar verebilir. Bunun da nedeni, akıl ve deneyin olanaklarının sınırlı olmasıdır. Sınırlı vasıtalarla elde edilenler, hiçbir zaman sınırsız bir alemi ifade etmeye yetmez. Bunun için akıl ve deneyim dışında başka kaynaklar da olması gerekir.

Tasavvufa göre evrendeki bütün olgu ve eşyanın iki cephesi vardır. Biri Allah'a bakan, diğeri ise aleme bakan cephedir. Akıl ve deneyle olgu ve eşyanın ancak aleme bakan kısmı hakkında bilgi edinilebilir. Allah Teâlâ'ya bakan cephe bu yöntemle anlaşılamaz. Bu cephe ancak kısmi olarak Sırlar ilmiyle anlaşılır. Sırlar ilmi ise vahiy, keşif ve ilham bilgilerinden oluşur.

Pozitif bilimcilerin bütün çabaları, kullandıkları yöntem gereği bu manevi cepheyi görmeleri için yeterli olmaz. Bu nedenle ortaya atılan teorilerin tam ve kesin olarak doğru olduğunu iddia edemeyiz. Aslında bu gerçeği bazı bilim adamları da itiraf etmektedirler. Bu konuda Stephen Hawking, “Zamanın Daha Kısa Tarihi” adlı kitabında şunları söylemektedir:
“Fiziksel kuramlar birer varsayım olmaları bakımından daima geçicidir. Asla kanıtlayamazsınız. Deneylerin sonuçları kuramla ne kadar uyumlu çıkarsa çıksın, bir sonraki sonucun kuramla çelişmeyeceğinden emin olamazsınız. Ayrıca kuramın kestirimleriyle çelişen tek gözlemle bile kuramı çürütebilirsiniz.”

Bilim felsefecisi Karl Popper’e göre, iyi bir kuram ilkesel olarak çürütebilecek veya gözlemlerle yanlışlığı kanıtlanabilecek bir dizi kestirimde bulunabilecek nitelikte olmalıdır. Yani yeni deneylerin kestirimlerle uyuştuğu gözlemlendikçe kuram ayakta kalır, ona olan güvenimiz artar. Ancak kuramla çelişen yeni bir gözlem, o kuramı bir kenara atmamızı ya da değiştirmemizi gerektirir.

Dünyanın temelinde yatan düzeni anlamayı çok istiyoruz. Bugün bile neden burada olduğumuzu ve nereden geldiğimizi bilmeye can atıyoruz. İnsanlığın bilgi için duyduğu bu en derindeki arzusu sürekli arayışımız için yeterli gerekçeyi sağlıyor. Amacımız, içinde yaşadığımız evreni eksiksiz olarak tanımlamaktan başka bir şey değil.

Bilimsel buluşlarda muhakkak ki insanlar için fayda vardır. Muhakkak ki teknolojinin ilerlemesi bu buluşlar sayesinde olmaktadır. Bu bilgiler insanlara daha rahat ve sağlıklı yaşamı temin etmeye yardımcı olmaktadır. Fakat bu buluşlar ve teorilerin mutlak hakikatin sadece bir yüzünü ifade ettiklerini unutmamak gerekir. Gerçek ilim ve mutlak bilgi ancak bunların yanı sıra doğanın manevi cepheleri ile birlikte değerlendirilmesi ile elde edilebilir.

Bilimin bu iyi niyeti bazen yine bilim adamları tarafından suistimal edilmekte ve insanlara zarar verecek araştırmalar yapılmaktadır. Ölümcül silahlar, nükleer bombalar üreten yine bilim adamlarıdır. İnsanlara alternatif tıp yerine, ilaçla  tedaviyi öngören bilim adamlarıdır. Birçok hastalık için insanların kimyevi ilaçları bolca tüketmesi için çaba gösterilmektedir. Sentetik olarak üretilen ilaçların ne derece faydalı oldukları belli değildir. Fakat ilaç firmaları para kazanmak için yine bilim adamları sayesinde yeni ilaçlar üreterek hastalara uygulamaktadır. Biliyoruz ki birçok ilaç uzun süre kullanıldıktan sonra tehlikeli yan etkileri olduğundan terk edilmektedir. Bu konuda bilimin etik anlayışı tartışılabilir.

Carl Sagan, “Kozmos” adlı kitabında şöyle diyor:
“Günümüzde ise evreni anlamamızı sağlayan seçkin, güçlü ve adı bilim olan bir yöntem bulduk. Bilimin varlığı öylesine eskilere uzanan ve öylesine engin bir evrenin gizlerini önümüze serdi ki, bunun karşısında insanoğluna ilişkin sorunlar bile neredeyse önemini yitirdi. Böylece Kozmos günlük yaşamımızla ilgisi bulunmayan uzak, soyut bir kavram gibi göründü. Ne var ki bilim giderek evrenin insanı coşkuya boğan bir görkemi bulunduğunu ve aklın bu giz perdesini aralamaya yetebileceğini ortaya koymakla kalmamış, insanoğlunun gerçekten evrenin bir parçası olduğunu, ondan kaynaklanarak yine onda son bulduğunu göstermiştir. En temelinden en önemsizine dek insana ilişkin tüm olguları evrene ve onun kökenlerine bağlayabiliriz. Bu ifade birçok bilim adamının da kabul ettiği hususlardır. Onlara göre her şey evrendir. İnsanlar olarak evrenden geldik, onda son bulacağız.”

Bu görüşte olan insanlara göre, ölümden sonra hayat yoktur. Yaşarız, ölürüz ve her şey son bulur. Bu görüşler maalesef insanların arasında büyük yaygınlık kazanmıştır. Böylece insanın manevi tarafı ve ahiret hayatı inkar edilmiştir. İnsanlar yalnız madde ile kendilerini özdeşleştirmişlerdir. Böylece ahiretin sorumluluğunu üstlerinden atmış olduklarını zannetmektedirler.

Bu yaklaşımın aslında yanlış olduğunu birçok bilim adamı da bilmektedir. Ancak toplum hayatında insanların dini inanışa karşı bir ağırlığı olması, onları bu gerçeği ifade etmekten uzak tutmaktadır. Çünkü bilim adamlarının kendilerine maddi destek veren kaynakların ideolojik tutumlarına karşı durmaları mümkün değildir. Aksi halde ellerindeki maddi imkanlar bir anda kayıp gidebilir. Bilim adamlarının projeleri maddi olarak destekleyenler büyük sermaye sahipleri veya onları temsil eden devlet yöneticileridir.  Büyük sermaye sonuçta kâr peşinde koşan, serbest ekonomiyi savunan bir gruptur. Bunlar toplumda gerçek Allah duygusunun yerleşmesini istemezler. Çünkü gerçek Allah inancı insanları İslam dinine götürür. İslam dininin hakim olması insanların sömürülmesine ve zulme uğramalarına mani olur. Bu da büyük sermayenin kâr ettiği pazarının küçülmesi demektir. Bu nedenle büyük sermaye toplumda İslam inancının yayılmasına mani olmaya çalışır. Bunun bir sonucu olarak, küresel sermayeye boyun büken bilim insanları teorilerinde insanın manevi tarafından hiç bahsetmezler. Aksi halde ellerindeki maddi imkanların ellerinden alınacağını çok iyi bilmektedirler.

Bunun bir örneğini Korona salgınında gördük. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için birçok suni ilaçların reklamını yapan tıpçılar, çörek otunun faydalarını söylemekten çekinmişlerdir. Çörek otunun bağışıklık sistemini güçlendirdiğinden bahsetmemişlerdir. Bunun nedeni kendilerine büyük maddi imkanlar sunan çevrelerin İslam dininden hoşlanmamalarıdır. Çünkü bu çevrelerin, gerçek İslam dininin hüküm süreceği yerleri sömüremeyecekleri aşikardır.  Çörek otu da, Peygamberimizin (sav)  aşağıdaki meşhur hadisini hatırlatmaktadır. Bu hadise göre,  çörek otunun ölüm hastalığından başka her hastalığa şifa olduğu bilinmektedir.

“Çörek otu, ölüm hastalığından başka her hastalığa şifadır.” (Hadis)

Bununla beraber bilim tarihinde, bu düşünce ve davranışta olmayan bilim adamları da vardır. Örneğin Heisenberg bir dersinde öğrencilerine şöyle hitap etmiştir: “Biz biliyoruz ki atom çekirdeğinde büyük bir enerji vardır. Ancak bu enerjinin oraya kendiliğinden girmediği de aşikardır. Dolayısıyla bu enerjiyi oraya yerleştiren muazzam bir gücün (yani bir yaratıcının) olması gereklidir.”

İnsanların inançları farklı olabilir. Fakat bilim adamları doğruyu söylemekle sorumludurlar. Çünkü bilimin temelinde doğruluk yatmaktadır. Doğru olmayan bir bilim adamını düşünmek mümkün değildir. Bu nedenle bazı bilim adamları gerçek anlamda bilim adamı değillerdir. Tabii ki bu sorumluluk kendilerine aittir. İslam inancına göre bunun hesabı yarın ahirette kendilerine sorulacaktır.

 

İslam Dininin Hayata Bakışı

İslam dini hayatın anlamını ve amacını açık olarak beyan etmiştir. Bununla ilgili Kur'an'daki bazı ayetler şunlardır:

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üstündür, bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)

“Dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bunu bilselerdi.” (Ankebut, 29/64)

Bu ayetlerde Allah Teâlâ, hayatın amacının ne olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu ayetlere göre hayatın amacı dünyada Allah'a kulluk ve ibadet ederek, ahiret hayatında kurtuluşa ermektir. Bunu bilmeyen insanlar gerçekten büyük bir dalâlet ve hüsran içindedirler.

İslam dininin hayat anlayışı, yukarıda açıkladığımız seküler hayat anlayışlarından tamamen farklıdır. Çünkü onlar merkeze dünya hayatını alırlarken, İslam hayatın asıl amacının ahiret olduğunu söylemektedir. İslam'ın hayat anlayışı ile seküler kültürün hayat anlayışı arasındaki fark, aslında insanların inançları arasındaki farkın onlara nelere mal olacağının bir göstergesidir. İnsan ya İslam'ın dünya görüşe göre yaşar, böylece hem dünya hem de ahirette rahat eder, ya da seküler kültüre göre yaşar, böylece dünyanın zevkini çıkarmak için çabalar fakat ahiret hayatında hüsranda kalır. Ahiret hayatı sonsuz, dünya hayatı ise sonludur. Buna göre az bir zaman için zevk ve sefa içinde dünyada yaşamak ve sonra ahirette azap çekmek mi daha iyi, yoksa dünya hayatında Allah'a kulluk ve ibadet ederek hem dünyada ve hem de yarın ahirette rahat etmek mi daha iyi. Bu husustaki tercihi Allah Teâlâ insanlara bırakmıştır. İster inanırlar, dünyada hayırlı işler yaparlar; isterlerse inanmazlar, dünyada keyiflerine bakarlar.

 “Her kim peşin isterse, dünyada ona, istediğimiz kimseye, dilediğimiz kadarını peşin veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız, kınanmış ve (rahmetimizden) kovulmuş olarak oraya girer.” (İsra, 17/18)

“Kim de ahiret isterse ve mümin olarak kendine yaraşır bir çaba ile onun için çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.” (İsra, 17/19)

“Hepsine, (dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.” (İsra, 17/20)
Bununla beraber Yüce Allah insanlara dünya nimetlerinden istifade etmelerine aşırı gitmemeleri şartıyla müsaade eder. Ancak bu istifade edişin şeriata uygun olarak yapılması gerekir. Bunun için helâl olan şeyleri almak, haramlardan uzak kalmak gerekir. Bunlar aslında insanın dünya hayatında da mutlu olmasını temin eder. Çünkü haram olan şeyler insanın hem sağlığını hem de toplum hayatını bozacağı muhakkaktır.

Yüce Allah dünya nimetlerini insan için yarattığını (Araf, 7/32), insanın fıtri olarak bu nimetlere düşkün olduğu (Ali İmran, 3/14) belirtmiştir. Buna binaen, dünya sevgisi ve nimetlerin Allah'tan olduğunu bilerek onu istemek itikadi ve ahlâki bir sorun değildir. Ancak dünyayı taparcasına sevmek, sadece onun için çalışmak, dünya sevgisinin fitne olup Allah'ı ve kulluğu unutturması (Tevbe, 9/23,24), yalnızca onun için sevinmek ve öfkelenmek (Tevbe, 9/58,59) itikadi ve ahlâki bir hastalıktır.

“İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak ebedi hayatın bütün güzellikleri Allah katındadır.” (Ali İmran, 3/14)
“Her kim dünya hayatını ve güzelliklerini isterse biz onlara amellerinin karşılığını dünyada tamamen öderiz. Bu hususta kendilerine bir eksiklik yapılmaz. Fakat onların ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşuna gitmiştir. Zaten bütün yaptıkları da batıldır.” (Hud, 11/15,16)

İnsan dünya hayatı içinde kemale ererek, kendisinin ahiretteki durumunu en güzel hale getirmeye çalışmalıdır. Bunun için Yüce Allah'ı tanımalı ve O’nun emir ve yasaklarını harfiyen yerine getirmelidir. Allah'ın en güzel ve en nurlu olan isim ve sıfatlarının nurlarını ve tecellilerini hissedip sevmelidir. Şuurlu olarak Allah'ın muhabbetiyle hemhal olmalıdır.

Allah Teâlâ insanı kulluk ve ahiret hayatı için yaratmıştır. İnsanın bu gayeye ulaşması için uygun yapı ve duygular ile donatmıştır. Eğer insan bu yapı ve duyguları dünyanın fani ve çirkin işlerinde sarf ederse, ceza olarak hem dünya hayatında tatmin olmaz hem de ahirette bunun cezasını çeker. Bu yapı ve duyguların fani dünyada yanlış kullanılması insanın dünya hayatında bile bunalıma ve sıkıntılara sokar. Çünkü insan kalbi yalnız Allah'ı sevmek ve zikretmek için yaratılmıştır. Eğer kalbi bu amacın dışında kullanırsak, yani kalbi fani olan sevgilerle doldurursak, kalp bu durumdan sıkılır ve bunalır.

İnsan aklı Hakk’ı ve doğruyu bulmak, Allah'ın yarattığı sanat eserlerini tefekkür etmek için yaratılmıştır. Eğer akıl nefsin ve hevanın hizmetinde kullanılırsa, akıl da aynı kalp gibi sıkılır ve depresyona girer. Aklın selamette olması için yalnız doğru olanı ve yaratılmışlardaki o ince nakışları idrak etmeye çalışmalıdır. Eğer akıl seküler dünyanın çirkin zevk ve fantezilerinin peşine takılırsa insana bir fayda sağlamaz. Ayrıca insanın düşüncesini doğrudan saptıran bir duruma düşer. Bu da insan için gerçekten kayıp olan şeylerdir.

İnsan bedeni içine üflenen ruh Allah'ın emridir. “Hakikatte insana ruh hakkında  az bir bilgi verilmiştir” (İsra, 17/85). Dünya hayatındaki amaç ruhun kemale ermesidir. Bunun için Hakk’a kulluk ve ibadet etmesi gerekir. Hakk’ın emir ve yasaklarına uygun yapılan her eylem ruhu rahatlatır ve onu kemale ermesine vesile olur. Kemale doğru yaklaşan ruh, Allah'ın nurları ve tecellilerine daha çok aşina olur. Bu da onun mutluluğunu arttırır. Eğer bunun yerine insan dünyanın süslü fantezileri peşine takılırsa ruh sıkılır ve bunalıma girer. Bu onun için bir azaptır. Bu azap hem dünyada hem de ahirette onu bırakmaz.

Said Nursî (ks), hayatın anlamı ve amacı konusunda “Sözler” adlı kitabında şunları ifade etmektedir:

- Hayat, Allah’ın güzel isimlerinin tecelli ettiği varlıkların garip ve harika nakışlarının bir listesidir.

- Hayat, Allah’ın sıfatlarını gösteren bir penceredir.

- Hayat, kainattaki varlıkların dengelerini sağlayan bir ölçüdür.

- Hayat, evrende yer alan varlıkların bir listesi, bir haritası, bir fezlekesidir.

- Hayat, ilahî kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesidir.

- Hayat, kâinat çapında yer alan varlıkların üzerine serpilen ve zamanı takılan bir “ahsen-i takvimdir/Güzel bir tablonun göstergesidir.

- Hayatın, özellikle insan hayatının saadet içindeki kemali ise: “Allah’ın o en güzel ve en nurlu olan isim ve sıfatlarının nurlarını, tecellilerini hissedip sevmektir. Şuurlu bir varlık olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Şems-i ezelinin isim ve sıfatlarının tecellilerinin ve nurlarının yansımalarını kalbin göz bebeğine yerleştirmektir.

Bunlara göre insan sahip olduğu bütün maddi ve manevi duyguları yaratılış amacına uygun olarak kullanırsa, hem tatmin olur hem de mutlu olur. Bu ona hem dünya hayatını hem de ahiret hayatını huzur içinde yaşamasını sağlar. Eğer bunun tersini yaparsa, yani maddi ve manevi duygularını, nefsinin ve şeytanın aldatması ile, dünya hayatının süfli ve çirkin işlerinde kullanırsa, hem dünyada bunalır ve mutsuz olur, hem de ahirette isyan etmenin karşılığı olan cehennem azabına müstahak olur. İnsanı hem dünya ve hem de ahiret hayatlarının mutluluğuna götürecek yol Allah'ı tanımak, O’nun muhabbetiyle yaşamak ve O’na kulluk etmektir.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için : oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Yorumlar

 

 

Hayatın Amacı

Konusunda Yanılgılar

Yayınlama Tarihi : 29.09.2023