Aziz Mahmud Hüdai (ks) Hazretleri, Osmanlı Devleti’nde 16. ve 17. yüzyılda yaşamış en meşhur ve en önemli mutasavvıflardan biridir.  Hüdai Hazretleri halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir halkası meydana getirmiştir. Devrin padişahlarıyla yakın ilgi kurmayı başarmış, lll. Murad, I. Ahmed ve ll. Osman gibi padişahlara mektuplar yazmış, öğütler vermiş, IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşatmış, Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katılmıştır. Zaman zaman padişahların davetlisi olarak saraya gitmiş ve onlarla sohbetlerde bulunmuştur.

Evliya Çelebi, "yedi padişahın Hüdayi'nin elini öptüğünü, 170.000 müride icazet (el) verdiğini" belirtir. Aziz Mahmud Hüdayi'nin dergahı her zümreden insanlarla dolup taşmıştır. Devlet ricalinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilaver Paşa, ilmiyeden Hoca Sadeddin Efendi, Sun'ullah Efendi, Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi, Okçuzade Mehmed Şâhî Efendi, Sarı Abdullah Efendi, Nev'izâde Atâî, meşhur süfi Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi ve benzerleri onun dergahının müntesip veya müdavimleri arasındaydı. Vefat ettiğinde altmışa yakın halifesi bulunduğu rivayet edilen Aziz Mahmud Hüdayî, halifeleri ve yazdığı otuz kadar eseriyle Anadolu ve Balkanlar'daki dini-tasavvufî hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş ve bu şekilde şöhreti günümüze kadar ulaşmıştır. Tekkesi, İstanbul 'un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi olarak hizmet görmüş, bu dergahtan pek çok ilim ve fikir adamı , şeyh ve müsikişinas yetişmiştir.

Bu yazımızda Hüdai Hazretlerinin bazı menkibelerini ve şiirlerini ele alacağız. Bu yazımızda Osman Nuri Topbaş’ın “Âbide Şahsiyetleri Müesseseleriyle Osmanlı” adlı kitabı ve Hasan Kâmil Yılmaz’ın  “Aziz Mahmud Hüdâyi, Hayatı ve Menkıbeleri” adlı kitabı kaynak olarak kullanılmıştır.

 

Aziz Mahmud Hüdayî Hazretlerinin Menkibeleri

●  Üftâde Hazretleri’nin huzûruna tam bir teslîmiyet ve hâlisiyet içinde gelen Kadı Mahmûd Efendi, üstâdının emirlerine cân u gönülden tâbî olmuştur Nefsâniyetini besleyen bütün dünyevî alâkalardan el çekmiştir. Kendisini mürşidinin tâlimatlarına teslim ederek kısa zamanda büyük mesâfeler katetmiştir. Öyle ki, onu sırtındaki süslü kaftanıyla ciğer satarken gören halkın, “Bizim kadı efendi, delirmiş galiba!”, “Kadılığı bırakmış ama, kaftanını bırakamamış zavallı!..” şeklindeki sözlerine aldırmadan üstâdının verdiği vazifeleri şevkle îfâya çalışmıştır.

Böylece yüce bir olgunluğa hızlı bir şekilde yol almış ve Şeyhinin gözünde ve gönlünde gittikçe kıymet sahibi olmuştur. Nefsindeki son varlık ve benlik emâresini bertaraf etmek için çalışmıştır. Buna bir örnek olarak şunu verebiliriz:

Bir gün Kadı Mahmûd, şeyhinin kendisine verdiği görevle dergahın helasını temizlemekle meşgulken, dışarıdan kulağına kadar gelen bir nidâ duydu: “Ey âhâli! Duyduk-duymadık demeyin; şehrimize yeni kadı geliyor!..”

Gönlünün zayıf bir ânını yakalayan nefsi, birden büyük bir vesvese fırtınası kopardı ve “Demek yerime yeni bir kadı geliyor!. Âh bîçâre Mahmûd, sen böylesine şerefli bir mesleği bıraktın da, tuttun helâ temizleyiciliği yapıyorsun! Söyle bakalım, bunca yıldır ne kazandın!” dedi.

Nefsinin bu tehlikeli serkeşliği karşısında hemen toparlanan Kadı Mahmûd Efendi, büyük bir iç ürperişiyle hocasını hatırladı. Zira ona kendisine şart koşulan emirleri yerine getireceğine dair söz vermişti. Derhal tevbe ve istiğfâr ile nefsinin son derece tehlikeli vesvesesine şiddetli bir şekilde karşı koydu: “Ey Mahmûd! Sen, nefsini ayaklar altına alacağına dâir üstâdına söz vermedin miydi? Nerede şimdi sözün? Söyle bu hâlin nedir?..”

Ancak Kadı Mahmûd, bu hâle o kadar üzülmüştü ki, nefsinin iğfâline karşı birtakım azarlarla tavır koymak, gönlündeki pişmanlık ve teessürü teskîn etmedi. Hiç düşünmeden elindeki süpürgeyi bir tarafa fırlattı ve nefsine ceza olarak helâ taşlarını sakalıyla temizlemeye karar verdi. Tam bu esnada Üftâde Hazretleri kapıda göründü. Kadı Mahmûd’a mütebessim bir çehre, yumuşak bir ses ve latîf bir edâyla, hitâb etti: “Evlâdım Mahmûd! Bilirsin ki sakal mübârek bir Sünnet-i Seniyye’dir.” Böylece yerleri sakalıyla temizlemesine mânî oldu. Sonra şöyle buyurdu: “Evlâdım Mahmûd! Seyr u sülûk yolunda verdiğim hizmetlerin gâyesi, işte bu mertebeyi geçebilmen içindi. Muvaffak kılan Allâh’a hamdolsun! Gayri bundan böyle vazifen benim abdest suyumu hazırlayıp döküvermendir!..”

● Kadı Mahmûd, bu vazifeyi de büyük bir titizlik ve edeple yerine getirmeye çalıştı. Hiç aksatmadan her sabah abdest suyunu hazırladı ve hocasına abdest aldırdı.

Bir kış günüydü. Kadı Mahmûd, biraz gecikerek kalkmıştı. Bu sebeple hocasının suyunu ısıtmaya vakit bulamadı. Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı. Gayr-i irâdî bir şekilde su testisini göğsünün üzerine bastırarak “Allah” lâfzını söylemekten başka bir şey yapamadı. O esnâda hocası kapıda göründü. Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini istedi. O da çâresiz ve irâdesiz bir şekilde bu emre baş kesti ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı. Su, mübârek ellerine değer değmez Üftâde Hazretleri, yavaşça başını kaldırdı ve talebesinin kaygılı hâline nazar ederek tebessümle,“Su biraz fazla ısınmış evlâdım!” dedi. Buna pek şaşıran Kadı Mahmûd Efendi, hafif bir sesle,“Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!..” dedi. Üftâde Hazretleri de, “Evlâdım! Farkında değilsin; bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!..” cevabını verdi.

● Bir gün Üftâde Hazretleri, müridleri ile beraber bir kır sohbetine çıkmıştı. Emri üzerine bütün dervişler, kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirdiler. Ancak Kadı Mahmûd Efendi’nin elinde sapı kırılmış solgun bir çiçek vardı sadece. Diğerlerinin neş’eyle elindekileri hocalarına takdîminden sonra Kadı Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği Üftâde Hazretleri’ne takdim etti.

Üftâde Hazretleri, diğer mürîdânın meraklı bakışları arasında sordu: “Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin sapı kırık solgun bir çiçek getirdin?..” Kadı Mahmûd, edeple başını önüne indirerek cevap verdi: “Efendim! Size ne takdîm etsem, azdır!.. Ancak hangi çiçeğe koparmak için elimi uzattıysam onu «Allah Allah» diyerek Rabbini tesbîh eder bir hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mânî olmaya râzı gelmedi. Çâresiz ben de elimdeki şu tesbîhine devam edemeyen çiçeği getirmek zorunda kaldım!..”

Bu güzel ve mânâ dolu cevâba son derece memnun olan Üftâde Hazretleri’nin dilinden o anda: “Hüdâyî, Hüdâyî… Evlâdım! Bundan sonra ismin Hüdâyî olsun!.. Ey Hüdâyî! Bu kır gezisinden yalnız sen nasiplenmişsin..” ifâdeleri döküldü.

Böylece Kadı Mahmûd, Hüdâyî oldu. Zira o, artık kâinattaki esrâr-ı ilâhiyyeye ve kudret akışlarına âşinâ olmuştu. Âdeta kâinat, kendisine sırlarını açan canlı bir kitap hâline gelmişti. Bundan böyle Hüdâyî diye anılan Kadı Mahmûd Efendi, hâiz bulunduğu üstün ve müstesnâ mânevî mertebesi dolayısıyla hürmeten ismine “Azîz” sıfatı da ilâve edilerek “Azîz Mahmûd Hüdâydiye yâd olundu.

● Yalnızca üç sene gibi kısa bir zamanda Üftâde Hazretleri’nin baş talebesi durumuna gelmiş bulunan Hüdâyî Hazretleri’nin bu yükselişi dolayısıyla eski dervişândan bâzılarında hoşnudsuzluk görülmeye başlamıştı. Bunun farkına varan Üftâde Hazretleri, onların gönül âlemlerini tashîh için şöyle bir yola başvurdu.

Bir kış akşamıydı. Üftâde Hazretleri, talebelerine mâneviyat dolu bir sohbet yaptıktan sonra sofranın hazırlanmasını emir buyurdu. Ardından talebelerinin sofraya getirdikleri nîmetlere nazar ederek mânidar bir şekilde, “Evlâtlarım! Acabâ asmasından daha yeni kopmuş taze üzüm bulmak mümkün müdür?” dedi. Bütün dervişler, bu suale şaşırarak birbirlerinin yüzlerine baktılar. Hattâ bir kısmı, “Bu kış mevsiminde taze üzüm olmaz ki!” diye düşündü.

Ancak üstâdına büyük bir teslîmiyetle bağlı olan ve birçok merhaleyi geçmiş bulunan Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu talepte bir hikmet olduğunu düşünerek edeple, “Hocam! Müsâadeniz olursa, arzunuzu yerine getireyim!” dedi.

Verilen izin üzerine de hemen bağa gitti. Bütün asmalar kar altındaydı. Birini seçip karlarını temizlediğinde salkım salkım taze ve olgun üzümlerle karşılaştı. Bunun, üstâdının bir kerâmeti olduğunu düşünerek elindeki sepeti doldurdu ve doğruca dergâhın yolunu tuttu. Yolda zikrullâh ile meşgul bir vaziyette gelirken her taraf kar içinde olması sebebiyle fark edemediği bir kuyunun içine düştü. Kuyu derin olduğu için bir türlü de içinden çıkamadı. Çaresiz bir hâlde idi ki, yukarıdan bir ses duydu: “Evlâdım! Uzat elini!” Baktı; nur yüzlü bir zâttı. Elini uzattı ve kuyudan çıktı. Hazret-i Hüdâyî, kendisini kurtaran bu zâta, henüz kim olduğunu soracaktı ki, o bir anda ortalıktan kayboldu. Nihâyet elinde taze üzüm sepeti ile dergâha varan Hüdâyî Hazretleri, başından geçenleri üstâdına nakletti. Üftâde Hazretleri de, onu kuyudan kurtaran kimsenin Hızır (as) olduğunu beyândan sonra diğer dervişlere: “Evlâdımız Hüdâyî’nin kemâli tamam olmuştur. O hilâfeti çoktan hak etmişti zaten.” dedi.

● Bir gün Sultan Ahmed Han, çok sevdiği üstâdı Hüdâyî Hazretleri’ne kıymetli bir hediye göndermişti. Fakat Hüdâyî Hazretleri kabul etmedi. Bunun üzerine Sultan Ahmed, hediyeyi uhdesinden çıkarmış bulunduğu için onu devrin şeyhlerinden Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’ne gönderdi. Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’nin hediyeyi kabul etmesi münâsebetiyle de bir ziyâret esnâsında, “Efendi Hazretleri! Ben bu hediyeyi daha evvel Hüdâyî Hazretleri’ne göndermiştim; kabul buyurmamıştı. Fakat siz kabul buyurdunuz!” dedi.

İfadelerdeki nükteyi anlayan Sivâsî Hazretleri de şu mânidar cevabı verdi: “Sultânım! Hazret-i Hüdâyî bir ankàdır ki, lâşeye tenezzül etmez!”

Bu cevaptan memnun olan Sultan, aradan birkaç gün geçtikten sonra Hüdâyî Hazretleri’ne uğradı. Ona da, “Efendim! Sizin kabul etmemiş olduğunuz o hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabul buyurdu.” dedi.

Hüdâyî Hazretleri de mütebessim bir çehre ile, “Sultânım! Abdülmecîd Efendi bir deryâdır. Koca deryâya bir damlacık mâsivâ kiri düşmesi, onun sâfiyetine zarar vermez!” buyurdu.

Bu menkıbe, iki büyük Allah dostunun birbirlerine olan muhabbet ve tâzimlerini, husûsiyle Hüdâyî Hazretleri’nin kemâlini göstermektedir.

●  I. Ahmed Han’dan sonra II. Genç Osman ile de irtibâtını devam ettiren Hüdâyî Hazretleri, bu yeni ve heyecan dolu genç pâdişâhı da istikâmetlendirmek husûsunda büyük gayretler sarf etti.  Genç Osman ki, Devlet-i Aliyye’nin duraklama devrine girdiğini görerek bu gidişata dur diyebilmek için yeni hamleler tasarlayan ideal sahibi bir padişahtı. Bu arada hacca gitmeye niyetlendi. O zamana kadar padişahlardan hiçbiri, o devirlerde hacca gidiş-geliş takriben bir yıl sürmesi dolayısıyla devlet nizâmı bozulmasın diye şeyhülislâmların müsaade vermemeleri üzerine hacca gitmemiş, hepsi de vekil göndermek suretiyle bu farîzayı îfâ etmişlerdi.

Buradaki nükteyi çok iyi bilen Hüdâyî Hazretleri, Sultan Genç Osman’ın hacca niyetlenip kadîm an’aneyi bozmasını doğru bulmayarak onu îkâz etti, hacca gitmekten vazgeçirmeye çalıştı. Ancak Sultan, gençliği ve tecrübesizliği sebebiyle bu arzusundan vazgeçmedi ve Hüdâyî Hazretleri’nin ısrarlı ikazlarına rağmen teslimiyette zaaf göstererek bu niyetini gerçekleştirme yolunda teşebbüse geçti. Neticede bu teşebbüs, yeniçeriler arasında ciddî bir rahatsızlığa yol açtı. Birtakım fitnecilerin de müdâhil olmasıyla Sultân’ın Hicaz’a gitmesinden maksadın, oralardan toparlayacağı bir ordu ile yeniçerileri bertaraf edeceği şeklinde anlaşıldı. Sultân’ın bu hamlesini akamete uğratmak isteyen zorbalar, derhâl hâdiseyi körükleyerek taraftarlarını harekete geçirdiler ve tarihte “hâile”, yani dram diye anılagelen mâlum çirkin cinâyeti işlediler.

Bu hâdise, Hüdâyî Hazretleri’nin mânevî îkâzındaki sır dolu ısrarın ehemmiyetini hazin bir şekilde sergilemiştir. Devlet ricâlinden diğer bâzıları ise, ortalığı saran anarşiden korunabilmek için Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına sığınmışlar, böylece kendilerini büyük bir tehlikeden muhâfaza edebilmişlerdir. Zira Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına gerek devlet, gerekse ehl-i şekavet herhangi bir müdahalede bulunamazdı. Bugünkü tâbirle dergâhın âdeta dokunulmazlığı vardı. Dolayısıyla buraya sığınanlar, öldürülmek istenen kimseler bile olsa, kılına dahî zarar gelmez, haklı iseler Hazret-i Pîr’in delâletiyle -Halil Paşa gibi- iâde-i îtibâra mazhar olurlardı.

●  II. Genç Osman’ın şehâdeti üzerine tahta geçen IV. Murad Han, henüz on dört yaşında idi. Eyüp’te yapılan kılıç kuşanma merâsimine devrin en mûteber şeyhi sıfatıyla Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri çağırıldı ve Hazret-i Pîr, hayır-duâ ile yeni sultâna kılıç kuşandırdı.

IV. Murad Han, tahta geçtiğinde çok küçük yaşlarda olduğundan ipler vâlidesinin ve birtakım devlet ricâlinin elindeydi. Zaman zaman bu durumdan bunalan IV. Murad Han, tebdîl-i kıyafetle Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına giderek gönlünü mânen takviye eder, ileriki günlere hazırlanırdı. Bu ziyâretleri samimî bir dervişin edep ölçüleri içinde gerçekleştiren IV. Murad Han, bir gün yanına lalasını da almıştı. Dergâhın kapısına varıp tokmağı hafifçe çaldıklarında içeriden bir dervişin, “Kimdir?” suâline lala, alışkın olduğu üzere derhal, “Yedi iklîm pâdişâhı es-Sultân ibnü’s-Sultân Murad Hân-ı Râbi‘ Efendimiz teşrîf eylediler. Hemen Şeyh Hazretlerine bildirile!..” deyiverdi.

Derviş de “Bu kapı saltanat kapısı değil!” cevabını vererek kapıyı açmadı. Lalasının hâline tebessüm eden IV. Murad Han, “Lala! Bu kapı kulluk ve gönül kapısıdır.” dedi ve tokmağı tekrar tıklattı. İçeriden gelen aynı suale büyük bir edeple: “Şeyh Hazretleri’ne Murad kulunuz geldi deyiniz!” ifâdesiyle mukabele etti. Bunun üzerine kapı açıldı ve içeri alındılar.

O sıralar hayli yaşlanmış bulunan Hüdâyî Hazretleri, her türlü liyâkatle kemâle erebilmesi için 4. Murad Han’a müstesna bir alâka göstermekteydi  İşte bu alâka ve muhtelif irşadlarının bir bereketidir ki IV. Murad Han, gün geçtikçe madden ve mânen tekâmül, tecrübe ve seviye kazandı. Büyük dâvâları omuzlayabilecek bir kıvama geldi. Vakti gelince de yaptığı ciddî hamlelerle ordudaki ve halk arasındaki disiplini sağlayarak daha o gün yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan devleti büyük bir bâdireden kurtardı.

●  Hüdâyî Hazretleri’nin pek meşhur olan kerâmetlerinden biri de, Sultanahmet camiindeki vaazını yapabilmek için, gâyet fırtınalı bir havada hiçbir kayıkçının denize açılamadığı bir zamanda kendi kayığına binerek birkaç müridiyle Üsküdar’dan sâlim bir şekilde karşıya geçmesidir. Allah Teâlâ’nın izniyle kayığın takip ettiği yol, âdeta süt-liman olmuş ve dört bir yanda şaha kalkmış dalgalar bu Allah dostunun kayığına hiçbir zarar vermemişti.

Hâlen Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî Yolu” denir. Bilen kayıkçılar, şiddetli fırtınalarda bu yolu takip ederler. Bu durum, Hüdâyî Hazretleri’nin günümüze kadar uzanan bâriz bir kerâmetidir.

Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar Boğaz’da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar’dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî  dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz’dan geçerken de Hazret-i Yûşâ  tarafına doğru yönelerek “Fâtiha”ya dâvet ederlerdi.

●  Bir kimse Hüdâyî Hazretleri’nin kimyâ ilmine vâkıf olduğunu duyarak Hazret-i Pîr’e geldi ve şöyle sordu: “Efendim! Sizin kimyâ ilmine vâkıf olduğunuzu duydum, ne buyurursunuz?”

Hüdâyî Hazretleri, hiçbir şey söylemeden yakınındaki asma dalından üç yaprak kopardı ve üzerlerine üfledi. Allâh’ın izniyle yapraklar, birer altın varak hâline geldi. Hâdiseyi şaşkın bir şekilde seyreden zavallı adam da, aynı şeyi yaptıysa da buna muvaffak olamadı. Adamı mânidar bir şekilde seyreden Hüdâyî Hazretleri şöyle buyurdu: “Oğlum! Bilesin ki kimyâ ilmini öğrenmek, nefsini kimyâ etmekten ibarettir…”

● İstanbul’da çok şiddetli bir tâun (veba) hastalığı zuhûr etmişti. Her gün binlerce kişi bu hastalıktan ölüp gitmekteydi. Elinden bir şey gelmeyen halk, çaresiz bir hâlde Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne koştu. Gözyaşlarıyla duâ taleb etti. O da şöyle buyurdu:

“Bu türlü işlere karışmak bizim meşrebimize uygun değildir. Ancak mâdem ki hastalığın şiddeti dolayısıyla ısrâr ediyorsunuz, öyleyse Karacaahmed kabristanına gidiniz. Orada bir servi ağacının altında bir hasıra sarılıp yatan ve “Hasır-pûş Dede” denilen bir zât vardır. Ona başvurun! Eğer kabul etmeyecek olursa, selâmımızı söyleyin!..”

Bunun üzerine halk, doğruca denilen şahsa gitti. Fakat meczup meşrepli bu zât, halkın merâmını dinleyince büyük bir öfke ile bağırıp çağırarak herkesi kovdu ve hasırına bürünerek yattı. Çekine çekine tekrar yanına geldiler ve bu defa Hazret-i Pîr’in selâmını ilettiler. Selâmı alır almaz ayağa fırlayan meczup Hasır-pûş Dede, hemen kendisinden istenilen duâya başladı. Duâdan sonra da şöyle dedi: “Bugün bir kimsenin daha cenâzesi kaldırıldıktan sonra bu hastalık da kalksın!”

Ardından Hüdâyî Hazretleri’nin başka bir emri olup olmadığını sordu ve tekrar hasırına büründü. Gerçekten o gün tâundan bir kişi daha vefat ettikten sonra hastalık tamamıyla ortadan kalktı.

●  Rivayete göre zenginin biri Aziz Mahmud Hüdâyî’nin büyüklüğünü yakından görmek ve biraz da sınamak üzere huzuruna gelir ve Hüdâyî Hazretlerinin elini öpüp bir müddet oturduktan sonra huzurundan ayrılırken Hüdâyî’nin seccadesinin altına bir kese altın bırakır. Durumu farkeden Hz. Pir şunları söyler:

“Efendi bırakmış olduğunuz akçe ile hem dünya, hem de ukba mamur edilebilir. O deliye de lazımdır, veliye de. Bu sebepten mahalline ve hayra sarfetmek üzere kabulünde bir mahzur görmüyorum.”

Cevaptan memnun kalan zengin misafir şu karşılığı verir: “Efendim, affınıza sığınırım, bendenizin kalbinde tuttuğu niyyet de aynen sizin ifade buyurduğunuzdu. Üstâdımız isabet buyurdular.”

● Bir gün pâdişahın vekil olarak gönderdiği nedimlerinden biri, Hüdâyî’yi dergâhında bulamayınca Bulgurlu’daki çilehânesine gider. Hz. Hüdâyî’yi karşısına aldığı bir gençle sohbet eder bir halde bulur. Pâdişahın nedimi hemen selâm verip baş kestikten sonra geri döner ve mal bulmuş mağribi gibi koşarak durumu pâdişaha yetiştirir. Bunu işiten pâdişah ertesi gün Üsküdar’a gelip ve aynı hâli o da görür. Bir müddet sonra müsâade talebiyle kalkmak isteyince Hüdâyî, “Biz de karşıya geçmek istiyoruz, kayığa kabul olunursak biz de gelelim” der.

Teklif kabûl edilip beraberce karşıya geçerlerken bir ara pâdişahın eli kayığın küpeştesinde iken parmağındaki yüzük denize düşer. Yanlarındaki genç hemen atlar ve yüzüğü pâdişaha vererek ortadan kaybolur. Pâdişah, “Aman çocuk boğuldu” diye bağırınca Hüdâyî: “Senin sû-i zanla gördüğün bu mahcûb delikanlı Hızır’ın kardeşi İlyas’tır.” der.

●  Şöhreti her yana yayılan Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin durumunu bir fakir seyyâh da duyup dergâhına gelerek huzûrunda kalben ve rûhen feyz bulmak ister. Huzûra geldiğinde hiç ummadığı bir tarzda şeyhi çok kıymetli bir kürkün içinde görünce şaşırır ve bunu tarîkatla, ma’neviyâtla bağdaştıramaz. Vakit, ikindi namazı vaktidir ve cemaat henüz sünnet kılmak üzere ayağa kalkarken farz için kamet getirilip ayağa kalkılır. Bu sırada dervişin gönlünden “sünnet kılınmadan farza duruluyor” şeklinde bir mülâhaza geçer. Bu sırada Hüdâyî bu dervişin kolundan tutar. Derviş elindeki postu yere bırakır. Hüdâyî de sırtındaki kürkü çıkararak tam farza duracakları anda kendilerini Beytullah’ta kâbe civarında bulurlar. Seyyah derviş hayretler içinde namazını tamamladıktan sonra, “Efendim postum dergâhta kaldı” der. Hz. Hüdâyî de, “Bizim kürk de orada kalmadı mı?” diye mukabele eder ve her ikisi de tekrar bir anda dergâha dönerler. Bilâhare Hz. Hüdâyî, bu biçâreye i’zâz ve ikramda bulunur.

● Devrin sultanı, vezir-i a’zamını azl etmiş ve vezâret mührünü Üsküdar’da oturan bir başka vezire göndermişti. Ancak elçi, deniz kazasına uğrayarak boğulmuştu. Bu haber sultana ulaşınca derhal Hüdâyî’ye gitti ve olanları anlattı. O da seccâdenin altından suları damlayarak aldığı mührü sultana takdim etti.

● Sultan Ahmed, tenezzühe çıktığı bir gün et kızartmak için bir çukur açtırıp ateş yaktırmıştı. Et, ateşte güzelce kızartılıp yenilmek üzere hazırlandığında Hz. Hüdâyî teşrif etti. Ve pâdişahı “zehirlidir” diye eti yemekten men etti. Et orada bulunan bir köpeğe verildiğinde köpek bir müddet sonra öldü. Daha sonra ateş yakılan yer kazıldığında Hüdâyî’nin haber verdiği gibi zehirli bir yılanın parçalarına rastlandı.

● Sultan Ahmed’in kendisine büyük bir muhabbetle bağlı bulunduğu Hüdâyî, saraya davetli olduğu bir günde abdest tazelemek mürâd etmişti. Hüdâyî abdestini tazelerken suyunu bizzat Sultan dökmüş, havlusunu da pâdişahın annesi (vâlide sultan) tutmuştu. Vâlide Sultan havluyu verirken gönlünden “Hz. Şeyh’in bir kerâmetini görseydim” diye geçirmişti. Hz. Hüdâyî de keşfen duruma muttali olunca:

“Hayret, ba’zı kimseler bizden keramet isterler. Cihan pâdişahı elimize su döküyor, vâlideleri havlu tutuyor, bundan daha büyük keramet mi olur?” buyurmuştu.

●  Hüdâyî Hazretleri, İstanbul’a gelince -menkıbelere göre- Rûmî Mehmed Paşa civarında ikâmet etmeye başladı. Bu devrede zamanın pâdişahı şöyle bir rüya görmüştü: “Nemçe kralı ile güreş tutmuş ve kendisi arka üstü yere düşmüş, kral pâdişahın üstünde kalmıştı.” Zâhiren pek acıklı görünen bu rü’yanın yorumunda zamanın ta’bircileri acz izhar etmişlerdi. Bunun üzerine rü’ya ta’bir edilmek üzere yazılıp Şeyh Mahmûd Hüdâyî’ye gönderildi.

Pâdişahın mektubunu getiren elçi, Hz. Hüdâyî’nin hücresine gelip kapıyı çaldığında bizzat Hüdâyî kapıyı açtı ve elçiden mektubu alarak mütalâa etmeden pâdişaha verilmek üzere zarf içinden bir başka mektup verdi. Pâdişah’a takdim edilen bu mektup açılınca rü’yânın şöylece ta’bir ve tefsir edildiği görüldü:

“Cenâb-ı Hakk, insan vücûdunda sırtı, cemâdât arasında da arzı (yeryüzü) en kuvvetli olarak yaratmıştır. İnsanın sırtı ile arzın temas ve ictimâından iki kuvvet cem’ ve hâsıl olur. Binâenaleyh Hz. Pâdişah’ın yere arka üstü temasıyla iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu yüzden a’dâ (düşmanlar)a galebe-i İslâm ve zafer mukarrerdir.” Rü’yânın bu şekilde ta’biri sultanı son derece memnûn etmiş, Hüdâyî’ye bir takım hediye ve ihsanlar göndermişti. Hattâ bilâhare pâdişahın bizzât gelip intisâb ettiği de rivayet edilir.

● Hüdâyî’nin hanımı hâmile olup doğumu da yaklaşmıştı. Hanımı Hüdâyî’ye, “Bursa’da kadılık ve müderrisliği terk ettin, malını mülkünü şuna buna vererek elde avuçta bir şey bırakmadın. Dünya’ya gelecek yavruyu sarıp sarmalayacak bir hırka parçası bile yok” diyerek serzenişlerde bulunuyormuş. Tam bu sırada pâdişahın hediyye ve atıyyesini getiren me’mûr kapıyı çalıverince Hz. Hüdâyî, “Hâtun, istediğin dünyalık geldi, haydi al!” buyurarak hanımının gönlünü de hoş etmişti.

● Sultan Ahmed, Üsküdar’a gittiği bir günde çarşıda Hz. Hüdâyî’ye tesâdüf eder. Derhâl atından inerek yerine şeyhini oturtup kendisi de atın arkasından yaya olarak yürümeye koyulur. Hüdâyî’nin gönlü, koca pâdişahın yaya olarak yürümesine râzı olmaz ve: “Sırf şeyhimin duâsı ve sultanımın emri yerini bulsun diye bindim” der ve böylece de şeyhi Üftâde’nin: “Oğlum, pâdişahlar rikâbında yürüsün” şeklindeki duâsı yerine gelmiş olur.

●  Hüdayî Hazretlerinin  mânevî tasarrufu vefatından sonra da devam etmiştir.

1638’de Bağdat seferine çıkan IV. Murad’ın dirâyetini bilen Safevî hükümdârı, onun Bağdat önlerine gelmesi hâlinde şehri mutlak sûrette kaybedeceğini bildiğinden Sultân’ı bir suikastle ortadan kaldırmanın daha yerinde olduğunu düşünerek üç özel yetiştirilmiş casusu Osmanlı ordusuna göndermişti. Bunlar, bir gece sekiz kadar nöbetçiyi aşarak Sultân’ın yanına kadar girmeyi başardılar. Hemen hançerlerini çekip yatağın başına yaklaştılar. Uyumakta olan Sultan, o anda bir rüyâ görmeye başladı. Çok sevdiği rahmetli üstâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, kendisine misâfir olmuştu. Birlikte oturuyorlardı. Ancak o esnâda Hazret-i Pîr’in o vakte kadar kendisinden görülmemiş bir sür’atle birden ayağa kalkmasıyla haykırması bir oldu:

“Oğlum Murad! Ayağa kalk!”

Zaten hocası daha ayağa kalkarken edeben ayağa kalkmaya davranan  Murad Han, gelen emirle daha bir hızla yerinden doğruldu. Rüyâda gerçekleşen bu doğruluşla birlikte uyanarak gerçekte de yatağından kalkıverdi ve başında bulunan eli hançerli üç şahsı fark etti. Derhâl üzerlerine yorganını fırlattı ve başı ucunda duran yaklaşık üç yüz kiloluk topuzunu kavradığı gibi üçünü de yere serdi. Böylece hocası Hüdâyî Hazretleri’nin yeni bir tasarrufuyla mutlak bir suikastten kurtulmuş oldu.

●  Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr’in türbesi önüne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imamına rastladı ve “Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu.

Böyle bir suâl karşısında şaşıran imam Muharrem Efendi,“Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi. Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle, “Lütfen beni onunla görüştürünüz!” dedi.

Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar, “Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi. Genç de, talebini tekrarladı ve “O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi.

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından meseleyi çözebilmek için, “Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun?” diye sordu. Yüzü gibi sînesi de sâf olan delikanlı, lâfın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek, “Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi.

Sözün burasında Muharrem Efendi, meselenin farklı bir yönü ve sırlı bir nüktesi mevcut olduğunu idrâk ederek merakla sordu: “Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?” Genç anlatmaya başladı:

Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nur yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve “Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?” dedi. Ben de: “Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.” dedim. Nur yüzlü ihtiyar, hafifçe başını salladı, “Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!” dedi.

Birlikte müthiş bir ateş çemberi altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevk ediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu vs. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum:

“Baba! Ya sen kimsin?” O da: “Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.” dedi. Sonra: “Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şâyet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyâret etmek isterim. Adresini verir misin?” dedim. O güzel yüzlü mübârek insan, adres olarak sadece:“Oğlum! Üsküdar’a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!” dedi.

Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim. Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı: “Buraya nasıl gelebildin?!” Ben de: “Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi” dedim.

Harp bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar’a geldim. Sorduğum kimseler:“O mübârek bir zâttır” diyerek burayı târif ettiler.

Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi’ye önceki talebini tekrarladı: “Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!” dedi.

Böylece meseleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdeta kekeleyerek hulâsaten:

“Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1541-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allah dostudur. Herhâlde seni buraya Fâtiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!” diyebildi.

Bu cevabı duyan vefâkâr ve îmanlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı. Hüdâyî mihrabının imamı da ağlıyordu…

Bu hâdise, Allâh’ın velî kullarına bahşettiği mânevî tasarrufu ne güzel sergiler. Bu tasarruf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den zamanımıza kadar gelen evliyâullâhın mânevî yardımlarından sadece bir misâldir.

 

Aziz Mahmud Hüdayî Hazretlerinin Şiirleri

İrşad ve mânevî terbiyesini şiirleriyle de devam ettiren Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu sahada da gönülleri nurlandıran pek tesirli eserler vermiştir. Bugün dahî büyük bir gönül hazzı içinde söylenmekte olan pek çok bestelenmiş şiiri vardır. Hüdayî Hazretlerinin Divanı, Divan-ı İlahiyyat olarak da bilinmektedir. Bu eserde Hüdayî Hazretlerinin 255 kadar ilahisinden başka rubai ve kıtalar da vardır.

● Hüdâyî Hazretleri, bu şiirlerinden birinde gönülden mâsivânın çıkarılıp sırf Allah muhabbetinin yerleştirilmesi husûsunu şöyle ifâde eder:

Neyleyeyim dünyâyı
Bana Allâh’ım gerek.
Gerekmez mâsivâyı
Bana Allâh’ım gerek.

Ehl-i dünyâ dünyâda
Ehl-i ukbâ ukbâda
Her biri bir sevdâda
Bana Allâh’ım gerek.

Dertli dermanın ister
Kullar sultânın ister
Âşık cânânın ister
Bana Allâh’ım gerek.

Bülbül güle karşı zâr
Pervâneyi yakmış nâr
Her kulun bir derdi var
Bana Allâh’ım gerek.

Beyhûde hevâyı ko
Hakk’ı bula-gör yâ hû
Hüdâyî’nin sözü bu
Bana Allâh’ım gerek.

● Hüdâyî Hazretleri, şiirlerinde Yûnus Emre Hazretleri’nin takip ettiği yoldan giderek gönülleri mâneviyat ile yoğurur. Kulları, bu dünyanın aldatıcı ve geçiciliği karşısında îkâz eder:

Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammedü’l-Mustafâ’yı
Alan dünyâ değil misin?

Yürü hey bî-vefâ yürü,
Sensin hod bir köhne karı.
Nice yüz bin erden geri
Kalan dünyâ değil misin?

Kastedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne
Gülen dünyâ değil misin?

Eğer, şâh u eğer bende
Her kişiyi salan bende
Kimse mekân tutmaz sende
Vîrân dünyâ değil misin?

Kimisini nâlân edip
Kimisini giryân edip
Âhir-i kâr uryân edip
Soyan dünyâ değil misin?

İşin gücün dâim yalan
Çok kişiden arta kalan
Nice kerre boşaluben
Dolan dünyâ değil misin?

● Bu şekilde dünyanın hakîkatini insana hatırlatan Hüdâyî Hazretleri, insanın sahip olduğu yüce makâma, yani halîfetullâh olma sırrına dikkat çeker. Bu sırrı, insanın Hak katından bu varlık âlemine gelişi ve yine Hakk’a dönüşü hakîkati çerçevesinde şöyle anlatır:

Ezelden aşk ile biz yâne geldik!
Hakîkat, şem’ine pervâne geldik!

Tenezzül eyleyip vahdet ilinden,
Bu kesret âlemin seyrâne geldik!

Geçip fermân ile bunca avâlim
Gezerken âlem-i insâne geldik!

Fenâ buldu vücûd-i fânî mutlak,
Bıraktık katreyi ummâne geldik!

Nemiz ola Hudâyâ Sana lâyık
Hemân bir lûtf ile ihsâne geldik!

Umarız erelim bâkî hayâta,
Civâr-ı Hazret-i Rahmân’e geldik!

Geçip âhir bu kesret âleminden,
Hüdâyî halvet-i Sultân’e geldik!..

● Hüdayi Hazretleri, tevhid konusunu aşağıdaki şiirinde ele almaktadır. Ona göre kul, dünyada Allah’tan başka her şeyi terk etmelidir. Böylece gönüldeki bütün kederler yok olur, işleri kolaylaşır ve kargaşa ortadan kalkar. Şirki terk ederek, Hakk’ı bilmeye acele etmelidir. Onun için Hakk’ın emirlerini sadakatle yerine getirmelidir. Bu nedenle gafletten uyanmalı, dünyanın fani (geçici) lezzetinden vazgeçmeli ve birlik kevserinden içmelidir. Hüdayi’yi dinleyip şevke gelmeli ve vahdet kevserinden içerek coşmalıdır.

Buyruğun tut Rahman’ın, tevhide gel tevhide
Tazelensin imanın, tevhide gel tevhide.

Yaban yerlere bakma, cânın odlara yakma
Her gördüğüne akma, tevhide gel tevhide.

Mâsivâdan gözün yum, ne umarsan Hak’tan um
Gitsin gönülden hümum, tevhide gel tevhide.

Zahirde kalan kişigüç etme âsân işi
Gider gayri teşvişi, tevhide gel tevhide.

Şirki baştan savarsan, Hak bilmeye iversen
Yaradan’ı seversen, tevhide gel tevhide.

Emri yerine getir, erkenden işi bitir
Sıdk ile iman getir, tevhide gel tevhide.

Sen seni ne sanırsın, fâniye dayanırsın
Üş bir gün uyanırsın, tevhide gel tevhide.

Uyanagör gafletten, geç bu fani lezzetten
İç kevser-i vahdetten, tevhide gel tevhide.

Hüdayî’yi gûş eyle, şevke gelip çûş eyle
Bu kevserden nûş eyle, tevhide gel tevhide.

● Bütün evliyâullâh gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâsitânî muhabbetinde zirveleşen Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh-, gönlündeki Rasûlullah aşkını şöyle dile getirmektedir:

Kudûmun rahmet u zevk u safâdır Yâ Rasûlallâh
Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır Yâ Rasûlallâh

Nebî idin dahî Adem dururken mâ-ı tîn içre
İmâm-ı enbiyâ olsan revâdır Yâ Rasûlallâh

Kemâl-i zümre-i kümmel senin nûrunla olmuştur
Vücûdun mazhar-ı tâm-ı Hudâdır Yâ Rasûlallâh

Seninle irdiler zâte dahî envâ-ı lezzâte
İşin erbâb-ı hâcâte atâdır Yâ Rasûlallâh

Hüdâyî’ye şefâat kıl eğer zâhir eğer bâtın
Kapuna intisâb etmiş gedâdır Yâ Rasûlallâh

● Hüdayi Hazretleri, dünyayı terk edip Allah’ı arzuladığını aşağıdaki şiirinde anlatmaktadır.

Neyleyim dünyayı
Bana Allah’ım gerek.
Gerekmez mâsivayı
Bana Allah’ım gerek.

Ehl-i dünya, dünyada
Ehl-i ukbâ, ukbâda
Her biri bir sevdada
Bana Allah’ım gerek.

Dertli, dermanın ister
Kullar, sultanın ister
Aşık, cananın ister
Bana Allah’ım gerek.

Fani devlet gerekmez
Dürr ü ziynet gerekmez
Haksız cennet gerekmez
Bana Allah’ım gerek.

Bülbül güle karşı zar
Pervaneyi yakmış nar
Her kulun bir derdi var
Bana Allah’ım gerek.

Beyhûde hevayı ko
Hakkı bul, gör yahu
Hüdâi’nin sözü bu
Bana Allah’ım gerek.

● Hüdayi Hazretleri, Peygamberimizin (sav) doğduğu ay olan Rebiülevvel ayının gelişini kutluyor.

İki cihân sultânının
Doğduğu ay geldi yine
İlm u meârif kânının
Doğduğu ay geldi yine

Gelsün şefâat isteyen
Bulsun safâ anı seven
Ol sâhib-i hulk-i hasen
Doğduğu ay geldi yine

Bedr-i dücâ şems-i duhâ
Verd-i gülistân-ı Hudâ
Hakk’ın habîbi Mustafâ
Doğduğu ay geldi yine

Bir âşık u sâdık kanı
Râhat bula cân u teni
Sırr-ı hakîkat mahzeni
Doğduğu ay geldi yine

Anı Hüdâyî kim sever
Matlûba bulmuştur zafer
Fahr-ı cihân Hayru’l-beşer
Doğduğu ay geldi yine

●  Hüdâyî Hazretleri, bir gün mürîdleriyle birlikte kayıkla Boğaz’ı geçerken şiddetli bir fırtına çıkmış, şu şiirle Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiştir:

Allâhümme yâ Hâdî
Âsân eyle yolumuz!
Sehhil ubûra’l vâdî
Tiz geçir tut elimiz!

Yâ Rab fazl u cûd ile
Kemâl-i şuhûd ile
Hakkânî vücûd ile

Islâh eyle hâlimiz!

● Hüdayi Hazretleri, aşağıdaki şiirinde Hakk’ı terk edip bâtıla meyletmememizi, nefse uyup insanlara karşı hiddet ve düşmanlık göstermememizi tavsiye etmektedir. Dünya malı geçici olduğu için ona rağbet etmemek gerektiğini anlatmaktadır.

Hakk’ı koyup bâtıla meyl ü muhabbet neden?
Tâbi-i şeytân olup fitne vü şirret neden?

Râh-ı salâha gidüp sulh u sülûk ehli ol
Nefse uyup herkese hiddet ü şiddet neden?

Bir kapunun kulları bir erin oğulları
Birbirini şer sanup buğz u adâvet neden?

Kanı cihânın kişi malını cem’ eylese
Bir gün olur kor gider buhlile haset neden?

Devlet-i dünyâ-yı dûn bir kuru sivâ iken
Kaniye mağrûr olup ziynet ü şöhret neden?

Mülk-i Süleymân-ile taht-ı Skender kanı?
Bildin ise bunları fânîye rağbet neden?

Aç gözünü imdi gel nûr-i basîretle bak
Meslek-i hayrı koyup şerre azîmet neden?

Sünnet-i Fahr-ı rusül oldu çü hayr-ı sübül
Mesleki tahvîl edip âdet ü bid’at neden?

Aklını der başına dinle Hüdâyî’yi gel
Hakk sözü gûş ede-gör böyle sefâhat neden?

● Hüdayi Hazretleri, bu şiirinde şükrün önemini ifade etmektedir. Ona göre, kalbin temizlenerek orada Hakk’ın tecelli etmesini istemeliyiz, varlığımızı yok ederek Hakk’a ulaşmalıyız, ilim ve irfan ile Hakk’ı anlamalıyız, her işimizin kolay olması için özümüzü temizlemeliyiz ve yüzümüzü Hakk’a döndürmeliyiz.

Gelin şükr edelim
Derdlere dermân gelsin
Hakk’ı zikr edelim
Cânlara cânân gelsin

Varımız hâk idelim
Yakalar çâk idelim
Kalbimiz pâk idelim
Tahtına sultân gelsin

Terk eyle cümle vârı
Koma elden ikrârı
Mahv-et şekk ü inkârı
Yerine îmân gelsin

Bakma yalan dünyâya
Akma kuru sevdâya
Yalvar Gânî Mevlâ’ya
Lutfile ihsân gelsin

Varlığın eyle zâil
Ola-gör Hakk’a vâsıl
Geç katreden ey gâfil
Bahrile ummân gelsin

Tealluk defterin dür
Mâsivâyı dilden sür
Hakk’ı anla bile gör
İlmile irfân gelsin

Hüdâyî aç gözünü
Pâk eyle kend’özünü
Hakk’a döndür yüzünü
Her işin âsân gelsin

 

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Tasavvuf Sohbetleri

 

 

Aziz Mahmud Hüdayî (ks)

Hazretlerinin

Menkibeleri ve Şiirleri

Yayınlanma Tarihi : 03.07.2024