Hayat ve ölüm insanın dünya üzerindeki durumunu açıklayan en önemli iki kavramdır. Çünkü hayat bedenin canlı olmasını, ölüm ise bedenin cansız olmasını gösterir. İnsanın bedeni canlı olarak dünyaya gelir, ömrü bitince canlılığını kaybederek ölür. Dolayısıyla hayat ve ölüm kavramları yalnız insanın bedeni ile ilgili olup insanın dünyadaki iki durumunu gösterir.

İnsan anne karnında kırk günlük olunca, ona üflenen ruh ile canlılık kazanır. Buna göre canlılık ruhun bedende bulunmasıdır. Ölüm ise ruhun bedeni terk etmesidir. İnsan bedeni için canlı ve ölü kavramları söz konusu iken, ruh için böyle bir şey söz konusu olmaz. Çünkü ruh yaratıldığından beri canlıdır.

İnsan ruhu bedendeki bütün organları idare eder. Ruh bedenden ayrıdır. Beden aldığı gıdalar ve çevre şartları nedeniyle daima bir değişme halindedir. Ancak ruh hiçbir surette değişmez. İnsan ruhu külli aklın bir parçasıdır. Kendini idrak eder, eşyaya tasarruf eder, vücudu koruyacak bütün tedbirleri alır. Bedeni pisliklerden temizlenmiş yüksek ruhlar, ilahi sırları bilir ve arif'i billah (Allah'ı bilen) olurlar. Beden ile ruh arasındaki ilgi geçicidir. Beden ölünce ruh yaşamaya devam eder. Bedene bağlı olmayan ruh, hakikatleri idrak etmede ilerledikçe Cenab-ı Hakk’a yaklaşmış ve marifet nuru ile dolan kalbi haz içinde olur. Eğer ruh nefsin arzu ve heveslerini yerine getirmekle meşgul olursa, bu manevi zevklerden mahrum olur. Eğer ruh nefse uymazsa, ilahi nuru müşahede eder ve manevi zenginliklere haşrolur. Böylece sonsuz mutluluğa kavuşur. Bu mutluluğa giden yol dünyada az yemek, az uyumak ile nefsin kötü isteklerini susturmakla elde edilir. Ancak bu şekilde perdeler kalkar ve ilahi sırlar kendisine açılır. Bu onun, Allah'ın güzel ahlakı ile bezenmiş olması demektir.

İnsan kalbi, Allah'ı bilmenin ve sevmenin esası ve yeridir. Allah'ı bilen arif kamil insandır. Şeriat, tarikat ve hakikat onda kemal derecesinde bulunmuştur. Allah'a teslim olmuş, her türlü korku ve kederden uzak, dünya ve ahiret saadetine ulaşmıştır.

Ölümün hakikati ruhun bedeni tamamen terk etmesidir. Artık bedenin organlarını kullanmaz, onda tasarruf etmez ve onunla ilgisi kesilir. Ölüm aslında ruhun gerçek ve ebedi hayatına geri dönmesidir. Eğer insanın hayvani ruhu (nefsi) kalbine hakim ve galip gelirse, insan ölümden korkar ve kaçar. Çünkü nefsine bağlı olan insan dünya hayatını sever, mal ve servet toplar, bunlardan ayrılmak onun için çok zordur. Bu nedenle ölmek istemez ve ondan kaçmak ister. Bu kişilerde ölüm anında nefeste boğulmalar, dudaklarda siyahlaşmalar, çene ve boynunda terlemeler görülür. Bunlar şakiliğin (mutlu olmamanın) belirtileridir.

Eğer insanın ruhu hayvani ruhuna (nefsine) galip gelirse ölümden korkmaz, seve seve onu karşılar. Çünkü insan ruhu melekler alemindendir. Asli vatanına meyillidir. Böyle bir insanda ölüm anında alın terlemesi, gözden yaş gelmesi ve burun deliklerinin genişlemesi görülür. Bunlar mutluluğun alametleridir.

Ölüm hakkında Peygamberimiz (sav)’in şu sözleri mevcuttur:

● Ölüm ruhun hapis olduğu kafesten kurtulmasıdır.

● Müminin ruhu hamurdan bir kıl çeker gibi bedenden çıkar. Azrail o ruhu şefkatle alır gider.

● Ölüm esnasında müminin ruhu gelen meleğin güzelliği ile meşgul olduğu için elem duymaz.

● Ölüm müminin mutlu bayramıdır ve Allah'a kavuşmasıdır.

Yukarıdaki açıklamalar hayat ve ölümün nasıl olduğunun anlatılmasıdır. Ancak insan nasıl sorusunun cevabını aldıktan sonra, niçin sorusunu da sormak ihtiyacını duyar. Niçin sorusunun cevabı müspet bilimlerle cevaplanamaz. Bu cevap metafizik ile ilgilidir. Yani dünyadaki beş duyularla gözlenen ve deneyi yapılabilecek bir şey değildir. Bunun cevabı ancak iman ve manevi ilim yoluyla anlaşılabilir. Bunun içinde Kur'an ve sünnetteki bu konuyla ilgili ayet ve hadisleri incelemek gerekir.

“O, hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölüm ve hayatı yarattı. O güçlüdür ve bağışlayıcıdır.” (Mülk, 67/2)

Allah Teâlâ'nın bütün fiilleri kullarının maslahat ve menfaatine yöneliktir. Hayat ve ölümün amacının ne olduğunu yukarıdaki ayet ifade etmektedir. Buna göre ölüm ve hayatın amacı, insanların hangisinin daha iyi amel yapacaklarının denenmesidir. İnsan dünyadaki yaşamı ve sonunda ölmesi bir imtihanın ifadesidir. Bu ayeti Hazreti Peygamber (sav)’in bir hadisi şöyle tefsir etmektedir: “Hanginizin aklı daha iyi, Allah'ın yasaklarından hanginiz daha uzak ve Allah'ın tâatine hanginiz daha çok koşuyor.”

Amellerin en iyisi sadece Allah rızası için olan, sünnete uygun olması suretiyle en doğru olandır. Yani Şari'den, yani kanun koyucu Allah'tan geldiği şekilde yapılandır. Bir amel Allah için olsa ama doğru olmasa makbul değildir. Aynı şekilde amel doğru olsa ama Allah için olmasa yine makbul değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ riyakarların ve münafıkların amellerini heba etmiş ve makbul saymamıştır.

Bir hadiste Peygamberimiz “Ölümden önce hayatın kıymetini bil” buyurmuştur. Başka bir hadiste de “Müminlerin en akıllısı ölümü en çok hatırlayan ve ona en iyi şekilde hazırlanandır.” buyurmaktadır. Dünya hayatı ahiret hayatının tarlasıdır. Bunun için dünyada ihlaslı ameller yaparak ahirete hazırlanmalıdır. Bu ihlaslı ameller namaz, oruç, zekat, hac gibi farz ibadetlerin yanı sıra riyadan uzak çokça ve devamlı yapılan nafile ibadetlerdir. Müminlerin bu amellerde yarışmaları ve koşmaları gerekir. Nefis bir binektir. Önde gidenler var ya, işte onlar Allah'a yakın olanlardır.

“Öldüren de dirilten de O’dur.” (Necm, 53/44)

Ölüm ve hayatın gerçek faili ve yaratıcısı Allah Teâlâ'dır. O’ndan başka kimsenin buna gücü yetmez. Bu ayette öldürülmek diriltmekten önce zikredildi. Bu bazı hakikatleri işaret etmektedir. Örneğin nutfe canlıdan, kalbin ölümü hayatından öncedir, bedenin ölümü kabirdeki hayatından öncedir, aynı şekilde yokluk varlıktan öncedir, varlığın sonucu ve dönüşü yokluktur. Dolayısıyla iki ölüm arasındaki hayata ve iki yokluk arasındaki varlığa aldanmamak gerekir.

 

Dünya Hayatı Dairesel Harekettir

Alemde her şey hareket halindedir ve bu hareketini dairesel olarak yapar. Bunun için “Varlıkların Dairesel Yapısı” adlı makalemizi okuyabilirsiniz. Bu bağlamda yaşamak ta bir çeşit harekettir. Bu hareketin dairesellik karakterini şöyle anlayabiliriz: Hayat ruhun emir aleminden gelip insanın bedenine girmesi ile başlar. Ölüm ile bedeni terk eden ruh tekrar emir alemine geri döner. Böylece dairesel bir hareketi tamamlamış olur. Çünkü ilk ve son aynı noktada buluşmuştur. Bu dairesel hareketin merkezinde Hakk Teâlâ vardır. Dairenin çevresi ise ruhun hareket ettiği yörüngedir. Dairenin çevresi üzerindeki bir noktada ruh hayatla hareketine başlar ve daire üzerindeki hareketini ölümle bitirir. Böylece yaşam tamamlanmış olur. Bu dairenin merkezindeki noktada Hakk vardır. Çevresinde ve daire içinde ise bütün mümkünler yer almıştır. Dairenin çevresinin dışı ise yokluktur. Dünyadaki yaşam da bir mümkündür. Dolayısıyla bu dairenin içindedir. Merkez çevrenin varlık sebebidir. Çevre de noktanın bilinme sebebidir. Çünkü dairenin çevresi bilinirse, dairenin merkezi olan noktada bilinmiş olur. Buna göre nokta/merkez çevrenin varlık sebebi iken, çevre de noktanın/merkezin bilinme sebebidir.

Bu tasavvufi yorumun ışığı altında şunları söyleyebiliriz: İnsanın dünyadaki yaşamının sebebi merkez/nokta, yani Allah Teâlâ'dır. İnsanın dünyadaki yaşamı noktanın (merkezin) yani Allah Teâlâ'nın bilinme sebebidir. Gerçekten bir kutsi hadiste Allah Teâlâ'nın gizli bir hazine olduğu, bilinmeyi istediği ifade edilmektedir. Bu dairesel model bu kutsi hadisi doğrulamaktadır. Buna göre insanın dünyadaki yaşamının amacı Allah Teâlâ'yı bilmektir. Buna marifet ilmi denir. Tasavvufun amacı insanın bu marifet ilmine sahip olmasını temin etmektir. Çünkü bir keşif bilgisine göre, insan dünyada iken ne kadar çok marifet bilgisine sahip olursa, yarın ahirette o kadar fazla mutluluk duyacaktır.

 

Manevi Hayat

İnsan dünyada bedeniyle bir maddesel hayat yaşarken, ruhu ve kalbi ile de manevi hayat yaşar. Bu iki hayat birbiri ile ilgilidir. Kamil bir manevi hayat yaşayabilmek için, maddi hayatın da belli kurallara ve ilkelere göre sürdürülmesi gerekir.

“Bu (Kur’an), diri (hayy) olanları uyarmak ve kafirlere de azap sözünün hak olması içindir.” (Yasin, 36/70)

Diri (hayy)  olan, iyiyi kötüden ayırabilen, kalbini yaratılmış olduğu gayeye uygun olarak istihdam eden ve ilgisiz şeylerle zayi etmeyen, akıllı ve anlayışlı kimsedir. Gaflet içinde bulunan kimse de ölü gibidir.

Burada inkârcılar, diri (canlı) olan kimsenin karşıtı olarak dile getirilmesi, onların marifet olarak bilinen yaşamın kaide ve kurallarından uzak olduklarından dolayı,  gerçekten cenin gibi hareketsiz olduklarını belirtmeye yöneliktir.

İbni Arabi (ks) Hazretleri “Fusûsül-Hikem” adlı kitabında şunları ifade etmektedir:

“Hayat Allah'ın zatına, ilmine ve nuruna mensup olan hayattır ki Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: “O kimse ölü müdür ki, biz onu diri kıldık ve ona bir nur verdik ki halk arasında onun ışığı ile yürür.” Şu halde ölü bir kimseyi Allah bilgisi ile hususi bir meselede ilmi hayat ile diri kılan her arif onu ilmi ile diriltmiş olur ve ona öyle bir meşale verir ki onunla halk içinde yani surette kendine benzeyenler arasında yürür.

Buna göre asıl ölüyü diriltmek, ölen gönülleri ilim nuruyla canlandırmaktadır. Yoksa bir cesedin dirilmesi, hayvani bir hayata kavuşması demektir. Bir hadiste “İlimle diri olan asla ölmez” buyurulmuştur.

“O, ölüden diri çıkarır, diriden de ölü çıkarır ve toprağa ölümün ardından hayat verir. Sizler de böyle çıkarılacaksınız.” (Rum, 30/19)

Ölüden diriyi çıkarmak, cansız olanlara hayat verip diriltmektir. Örneğin meniden insanı, yumurtadan kuşu, kafirden mümini, bozguncudan ıslah edeni ve cahilden alim çıkarma böyledir. Diriden ölüyü çıkarmak, canlı olandan cansız şeyler çıkarmaktır. Örneğin insandan meniyi, hayvandan yumurtayı, müminden kafiri, ıslah edenden bozguncu ve alimden cahili çıkarmak böyledir.

İnsanların kıyametten sonra tekrar dirilmeleri şöyle anlatılır: Allah kıyamet günü iki nefha (üfleme) arasında gökten hayat suyunu indirir ve ölülerin kemiklerine hayat verir. Bu Allah Teâlâ'nın “İşte böyle çıkarılacaksınız” ifadesidir. Yerden bitkilerin yağmurla bittiği gibi, insanlar da aynı şekilde kabirlerinden tıpkı meni gibi yağmur sayesinde canlanır ve hayat bulur.

 

Ölümün Gelişi ve Halleri

“Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır.” (Ali İmran, 3/185)

Yukarıdaki ayetin hükmü gereği bütün canlılar, dolayısıyla insanlar da belli bir sürenin sonunda öleceklerdir. Ancak insanın ölüm halini yaşaması, mümin veya kafir oluşuna göre farklı olacaktır. Bu durum aşağıdaki hadislerde açık olarak anlatılmaktadır.

Ebu Hureyre (ra)’in rivayet ettiğine göre, Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin can çekişirken rahmet melekleri beyaz bir ipekle gelip “Haydi sen Allah'tan, Allah da senden hoşnut olarak, doğru Allah'ın rahmetine ve reyhanına, öfkeli olmayan Rabbe doğru çıkıp gidiver.” Bunun üzerine ruh mis gibi güzel bir koku saçarak çıkar, hatta melekler onu birbirlerine verirler. Gök kapılarına el üstünde getirirler ve derler ki “Yerden size gelen bu koku ne kadar iç açıcı ve ferahlatıcı.” Sonra onu ruhların yanına götürürler. Sizden birinizin gurbette olan yakınına kavuştuğu zaman duyduğu sevinci duyarlar. Yanına gelip (ruhlar) sorarlar: “Filan ne yaptı, filan ne alemde?” Başka ruhlar cevap verirler: “Bırakın onu, o dünya zevkini dalmıştı.” Bunun üzerine gelen (ruh), “O öldü. Size hala gelmedi mi?” der. “Öyle ise o Hâviye cehennemine götürüldü” derler.

Kafir can çekişirken ise, azap melekleri ellerinde bir kamçı ile gelirler ve derler ki: “Haydi sen Rabbine karşı öfkeli, Rabbin de sana karşı öfkeli olarak Allah'ın azabına doğru çıkıver.” O da, leş kokusundan daha kötü bir koku içinde Allah'ın azabına doğru çıkar. Nihayet yeryüzünün kapısına iletirler. “Ne kötü bir koku!” diyerek onu, kafirlerin ruhlarının bulunduğu yere götürürler.”

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr’de İbn Amr b. El-Âs (ra)’dan şu ilave ile nakletti:

“Emredilir ve müminin kabri yetmiş arşın boydan, yetmiş arşın da eninden olmak üzere genişletilir. Döşekler ve güzel kokularla kokulandırılır. Orada cennete açılan bir kapı bulunur.

Kafire gelince, kabri daraltılır. Deve boyunları gibi kalın ve büyük yılanlarla doldurulur. Üzerlerine sağır ve kör melekler indirilir. Ellerinde demir kamçıları bulunur. Kendilerini görmezler ki merhamet etsinler, sesini duymazlar ki acısınlar. Orada cehenneme açılan bir kapı vardır. Oradaki yerini görünce Allah'tan bunu (kabirdeki azabını) devam ettirmesini diler ki, onun ardına ulaşmasın.”

 

Dünya Hayatı Nasıl Değerlendirilmeli?

Dünya hayatının ne olduğu ve nasıl değerlendirilmesi gerektiği Kur'an ayetlerinde, hadislerde ve İslam alimlerinin ifadelerinde anlatılmıştır. Müslümanların bunları dikkatli bir şekilde öğrenmeleri ve hayatlarına bunlara uygun olarak yön vermeleri gereklidir.

Kur'an'daki ayetler

● Dünya oyun ve eğlenceden ibarettir, ahiret hayatı ise inananlar için daha hayırlıdır.

● Mallar ve evlatlar dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak olanlar ise iyi amellerinizdir. Bunlar Allah yanında daha hayırlıdır.

● Dünya hayatına bağlanıp ahirete karşı gafil davranmayınız.

● Dünya hayatına kendilerini kaptıranların yeri cehennemdir. Allah'tan korkup nefsini heva ve heveslerden koruyanlar ise cennettedir.

Hadisler

● Ey Ademoğlu! Her kim ki geçici bir nimeti, kısa bir hayatı, fani şöhretleri benimserse nefsine zulmetmiş, Allah'ı unutmuş ve dünya hayatı ona aldatmıştır.

● Ey Ademoğlu! Kalbini dünya sevgisi ile öldürme. Çünkü o yakın zamanda yok olur. Her şey yok olacak yalnız O bakidir. Eğer dünyaya bağlandığın kadar Allah’a bağlansan her iki dünyada da mesut olursun.

● Ey Ademoğlu! Eğer beni sevmek istersen, dünya sevgisini kalbinden çıkart. Çünkü benim sevgim ile dünya sevgisi aynı kalpte birleşmez.

● Dünya sevgisi, bütün hata ve günahların sebebidir.

● Gafil olan, dünyaya bağlanır, Allah'a dönüşü ve itaati eksik olur.

● İnsanlar gaflet uykusundadır. Ancak öldükleri zaman uyanırlar. Fakat heyhat, iş işten geçmiş olur.

İslam alimleri demişlerdir ki:

● Dünya mihnet ve üzüntü yeridir. Onu terk eden mutludur. Dünyaya hırsla bağlanmak, mal ve mülke, süse değer vermek ebedi mutluluğu engeller. Allah'a hizmet edene dünya hizmet eder. Dünyaya hizmet edeni, dünya kendisine mahkum eder.

● Dünyada makbul olan, Allah'ı zikretmek, Kur'an okumak ve Allah yolunda başarılan, konuşulan her söz ve yapılan her iştir. Dünyanın, ahiretin tarlası olmasının sebebi de budur.

● Dünyaya bağlanmayıp, yüzünü Mevlasına çevirene Allah bilgi ve sevgi verir. Ondan razı olur ve ona cennet ihsan eder. Kim ki dünyayı sever, Mevlasından yüz çevirirse Allah onu kahreder ve cehenneme sokar.

● Dünya, öyle alçak bir nesnedir ki, onun ehli, zahmetle toplar, kıskançlıkla saklar, hasretle bırakır, gider. Bilmelisin ki, dünyanın bekası yok,   faydasından kalbe dert ve vücuda zarardan başka bir şey gelmez. Bu sebepten dünyanın süsünden kaçın, ibadetine ve hayrına yarayacak kadar ondan faydalan ki,  temiz bir kalp ile Allah'ın huzuruna gidersin.  Halkın iyiliklerinden faydalan, şerlerinden korun. Halktan uzak olduğun kadar Hakka yakın olursun. O, senin yardımcın dünya ve ahiret mutluluğuna erdiricidir.

Bu konuda Erzurumlu İbrahim Hakki (ks) Hazretleri “Marifetname” adlı kitabında şunları yazmaktadır:

“Bilmelisin ki nefis, şerle dolu, Allah'a asi, ahiret ehline düşmandır. Onu ancak az yemek, az uyumak ve az konuşmakla itaate alabilirsin (uslandırabilirsin) ve onun şerrinden, düşmanlığından kurtulup, ibadetle uğraşıp, Allah'a yakınlaşırsın. Bir kamil, saadetimizin sermayesi açlıktır der. Yani kalp rahatı, sabır ve selamet, ilim ve marifet, kemal ve saadet, ilham ve hidayet, kısaca Allah'a kavuşmanın yolu açlıktır."

Ey Müslüman Kardeş! Kendini Allah'a ver, O’nun yardım ve inayeti, lütuf ve merhameti çoktur. Temiz bir kalple Allah'ın rızasını kazan ki, sevgi ve nimeti üzerinden eksik olmasın. Daima seni korusun. Bu hale gelebilmek için dünyaya ve halkına değil Allah'a bağlanman, O’nu bir an bile gönlünden çıkarmaman gereklidir.

Dünyayı amaç edinmeyen, ahireti ve Allah rızasını amaç edinenler, ölmeden önce nefislerini öldürmüş demektir. Çünkü onun için dünya sevgisi bitmiştir. Dünya'ya önem vermez, varlığına sevinmeyip  yokluğuna üzülmez, Allah'ın rahmetine dünyada iken iltica eder, nefsin arzularına esir olmazlar. Allah'ın külli iradesine tabi olurlar. Böylece ölüme hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesapları bu dünyada vermiş ve selim bir kalp ile Hakk’a rücu etmiştir. Artık onda benlik duygusu kalmamış, dünyanın bütün pranga ve zincirlerinden daha dünyada iken kurtulmuştur. İşte dünya hayatından istenen budur. Bunu başarmış olanlara ne mutlu!

 

Yorum ve Eleştirileriniz için:  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa       Tasavvuf Sohbetleri

Hayat ve Ölüm

Yayınlanma Tarihi : 10.01.2021

Lâ Mevcude İllâ Hû

(O’ndan başka varlık yoktur)