Fatiha suresinin ayet sayısı 7, kelimelerinin sayısı 25, harflerinin sayısı 123 tür. Kur'an-ı Kerim'in ilk suresi olduğundan “başlangıç/açılış” anlamına gelen “Fâtiha” adını almıştır. Surenin ayrıca “Ümmü’l – Kitap” (Kitabın özü), “es-Seb’ul – Mesânî” (Tekrarlanan yedi ayet), “el – Esâs”,  “el – Vâfiye”, “el – Kâfiye”, “el – Kenz”, “eş – Şifâ”, “eş – Şükr” ve “es – Salât” gibi başka adları da vardır. Zira övgü ve yüceltilmeye lâyık bir tek Allah'ın varlığı, O’nun hâkimiyeti, tek ilah oluşu, kulluğun ancak O’na yapılıp O’ndan yardım isteneceği içinde özlü bir şekilde ifade edilen Fatiha suresi, aynı zamanda baştan başa eşsiz güzellikte bir dua ve yakarıştır.

 

Fatiha Suresinin Meali

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

3. O, Rahman’dır, Rahîm’dir.

4. Din gününün sahibidir.

5. Ancak Sana kulluk ederiz ve ancak Senden yardım bekleriz.

6. Bizi doğru yola ilet.

7. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil. (Âmîn)

İsmail Hakkı Bursevî (ks) Hazretleri “Rûhu’l Beyân” adlı tefsirinde bu sureye Fatiha adının verilmesini şöyle açıklamaktadır:

“Bu sureye Fatiha adının verilmesi; Kur'an ve namaza bununla başlanması, her söze hamd ile girilmesi, dünyada varılmak istenen her amacın ve ahirette Cennet kapılarının anahtarı olması, Kur'an'ın gizli yönlerinin bununla açılabilir olması gibi nedenlere dayanmaktadır. Beyan ehlinin, Kur'an gerçekleri bununla ortaya çıkar. Fatiha'yı anlayıp kavrayabilenler, bununla müteşabihlerin inceliğini idrak edebilirler. Kur'an ayetlerinin ışığını bununla alabilirler. Bu sureye “Ümmü’l - Kur'an” adı verilmiştir. Onun Kur'an-ı Kerim'in Ümmü (anası) olması, onun Kur’an’ın aslı olması nedeniyledir.”

Kur'an’ın tamamı şu dört temel esası ortaya koymak için gelmiştir:

1) Ulûhiyet

2) Peygamberlik

3) Ahiret

4) Kaza ve kaderin Allah'tan olduğunu ispat.

“Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O Rahman’dır, Rahîm’dir” ayetleri ulûhiyeti; “Din gününün sahibi” ahireti; “Ancak Sana kulluk ederiz ve ancak Senden yardım bekleriz” ayeti, Cebriliği ve Kaderciliği reddederek her şeyin Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğunu ispata delâlet etmektedir.

Sureye, ayet sayısının yedi olması, her namazda veya her rekatında tekrarlanması, Mekke ve Medine'de ayrı ayrı iki defa nazil olması nedenleriyle “Seb'ul – Mesânî” adı verilmiştir.

 

Fatiha Suresini Tefsiri

1. Besmele Kur'an'ın anahtarıdır. Levh-i Mahfuzdan kalemin ilk yazdığı şeydir. Hz. Adem (as)'a ilk inen ayet “besmele”dir.

2. Hamd, övülmeye layık olan Zat’ın kemalinin açıkça ortaya konulmasıdır. Yüce Allah'ın kemali, O’nun sıfatları, fiilleri ve eserleridir.

Besmeledeki rahmetin çekimine Fatiha’da cevap olarak “hamd” ile verilmektedir. Bu nedenle Fatiha besmelenin bir beyanı (açıklaması) ve beliğ bir şekilde, yani düzgün ve sanatsal olarak bir açılımıdır.

Biz ezelde eylemlerimizde yok idik, sadece Allah var idi. Biz besmeleyi söyleyince Allah'a olan ilgimiz hasıl olmuştur. Fatiha da, şükranla ortaya çıkışımıza vesile olmuştur. Böylece Fatiha, şükran ile başlayarak bizi Rabbani bir nispet ile alemin içindeki varlık alemine atmıştır.

Davud-u Kayserî’ye göre, Hamd sözle, fiille ve yaşantı ile olur.

Sözle Hamd: Yüce Allah'ın kendisini veya peygamberlerin O’nu övdüğü şekilde, dille yapılan hamd ve övgüdür.

Fiili Hamd: Kişinin bedensel olarak ibadet ve hayırlar yapmasıdır. Kişi bütün organları ile Allah'a hamd etmesi gerekir. Bu nedenle Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Her durumda Allah'a Hamdolsun”

Yaşantı ile Hamd: Bu kalp ve ruhtaki iman derecesine göredir. Kişinin ilim ve amel açısından olgunluğa erişmesi, ilahi ahlakı yaşantı haline getirmesi ile kazanılır. Çünkü insan Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmakla emrolunmuştur.

Rabb, terbiye ve ıslah etmek anlamındadır. Bu, alemlerin gıdalarla ve hayatta kalmak için muhtaç oldukları şeylerle besleyen, eğiten ve yetiştiren demektir. İnsan hakkında ise, onun bedenini nimet ile iç dünyası olan kalbini de rahmetle eğiten anlamındadır. Allah abidlerin nefislerini şeriat hükümleriyle, aşıkların kalplerini tarikat adabıyla, sevenlerin sırlarını hakikat nuru ile eğitir.

Allah'ın 18.000 alemi olduğu bildiriliyor. Dünyada bu alemlerden bir tanesidir. Dünya diğer alemlerin yanında, çöl ortasında bir çadır gibidir.

3. Rahman Allah'tır. Çünkü bu kelimenin içerdiği şeyler kullarda meydana gelmez. Bu ancak Allah'tan olabilir. Fakat Rahim sıfatı Kullar için de kullanılır (Tevbe, 9/128). Rahman'ın kapsamını girmeyen şey yoktur. Bazı olaylar vardır ki insan bunu bir rahmet olarak değerlendirirken bir külfet veya ceza olabiliyor. Bazen de bir külfet veya ceza olarak kabul ederken bir rahmet olabiliyor (Bakara, 2/216).

Birinciye örnek gençliktir. Çünkü gençlikteki boş zaman ve atılganlık insanın başına olmadık işler açabilir. İkinciye örnek, öğrenmesi için öğrenciye baskı yapılmasıdır. Bu görünüşte kötü ama sonuçta iyidir. Hırsızın elinin kesilmesi hırsız açısından bir ceza ama toplum için rahmettir.

Aptal kimse işin dışı ile ve kabuğu ile ilgilenir. Oysa akıllı kimse işin aslını ve sırlarını düşünür, bununla ilgilenir. Nice bela ve sıkıntılar vardır ki sonuçta rahmet ve berekettir. İnsanlara bazı yükümlülüklerin verilmesi, sorumlulukların yüklenmesi, ruhların bedensel ilişkilerden arındırılmasına yöneliktir. Cehennemin yaratılması kötülere iyilerin amellerini özendirmek, şeytanın yaratılması da kullar arasında dürüst ve samimi kimseleri ortaya çıkarmak içindir. İnsan tabiatının hoşlanmadığı birçok şeyde gizli sırlar ve gerçek hikmetler yatabilir. Eğer Allah'ın rahmeti olmasaydı ve bu rahmet Allah'ın gazabını geçmeseydi, kainatın varlığından söz edilemez ve Allah'ın “Mün’im” (Nimet verici) isminin de bir anlamı olmazdı.

Kul bir istekte bulunurken Allah'tan değersiz bir şey istemesinin edebe aykırı olduğu vehmini defetmek için, Rahman isminden sonra Rahîm sıfatı gelmiştir. Rahman olan Allah'tan az şey istemek kusur işlemektir. Oysa Allah rahîm, yani merhamet edendir.

Besmeleden sonra Fatiha’da da tekrar Rahman ve Rahîm sıfatlarının tecelli etmesinin anlamı, bizim Allah’ı ve kendimizi tanımamız için, bizi gaypten şuhuda getirmiş olmasıdır.

4. Bu ortaya çıkışta ilk hatırlatılan ahiret oluyor. Allah'ın din günü/hesap günü sahibi olduğu belirtiliyor. Hesap gününde her işin sahibi ve efendisi O’dur. Kıyamette hesap tümüyle Allah'a bırakılmıştır. O gün Allah'tan başka ne bir mâlik, ne bir hâkim ve ne de hükmü geçerli olan biri vardır. Meliklerin meliki olan Allah'a muhalefete kalkışmak kötü sonuç doğurur. Oysa Allah'a itaat iyiliklere bir sebeptir (Taha, 20/132). Dünyanın düzeninin sağlanması için Allah'a itaat edilmelidir. Mutlak ve kamil anlamda Allah'ın mülkünde düzen O’nun adaleti ile sağlanır (Enbiya, 21/47).

5. Bize varlık aleminde, ilahi vahdaniyet ile “Ancak Sana kulluk ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” diye bir sözleşme yapmak için konuşma hakkı veriliyor. Bu akit (sözleşme) ile zevali olmayan bir antlaşma yapmış oluyoruz. Bu durumda bizim de “Senden yardım dileriz” derken bir cüzi irademizin ve bir şey hak etme, hak ve yetkimizin olduğunu anlıyoruz.

İbadete ve yardım istenmeye en layık olan yalnızca Allah'tır. Din ve dünyamız ile ilgili işlerimizin düzeltilebilmesi için yardım ancak Allah'tan beklenir. Ayette kullukla yardımın bir arada anılmasında, hem sevinç hem de ihtiyaç duyma söz konusudur. Sevinç kulun ibadet eden biri olmasından, ihtiyaç duyma da Allah'ın yardımına, kendisini başarıya ulaştırılmasına, korunmasına ihtiyacı olmasındandır. Burada Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebinin haklılığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü burada fiilin kula ait olduğu, ancak başarılı kılmanın ise Allah'tan olacağı anlatılıyor. Burada fiilin kuldan meydana geldiğini inkar eden Cebriyenin, başarılı kılmanın ve yaratmanın Allah tarafından olduğunu inkar eden Mutezilenin görüşleri ret edilmiş olmaktadır.

6. “Bizi doğru yola ilet” duası ile ilahi huzurda bir makamda duruyoruz. “Bizi ilet” ifadesi kulun Allah'ın dininde sebatını istemesidir. Çünkü bu, ibadetin ve yardım istemenin gerçekleşmesidir. Hidayete sebatın istenmesi, en önemli ihtiyaçlardandır. Çünkü kişi, görünüşteki durumuna güvenmemeli, gelecekte ne olacağını düşünmelidir. Bu nedenle örneğin Hazreti Yusuf (as) “Beni Müslüman olarak öldür” (Yusuf, 12/101) demiştir. Sahabe de şöyle dua ederdi: “Canımızı iyilerle beraber al” (Ali İmran, 3/ 193). Bu bağlamda İblis'i, Bersîsa’yı ve Bel’am b. Bâurâ’yı hatırlamalıdır. Önceleri ne idiler? Sonra ne oldular?

Bir arif şöyle demiştir: Bu ayette kast olunan şudur: Bizi sana götüren yola ilet. Çünkü içinden çıkılmaz, karanlık halimizden kurtulmamız buna bağlıdır. Bedenlerimizde ki var olan perde ve engelleri de yok et ki, Senin kutsal nurunla aydınlanalım ve Seni Senin nurunla görelim.

Kişi Allah'ı tanımasından ve o yola girmesinden sonra, mutlaka ifrat ile tefrit arasında orta bir yol tutması gerekir. Çünkü istenen kişinin orta yola iletilmesidir. Kul her ne kadar Allah'ı bir delile dayalı olarak tanısa da, ayrıca bunun dışında daha başka deliller de bulunur. Bu bakımdan “Bizi ilet” anlamındaki ifade, “Bize her şeyi, Senin Zatına, sıfatlarına ve fiillerine delâletleri bakımından tanıt ve öğret” demektir.

Allah'tan başka her şeyden yüz çevirmek ise tamamen Allah'a ve O’nun emirlerine yönelmektir. Bunun anlamı “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur” (Enam, 6/153) ayetidir.

“Doğru Yol”, Kur'an'ın gösterdiği ve bütün peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed (sav)'in yaşadığı en doğru yol ve sapsağlam dindir. “Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem, 68/4). “…şüphesiz ki sen, doğru bir yolu göstermektesin. O yol, Allah'ın yoludur” (Şûrâ, 42/52,53).

Defterleri sağ tarafından verilenler Allah'ın cemaline şahit olacaklar ve O’nun celalini keşfedeceklerdir. İşte bu ödül sadece Hz. Peygamber (sav) ve ona uyanlar içindir: “De ki işte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırırız” (Yusuf, 12/108).

7. Duaya devam ederek “Bizi nimet verdiklerinin, mesutların yoluna hidayet et, gazap olunan ve sapkınların yoluna değil” diyoruz. İşte ezeli ve ebedi bütün hayat denklemi bunun içindedir.

Kendilerine nimet verilenler Peygamberler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihlerdir: “…İşte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler” (Nisa, 4/69).

Ayetteki “yol” anlamındaki sırat kelimesinin iki defa tekrar edilmesi, gerçek sırat’ın iki olduğuna işarettir.

1) Kuldan Rabbine giden yol

2) Rabb’den kuluna giden yol

Kuldan Rabbine giden yol korkularla doludur. Çünkü bu yolda nice kafirlerin yolu kesilmiş ve nice yolcular yolda kalmıştır. Rabb’den kula giden yol ise, her bakımdan güvenli bir yoldur. Bu yol nimetlerle doludur ve gidenler selametdedir. Bu yolda yüce Allah yüce yardımıyla sırları, hidayet sırlarıyla ruhları, velayet eserleri ile de kalpleri aydınlattı.

Nimetler zahiri ve batıni olmak üzere ikiye ayrılır:

a) Zahiri, yani görünen nimetler:  Bu nimetler peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesi, sünnete uymak, bidattan uzak durmak, emir ve yasaklara boyun eğmek, yüksek doğruluk makamı üzerinde sebat, kulluğun gerekliliği gibi hususlardır.

b) Batıni, yani gizli nimetler: Allah'ın yaratılışın hemen başında ruhlara nimetler vererek ikramda bulunmasıdır. Bu Allah'ın nurundan serpintilerin bu fıtrata isabet etmesiyle kazanılır. Bu konuda Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Doğrusu Allah, yaratıklarını bir zulmet içinde yarattı. Sonra da nurundan bunlara birazcık serpti. Bu nurun isabet ettiği kimse hidayet bulmuştur, isabet etmediği kimse de sapıklıkta kalmıştır.”

Allah'a varan yolun kul tarafından bulunması, bu hadiste geçen nur serpintilerinin o kimseye isabet etmesi sayesindedir.

Ayette geçen “Gazaba uğrayanlar” dan maksat, isyankar olanlardır. “Sapanlar” dan maksat da, Allah'ı tanımayan cahillerdir. Çünkü “nimete erenler” ilmi ve ameli birlikte bünyelerinde toplayanlardır. Bunun aksi olanlar ise akli veya ilmi güçlerinden birine yitirmiş kimselerdir. Amel yönünü kaybedenler gazaba uğrayan fasıklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “…Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiştir” (Nisa, 4/93). İlmi elden bırakan da cahil ve sapıktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “…Artık haktan ayrıldıktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?...” (Yunus, 10/32).

“Gazaba uğrayanlar”dan maksat Yahudilerdir. Allah bunlarla ilgili şöyle buyurmuştur: “…Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği kimseler…” (Maide, 5/60). “Sapanlar”dan maksat da Hristiyanlardır. Allah Teâlâ onlar hakkında da şöyle buyurmuştur: “…Daha önceden sapmışlar, birçoklarını da saptırmışlardır” (Maide, 5/77). Bununla beraber bu ifadeler kesin çizgilerle ayrılmış değildir. Çünkü Kur'an'da “gazaba uğrama” bazen Hıristiyanlara nispet edildiği gibi, “sapıklık” ifadesinin de Yahudilere nispet edildiği olmuştur.

“Gazaba uğrayanların, sapanlarınkine değil” sözünden maksat, yukarıdaki hadiste anlatılan nurdan pay almayanlardır. O nurdan pay almamaları sebebiyle, nefis çölünde kaybolmuşlar, taklit ve tabiat karanlıklarında yollarını şaşırmışlardır. Allah da bunlara gazap etti ve onları rahmetinden uzak kılarak lanetledi.

“Âmîn” kelimesinin anlamı, “kabul et”dir. Bu kelime ittifakla Kur'an'dan değildir. Ancak Fatiha okunduktan sonra bundan ayrı olarak “Âmîn” demek sünnettir. Çünkü bu konuda şu hadis vardır: “İmam “veladdâllîn” deyince “âmîn” deyiniz. Çünkü melekler de bunu söyler. Kimin “âmîn” ifadesi meleklerin “âmîn” ifadesi ile denk gelirse, onun geçmiş günahları bağışlanır.”

 

Fatiha Suresine Tasavvufi Bir Bakış

Basit birkaç cümle gibi görünen Fatiha suresi yaratılışı, yaratanı, yaratılmışın  bütün gizli şeylerini toplayan kanuni bir bütündür. Fatihadaki bu durumu şu kutsi hadis gayet güzel açıklamaktadır: “Ben Salat suresi olan Fatiha'yı benimle kulum arasında yarı yarıya taksim ettim. Yarısı benim, yarısı kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır. Kul “elhamdülillahirrabbilalemin” der, Allah da “Kulum Bana hamdetti” der; kul “errahmânirrahim” der, Allah da der ki “Kulum beni Sena etti”; kul “mâliki yevmiddin” der, Allah da “kulum Beni ululadı” der. Buraya kadar benim. “iyyakenabüdü ve iyyakenestain” kulumla benim aramda, surenin ahiri ise sade kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır.”

Fatiha böylece, Hakk Teâlâ'nın böyle bir lütfunu tecelli ettiren bir varlık denklemidir. Bu denklemde, kainatın temel nizamı olan adalet ve denge kanununun en açık ve en sanatsal bir görünüşü vardır. Bu denkleme bir tasavvuf zevki ile bakacak olursak, bu kulluk etme ve yardım dileme misakını taşıyan ümmetin hepsini “hüvellezi cealeleküm fil ardı” ve “innelardı yerisüha ibadiyelsalihin” ayetleri ile açıklandığı üzere, Tanrının bir gölge vekili özelliği  bahşedildiği anlaşılır. Bu nedenle kulluğu ve yardım istemeyi yalnız Allah'a hasreden bir sosyal vicdana taşıyan ümmetin icmaasının da bir müspet şer’i delil teşkil ettiğini anlarız.

Buna göre Besmele ile Fatiha arasındaki ilginin ruhu, ezel ile sonsuzluk arasındaki bir denklik nispetinin oluşmasıdır. Bütün bunlar, yaratılışta mevcut olan bu nispetin bizi sonsuza nakşeden ilahi ayetleridir. Bunların açılımları da Kur'an'da görülecektir.

Fatiha'nın Kur'an'ın diğer sureleri ile münasebeti ise, onun Ümmü’l - Kur'an, Ümmü’l - Kitap oluşudur. Yani asıl isimlerin delâlet ettiği şekilde hepsinin asıl kökü ve tüm mümessili olmasıdır. Bu durumu Elmalı Hamdi Yazır “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsirinde şöyle ifade etmektedir:
“Hulasa; sanki besmele bir taç, Kur'an bir vücudi ekmel, Fatiha onun başı, “elhamdülillah” bu baştaki sima, rahmet ve hidayet bu simanın göz bebekleri, dünya ve ahiret menazırı, ubudiyet ve istiane lisanı, tevhidi ilahi ruhudur. O suretle ki, bütün ledünniyatı vücut onun lebi beyanından sünuh ederken o taçtan, o simadan, o gamzelerden de onun ruhu okunur. O sima simai Muhammedî, o vücut tecelli ilâhîdir. Kelâm kelâmullah, mübelliğ resulallah: “Eşhedüenlâilaheillallahveeşhedüennemuhammedunabdühüveresulühü”


“Rabbilalemin” sözü, terbiye ederek bir şeyi kademe kademe tedriç ile kemaline eriştirmektir ki, bunun sonunda gelişme olur. Alemin her yerinde terbiye ve gelişme kanunları her an çalışmaktadır. Bu çalışan kanunlardan, Allah'ın ilahi kudretinin alemde şüphe etmeden mevcut olduğu ve hakim olduğu okunmaktadır. Bu ayette bu bize ihtar ediliyor. Böylece bizim Rabbimizin alemine nazar etmekle bileceğimizi anlıyoruz. Alemi de, ancak ona izafe etmekle tanıyabileceğimiz ortaya çıkmaktadır.

Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde devamla şöyle yazmaktadır: “Buna göre hiçbir zaman bugünkü alem dünkü alemin her noktada aynı olmuyor ve bütün bunların maverasından bütün bu cereyanları izhar ve raptederek bize daima vahdet şuurunu veren kadiri kayyum bir hakikat her dem her lahza ilanı vücut ediyor ki biz o lahzaya o ane hal diyoruz ve bu hal içinde mâzi ve istikbali yaşayarak o hakikate visal peyda ediyoruz, hakikat daima hakikat, alem ise her an mütehavvil ve mürtabıtan ve muntazaman mütehavvil, bu irtibat ve intizam ile akıl ve fikrimiz o hakikatin inikâsatına, kalp ve şuurumuz da o hal içinde bizzat tecelliyatına şahit oluyor.”

Fakat bu ifadeleri kopyalayarak veya anlamayarak suistimal eden birçok kısa akıllılara da rastlanmaktadır. Bunlar Hakk’ın bu gelişme kanununu Hakk’ın bir terbiye eseri olduğunu kabul etmeyip, tabiatta sebepsiz olarak kendi kendine cereyan ettiğini zannediyorlar. Buradaki gelişmeyi tabiattaki gözle görülen hakikatin kendisi gibi zannediyorlar. Bu nedenle de insanın alemdeki varlıkların en mükemmeli değil, mutlak bir mükemmel varlık olarak farz ediyorlar. Bu faraziyenin ne kadar yanlış olduğu bugün müspet bilimlerde ve felsefede açıkça ifade edilmektedir. Çünkü ilim “yok iken var olabilenlerin” herhalde bir sebebi vardır diye düşünür. Yani yok iken mevcut olan eşya, yokluktan kendi kendine değil, herhalde mevcut bir mucidin icat etmesi ile ortaya çıkar. Buna göre  olguların bir ilk sebebi vardır. Bu ilk sebebin olgunun kendisi olması anlamsızdır.

Bu nedenle ilim her şeyden evvel hiç şeriki olmayan bir Hakk tanır ve daima vahdet (birlik) ölçüsü ile hareket eder. Varmak istediği her sonucun hakikatını temin etmek için, onun  Hakk-ı Ala’ya izafetini, nispetini bulmaya çalışır. Eğer onlarda Hakk’a ve Hakk’ın tekamül kanununa bir izafet bulamazsa, onlara herhangi bir doğruluk isnat etmez. Mutlak ilim Hakk’ın Zat’ının kendisine tecellisi ve O’nun kadim ilmidir. Hakkın bize tecellisi de, bizim izafi olan hadis (sonradan olan) ilmimizdir. Hakk ve Hakk’ın ilmi olmasaydı, bizim bütün ilimlerimiz ve hatta kendi varlığımıza ait kanaatlerimiz, izafetlerimiz hep batıl olurdu. Hakkın Rabb’liği ve O’nun eseri olan terbiye olmasaydı, alemde ve tabiatta ne varlıktan, ne kemalden, ne gelişmekten, ne de terbiyeden hiçbir eser ortaya çıkmazdı. Bütün bunlar yok olurlardı. Biz ve tabiat varsak, bizim varlığımızda, bizim kemale ermemizde, terbiye edilmemizde Hakk’ın tecellisini görmemek mümkün değildir.

Tasavvuf ehline göre, alemde bir şey yok ki onun arkasında, ondan evvel veya ondan sonra, onunla beraber Allah Teâlâ görünmesin. Kalbine her ne hatırlama gelirse Allah onun arkasındadır. Yani onun arkasında Allah vardır. Binaenaleyh alem Allah'ın masivası (yani O’nun gayrısı) ve  Allah alemin maverası (ötesi) dir. Biz bu alemin verileri ile, ötesindeki Allah Teâlâ'yı doğru ve gerçek bir şuur nispeti ile tasdik ederiz. Bu delâlet bütün Kur'an'da izah edilmekte olduğu gibi alem kavramı içinde de mevcuttur.

Fatiha suresinin baş tarafında, İslam dininin konusu, başlangıcı anlatılmaktadır. Başlangıçtaki üç ayet hak yolunun, İslam dininin temel ögelerini beliğ bir tasvirle tespit etmiştir. Bunların hepsini baştaki “Elhamdülillah” cümlesine bağlayarak geçerliliğini uluhiyet adına ilan etmiştir.

Buna göre İslam dininin tarifi şöyle oluyor: Gazaba uğratmadan, dalâlete düşürmeden, doğruca ve selametle Allah'a ve Allah'ın nimetlerine götürüp “Elhamdülillah” dedirten ve bu temiz nimetleri kamil bir selametle ermiş, gerçekten mesut ve övülmüş, gazaba uğramamış kişiler tarafından takip edildiği tarihte görülen ve tecrübe ile bilinen büyük, aşikar, düz, doğru olan hak yolu ve doğru yoldur.

Bu din ile baş eğmenin başlangıcı, önce Allah Teâlâ'yı tanımak ve O’na “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz” diyerek kamil bir tevhid ile söz vermek ve sonra da kamil bir sebat ve ihlas ile gerekeni icra etmek ve şeriat caddesinde doğru bir şekilde yürümek için hidayet ve başarı talep etmektir. Bu şuurlu talebin cevabı bakara suresinin başından itibaren başlayacaktır. Buna göre talep ve baş eğme bizden, şeriat ve hidayet Allah’tandır. Buradaki hidayet ilmî irşad ve fiilî başarıdır.

Kur'an Peygamberimizin mucizelerinin en parlak olanıdır. Tarih onun doğruluğunun gerçek olduğunun şahididir. Bu suretle bizim için din ilmi, akıl ve nakilin birleşmesi ile olmuştur. Bunları doğru ve ihlaslı olarak uygulayanlar aynı neticeyi elde edeceklerdir. Bundan şüphe yoktur. Bazılarının ilim adına bu konuda şüphe ortaya atanlar, dün beni nurlandıran güneşin yarın nurlandırmayacağını iddia etmek gibi saçmalıkları ortadadır. Batılı müspet ilimde tecrübe ve tümevarıma çok önem verir. Ancak İslam dini konusunda tümevarımı yerinde yapmayarak karışıklık ortaya atmaktadırlar. Onlar İslam dininin esasını asıl kaynaklarda incelemek yerine, Müslümanların bugünkü kuvvetten düştükleri durumda arıyorlar.

İnsanlar kendilerini gerçeklere uydurmakla mükelleftirler. Fakat insanlar gerçekleri kendilerine uydurmaya kalkarlarsa, buradaki kusur insanın kendisinde olur ve onun zararına mahkum olan da insanın kendisidir. Allah'ın gazabı da bunu bilerek yapanlar içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapmışlardır ve aynı akıbete mahkumdurlar. Maalesef asrımızdaki insanlar özellikle din konusunda, gerçeği kendilerine uydurmak sevdası üstüne olmaktadır. Müspet ilim ve teknolojinin bu kadar gelişmesine rağmen, dünyadaki insanların yoksulluklarının, acılarının artmasının sebebi budur. Istıraplar ancak hak yoluna girmekle önlenebilir.

“Allah'ım bizleri doğru yola ilet, nimetlerini verdiklerinin yoluna, gazap ettiğin sapanların yoluna değil” âmîn.

 

Fatiha Suresi İle İlgili Bazı Hadisler

 

• Fatiha Mekke'de inen ilk suredir. Çünkü Peygamberimiz eşi Hz. Hatice (rah)’a “Ben yalnız kalınca, arkamdan Ya Muhammed! Ya Muhammed! diye bir ses duyuyorum” demiştir. Bunun  üzerine Hatice validemizin akrabası olan Varaka’ya gidilmiş ve Varaka Peygamberimize korkmamasını ve ses kendisine gelince söyleneni iyice duyması için durmasını söylemiştir. Resulallah bir daha yalnız kaldığında o ses yine kendisine gelerek “Ya Muhammed, Bismillahirrahmanirrahim, elhamdülillahirrabbilalemin de” dedi. Sonra “Veladdâlin”e kadar okuduktan sonra “La ilahe illallah de” dedi. Peygamberimiz bu durumu Varaka’ya gelerek anlattığında, Varaka onu müjdelemiş ve onun Hazreti İsa (as)'ın haber verdiği peygamber olduğunu söylemiştir.

Diğer taraftan Abdullah ibni Câbir (ra) şöyle rivayet etmiştir: Resulallah (sav) bana “Ey Abdullah ibni Câbir! Ben sana Kur'an'dan en son inen sureyi haber vereyim mi?” buyurdu. Ben “Tabî buyur ya Resulallah” dedim. Bunun üzerine “(Kur'an'dan en son inen sure) “Elhamdülillahirrabbilalemin” suresidir” buyurdu.”

Böylece yukarıdaki hadislerden Fatiha suresinin başta ve sonda iki defa nazil olmuş olduğunu anlıyoruz.

• Abdülmelik ibni Ümeyr (ra)’ın bir rivayetine göre, Peygamberimiz (sav) “Onda (Fatiha suresinde) her derde şifa vardır” buyurmuştur.

• Hazreti Ali (ra)'ın bir rivayetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Fâtihat’ül Kitap (Kur'an-ı Kerim'in başı olan Fatiha suresi) arşın altındaki bir hazineden indirilmiştir.”

• İbn Abbâs (ra) “Hasta olduğun veya bir yerinden şikayetlendiğin zaman Esas (Kur'an'ın temeli olan Fatiha) ya sarıl” buyurmuştur.

• Ebû’d Derdâ (ra)’ın rivayetine göre Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur: “Fatiha Kur'an'da hiçbir şeyin kifayet edemeyeceği şeylere kafi gelir. Eğer Fatiha terazinin bir gözüne konsa, bütün Kur'an'da öbür gözüne konsa elbette ki Fatiha bütün Kur'an'a yedi kere üstün gelir.”

• Hasan (ra) dan rivayet edildiğine göre, Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim Fatiha-i Şerife'yi okursa sanki Tevrat'ı, İncil'i, Zebûr’u ve Kuran'ı okumuş gibi olur.”

• Atâ (ra)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bir hacetinin (ihtiyacının) meydana gelmesini istersen Fatiha-i Şerif'i sonuna kadar oku, İnşallah hacetin görülür.”

• Enes (ra)'dan rivayet edildiğine göre, Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur: “Yanını yatağa koyupta Fatiha-i şerife'yi ve İhlas suresini okuduğun vakit, muhakkak ki ölüm hariç her şeyden emin olursun.”

• Hz. Enes (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim Besmele’den sonra Fatiha-i şerife'yi okur, sonra da âmîn derse, gökte bir mukarreb (Allah'a en yakın) melek kalmaz, hepsi onun için istiğfar eder (af ister).”

• Ebu Hureyre (ra) dan rivayet edildiğine göre, Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur: “Âmîn mümin (inanan) kulların lisanında Rabbilalemin (Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ)'nın mühürüdür.”

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Tasavvuf Sohbetleri

 

 

Fatiha’nın Sırları

Yayınlanma Tarihi :  11.05.2021

Elhamdulillâh Alâ Kulli Hâl

(Her Halimiz İçin Allah’a Hamd Olsun)