Hıristiyanlık, Hazreti İsa (as)’ın getirdiği İsevilik dininin saptırılması ile ortaya çıkan bir din anlayışıdır. Hristiyanlıkta dini liderler, papazlar ve ruhaniler, halkın dini ifadeleri kolaylıkla anlamalarına mani olmak için Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahid gibi dini metinleri çok karmaşık ve sadelikten uzak olan ifadeler ve açıklamalarla doldurmuşlardır. Bu karmaşık ifadeleri sıradan bir insanın anlaması zor olunca, kilisenin adamları kendilerini manevi olarak üstün gösterip halkın gözünde birer aziz olarak değerlendirilmişlerdir. Bunu fırsat bilen papazlar, bu dini üstünlükleri ile dindaşlarını sömürmüşlerdir. Günah affetmek, cennette yerler satmak gibi tamamen batıl olan davranışlarla büyük bir ekonomik ve siyasi güç kazanmışlardır.

Papazların bu saltanatı İslam dini ortaya çıkınca sallanmaya başlamıştır. Çünkü İslam, papazların uydurdukları din anlayışını reddetmektedir. Papazlar böyle bir tehlikeyi bertaraf etmek için İslam dinine ve onun peygamberi Hazreti Muhammed (sav)’e karşı cephe almışlardır. Ellerinden geldikçe iftira ve saldırılarla İslam’ı ve Hazreti Muhammed’i karalamaya ve kötülemeye başlamışlardır. İslam’ın ilerlemesi ve birçok ülkede egemen olması, Hıristiyan din adamlarını çileden çıkarmış, bu nedenle Hıristiyanları asırlarca Müslümanlara karşı savaşmaya sevk etmişlerdir. 

Onların asırlarca gösterdikleri gayretin amacı, İslam’ın bir vahiy dini olmadığını ispat etmektir. Ancak bunu başaramayınca onun Peygamberine birçok aşırı iftira ve karalamalarla kendi insanlarının gözünde küçük düşürmeye ve değersizleştirmeye çalışmışlardır. Hazreti Muhammed’in peygamber olmadığını, bir sahtekar olduğunu, Kur’an’ı kendisinin yazdığını, böylece dünya makam ve saltanatının peşinde olduğunu yaymışlardır. Aslında papazlar kendilerinin içinde bulunduğu durumu çok iyi bildiklerinden, kendilerini kurtarmak için kendi özelliklerini Peygamberimize yamamaya çalışmışlardır.

Bu kavga asırlarca sürmüş ve bugün de devam etmektedir. Kendi maddi saltanatları için Hazreti Muhammed’i karalamak ve değersizleştirmek çabaları bugün de devam etmektedir. Bugün hâlâ Hazreti Peygamberin bir şeytani varlık, İslam’ın da bir terör dini olduğu propagandası yapılmaktadır. Fakat asırlarca yapılan bu propagandaya artık batıda da, kendi insanları arasından eleştiriler gelmektedir. Bu nedenle de İslam dinini öğrenmeye çalışan insanların sayısı artmaktadır. Bu durum papazları telaşa düşürmekte, kendi dindaşlarını kaybetme korkusu yaşamaktadırlar. Bunun için zaman zaman kendilerini yenilediklerini insanlara duyurma ihtiyacı duymaktadırlar.

Bu çabalar boşunadır. Artık insanlar Hazreti İsa’nın tanrı olmadığını, sadece bir peygamber olduğunu, teslis inancının batıl olduğunu, papazların günah affedemeyeceğini anlıyorlar. Bu nedenle de birçok Hıristiyan Müslüman olmaktadır. Papazlar bu gidişin önüne geçemeyeceklerdir. Bize göre 40 yıl içinde bütün dünyada İslam dini hakim olacaktır. Böylece papazların dünya saltanatı son bulacaktır. Zafer İslam’ındır.

 

Hıristiyanların İftiralarına Reddiyeler

Aşağıda Hıristiyanların Peygamberimiz (sav)’e yaptıkları iftiralara cevap vereceğiz ve reddiyeler ifade edeceğiz. Ancak bu cevaplarımızda seviyeli olmaya gayret edeceğiz ve onlar gibi edep ve hakikat sınırlarını aşmayacağız. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an- ı Kerim’de, Ankebut suresinin 46. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki, bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımızda sizin ilâhınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.”

Bu nedenle biz de Hıristiyanların iftiralarına seviyeli bir şekilde cevaplandırmak istiyoruz. Fakat şu bir gerçektir ki, Hıristiyanların bu iftiralarındaki aşırılık ve haddi aşamaları nedeniyle daha sert bir ifadeyle cevaplamayı hak etmektedirler. Çünkü onlar iftiralarıyla Peygamberimize zulmetmiş oluyorlar. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi onlarla olan mücadelemizi daha yumuşak bir üslupla yapmamız emredilmektedir. Bu nedenle onlara verdiğimiz cevaplar da müsamahalı olmaktadır.

İftira 1: Hıristiyanlara göre Kur’an-ı Kerimi, Hz. Muhammed kendisi yazmıştır.  Hz. Muhammed Kur’an’daki kıssaları Hristiyanlıktan ve Yahudilikten almıştır. Onun üstadları Aryüsçü  bir keşiş ve Nesturi bir keşiştir. Hz. Muhammed sapık Hıristiyanlardan da etkilenmiştir. Çünkü bunların  teslis ve İncillerle ilgili görüşleri  Ortodoks Hıristiyanların görüşlerinden farklıdır.

Cevap: Hristiyanlar, “Muhammed İncil ve Tevrat’ı inceledi, Kur’an’ı da bunlara dayanarak yazdı” ithamında bulunurlar. Fakat ellerinde bunu ispat edecek hiçbir delilleri yoktur. Onlar Peygamberimizi eleştirmek için hiçbir metot, kural tanımadan Peygamberimize saldırmaktadırlar. Zaten Hristiyanlar İslam’a ve onun Peygamberine yaptıkları saldırılarda hiçbir zaman mantıklı delil ve görüşe sahip olamamışlardır.

Hıristiyanlarca iddia edildiği gibi Hz. Muhammed İncil'den alıntılar ile Kur’an’ı yazdı ise neden İsa'nın tanrı olduğunu reddetti, Yahudilikten alıntı yaptı ise neden Kur’an’ın tanrı anlayışı ırkçı değil, Mekke müşriklerinin geleneklerinden etkilendi ise neden putlara tapmayı yasakladı?

Oysa Kur’an-ı Kerim’de öyle ayetler vardır ki, onlar Hazreti Muhammed’i sınırlamakta ve durdurmaktadır. Eğer Hz. Muhammed Kur’an’ı yazdıysa neden bu ayetlere yer versin?  Bu ayetlere örnek olarak şunları verebiliriz:

“İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere mallarından vermeyeceklerine yemin etmesinler, bağışlasınlar, feragat göstersinler…” (Nur, 24/22)

Bu ayetin iniş sebebi, Hz. Ebu Bekir (ra)’ın, mali destekte bulunduğu Mistah b. Usase'nin, Hz. Aişe'ye atılan iftiraya inanıp yaymasından dolayı üzülmesi ve bir daha ona yardım etmeyeceğini söylemesidir. Ancak inen bu ayet yardıma devam etmesini emretmiştir. Kim eşine iftira atılınca buna inanan ve bunu yayan birine yardıma, hem de başkasının yardımını kesmesine rağmen, devam edilmesini kendi yazdığı (!) kitapta izin verebilir? Hiç ses etmese, zaten Hz. Ebu Bekir yardımı kendiliğinden kesmiş olacaktı! Menfaat peşinde olan bir kitap yazarı (!), kendini zora sokacak bu ayeti neden yazsın?

"Senden önce hiçbir resul ve nebî göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına şüpheler karıştırmasın...” (Hac, 22/52)

"Az daha seni bile, iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi. Eğer biz sana direnç vermemiş olsaydık." (İsra, 17/73,74)

 "(Ey Muhammed! ) Allah dilese senin kalbini de mühürler. Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır." (Şurâ, 42/24)

Bu ayetlerde Allah’ın Peygamberimize nasıl yardım ettiği ifade edilmektedir. Hz. Muhammed Kur’an’ı kendisi yazsaydı (!) bu ayetleri neden eklesin? Çünkü bu ayetler onun bir kul olduğunun ifadesidir.

İnşirah suresinin 1-4. ayetleri, zorluklar karşısında Allah'ın yardımından bahseder. Kendi yazdığı (!) kitapta övgüyü, kudreti kendisine bağlamak yerine, bir insan neden acizliğini ilan edip, Allah'tan yardım aldığını, bu sayede ancak acizlikten kurtulabildiğini ilan eder?

Uhud savaşından sonra inen ayet (Ali İmran, 3/159): "Sen onlara sırf Allah’ın lütfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever." Kur’an'ı Hz. Muhammed yazsa, Uhud Savaşı'ndan sonra kendi sözünü dinlemedikleri için savaşın yenilgiyle sonuçlanmasına neden olan sahabeye, üstünlüğünü pekiştirme ve haklılığını ilan etmek için bir fırsat doğmuş iken, bunu değerlendirmeyip, kitabına yukarıdaki ayeti neden eklesin?

Peygamberimizin devesi kaybolmuştu. Yahudi münafıklarından olan Zeyd ibn al-Lust, "Muhammed kendisine gökten haber geldiğini söylüyor. Oysa kendi devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor." demişti. Bu haber Allah'ın elçisine ulaştı. Resulullah: "Vallahi ben ancak bana bildirilenden başkasını bilemem, şimdi Allah devenin şu vadide olduğunu bildirdi, yuları bir ağaca takıldığından gelemiyor." diye buyurur. Müslümanlar gidip bakarlar ve deveyi Resulullah'ın dediği yerde bulurlar.  Hz. Muhammed devenin nerede olduğunu biliyorsa neden münafıklara koz verdi, bilmiyorsa nereden öğrendi?

Ahzab suresinin 37. ayet inince Hz. Muhammed çok zor durumda kalır. Çünkü bu ayette Zeyd’in karısından bahsedilmektedir. Burada önemli olan, Hz. Peygamberin bir süre açıklamaktan çekindiğin bir meseleyi, Kur’an'la kendisine bildirildikten sonra bir saniye bile tereddüt etmeden, istemediği halde, insanlarla bunu paylaşmasıdır. Nitekim Hz. Ayşe, bu çarpıcı tabloya dikkat çekerek: "Eğer Hazreti Peygamber, Allah'ın kitabından bir şey gizleseydi, bu ayeti gizlerdi." diyecektir.

"Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin Peygamberin evine girmeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamberi rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise, gerçeği söylemekten çekinmez." (Ahzab, 33/53)

Eğer bu ayet, Allah katından gelmemiş, peygamber eliyle yazılmış olsaydı, niçin Peygamber ayette rahatsız olduğunu yazdırsın ve içinde gizlediği şeyi ortaya çıkarsın. “Ben insanlara rahatsız olduğumu söyleyemem, insanlar sonra hakkımda ne düşünür?” diyerek bunu içinde saklıyorsa, ayeti daha sonra yazıya geçirtirken, rahatsız olduğunu belirtmez ve ekletmezdi.

Ahzab suresinin 50. ayette ise, "Ey peygamber! Sana şu kadınları helal kıldık." buyrulmuştur. Efendimiz sayılan bu kadınların hiçbirisi ile evlenmemiştir. Bu ayette, tüm müminlerle ilgili bir hüküm bildirilmektedir.  Hz. Peygamber, evlenmeyeceği kadınlar için niçin ayet yazdırıp, üstüne, artık kimseyle evlenemezsin, diye eklesin?

Pedro Alfonso gibi öncü oryantalistlerden günümüze dek devam eden bir iddia vardır: 'Kur’an'ın, Muhammed'in hiç mucize göstermediğini onayladığını' ileri sürülür. Kur’an'ı Hz Muhammed yazdı ise, neden ona mucizeler gösterdiğini eklemesin. Kur’an'da o kadar itiraz edilen husus, putperestliğin reddedilmesi, Tevhid inancının öncelenmesi, içkinin yasaklanması vd. takipçilerince kabullenilmişken, araya kendini öven birkaç mucize örneği neden eklememiştir?

Allah Resul’ünün bağlılarının sayısı az, maddi güçleri de zayıftı. Düşmanlar ise, ehl-i kitaptan, putperestlerden zengin, güçlü, sayıca çok olan insanlardan oluşuyordu. İnananlar, her türlü tehlike, hakaret ve işkenceye maruz kalacaklarını bile bile inanıyor ve İslam ümmetine katılıyorlardı. Müslüman olanlar, baskı, işkence ve onları putperestlik inancına geri çevirme çabaları ile karşılaşıyorlardı. İlk Müslümanlar, dinleri uğruna mallarından, vatanlarından, akrabalarından, çıkarlarından vazgeçiyorlardı.

Resulullah'ın davet yolunda uğradığı eziyet ve işkenceler çok fazladır. Yüzüne tükürenler, toprak atanlar, küfür edenler, üstüne pislik savuranlar, onunla alay edenler, taşa tutanlar, öldürmek isteyenler. Bütün bunların yanında eziyetlerin sadece kendisine değil sevdiklerine, dostlarına da yapılması onun için gerçekten zor bir durumdur. Bütün bu eziyetlere davasına inanmayan ve samimi olmayan birisinin katlanamayacağı açıktır. Habeşistan'a hicret edenler; fakir değil, Kureyşli ailelerin oğulları, lider ve önde gelenlerinin çocuklarıydı. Tüm bunlar son derece güçlü bir bağlılık ve büyük fedakarlığın somut örnekleridir. Hz Peygamberi öldürmek istemişler, birçok tuzaklar kurmuşlardır. O derece ki, Müslümanlar artık şu şekilde dua etmeye başlamışlardır: "Rabbimiz! Bizi, bu halkı zalim olan şehirden çıkar, bize katından bir yardımcı ver." (Nisa, 4/75) Müslümanlar hicret etmesinler diye tutuklanıp zincirlere vurulmuş, hapse atılmışlardır. Hicretten sonra da, saldırılar, savaşlar devam etmiştir. Medine'ye hicretten hemen sonra, Yahudiler Müslümanlara karşı Mekkeli müşriklerle ittifaklara başlarlar. Zamanla münafıklar ortaya çıkar, her fırsatta Müslümanları içten bölmeye çalışırlar. Sonu belli olmayan bir yola ve tüm bu baskılara göğüs gerebilmenin temelinde yatan güç ve bu gücün kaynağı nedir? Peygamberimiz İslamiyet’i uydurmuş olsaydı bu durumu hemen kendi lehine çevirmeye çalışırdı. Oysa böyle yapmamış, Allah’ın kendisine emrettiği şekilde yoluna devam etmiştir.

Peygamberimiz açıkça Allah'ın emrinin olduğu yerde kendisinin hatalı olduğunu açıklamaktan da çekinmemiştir. Kendisine ağır gelse de, Hazreti Zeynep ile evliliğini ilan etmiş, tepkiler geleceğini bildiği halde Miraç olayını açıklamıştır.

Bir gün Resûlullah namazı beş rekât olarak kıldırdı. Bunun üzerine bir sahabi sordu: “Ey Allah’ın Resûlü, namaza ilâve mi yapıldı?” “Bu da nereden çıktı?” buyurdu. Bunun üzerine, “Beş rekât kıldırdın.” dedi. “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin hatırladığınız gibi hatırlarım ve sizin unuttuğunuz gibi unuturum” buyurdu. Sonra iki (secde ederek) sehiv secdesi yaptı. Bu durum bize  Peygamberimizin de bir insan olduğunu gösterir. Kur’an bunu bizi özellikle tekrar tekrar hatırlatır:

“De ki ben sadece sizin gibi bir insanım ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık hep O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Vay O’na ortak koşanların haline!” (Fussilet, 41/6)

Eğer Hz. Muhammed Kur’an’ı kendisi yazmış (!) olsaydı bu ayetlere yer verir miydi? Biraz sağ duyusu sahibi olan ve aklını kullanan bir kişi Hz. Muhammed’in Kur’an’ı yazmadığını anlar. Ancak İslam düşmanları hınçlarından dolayı böyle sapık ve gerçek dışı iftiralarla akılları sıra, İslam’ın önünü keseceklerine ve onu yok edeceklerine inanmışlardır. İşte Peygamberimize attıkları iftiraların gerçek yüzü budur. Ancak bu çabaları islam’ın ve onun peygamberinin önünü kesememişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ, kafirler istemese de İslam nurunu tamamlayacağını şu ayette ifade etmektedir:

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 61/8)

İftira 2: Hazreti Muhammed şeytanın oğlu ve sapkın bir hareketin kurucusudur. Çünkü Hazreti İsa’nın ilâhlığını ve teslisi reddetmektedir ve İncillerin tahrif edilmiş olduğunu söylemektedir. Bu nedenle o hakikat düşmanıdır ve bu nedenle de şeytan olmak zorundadır. Kur’an, Kitab-ı Mukaddese olan inancı sarsmayı hedef edinmiş şeytani bir eserden başka bir şey değildir.

Cevap : Peygamberimiz Hazreti İsa’nın tanrı oluşu iddiasını ve teslis anlayışını reddetmiştir. Bu aslında hakikatin ifadesidir. Bu hakikatler Kuran’da ifade edilmiştir. Aslında bu tespitler Allah Teâlâ’nın insanlara gerçekleri bildirilmesidir. Gerçeklerin insanlara Kur’an ve Peygamber yoluyla bildirilmesinin, Hıristiyanların hoşuna gitmemesi aşikârdır. Bu nedenle birçok oryantalist bu hoşnutsuzluğu, Hazreti Peygamberin şeytani olduğunu iftira ederek ortaya koymuşlardır. Asıl kendilerinin yaptıkları şeytanidir.

Luther de, “Refutation of the Quran” adlı eserinde Hz Muhammed'i şeytanın oğlu ve sapkın bir hareketin kurucusu olarak ilan eder. Bu sapkınlığın en önemli göstergesi olarak ta, İslam’ın İsa'nın ilahlığını inkâr etmesini gösterir.

Aloys Springer, “The Life of Muhammed” adlı kitabında, Muhammed'in sapık Hıristiyanlardan etkilenmiş olabileceğini iddia eder. Zira bunların teslis ve İnciller ile ilgili görüşleri, Ortodoks Hıristiyanlardan farklıdır, diye devam eder.

İncillerin tahrif edilmiş olduğunu söyleyen ve teslisi reddeden Hazreti Muhammed’in, Hıristiyanlar tarafından hakikatin düşmanı olarak ilan edilmesi ve şeytani olduğunun iddia edilmesi gayet tabiidir. Çünkü Hıristiyanlar İncillerde hakikatin ifade edildiğine inanmaktadırlar. Oysa gerçek böyle değildir. Bugün insanların büyük bir kısmı, İncil’in tahrif edildiğini ve teslis inancının batıl olduğunu kabul etmektedir. Ancak Hıristiyan papazlar kendi maddi çıkarları için buna itiraz etmektedirler. Kendilerine haklı çıkarmak için Peygamberimize birçok aşırı iftiralarda bulunmaktadır. Aslında Peygamberimiz İncillerin tahrif edildiğini ve teslis inancının batıl olduğunu söyleyerek hakikatin yanında olduğunu göstermektedir. Hakikatleri dile getiren bir insan şeytani olamaz. Çünkü şeytan daima insana hakikat dışı şeyleri empoze eder. Fakat bu gerçek Hristiyanları ürküttüğü için Peygamberimize iftiralarla saldırmaktadırlar.

İftira 3: Hazreti Muhammed maddi menfaat için Kur’an’ı yazmıştır. Amacı saltanat, makam, para ve dünya zevkidir.

Cevap : Hıristiyanlar, Hz. Muhammed’in maddi menfaat için Kur’an’ı yazdığını, amacının saltanat, makam, para ve dünyevi zevkler olduğunu ileri sürerler.  Ne kadar saçma iddialar? Maddi menfaat elde etmek isteyen bir insan, toplumda kökleşmiş, benimsenmiş yanlışlara, içki, kumar, fuhuş v.b gibi, savaş açıp, üstüne bir de maddi ve bedeni açıdan insana zor gelecek ibadetleri, namaz, oruç, zekât gibi, insanlara zorunlu kılar mı? Amaç taraftar toplamaksa, bu yöntem akla uygun değildir. Amaç kendini yüceltmekse neden yazdığı (!) kitapta kendini defalarca hatalarından dolayı azarlanıp, hatalarını ortaya döksün, yüzlerce yıl sonra bile okunmasına neden olsun?

“Eğer Allah’tan bir hüküm bulunmasa idi, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.” (Enfal, 8/68)

“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir? Bunların iyice belli olmasını beklemeden, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe, 9/43)

“Biz sana Kur’an’ı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.” (Nisa, 4/105)

Hem “tek” olmak varken neden tüm peygamberler arasında son sırada yer aldığını (Hatemu’l-Enbiya) ilan etsin? Diğer peygamberlerin açığını sayarak kendini yüceltmek varken, kendi hatalarını ortaya döküp diğerlerini yüceltsin? Fetih suresi 27. Ayette, Hz. Muhammed müthiş bir özgüvene sahip olduğu görülmektedir. Çünkü Hudeybiye anlaşması ile Kabe’ye ziyaret yapılamamış ve görünüşte Müslümanlar aleyhine olan bir anlaşma imzalanmıştır. Ama ayete bakıyoruz, “güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz.” buyrulmaktadır. Bu ayeti kime güvenerek kitabına (!) koyabilir?

Mekke'de, o zor ve zulüm, işkence altında yaşanan 12 yılın tam ortasında inen Zümer suresi 39-40. ayetlerde de aynı kendinden emin tutum söz konusudur: "De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de yapacağım. Kişiyi rezil edici azabın kime geleceğini ve sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz!" Bu fütursuzca, kendinden emin tavrı her peygamberde görmek mümkündür. Mesela, Tanrı kral olduğunu ilan eden firavun, Hz. Musa'nın yüzüne karşı kendisini öldürme tehdidinde bulununca, Hz. Musa tek başına onun yüzüne şöyle haykırır: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım" (Mümin, 40/27).

Hz. Muhammed’in  tek başına başladığı o zorlu yolda her zaman tek dayanağı Allah Teâlâ olmuştur. Şura suresi 10. ayette şöyle buyurulmaktadır : "İşte o Allah benim Rabbimdir; yalnız O’na güvenip dayanmışımdır ve daima O’na yönelirim."  Menfaat için, kral olmak için yola çıkan biri (!) şu sözleri neden insanlara söyler? "Ben de öleceğim, ben de insanım, Allah'ın hazineleri yanımda demiyorum, ben melek değilim, bende sizin gibi vahye uyuyorum." (Enam, 6/50)

Hz. Muhammed’e, İslamiyet'e davetten önce herkes saygı gösterirdi. Bu nedenle sosyal statüsü büyük idi. Eşi Hz. Hatice'nin servetiyle ticarete başlamıştı, bununla da, büyük bir servet elde etti. Ömrünün sonuna kadar bu servetle rahat geçinebilirdi. Kendisini bütün bu eziyetlere sokmaya lüzum yoktu. Peygamberliğini ilan ettiği zaman akrabalarından birçok düşmanlar edindi. Eğer onun daveti Allah'ın emriyle olmasaydı, bir insan olarak bütün bu eziyetlere ve zahmetlere katlanamazdı. Amcaları ve yakınları, "Sen bizim milletimizin arasına ayrılık soktun, cemiyetimizi birbirine düşürdün, bu işten maksadı nedir? Maksadın mal toplamaksa, eğer yönetime geçmekse, kadınsa hepsini verelim." diye teklif edince cevabı, "Ben menfaat için sizleri davet etmiyorum." oldu. Bu sözler Hıristiyanların iddialarını nasıl yalanlıyor? Hıristiyanlar bu gerçekleri bile bile nasıl bu iftiralarda bulunuyorlar, doğrusu akıl bunları anlamakta çaresiz kalıyor.

Bütün Arabistan kendisine itaat ettiği halde, evinin bütün işlerini bizzat kendisi görürdü. Elbisesinin söküklerini bile kendi dikerdi. Yemeğini hizmetçi ile birlikte yerdi. Muhammed'in kurduğu birlik Bizans imparatorunu hezimete uğrattı. İran saraylarını yok etti, Zerdüştlüğü tarumar etti. Ayrıca, Hz. Peygamber salt lider gibi davransaydı, 10 yıl kendisine zulmeden, şehrinden ayrılmasına sebep olan, hicret ettiğinde de kendisini rahat bırakmayan Mekkeli müşriklerden intikam alırdı. Halbuki Peygamberimiz Mekke’nin fethinden sonra kimseye zulmetmemiş ve intikam almamıştır. Aksine Resulü Ekrem Efendimiz, aşırı sevgiden dolayı kendisine secde etmek isteyen bir kimseye sert tepki göstererek izin vermemiştir. 

Şu ayetdeki samimiyet, dürüstlük, davaya bağlılık ve içtenliğe bakar mısınız? “De ki: “Ben kendim için, Allah’ın dilediği dışında ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım, başıma kötülük de gelmezdi. Ben yalnızca inanan bir toplum için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (A’raf, 7/188)

 Ebu Cehil Hz. Muhammed’e, “Biz seni yalanlamıyoruz. Fakat senin getirdiğin şeyleri yalanlıyoruz” demiştir. Kavmi, Hz. Muhammed’e Emin lakabını vermişti. Peygamberliğini ilk açıkladığında, “Size dağın arkasında düşman var desem inanır mısınız?” diye sorunca, “Evet, biz senin doğruluğunu tasdik ederiz. Çünkü şimdiye kadar sende doğruluktan başka bir şey görmedik. Sen yanımızda yalanla itham edilmiş bir insan değilsin” demişlerdir. Ama onları İslam’a davet edince de hemen onu akılsızlıkla itham etmişlerdir. Peygamberliği kabul etmeyenler, ona düşman olanlar bile mal ve kıymetli eşyalarını kendisine teslim ediyorlardı. Hatta hicret ettiği gece bütün bu emanetleri alıp gitmek yerine, Hz. Ali vasıtası ile sahiplerine teslim etmiştir.

Muavviz kızı Rubeyyi’in düğününde küçük kızlar def çalarken şöyle derler: “Aramızda yarın ne olacağını bilen peygamber var.” Peygamberimiz hemen müdahale eder: Böyle demeyin! “Ben Resulullah olduğum halde akibetimin ne olacağını bilemem.” Hz Muhammed, "Bilin ki, sizden hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz.” deyince sahabe kendisine, “Sen de mi (amelinle kurtulamazsın) ya Resulallah?” diye sorarlar. Efendimizin cevabı, "Evet, ben de. Eğer Rabbim beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa.” Bu özellikler Efendimizde olmasaydı, birbirini boğazlayan çöl bedevilerinin, gerçekten değerli olan Efendimizin emrine girmesi mümkün olmazdı.  Bu gerçeği İslam düşmanı Leone Caetani bile itiraf etmektedir ki, İslam Tarihi adlı kitabında şöyle yazmaktadır: ”Ebu Bekir, Ömer, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerrah, said b. Ebi Vakkas… Devirlerinin hiç şüphesiz en büyükleri olan bu zatlar, onun yalanlarını anlamayacak kadar kör ve idraksiz olduklarına ihtimal verilebilir mi? Hayatının son gününe kadar etrafındakilerin ona muhabbet ve sadakatleri hep arttı.”

Efendimiz, devesine Hazret-i Ali ve Ebu Lübâbe ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Efendimiz’e gelince arkadaşları: “Ey Allah’ın Resulü! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Rasulüllah, “Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma hususunda sizden daha müstağni değilim” buyurur. Kendisine aşırı tazim gösterenlere: “Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah beni «Resul» edinmeden önce «kul» edinmişti” ikazında bulunmuştur. Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecandan titreyen bir Mekkeliye, “Sakin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetimiyim.” demiştir.

Arkadaşları Mekke’yi terk edip hicret ederken, kendisi Medine’ye davet edildikten sonra, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali ile birlikte Mekke’de 2,5 ay daha kâfir ve düşmanları arasında kalmıştır. Neden önden gidip canını kurtarmamıştır? Eğer peygamber yalancı olsa idi, bu kadar zorluk ve eziyetlere neden katlansın? Hazreti Muhammed Allah izin vermeden bir yere gitmezdi. Mekke’de kendisi için hicret emrini verilmesini bekledi. Onun doğruluğunun en açık delili, gerek güçsüz gerek güçlü zamanlarında ardı arkası kesilmeyen sıkıntılara rağmen inancına sadakatle bağlılığını sürdürmesidir. O, bu yoldan asla dönmemiştir.

Bazen en şiddetli ihtiyaç duyduğu zamanlarda, çok istediği halde vahye mazhar olamamıştı. Demek ki bu, seçilebilecek bir durum söz konusu olmayan bir hal idi. İlk vahyin gelişinden sonra uzun süre Hz. Cebrail ikinci vahyi getirmedi. Bu üzüntülü ve ıstıraplı bir zamandı. Bu süreyi fırsat bilen kavmi kendisine eziyet etmiş -hâşâ- şeytanının kendisini terk ettiğini iddia etmişlerdi. Hz. Muhammed yalancı olsa neden kendisine geldiğini ileri sürdüğü vahyi kesintiye uğratsın? Bu işin düzmece olduğunu bildiğine (!) göre, bu kadar neden etkilensin?

Kur’an, Peygamberimize hitap ederken özel duygularını da topluma ilan eder. “Güzellikleri hoşuna gitse de, bundan sonra başka hanımlar alman sana helal değildir” (Ahzab, 33/52). Kendi yazdığı kitapta, karşıtlarınca kullanılabilecek -hatta günümüzde bile hala saldırı için kullanılan “güzellikleri hoşuna gitse de” gibi hitapları neden eli ile kitaba eklesin? “Ey peygamber eşleri, dünya süsünü istiyorsanız gelin sizi boşayayım” mealindeki ayet (Ahzab, 33/28) indiğinde Peygamberimiz nerede ise bütün Arabistan’a hâkimdi. Vahiy peygambere eskisi gibi sadelik içinde yaşamasını tebliğ etmektedir. Bu emir, dünya hayatına düşkün, servet peşinde koşan bir madde perest tarafından yazılmış olabilir mi? O, gösterişten uzaktır, elinde olduğu halde mal mülk edinmemiş, ipek giymemiş, basit bir evde yaşamıştır.  Oryantalist F. Babinger bile Peygamberimizin mal ve servete değer vermeyen bir zahid olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır:  “Hz. Muhammed kendisini toplum dışında tutmamış, onlarla birlikte yaşamıştır. O, bizden biri gibidir ve bizim için örnek olabilecek bir model insandır. O'nun mucizevi kişiliği ön plana çıkarıldığında O, ulaşılmaz bir hedef haline gelir. Oysa O, Allah'ın insanlara belirlediği bir modeldir."

Bir insan düşünün tüm Arabistan’ı ele geçiriyor ve sonra insanlara, ‘Bu kitap benim eserim değil, ben ona bir şey eklemedim.’ diyor! Hâlbuki insan fıtratı kendisini ebedileştirecek, sonsuzlaştıracak şeyleri sevmeye meyillidir. O ise, ısrarla insanlara, Kur’an’ı işaret etmektedir. Eğer Kur’an, Muhammed’in eseri olsa idi onunla peygamberliğini değil, kendi -haşa- ilahlığını ilan ederdi. Müşrikler Kur’an’da bazı değişiklikler yapmasını isterler. Bu sayede inanma ihtimalleri artacaktı. Kur’an, O’nun sözü olsa bazı tavizler verebilirdi. Ama Kur’an’da bu teklife cevap şu şekilde verilir: “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (Yunus, 10/15-16)

Peygamberimiz uykudan kalktığında, yatağa girdiğinde, yağmur yağdığında, yolculuk anında, savaşta, barışta, yeni elbise aldığında, tuvalete girerken, çıkarken… hep dua ediyordu. Yalancı olsaydı, acizliğini, fakirliğini ve hiçliğini itiraf ve günah işlemekten korktuğunu ilan eder miydi? Bedensel ibadetlere herkesten fazla devam eden, gecenin son üçte birinde kalkıp namaz kılması kendisine farz olan doyuncaya kadar yemek yemeyen, deriden yapılmış içi hurma lifi dolu bir yatakta yatan  farz namazlar dışında teravih, bayram, evvabin, ay ve güneş tutulması, istiska namazları kılıp ayrıca ramazan orucu dışında her hafta pazartesi ve perşembe günü oruç tutan ve Rabbinin en ufak bir emrini bile çiğnemekten şiddetle kaçınan biri olan Hz Muhammed, hiç Allah’a itaatsizliğin en büyüğünü yaparak, onun adına kitap uydurabilir mi? O, en zor anlarında bile ilahi yardımdan mutlak surette emin bir şekilde, son derece soğukkanlı hareket etmiştir. “Allah seni insanların şerrinden koruyacaktır.” (Maide, 5/68) ayeti inince Peygamberimiz kendisini korumak için etrafında olanlara “Artık gidebilirsiniz, çünkü Allah beni koruma sözü verdi” demiştir. Zatürrika gazvesinde, ağaca asılan kılıcı alıp, Peygamberimize, “Benden korkuyor musun, seni elimden kim kurtaracak?” diyen düşmana, “Hayır, Allah kurtaracak” cevabını vermiştir. Huneyn gazvesinde, İslam ordusu dağılınca tek başına atını düşman ordusuna sürdü, müşrikler etrafını sardığında, “Ben gerçekten peygamberim, bunda yalan yok” diyerek onlara meydan okumuştur. Tüm bunlar uydurduğu tanrı adına bir kitap yazan birisinin tepkileri olabilir mi?

Peygamberimiz Kur’an'da eski peygamberlerin mucizelerinden bahseder. Bu husus müşriklerin ve Yahudilerin kendisinden mucize beklentilerine yol açar. Fakat her seferinde Peygamber Efendimiz kendisinin sadece elçi olan bir insan olduğunu belirterek onlara cevap verir. Halbuki Kur’an’ı kendi yazmış olsa eski peygamberlerin mucizelerden bahsetmeyip kendini de zor durumda bırakmaması gerekirdi. Kur'an'da Peygamberimizin kınanması, Kur'an'ın Allah kelamı olduğunun delilidir. Hz. Peygamberin uydurması olsaydı, kendi kendini kınaması düşünülemezdi.

Mauell King, 17 Ocak 1915 yılında Theo Theoavnard kilisesinde verdiği konferansta şunları  söylemektedir: “Hristiyanlar Tevrat ve İncilden çaldığını söylüyorlar. Gerçek bu şekilde olsa Muhammed, nasıl olurda kendisini kınayan, eleştiren ayetler söylesin ve bunları niçin eserinde barındırsın.”

Tebbet suresi, 1. ayette, "Ebu Leheb'in iki eli kurusun, kurudu da" buyurulması Allahu Teâlâ'nın, Ebu Leheb ve karısının iman etmeyeceklerini önceden haber vermesi, Kur'an'ın mucizelerindendir. Zira insanın son nefesteki durumunu Allah'tan başka kimse bilmez. Bu ayet aslında Hz. Muhammed'in Allah'a olan güvenini ve samimiyetini de göstermekte değil midir? Daha Mekke'de o işkence, zulümlerin en doruk noktasında iken hangi güce dayanarak Hz. Muhammed Kureyş suresi inince Kâbe’ye gitmiş ve çoğu akrabası ve tanıdığı olan müşriklerin karşısına geçip bu sureyi okumuştur. Onların tüm dünyalık tekliflerini elinin tersi ile itmiştir. Bunun neresinde saltanat, makam ve servet hırsı?

İftira 4 : Müslümanlıkta önemli olan Allah değil Muhammed olmuştur. O sihirbaz ve kahindir. Müslümanların en büyük putu ve baş tanrısıdır.

Cevap : İslam düşmanı olan Oryantalist Caetani’nin ‘Müslümanlıkta önemi olan Allah değil, Muhammed olmuştur.’ iddiası asla doğru değildir. Hz. Muhammed hiçbir zaman Allah’lık rolüne kalkmamış, aksine tanrı değil peygamber olarak bile abartıların önünü kesmiş ve “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana “Allah’ın kulu ve Rasûlü” deyin!” buyurmuştur. Aslında Caetani’nin tüm çabası Kuran’ı İncil’e, Muhammed’i İsa’ya, Müslümanlığı da Hıristiyanlığa benzetme gayesinden başka bir şey değildir.

Bu benzetmelerin mantıksız olduğu açık olarak meydanda iken neden Hıristiyanlar bu iftiralarda ısrar etmişlerdir. Bunun cevabı aşikardır. Çünkü ellerinden başka bir şey gelmemektedir. Hazreti Muhammed kendisinin tanrı olmadığını defalarca dile getirmesine rağmen, Hıristiyanlar bunları görmezlikten gelip iftiralarına kasıtlı olarak devam etmişlerdir. Böylece Hazreti İsa’yı tanrı kabul ederek yaptıkları hataları İslam dinine de yamamaya çalışmışlardır. Nasıl bir çelişki!

İftira 5 : Hazreti Muhammed fanatik, kaba, sahtekar ve şehvet düşkünü birisidir. O bir soyguncu ve eşkıyadır, bir canidir, o bir teröristtir. İnsanları din değiştirmeye güzel kadınlarla birlikte olma zevkini ulaşmaya ya da ölümü seçmeye zorlamıştır. 

Cevap : Bu iftiraların Peygamberimiz ile hiçbir ilgisi olmadığı aşikardır. Fakat Hıristiyanlar İslam’ın yükselişi karşısında çaresiz kaldıklarından, Peygamberimize her türlü karalama ve iftiralarla saldırmışlardır. Bu iftiralar Batı’nın akılcı ve hümanist olarak tanınan insanları tarafından da yapılmıştır. Heyhat!

Aydınlanma filozofu Voltaire, söz konusu İslam olunca, akılcılıktan, hümanizmden, hoşgörüden hiçbir iz kendisinde göremeyiz. Yazdığı piyeste Peygamberimizi; Fanatik, kaba, sahtekar, şehvet düşkünü biri olarak lanse eder.” “Peygamber Muhammed'in Fanatizmi” isimli oyunda Voltaire, Kimsenin, deve tüccarı Muhammed'in davranışlarını mazur göremeyeceğini yazmaktadır. Diderot, Muhammed'in insanları din değiştirip, güzel kadınlarla birlikte olma zevkine ulaşmaya ya da ölümü seçmeye zorladığını yazmaktadır.

Bu yazarların bu gerçek dışı iddialarından anlıyoruz ki, Batı kültürü öyle hayranlık duyulacak bir şey değildir. Yüzümüzü batıya çevirdik diyenlerin nasıl yanıldıkları açık olarak ortadadır.

Hıristiyanlar Efendimizi şehvet düşkünü biri gibi göstermeğe çalışmışlardır.  Peygamberimiz kadınlara düşkün olsa, vefatından yıllar sonra bile, en genç hanımı olan Aişe annemiz, Hatice annemizin arkasından "O yaşlı bir kadındı, ondan daha iyisini Allah sana verdi" deyince kendisine, “Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Herkes beni yalanlarken o tasdik etti” der miydi? Egosit ve şehvetperest biri olsa, anı yaşamak dururken eskiyi yüceltir miydi? Aişe annemiz bir hanım sahabi için “kısa boylu” ifadesini kullanınca Efendimiz gıybet yapmaması için onu “Öyle bir söz konuştun ki, denize atılsa denizi bulandırır” şeklinde uyarır mıydı? Peygamberimiz için önce ahlâk ve İslam'ın emir ve yasakları gelirdi. O'nun görevi tebliğ etmek ve insanlara “güzel örnek” olmak idi. Bu hadisleri yine bizzat Aişe annemiz bizlere aktarır ki, bu da O'nun büyüklüğünü göstermektedir!

Hz. Muhammed'in evliliklerine yaklaşımları, onun şehvetperestlikle suçlanmasına, özellikle Aişe ve Zeynep annelerimizle evlikleri eleştiriye neden olmuştur.  George Sale, The Koran adlı kitabında,“Hz Muhammed zamanında poligami, yani birden çok kadınla evlilik gayri ahlaki sayılmıyor ve kötü görülmüyordu” tespitinde bulunur. Hz Muhammed evliliği dört ile sınırlayan ayet indikten sonra da bir daha evlilik yapmamıştır.  Beni Mustalik kabilesinin reislerinin kızı olan Cüveyriye ile peygamberimiz evlenince Müslümanlar, “Müstalikoğullarının kendi yakınları olduğunu” söyleyip Cüveyriye'ye mehir olarak esirleri serbest bırakırlar. 

Kitab-ı Mukaddeste Hz. Davud, Yakup ve Süleyman peygamberlerin de çok evlilik yapmış oldukları ifade edilir. Günümüzde eşcinsel evliliğe izin veren ve küçük yaşta flört hayatını olağan karşılayan batı dünyası Efendimizin evliliklerine sehvetperest yakıştırmasını nasıl yapabilmektedir? Burada Hıristiyanların ne derece hırsları ve egolarına yenik düştüklerini görmekteyiz. Kendi sınırlı akıllarıyla ürettikleri uydurmalar hiçbir zaman gerçekte yer bulmamıştır. İslam’a  olan hınçlarının nasıl gözlerini ve akıllarını kör ettiğini bu iftiralarından anlıyoruz.

Bunlara rağmen Hazreti Muhammed’in kişiliği konusunda bazı batılı oryantalistler gerçeği ifade etmişler ve ona hakkını vermişlerdir. Bunlara aşağıdaki örnekleri verebiliriz:

● Montgomory Watt; “Hz Muhammed inancında, tamamıyla kusursuz bir samimiyete sahiptir.” 

● Leone Caetani, “Muhammed, hiçbir zaman bir saray hayatı kurmadı. Gayet mütevazı bir surette, alelade faniler gibi yaşadı. Kendisini tekmil kusurları ile olduğu gibi gösterdi. Buna rağmen, onu yine sevdiler.”

● Hodgson: “Muhammed her türlü lüksten uzak, tamamen basit ve mütevazi bir yaşam sürmüştü. Kendisine genellikle kolayca ulaşılabilirdi.”

● Lesley Hazleton: “Mekke'nin fethinden sonra Muhammed istemiş olsaydı saray inşa edip hanedanlık başlatabilirdi. Aksine o, Mekke'yi başkent ilan etmemiş ve Medine'ye geri dönmüştür.”

● Edward Gibbon: “Muhammed kraliyetin ihtişamına hor görüyordu.”

● Reinhard Dozy: “Hiçbir zaman zenginlik aramadı.”

● Bodley: “Hz Muhammed, bir halı üzerinde uyuyor ve ev işini bizzat kendisi yapıyordu. O, fetihlerinden sonra bile Hz Muhammed, o Münzevi yaşayış tarzını değiştirmedi.”

● Emile Dermenghem: “Peygamber hiçbir zaman Dünyaya meyletmedi, dünya malına ve paraya tamahta bulunmadı. Büyüklük taslayıp övünmedi. Evini süpürdüğünü elbiselerini yamadığını kapıcıları olmadığını görüyoruz.”

● Morgoliouth: “Pahalı eşyalardan sonuna kadar kaçındı.”

● Armstrong: “Arabistan'daki en güçlü adam haline geldiğinde bile lüksten nefret ediyordu. Asla bir takımdan fazla giyeceği olmamıştı. Kendisine hediyeler verildiğinde hepsini yoksullara dağıtırdı.”

● Hitti: “Sahip olduğu elbiseleri sık sık tamir ederken görülüyordu. Hz Ayşe, “Evimizde, bazen iki üç ay geçerdi de yemek yapmak için ateş yanmazdı” demektedir. Nebi, koca bir toplumun tek yöneticisi idi. Ancak buna rağmen hanımları, geçim darlığından şikâyet ediyorlardı.”

● Emile Dermenghem: “Resulullah uzanmış yatıyordu, vücudunda hasır liflerinin izleri görülüyordu.”

● Hazleton: “Uyuduğu odada ne bir kilim, ne bir yatak, ne de bir konfor eşyası vardı. Bu yer halkın, devletin yöneticisini arayacağı son yer gibi geliyordu.”

● Margoliouth, “Muhammed ve İslamın Yükselişi” adlı kitabında, “Muhammed'in kendisine tabi olanların yaşadığı sefaleti onlarla beraber paylaştığını kabul etmemiz gerekir. Verilen zekâtları kendi özel ihtiyaçları için kullanmayı reddetmişti. Kavmine muhalefet ediyor ve onların uzlaşma çabalarını reddediyordu. Menfaat zaten düşmanları tarafından kendilerine en zayıf günlerde teklif edilmişti. Onun pek çok davranışının siyasi menfaatlerine ters düşmesi olgusunu nasıl açıklayacağız?”

● Montgomory Watt: “Hz. Muhammed aleyhindeki yaygın temelsiz iddialardan biri onun, tutkularını ve şehvetini tatmin edebilmek için kendisinin de sahte olduğunu bildiği dini öğretileri savunan bir sahtekâr olduğudur. Bu din bir hilekârın ya da yaşlı bir şehvet düşkünü işi değildir. Samimiyetsizlik ve sahtekârlık suçlaması…Hala zaman zaman bu tür suçlamalar yapılmaktadır.”

● Leone Caetani: “Etkili silah, Muhammed'in şahsen sahip olduğu büyük etkiden ibarettir. Muhammed samimi, namusluydu.”

● Maxime Rodinson: “Samimi bir Muhammed'i açıklamak, sahtekâr bir Muhammed'i açıklamaktan çok daha kolaydır.”

● Emile Dermenghem: “O’nun samimiyetinden asla şüphe edilmesi mümkün değildir. Onun özü ve sözü, kesinlikle doğru idi. Bütün hayatı daima sıkıntılar çektiğini göstermektedir.”

Kısaca, oryantalist George Sale'in “The Koran” adlı kitabında açıkça itiraf ettiği gibi, “Hz. Muhammed, tarih boyunca yanlış yorumlara maruz kalmıştı. Onun gerçek üstünlüğüne dair övgü inkar edilmemelidir.”

Peygamberimiz hem devlet başkanı, hem başkomutan, hem imam, hem vaiz, hem baba, hem dede, hem çölden gelen bir bedevi ile hem de çevre ülkelerin devlet, krallık, imparatorluklardan gelen elçilere de muhatap olan ve hem ibadet hem muamelatla ilgili her türlü soruya muhatap olan birisidir! Hz. Muhammed (sav) tüm bunlardan sonra evine gittiği zaman veya arkadaşlarıyla beraber iken, yaşantısında sıradan halktan bir insan gibi devam eden birisidir; Ayakkabısını başkasına bağlatmayan, topluma girince özel ilgi beklemeyen, aksine bir hizmetçi gibi arkadaşlarına hizmet eden, evinde kendi söküğünü kendi diken, yemeye veya şatafata hayatında izin vermeyen; devamlı düşmanlarınca öldürülmek istenen, iftiraya uğrayan ama yine de bedeni ve ruhi temizliğinden asla taviz vermeyen birisidir! O, tek başına tüm dünyaya; şirke, zulme karşı çıkma cesaretini gösteren, dünyalık hiçbir makam, menfaat tekliflerini kabul etmeyen birisidir. O, hem ahlâki tüm özellikleri üzerinde toplamış örnek bir insan ve hem de ilahi vahye muhatap olup onu açıklayan ve uygulayan bir peygamber! İşte Onu üstün yapan özelliklerin kısa özeti bunlardır!

Peygamberimizin bu özelliklerini Gai Eaton, “İslam ve İnsanlığın Kaderi” adlı kitabında şöyle özetlemektedir: "Muhammed kendi halkınınkinden daha rahat bir hayat tarzı sürdürmek için hiçbir arzu taşımıyordu. Peygamber birçok seferi yönetmiş, öğretmenlik yapmış, ailesine ve arkadaşlarına da ayıracak zaman bulmuştur. Hz. Muhammed, hem cesareti, hem de şefkatinden dolayısıyla sevilir. Sadece bir savaşçı ve insanların önderi olduğu için değil, mükemmel koca, mükemmel bir baba ve mükemmel arkadaş olduğu için de sevilir. Ona en yakın olmuş insanlar, 'havariler' olarak değil, arkadaşlar (Ashab) olarak bilinir. Hz. Muhammed olmasa bu dünya soğuk ve tahammül edilmez bir yer olurdu. Hz. Muhammed'in geleceği garanti altında gözüküyordu. Geleceğinden emin olan, Hılfu’l-Fudul'a üye olup zenginlerle iç içe bulunan, Hacer ül Esved'di yerine koyarken gösterdiği çözümlerle kabile reislerince sözüne itimat edilen Hz. Muhammed'in, tüm bunları neden terk edip, 12 yıl işkenceyi göze alsın, 2 yıl özel olarak Müslümanlar tutsak hayatı yaşarken, eşi vefat etmiş, Ebu Talip hemen sonra vefat etmiş, yani hüzün yılı yaşayan Muhammed, neden sonucu belirsiz bir yola girsin? Mesajının içeriğinde de o dönemin müşriklerini çekecek ne putlar, ne içki, ne de Mekkeli Arapların müşriklerin hoşuna gidecek kabilecilik vardır! Aksine zekat oruçtan tevhid inancına dek hep o dönemde tepki çekecek kurallar zinciri ile gelmiştir!”

İftira 6 : Hz. Muhammed liderlik tutkusuyla vahiy uydurma işine girmiştir.

Cevap : Peygamberimiz hayatı boyunca bir liderlik tutkusu yaşamamıştır. O kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu ve görevini yerine getirmeye çalıştığını ifade etmiştir. İnsanlara sadece Allah’ın kanunları ile hükmetmiştir. Onlara karşı bir liderlik tavrı sergilememiştir.

Hazreti Muhammed, ticaretten siyasete, sosyal hayatın aile hayatına, hayatın her alanında, her kademede, her çeşit durumla karşı karşıya gelmiş; olumlu olumsuz, müspet menfi her türlü olayla karşılaşmış ama her zaman çizgisine, ahlakını, fedakârlığını, sevecenliğini muhafaza etmiştir. Zafer kazandığında, mutlu olduğunda da; kaybettiğinde, üzüldüğünde de; toplum içinde de, ailesi arasında da hep aynı çizgiyi korumak, üstün niteliklere, ahlaka sahip olmayı gerektirir. Onu lider örnek şahsiyet yapan da budur. Okuma bilmeyen ümmi bir peygamber olarak kitap yazacak (!) Ancak ilham aldığı iddia edilen kaynaklara bakıyoruz hepsi birbiri ile tezat halinde. Ayrıca ortaya konan eser (!) edebi ve şair dolu bir ortamda herkese meydan okuyarak, hadi bir (tek sure veya ayet bile olsa) benzerini getirin (İsra, 17/88; Hud, 11/13; Bakara, 2/24) diye çağrıda bulunacak, bu nasıl bir özgüven?

Ümmi olan Peygamber Kur’an'daki bilimsel ayetleri nasıl yüzyıllar öncesinden keşfetti. Romalıların yenildiği savaş daha tazeliğini korurken, bir kaç yıl içinde İran'ı yeneceklerini nereden bilebilir? Ebu Leheb'in imansız 15 yıl daha yaşayacağını nereden bilebildi? (Tebbet, 111/3). Kendi yazsa kitabı, en ihtiyaç duyduğu anda neden ayet indirmesin? Eğer Kur’an’ı o yazdıysa, "İfk olayı, kıblenin değişmesi" gibi konularında pekala kendi istediği gibi ayetler yazabilirdi. Neden aylarca insanların konuşmasını engellenmedi ifk olayında, kıble için istekli olduğunu ayet açıkça ifade ederken neden yıllarca bekledi? Eğer Kur'an'ı kendi yazsa peygamberin davasının ilk anında evren, yaşam ve toplum hakkındaki yöntem, düşünce ve anlayışlarını anlatmaya başlamasını gerekirdi. Ne var ki, vahyin başlangıcı tevhide çağrı ile başlamıştır. Bütün bunlar olurken vahiy kesintiye uğradığı da oldu. “Size ben, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da (geleceği de) bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, Allah, onlara asla hiçbir hayır vermez de diyemem. Allah, onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zalimlerden olurum" (Hud, 11/31). "İslam'ı inkâr edenler, "Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir." dediler. De ki: Onu kendiliğinden değiştiremem, ben ancak bana vahyolunana uyarım" (Yunus, 10/15). "Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek Müminlerden başka yana sapmasın. Nefsinin arzusuna uyan kişiye itaat etme" (Kehf, 18/28-29). Peygamberimiz kıyametin ne zaman kopacağını bilmediğini Kur'an'da açıkça ilan etmektedir (Ahzab, 33/63). Aynı şekilde ruh hakkında da kendisine sorulan sorulara pek az bilgiye sahip olduğu şeklinde cevap vermiştir (İsra, 17/85).

Hz. Muhammed, günümüze kadar bile hala içeriği çözülemeyen bu konularda zaman kazanacak cevaplar verip neden rakiplerini susturmamış, ellerine koz vermiştir? Bu açık sözlülük, öz güven ve Allah’a olan itaat-bağlılık! Böyle bir insan yalancı olabilir mi?

Batıdaki Hz. Muhammed imajı, aynı zamanda Kur’an ve İslam imajıdır. Çünkü Norman Daniel’in dediği gibi: "Biz en fazla mesaimizi (Hz) Muhammed'in peygamber olmadığını ispat üzerine yoğunlaştırdık. Zira o peygamber değilse Kur’an'da vahiy olmayacaktı."

Eğer Muhammed (sav) peygamber değilse Kur'an'da otomatikman saf dışı bırakılacaktır ve amaç ta budur! Hıristiyanlar, dönemin ruhuna, ideolojilerine, inançlarına göre, oldukça fazla fanteziler, ideolojiler, tiplemeler üretmiştir ki, bunlar gerçek tarihteki İslam peygamberi değildir. Anton Wessels, “Modern Biographies of the Life of the Prophet Muhammad in Arabic, Islamic Culture” adlı kitabında, "Biz batılılar, Ortaçağlardan bu yana bize sunulan (genelde negatif) bir Muhammed imajına sahibiz. Yapılan tasvirlerin gerçek kaynaklara dayanmayıp, temel olarak apolojetik/polemik bir amaca hizmet ettiği çok açıktır" N. Daniel, Islam and the West adlı kitabında Hz. Muhammed'in hayatı bütün yönleri ile alaya alındı, olaylar az veya çok abartıldı, neredeyse tanımayacak derecede çarpıtıldı, sağlam ve güvenilir bilgi planlı bir şekilde çürüğe çıkarıldı. İslam'ı "bazen sırf eğlence için, daha çok da kilisenin yüksek gayeleri için" yalan yanlış anlattılar." İslam düşmanı Rudi Paret bile “Kur'an Üzerine Makaleler” adlı kitapta Hz Muhammed'in "İnsanî büyüklüğünü ve gururdan tamamı ile uzak olduğunu" kabul eder.

Hz. Muhammed'in hayatı, çok az insanın dayanabileceği mücadele ve zorluklarla geçmiş, kendisi saraylarda yaşamamış, içkili eğlence partileri düzenlememiştir. Hayatının yarısı açlıkla geçmiş, hiçbir zaman servet sahibi olmamıştır. Hatta Medine'ye göç ederken ona zulmeden insanlardan bazılarının emanetleri hala kendisindeydi.  “Allah seni af etsin. Onlara niçin izin verdin?” (Tevbe, 9/43) mealindeki ayette Hz. Muhammed'in yaptığı bir yanlışlık gözler önüne serilmektedir. İsra suresinin 73. ayetinde, “Allah, Hz Peygamberin müşriklere az da olsa bağlanma tehlikesi geçirdiğini” beyan etmektedir. Hz. Peygamber kendisine gelen vahye müdahale bile edememektedir. Kur’an'ı Hazreti peygamberin kendisi yazsaydı, niçin Hz Peygamber içinden geçirdiği böyle olumsuzluğu deşifre ederek kendini sabote etsin? İsra suresi 86. ayette, “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; bundan sonra da sen bize karşı güvenip dayanacağın birini bulamazsın” denmektedir. Davasını şahsi menfaatler elde edebilmek için insanlara kabul ettirmeye çalışan bir insanın kitabına, “dileseydik sana vahiy ettiğimizi ortadan kaldırırız” şekilde bir cümle yazmasındaki sebep nedir? Abese, 1-10. ayetler: “Yüzünü ekşitip başını çevirdi. Görme engelli o kişi geldi diye. Ama (ey Peygamber!) Sen nereden bileceksin, belki o kendini arındıracaktı. Yahut o bir öğüt alacak, bu öğüt kendisine fayda verecekti. Sen ise kendini her bakımdan ihtiyaçsız görenle ilgileniyorsun. Onun arınmamasından sen sorumlu tutulmayacaksın ki! Gönlünde Allah korkusu taşıyarak koşup sana geleni umursamıyorsun!” Hz Peygamber yanlış bir hareket yapmıştır. Ancak bu sadece bir an için boş bulunarak, anlık olarak ortamdan rahatsız olmuştur. Ama hemen Allah'tan âdete azar işitmiştir. Bir anlık dalgınlıkla verdiği böyle bir tepkiden ötürü kimse kendi kendini bu şekilde eleştiremez. Böyle tenkit insan psikolojisine tamamen aykırıdır! Kasas suresinin 56. ayetinde Allah, “Kendi izni olmadıkça Hz. Peygamberin bile kimseyi hidayete erdirmeye gücü yetmeyeceğini” bildirmektedir. Kendini lider, önder yapmak için kutsal kitap yazdığı iddia edilen bir kişi, "Sizi cehennemden kurtarırım!" neden dememiştir?

Uhud savaşında Hz. Hamza şehit edilmiştir. İşkence yapılıp, çiğeri çıkarılmış, kulak ve burnu kesilmiştir. Hz Muhammed buna çok üzülür ve aynısını onlara yapacağını söyler. Ama nazil olan bir ayetle (Nahl, 16/126) intikam almasının önü kesilir. Hz. Muhammed kendini zora sokacak ve intikamını alma sözünü geri aldırtacak ayeti neden Kur'an'a yazsın? İnsanları kandırmak için ilahi kitap uyduran (!) bir insan yazdığı (!) esere şu ayetleri neden eklesin?: "Hiçbir şey hakkında sakın ‘yarın şunu yapacağım’ deme! Ancak, ‘Allah dilerse, inşallah yapacağım’ de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir’ de." (Kehf, 18/23-24); “Eğer, biz sana sabır vermeseydik, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra, bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 17/74-75)

Kur'an'da Hz. Muhammed'in bazı hataları da düzeltilmiştir. Kitabı uydursaydı, kendisi ile ilgili inanılmaz insan algısı oluşturmak için Kur'an'ı kullanması beklenirdi. (Abese; 80/3,7,10), (Tevbe, 9/43), (İsra, 17/73-74), (Enfal, 8/63) gibi Kur'an'daki ayetler Hz. Muhammed'in hataları söyler ve bu ayetler O’nun Kur’an ile ikaz edilen, uyarılan bir insan olduğunu ortaya çıkarır. Hz. Muhammed, Allah'ın elçiliği vazifesine sıfırdan başlamıştır. İlim, siyasi güç, insan kaynağı ve ekonomik güç açısından, hepsinde sıfırdan görevine başlamıştır. Hz. Muhammed'in yaşadığı bölgede ve dönemde bir felsefe okulu da yoktu. Bir gözlemevi vasıtası ile evreni anlama çabası da yoktu. Hz. Muhammed'in yaşadığı bölgede devlet tanımına uygun bir siyasi yapı da yoktu. Hazreti Muhammed'in düşmanları “Bu Kur'an şehrin ileri gelenlerinden birisine indirilseydi ya” (Zuhruf, 43/31) demişlerdir.

Hz. Muhammed, bir yetim olarak vazifesine başlamıştır. O dönemki Araplar dinlerine bağlı cahil bir toplum idiler. Hz. Muhammed radikal bir dönüşüm gerçekleştirmiştir. Lamartine, “Histoire de la Turquie” adlı kitabında, “Eldeki araçların kıtlığı, ulaşılan sonucun büyüklüğü bir kişinin dehasının ölçüleri ise, tarihteki hangi insan Muhammed'e bu hususta kafa tutabilir?” demektedir.

Kur'an tüm evrenin sonunun geleceğini iddia eder, bu iddianın bilimsel açıdan doğruluğu Hz. Muhammed'in döneminde anlaşılamamıştır. Birçok kimse, Hz. Muhammed ile alay etmiştir, menfaat için yalan söyleyen bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması değil, bulunmaması gerekir! Bu bilgileri başkasından aldığı iddiası da geçersizdir. Hz. Muhammed birçok zaferine rağmen sade yaşantısından vazgeçmemiş, yaşamını değiştirmemiştir. Hindistanlı psikolog ve felsefeci Koneru R. Rao, “Muhammed the Prophet of Islam” adlı kitabında “Şartlar değişti ama Allah'ın elçisi değişmedi, zenginlikte ve yoksullukta aynı kişiydi, aynı karakteri sergiledi” demektedir.

O hasırda uyumuş, elbiselerini yamamış ve “Ben kral değilim, sadece sizden birisiyim” diyerek sıradan bir yaşamı tercih etmiştir. O, en zor zamanında üstün cesaret ve fedakarlık, en güçlü zamanında örnek tevazu ve sadelik göstermiştir. Tüm bunlar menfaat elde etmek için, insanları aldatan veya akıl sağlığı normal olmayan birisinin benimseyeceği davranışlar değildir. Hz. Muhammed aynı zamanda ilettiği mesajın titiz bir uygulayıcısı idi. Kur'an'da Hazreti Muhammed'in ismi 4 kere geçer, buna karşılık Hz. Musa 136, Hz. İsa 25 kere geçer. Hz. Muhammed'in babasından ve annesinden Kur'an'da hiç bahsedilmez. Hz. İsa'nın annesi Hazreti Meryem'in ismi Kur'an'da 34 kez geçerken çok sevdiği eşi Hz. Hatice'nin ve oğlu İbrahim'in küçük yaşta ölümü onu çok üzer ama bunlar Kur'an'da yer almaz. Çünkü Kur'an şahıs değil, Allah merkezlidir. Hz. Muhammet din uydursaydı, kendi ait olduğu cinsi ve sınıfı kayıran, ayrıca İslam'ın ilk muhataplarının ileri gelenlerinin rahatça kabul edeceği bir din uydurması gerekirdi.

İftira 7 : Hazreti Muhammed bir peygamber olmaktan ziyade ruhani/mistik bir lider/kişiliktir. Hazreti Muhammed’in ruh dünyası ve mistik şahsiyeti Hristiyan kültürüne göre şekillenmiştir.

Cevap : Bu görüşü ileri sürenler Hristiyanlığın daha ziyade “ascetizm” denilen manevi ve zühd hayatına vurgu yapan bir din olduğunu, Hazreti İsa’nın da ruhaniyet/maneviyat peygamberi olduğunu belirtirler. Hazreti Muhammed de bir mistik şahsiyettir ama bu şahsiyet, Hristiyanlıktan etkilenerek oluşmuştur. Bunun sonucu olarak da, Kur’an’da pek çok unsur Hıristiyan rahiplerinin pratiklerinden alınmış ve Hazreti Muhammed tarafından yorumlanmıştır.

Onlara göre Hazreti Muhammed önce dini bir kimlikle değil, sosyal bir reformcu ve ıslahatçı olarak toplumun karşısına çıktı ve daha sonra edindiği tecrübelerle dini kimliğini oluşturdu. Bu iddiaların asılsız olduğu aşikârdır. Çünkü Hazreti Muhammed’in tebliğ ettiği Kur’an kendisine tamamen vahiy yoluyla indirilmiş olup, bundan önce Peygamberimizde hiçbir mistik özellik görülmüş değildir. Kendisi topluma uygun olarak yaşayan, fakat ahlâk bakımından dürüstlüğü, güvenilirliğiyle tanınmış bir insandır. Fakat hiçbir konuda mistik bir ifadesi olmamıştır. Ancak peygamberlik kendisine indirdikten sonra Peygamberimiz vahiy bilgilerini tebliğ etmiş ve böylelikle yeni bir dinin peygamberi olmuştur.

Peygamberimizin vahiy gelmesinden önceki hayatında hiçbir şekilde mistik bir davranışı olmadığı bilinmektedir. Bunları iddia edenler İslam’ı çekemeyen ve içlerine sindiremeyen Hristiyanlardır. İslam inancına göre Hazreti Muhammed kendisine vahyedilen bir insan peygamberdir. Ancak onun bu özelliğini saptırmak isteyen ve Hristiyanlığın İslam’dan daha üstün olduğunda ısrar etmek isteyenler, bu türlü yakıştırmalarla Peygamberimize iftirada bulunmaktadırlar. Ancak bu iftiraların geçersiz olduğu gayet aşikârdır.

Hıristiyanların Peygamberimiz (sav)’e İftiralarına Reddiyeler (2. Bölüm)

Yorum ve Eleştirileriniz için : oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Makaleler

 

Hıristiyanların Peygamberimiz (sav)’e İftiralarına Reddiyeler (1. Bölüm)

Yayınlanma Tarihi : 02.05.2024