Hadis  No 8

 

*الإسلام أن تشهد أن لا إله إلاّ الله وأنّ محمدا رسول الله عليه و سلّم و تقىم الصّلاة. و تؤتى الزّكاة. و صوم رمضان. وتحجّ البىت، إن استطعت إليه سبيلا.*

*الإيمان أن تؤمن بالله، و ملائكته، و كتبه، و رسله، و اليوم الآخر. وتؤمن بالقدر خيره و شرّه* (مسلم، الإيمان، 9)

 

Abdullah bin Ömer şöyle dedi: Bana babam Ömer bin Hattab söyledi ve şöyle dedi: Bir gün Resulullah (sav) yanında bulunurken birdenbire yanımıza elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah, üzerinde yolculuk eseri görülmeyen ve bizden kendisini kimsenin tanımadığı bir zat çıkageldi. Nihayet Peygamberin yanına oturdu. İki dizini onun iki dizine dayadı. İki avucunu kendi dizleri üzerine koydu ve “Ya Muhammed! Bana İslam'dan (mahiyetinden) haber ver” dedi. Resulullah (sav) : “İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet etmen, namazı ikame etmen, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna gücün yeterse beyti hac etmendir” buyurdu. O “doğru söyledin” dedi. Ömer dedi ki, biz ona hayret ettik, hem soruyor hem de Peygamberi tasdik ediyordu. “Bana imandan haber ver” dedi. Resulullah (sav): “Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmen ve bir de kaderin hayrına ve şerrine inanmandır” buyurdu. “Doğru söyledin” dedi. “Bana ihsan'dan haber ver” dedi. Resulullah (sav): “Sanki kendisini görüyorsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Her ne kadar sen Allah'ı görmüyorsan da, o seni muhakkak görür” buyurdu. “Bana kıyamet vaktinden haber ver” dedi. Resulullah (sav): “Bu meselede sorulan sorandan daha alim değildir” buyurdu. “Öyle ise bana onun alametlerinden haber ver” dedi. Resulullah (sav): “Cariyenin sahibini doğurması, yalın ayak, çıplak ve fakir olan davar çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış yapar olduklarını görmekleyindir” buyurdu. Ömer dedi ki, sonra o gitti ve uzunca bir vakit eğlendim. Sonra Peygamber bana “Ey Ömer! soranın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben de “Allah ve Resulü en iyi bilendir” dedim. “Şüphe yok ki o Cibril’dir. Sizlere dininizi öğretmek için gelmiştir” buyurdu. (Müslim, İman, 9)

İmanın lügat manası, “bir şeye gönülden bağlanmak, onun şu veya bu şekilde olduğuna kesinlikle karar vermek, inanmaktır.” Dini bir terim olarak iman, Cenab-ı Hakk’tan alıp insanlığa tebliğ ettiği konularda Muhammed'i tasdik etmek, onun doğruluğuna kesinlikle hükmetmektir. İman bir kalp ve gönül olayıdır. Bunun en kısa ifadesi “Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın elçisidir.”

“İman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayırla şerriyle birlikte kadere inanmandır.” (Ahmed b. Hanbel)

Bu tarif bütün akait meselelerinde esas alınmış, akait kitaplarının planını teşkil etmiştir. Bu hadis İslam'ın itikadi hükümlerini  altı prensip içinde hülasa etmiş ve dinimizin “amentüsü”nü oluşturmuştur.

İslam sözlükte teslim olmak, boyun eğip itaat etmek demektir. “İslam, Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna dair inancını ifade etmen, namaz kılman, zekat vermen, Ramazan orucunu tutman ve imkan bulduğun takdirde Kâbe'yi ziyaret edip hac vazifesini yerine getirmendir.” (Ahmed b. Hanbel)

Bu hadiste yer alan  husus İslam'ın şartlarını teşkil etmiştir. İslam alimleri kâmil imanı tarif ederken şöyle demişlerdir: iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve uzuvlarla amel etmektir.  Bu tarif iman esasları ile İslam şartlarını birleştirmiş bulunmaktadır. Bu bağlamda iman ile İslam birer terim olarak aynı mahiyettedir. Bu şekilde kalpteki inançla dıştaki fiil birleştirilmiş olur.

Mümin vasfını kazanmak ve ebedi kurtuluşa erişmek için, tereddütsüz ve eksiksiz bir imana sahip olmak gerekir. İman olmadan yapılacak iyilikler, işlenecek güzel ameller insanı kurtuluşa götürmez. İmansız amel temelsiz binaya, buz üstündeki yazıya benzer. Kur'an-ı Kerim'deki bu konu ile ilgili birçok ayetlerden biri şudur:

“Kim imanı tanımaz, inkar yoluna saparsa, bütün yaptıkları boşa gider. Böylesi ahirette en çok ziyana uğrayanlardan biridir.” (Maide, 5/5)

Taberânî Amr b. Anbese’den sahih isnad ile rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimize sordular: “Hangi amel daha efdaldir? Peygamber Efendimiz: “İslam'dır” buyurdular. “Hangi İslam efdaldir?” sualine de “İmandır” diye cevap vermişlerdir.

İslam kelimesi kalp, lisan ve bedeninin tamamı ile birden bağlılığından ibaret kılmaktır. Bu bakımdan iman yalnız kalp ile tasdikten ibaret olduğu için, İslam'ın bir parçası olur. Bu düşünce, iman kelimesinin özel oluşu, İslam kelimesinin de genel olması bakımından uygundur. Buna göre “Hangi İslamiyet daha üstündür?” sualine imandır diye cevap vermesi, imanı İslam'dan ayırmıştır. Çünkü imanı, İslam'dan en özeli kabul ederek İslam'a ithal etmiştir.

İslam kelimesini iman yerinde kullanmaya gelince İslam, kalp, lisan ve azalarla bağlanmaktan ibaret olur. Zaten bunların hepsi teslimdir, yani hepsine birden İslamiyet denir. İmanı da yine aynen bunların bütününden ibaret kılar ve hususi manasından alıp umumi manada kullanmak suretiyle bir değişiklik yapılır ki bu da lügat bakımından caizdir.

“Araplar iman ettik dediler. Onlara de ki: “İman etmediniz, lakin teslim oldunuz.” Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat, 49/14)

Burada imanı İslam'dan üstün tutmuş ve imanın İslam'dan üstünlüğü murat edilmiştir. Bir kimseye Müslüman demek için lügat bakımından, mutlaka üç kısmıyla da teslim olması şart değildir. Yalnız görünüşte veya sözdeki bağlılığı ile de kendisine Müslüman denebilir. Görünüşteki bağlılığına bakarak kişiye Müslüman demek lisan bakımından uygundur.

İman ve İslam'ın biri dünyevi diğeri uhrevi olmak üzere iki hükmü vardır. Ahiret ile alakalı hükümleri ebedi cehennemde kalmamaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz,  “Kalbinde zerre kadar iman olan cehennemden çıkar” buyurmuştur. (Buhari, Müslim)

Bu hükmün neyi gerektirdiğine ve imanın neden ibaret olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları “iman yalnız kalbin tasdikinden ibarettir” dediler. Bazıları da “kalbin anması ile lisanın şehadetidir” dediler. Diğer bir kısmı da “kalbin tasdiki ve dilin ikrarı ile beraber beden ile ameli” de imana kattılar. Yani “iman, bu üçünün beraberliğinden ibarettir” dediler. Bu üç tanesinin, yani tasdik, ikrar ve ameli bir araya toplayanların varacağı yerin Cennet olduğunda herkes ittifak halindedir.

 

Hadis No 9

 

*ذاق طعم الإيمان، من رضى بالله ربا و بالإسلام دينا و بمحمّد رسولا* ( مسلم، الإيمان، 34)

 

Abbas (ra),  Resulallah (sav) den şöyle derken işitmiştir: “Allah'ı Rabb, İslam’ı din, Muhammed'i Resul kabul eden kişi imanın tadını tatmıştır.” (Müslim, İman, 34)

Bir şeye razı oldum demek, ona kanî oldum ve onunla yetindim, onunla beraber başkasını istemem demektir. Bu bakımdan hadisin manası da, Allah Teâlâ'dan gayrısını Rabb olarak istemeyen, İslam yolundan başkasına gitmeyen ve ancak Muhammed'in şeriatına uygun olan yolda yürüyen imanın tadını tatmıştır, demektir.

“Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun gönlünü İslam'a açar, Kimi de saptırmak isterse sanki göğe yükseliyormuş gibi gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. İşte böylece Allah iman etmeyenlerin üzerine azap yağdırır.” (Enam, 6/125)

Allah Teâlâ, kimin iman etmesini dilerse kalbini bu işe yatkın kılar, gönlünde de imana aykırı bir şey bırakmaz, arındırır. Bu ayet indiğinde sahabe Hz. Peygambere “gönül açmanın” ne anlama geldiğini sordular. Hz. Peygamber de şu cevabı verdi: “O bir nurdur. Yüce Allah onu müminin kalbine yerleştirir, böylece genişler ve enginleşir.” Daha sonra bunun belirtisi nedir diye sorulduğunda, Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: “Evet, ebedi olan ahiret yurduna eğilimde olmak, aldatıcı dünyadan uzaklaşmak ve gelmeden önce ölüme hazırlıklı olmak, bu nurun başlıca belirtileridir.”

Allah Teâlâ, kimin de küfrünü (imansızlığını) dilerse, imana engel olan manileri çoğaltır, küfre sürükleyen sebepleri güçlendirir, gönlünü olağanüstü bir biçimde darlaştırılır. Ayrıca, iman etmeyenler üzerine azap yağdırır. Ayette saptırılanların gönüllerindeki daralma sıkıntıyı sanki göğe yükseliyorlarmış gibi tasvir edilmektedir. Burada aynı zamanda fiziksel bir gerçeğe işaret edilmektedir. Çünkü insan göğe yükseldikçe dıştaki hava basıncı azalır. Vücuttaki kan basıncı daha fazla olduğundan insanın göğsü daralır ve sıkışır. İnsan daha zor nefes alır. Bu gerçeği fizikçiler ancak iki asır önce tespit edebildiler. Oysa bu husus Kur’an’da 14 asır önce bildirilmektedir. Bu da Kur’an’ın mucizelerinden biridir.

Bugün toplumumuzda iman etmek istemeyenler, kendi akıllarınca bir çok anlamsız bahaneler uydurarak İslam'a karşı çıkmaktadırlar: Gökten inen doğma, Gözle görmediğime inanmam, Öbür tarafa gidip gelen mi var, Kur'an ayetleri indiği dönemi bağlar, şimdiki zaman için geçerli değildir, Ben öldükten sonra toz toprak olunca mı tekrar diriltileceğim, Bu asırda böyle hurafelere inanılır mı, Aklıma yatmayan şeyi kabul etmem gibi itirazları devamlı duymaktayız. Bu insanlar kendi hevaları ve akıllarıyla oluşturdukları bu itirazlarla İslam’ı ret etmektedirler. Bu insanların ifadeleri bile gönüllerinin ne kadar dar ve sıkıntılı olduğunu göstermektedir. Çünkü itirazlarında hiçbir tutarlılık yoktur. Bu türlü inkara sapanlar en sonunda Allah'ın azap ve lanetinin üzerlerine yağmasından kurtulamayacaktır.

İman sahibi olmayan insanlar Allah'a ortak koşanlar ve bundan da hiç korkmazlar. Çünkü insan fıtratı gereği bir şeye dayanmak ihtiyacı duyar. Eğer İslam dinine inanmazsa, o zaman kendilerine göre başka inanç sistemleri oluştururlar. Bu da Allah'a ortak koşmaktır. Halbuki inandıkları hususlar hakkında Allah tarafından hiçbir delil indirilmemiştir. Onların yaptıkları zulümdür. Çünkü gerçeği inkar etmektedirler. Bu durumda İslam dini inancı içinde olanlar emniyet içindedirler. Bu husus şu ayette ifade edilmektedir:

“İman edenler ve imanlarına zulüm kisvesi giydirmeyenler, işte emniyet içinde olma onların hakkıdır, onlar doğru yoldadır.” (Enam, 6/82)

Allah'a şirk (ortak) koşmak bir zulümdür. Çünkü gerçeği inkar etmektedirler. Bu durumda da emniyet içinde olamayıp azaba müstahak olacaklardır.

“Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa o Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedir.” (Zümer, 39/22)

Bir insanın gönlünde İslam'ın olması çok büyük bir nimettir. Çünkü onun gönlü Allah tarafından İslam'a açılmıştır. Böyle bir insan Allah'ın bahşettiği bir nur üzerindedir. Bu nur sayesinde kul, vahiy yoluyla indirilmiş olan ayetleri müşahede eder ve kendisine ilahi lütuflar ihsan edilir. Böylece Hakk’a ulaşması sağlanır. Böyle bir nur üzerinde olan kimse, karanlıkta bulunan kimse gibi değildir. Karanlıkta ve cehalette bulunan kimselerin kalpleri katılaşmıştır. Onlara Allah'ın ayetleri anılınca, kalplerinde tiksinti duyarlar. Bu onların inkârlarını daha da arttırır. Böyle, Allah'ın zikrini kabul etmemekten kalpleri katılaşmış olan kimselere yazıklar olsun. Çünkü bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

“Kendisi İslam'a davet edilirken, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?” (Saff, 61/7)

İslam kurtuluş manasını ifade eder. Çünkü dünya ve ahiretin selameti, kurtuluşu “İslam” iledir. Eğer bir insan İslam'a davet edildiği halde, buna icabet etmezse Allah'a iftira etmiş olur. Bu iftira, kulları Hakk’a çağıran Allah'ın kelamına sihirdir, uydurmadır demekle olur. Bu da büyük bir zulümdür. Bu zalimler topluluğu hiçbir zaman hidayete eremezler.

Kafirler İslam'ın üstün olmasını arzu etmeseler de, Allah Teâlâ vadini yerine getirmiştir. İslam karşısında mağlup olmayan, yenilmeyen hiçbir din kalmamıştır. Bu durum bundan sonra da kıyamete kadar devam edecektir. Bunu ifade eden ayet şudur:

“Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün tutmak için Peygamber’ini hidayet ve hak din ile gönderen odur.” (Saff, 61/9)

İmanda kemale ermek için fazla amel işlemek gerekir. Bunu şu ayet ifade etmektedir:

“Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte imanlarında sadık olanlar bunlardır.” (Hucurat , 49/15)

“İman çıplaktır, onun elbisesi takvadır.” (Hadis)

Bu hadise göre iman olgunluğu amellere bağlıdır. Ayrıca iman olgunluğu münafıklık ve gizli şirkten uzak kalmaya bağlıdır. Çünkü münafıklık, iman dürüstlüğü ve olgunluğu ile bağdaşmaz.

İslam dininin ortadan kalkması, kaybolması söz konusu değildir. Dünyada bugün için iki milyara yakın Müslüman vardır. İslam dinin var oluşu kıyamete kadar devam edecektir.

“Kur'an'ı Biz indirdik ve onu koruyacak olan da şüphesiz Biziz.” (Hicr, 15/9)

İslamiyet evrensel bir dindir. Hz. Muhammed'in tebligatı, Beni İsrail peygamberlerinde olduğu gibi sadece bir kavme, bir topluluğa değil bütün insanlara yöneliktir. Hatta o insanlarla birlikte onlar gibi mükellef bulunan cinlere de hitap etmektedir.

“Ey Muhammed! Şüphesiz ki Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı bir Peygamber olarak bütün insanlara gönderdik.” (Sebe, 34/28)

 

Hadis No 10

 

*قلت: يا رسول الله! قل لي فى الإسلام قولا،  لا أ سأل عنه أحدا بعدك. قال : قل آمنت بالله فستقم.*  (مسلم، اللإيمان، 38)

 

Süfyan ibn Abdullah (ra) şöyle dedi: “ Ya Resulallah! İslam hakkında bana bir söz söyle ki, artık senden sonra onu kimseden sormayayım” dedim. “Allah'a iman ettim de ve dosdoğru ol” buyurdu. (Müslim, İman, 38)

Bu Resulallah'ın câmialı sözlerinden biridir. Bu söz Allah Teâlâ'nın şu ayetlerine uygun düşmüştür:

“ Hakikat Rabbimiz Allah'tır deyip de sonra doğruluğu şiar edilenler, onların üzerlerine korkmayın, tasalanmayın, vaadolduğunuz cennetle sevinin diye diye melekler inecektir.” (Fussilet, 41/30)

“Rabbimiz Allah'tır deyip de sonra (bütün niyet ve hareketlerinde) dosdoğru olanlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Ahkaf, 46/13)

“Hak din Allah katında İslam'dır” (Ali İmran, 3/19)

Bu nedenle İslam'a girmek ve onu tümüyle kabullenip uygulamak gerekir. Çünkü ancak İslam'a girenlerin doğru yol bulurlar.

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa onun dini kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” (Ali İmran, 3/85)

İslam tevhit ve Allah'ın hükmüne boyun eğmedir. Bunun dışında başka bir din aramak asla kabul edilmez. İslam’dan başka bir yola girenler ahirette bütün sevaplarını kaybetmişler ve cezaya müstehak olmuşlardır. Böyle bir kimse faydalı olanı kaybedip zararlı olana sahip olmuştur. Bu ise onun için bir yıkımdır. Çünkü bu kimseler insanların sahip olduğu “fıtrat-ı selimi”yi bozmuşlardır.

 

Hadis No 11

 

*ثلاث من كنّ فيه وجد بهنّ حلاوة الإيمن. من كان الله و رسوله أحبّ إليه ممّا سواهما و أن يحبّ المرء لايحبّه إلاّ لله و أن يكره أيعود في الكفر بعد أن أنقذه الله منه، كما يكره أن يقذف في النار* (مسلم، ألإيمان، 43)

 

Enes (ra) şöyle demiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Üç haslet kimde bulunursa o kimse bu hasletlerle imanın tatlılığını bulur: Allah ve Resulü kendisine başkalarından daha sevgili olmak, sevdiklerini yalnız Allah için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra yine küfre dönmekten ateşe atılmasından hoşlanmadığı gibi hoşlanmamak.” (Müslim, İman, 43)

Bu hadis İslam dininin esaslarından biridir. İmanın tatlılığı itaatlerden lezzet almak, Allah ve Resul'ünün rızası uğrunda meşakkatlere tahammül etmek ve bunu dünya metaına (malına) üstün tutmak demektir. Resulullah sevgisini yaratılış mertebesine çıkaramayan mümin, hiç değilse onun rızasını diğer mahlukatın rızasına ve kendi hevasına tercih ve takdim ederek yaratılış ve fıtri sevgi derecesine yaklaştırmaya çalışmalıdır.

Buhâri'nin şârîhi Aynî, Resulallah muhabbetinin,  imanın kaynağı olan saygı ve büyüklük inanışından ibaret kalmasının kafi olmadığını, bütün manasınca kalbin meyli mânâsında muhabbet olması lazım geleceğini ifade ettikten sonra şu iki rivayeti de naklediyor:

Amr ibn’l Âs: “Hiç kimse bana Resulallah'tan daha sevgili olmadığı gibi, hiçbir kimse de benim nazarımda ondan daha celâletli değildir. Ona karşı olan tazim (saygı) ve iclalin (büyükleme) halinden dolayı gözlerimi doyura doyura mübarek yüzünü temaşa edemedim” demiş.

 Ömer bin Hattab da bu hadisi işittikten sonra: “Ya Resulallah! Sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevgilisin” demiş. Buna karşı “Ve min nefsike ya Umeru - Ya Ömer nefsinden de sevgili olmalıyım” buyurmuş. Bunun üzerine Ömer de: “ Ve min nefsî - Nefsimden de” deyince, “el-Âne ya Umeru -  ya Ömer, işte şimdi oldu” cevabı verilmiştir.

Peygamber’in müminlere sevgisi din ve dünya işlerinin hepsindedir. Çünkü Peygamber müminlere salah ve esenliklerini gerektiren şeylerden başkasını emretmez ve razı olmaz. Fakat nefis böyle değildir. Dolayısıyla müminler peygamberlerini nefislerinden daha çok sevmeli, onun emrini her şeyden üstün tanımalıdır.

“Peygamber müminlere öz nefislerinden daha yakındır. Zevceleri de (müminlerin) analarıdır.” (Ahzap,  33/6)

 

Hadis No 12

 

*من رأى منكم منكرا فليغيّره بيده. فإن لم يستطع فبلسانه. فإن لم يستطع فبقلبه. و ذلك أضعف الإيمان*    (مسلم، الإيمان، 49)       

 

Ebû Said (ra) dan  rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Sizden her kim bir münker (şeriatça yapılması hoş görülmeyen) görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmeyen kalbiyle. Ve işte bu, imanın en zayıf olanıdır.” (Müslim, İman, 49)

Kur'an-ı Kerim'de iman kuvvetinin artacağını ifade eden ayetlerden biri şudur:  “Gerçek müminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, karşılarında ayetleri okunduğu zaman, bu onların imanını artırır ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler.” (Enfal, 8/2)

Sadece dil ile ikrar etmek gerçek iman değildir. İnsanın kalbinde de aynı şeye inanması gerekir. Yani içi dışa aykırı olmamalıdır

“İnkâr edip kafir olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzü kadar altın fidye verse bile, kabul edilmeyecektir. Onlar için acıklı bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Ali İmran, 3/91)

İslam dinini inkar etmek büyük bir sapıklık ve ahirette de büyük bir kayıptır. İnkar eden, mal ve mülkü ne kadar çok olursa olsun kıyamet gününde Allah'ın azabından hiçbir şeyle ve hiçbir şekilde kurtulma imkanı bulamayacaktır.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitapları, peygamberleri ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz ki o derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 4/136)

Bu ayette imanın esasları açıklanmaktadır. İmanın esasları Cibril hadisinde de anlatıldığı gibi Allah'a, peygamberlere, kitaplara, meleklere ve ahiret gününe inanmaktır. Kim bunlara inanmaz ve inkar ederse, gerçek yoldan sapmış olduğu ifade edilmektedir. Bu sapmak insanı ahirette büyük bir cezayı getireceği de birçok ayet ve  hadislerde ifade edilmektedir.

Müslüman, Allah'ın emirlerini işittikten sonra itaat etmeli ve Allah'tan bağışlanma dilemelidir. Çünkü dönüş ancak Allah'a dır. İman etmekten anlaşılan budur. İman eden Kur'an ayetlerine, onlarda yer alan tüm yasa ve hükümlere, kıssalara, öğütlere, peygamberlere, kitaplara ve daha başka şeylerin durumları ile ilgili haberlere tavsiyeli bir şekilde, yani ayrıntılı olarak inanmıştır. Müslüman için gerekli olan Kur'an ahlakı ile ahlaklanmak olmalıdır. Yalnız Kur'an okuyup bunun gereği ile amel etmemek herhangi bir fayda sağlamaz. Kim de İslam’da gayret gösterirse Allah ona yardım edecektir ve kolaylıklar gösterecektir. Bakara suresinin son ayetinde buna dair müjdeler vardır. Bu nedenle Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim bakara suresinin son iki ayetini okursa, bu ona yeter.” (Buhari, Müslim)

 

Hadis No 13

 

*الإيمان بضع و سبعون، أو بضع وستّون شعبة. فأفضلها قول لا إله إلاّ الله. و أدناها إماطة الأذى عن الطّريق. و الحياء شعبة من الإيمان* (مسلم، الإيماى، 35)

 

Ebû Hureyre (ra)  şöyle dedi: Resulullah (sav): “İman yetmişten fazla, yahut altmış bukadar şubedir. Onun en efdali, “La İlahe İllallah” sözüdür. En aşağı derecesi, eziyet verecek şeyleri yoldan uzaklaştırmaktır. Utanmak da imandan bir şubedir” buyurdu. (Müslim, İman, 35)

“İyilik yapanlar o kimselerdir ki Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntılı ve hastalık durumlarında ve savaşın şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.” (Bakara, 2/177)

Asıl iyilik ayette zikredilen tüm esasları yerine getirmekle elde edilir. İşte onlar doğru olanlardır. Bu ayet yüksek insani değerler ve üstünlükleri içermektedir. Bunlar şu üç gruptur: inanç düzgünlüğü, davranış güzelliği ve nefis temizliği. Birincisi ayetin Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman eder bölümü; ikincisi ayetin sevdiği mallardan akrabaya, öksüze, yoksula, yolda kalmışlara, dilencilere ve köle azad etmeye verir bölümü; üçüncüsü de ayetin namaz kılanın, zekat verenin, sözünü yerine getirenin ve sabredenlerin bölümüne işaret etmektedir. Dolayısıyla kişinin iman ve itikadına bakılarak bu nitelikleri kendisinde toplamaya, doğruluk ve samimilik vasfı verilmiştir.

Bu ayete göre iyi bir insan olmanın birinci şartı İslam inancına sahip olmak, yani Allah'a iman etmek gelmektedir. Bu nedenle de imansız yapılan bütün iyi davranışların bir getirisi yoktur.

“Ey iman edenler, hep birlikte itaate girin, şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2/208)

Bu ayete göre iman ettik diyenlerin yapmaları gereken Allah'a teslim olmak, yani itaat etmeleridir. İslam'a tümüyle girin ve İslam'a başka şeyi karıştırmayın. Bunu temin etmek için şeytanın saptırmalarına uymamak gerekir.

Her peygamberden sonra ümmetinin içinde iyi insanlar olduğu gibi, kötü ve nefislerine uyan insanlar da mevcuttur. Bunlar dini saptıranlar ve insanları doğru yoldan çıkaranlardır. Böyle bir durumda Müslümanların bu türlü sapıklık ve azgınlıklardan tövbe ederek terk etmeleri gerekir. Tövbe ettikten sonra da iman edip salih (yararlı) işler yapmalıdırlar. O zaman hak ettikleri karşılığı göreceklerdir.

“Ancak tevbe eden, iman edip yararlı iş yapanlar bunun dışındadır. Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmadan, Rahman'ın kullarına gıyaben vadettiği cennete, Adn Cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz O’nun vadi yerini bulacaktır.” (Meryem, 19/60,61)

Bu ayete göre şirk ve günahlardan dönen, küfür yerine imanı seçen, tevbeden sonra güzel ameller yapanlar  Adn Cennetlerine gireceklerdir. Bu ayet Allah Teâlâ'nın kesin vaadidir. Adn, cennetin özel ismidir. İkamet ve sevap yurdu demektir. Onlar Allah'ın vadettiği Adn cennetini görmemişler, sadece haber üzerine inanmışlardır. Şüphe yok ki Allah'ın vaat ettiği cennete, söz verilen kimseler mutlaka girecektir. Bu vaatte cayma yoktur.

 

Hadis No 14

 

*الإسلام علانية و الإيمان فى القلب* (أحمد بن حنبل، المسند، 3، 134,135)

 

“İslam, âşikâr ve meydanda olandır. İman ise kalptedir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 134-135)

Peygamberimiz buyuruyor ki “İman çıplaktır, onun elbisesi takvadır.” Peygamberimizin bu hadisi iman olgunluğunun amellere bağlı olduğunu gösterir.

Öte yandan iman olgunluğunun münafıklık ve gizli şirkten uzak olmaya bağlı olduğunu belirtmek üzere Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Şu dört sıfat kimde varsa, o kimse her ne kadar namaz kılıp oruç tutarak kendini mümin sansa da katıksız münafıktır: 1) Yalan konuşuyorsa, 2) Verdiği sözü tutmuyorsa, 3) Emanete hıyanet ediyorsa, 4) Anlaşamadığı kimselere karşı hile ile davranırsa.”

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bu ümmetin münafıklarının çoğunluğu Kur'an okuyucularıdır” (Hakim). Çünkü Kur’an okuyanların büyük bir kısmı, okudukları ayetlerin emirlerine göre hükmedip yaşamazlar.

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Ümmetimde şirk, beyaz kaya üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.” (Ahmet b. Hanbel)

Sahabilerden Huzeyfe (ra) buyurur ki: “Peygamber zamanında insan söylediği tek söz yüzünden ölünceye kadar münafık sayılırdı. Oysaki ben aynı sözü sizden günde on sefer duyuyorum.”

Alimlerden biri der ki: “İnsanların münafıkla en yakın olanı kendisini münafıklıktan uzak kabul edendir.”

Sahabilerden Huzeyfe (ra) buyurur ki: “Bugünün münafıkları peygamberin zamanındakilerinden çoktur. O zaman onlar münafıklıklarını saklarlardı. Bugün ise açık açık münafıklık yapıyorlar.”

Nifak iman dürüstlüğü ve olgunluğu ile bağdaşmaz. Münafıklıktan en uzak olanlar ondan çekinenler, en yakın olanlar da onunla ilgisi olmadığını sananlardır. “Şimdilerde münafıklık olmadığı söyleniyor” diyen birisine Hasan el Basri (ra) şöyle cevap vermiştir: “Kardeşim münafıklar ortadan kalksa yolda yalnızlıktan ürküntü duyarsınız.” Yine Hasan el Basri veya başka birisi der ki: “Münafıkların kuyruğu olsa yerde adım atamazdık.”

Bu durum hicri 2.-3. asırlarında söz konusudur. Bugün ise 15. hicri asrında durum daha da vahimdir. Münafıklara bir de kafirler eklenmiştir. Dolayısıyla bugün artık işin içinden çıkılmaz hale gelmiştir.

“Dünyada iki çeşit dil kullananı Allah kıyamet gününde iki dilli yapar.” (Hadis)

“İnsanların en kötüleri birisine bu yüzü ile ötekisine öbür yüzü ile gözüken iki yüzlülerdir.” (Hadis)

Nifak iki çeşittir: Birincisi sahibini dinden çıkararak kafirler arasına katar ve ebedi cehennemliklere ekler. İkincisi sahibinin bir süre cehenneme düşmesine veya uluların derecesinden eksikliğe uğramasına ve sıddıkların mertebesinden aşağıda kalmasına yol açar.

“Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslam'ı seçtim.” (Maide, 5/3)

Bu ayetle İslam dini, diğer bütün dinlerden üstün ve yüce kılınmıştır. Müslümanlara başarı ve hidayet nasip edilmiştir. İslam Allah katında en değerli ve en makbul din olarak teyit edilmiştir. Bu ayet Peygamberimize, Veda Haccı sırasında Cuma günü Arafat'ta iken inzal olmuştur. Dolayısıyla böyle bir ayetle şereflenmek bir bayramdır. Çünkü İslam dininin mensubu olmak insanı hem dünya hem de ahiret hayatında mutluluklar verir. Yeter ki biz İslam dininin istediklerine uyalım.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  yorum@ilimvetasavvuf.com

Ana Sayfa          Hadis Şerhleri

 

 

 

Hadis Şerhleri  -  2. Bölüm

Yayınlama Tarihi : 24.06.2020