İnsanın hayatında ve onun dini inancında sevgi önemli bir unsurdur. Sufiler sevginin insanın varlığının ve alemin yaratılışının sırrı olduğunu düşünürler. Çünkü Allah Teâlâ’nın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Ben gizli hazineydim. Bilinmemi sevdim, bunun için mahlukatı yarattım ve onlara nimetler verdim. Onlar da beni bildiler.” Bu sözle Hakk Teâlâ kendisinden haber vermektedir. Allah Teâlâ sevgiyi kendi nefsiyle var kılmıştır. Bu sevgi şüphesiz bütün mevcut olan varlıkların ortaya çıkış sebebidir.

Bir ayette Cenab-ı Hakk, “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Mülk, 67/2) buyurmaktadır. Allah’a ibadet, mabûda taat, itaat ve boyun eğmenin kemâlidir.

İbadetin aslında sevgi vardır. Çünkü bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk Resulünün şöyle hitap etmesini istemektedir: “De ki: Eğer Allah’ı gerçekten seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Ali İmran, 3/31) Buna göre Allah’a ibadetin temelinde Allah sevgisi vardır.

Büyük İslam alimi ve sufi Davud el-Kayserî (1262, 1350), “Ledünnî İlim ve Hakiki Sevgi” adlı kitabında şöyle söylemektedir:

“Sevgi bilginin neticesidir. Dolayısıyla bilgi sevgiden daha öncelikli ve önemlidir. Allah’ı sevmek demek O’nu hakkıyla bilmek ve gereği gibi kulluk etmek demektir. Diğer varlıkları sevmek, onların varlıklarını ve haklarını korumak demektir. Sevginin sözde kuru sevgi olmaması için, hakiki sevginin neticelerini göstermek gerekir. O halde, hakiki sevgi son tahlilde çıkarsız sevgidir. Bu da Allah için sevgidir.”

“Ey iman edenler sizden kim dininden dönerse bilin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Maide, 5/54)

Bu ayete göre sevginin yokluğu dinden dönmenin sebebi kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de başka bir ayette sevgiyle iman birbirine şöyle bağlanmaktadır:

“Müminlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir.” (Bakara, 2/165)

Karşılaştırmalı Dinler Uzmanı Prof. Dr. Din Muhammed, “Tasavvuf ve Mistisizm” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“İslam sevgiye önem vermiş ve Müslümanlara hayatlarını sevgi üzerine nasıl bina edeceklerini, sevginin hedeflerini ve bu hedeflerin hangi araçlarla gerçekleşeceğini açıklamıştır. Bunu Kur’an ayetleri ve Nebevi sünnetle yapmıştır. İslami faziletleri, güzel ahlaki özellikleri ve aynı şekilde tövbe, sabır, zühd ve ihlas gibi tasavvufi makamları tahlil ettiğimizde, sevginin bu kavramların hepsinin esası ve can damarı olduğunu görürüz. Sufilere göre, sevgi başlangıç ve sondur. İnsan ruhunun miracı ve Allah’a yolculuğunda her makam ve hal sevginin görünümlerinden başka bir şey değildir.”

Sevgi her dini anlayışın temelinde vardır. Bütün dinlerde sevginin dini hayatta ve ruhi ilerlemede temel bir unsur olması dolayısıyla, sevgiyle ilgilenmişler ve onu açıklamaya çalışmışlardır. Ancak sevgi konusunda İslam ile diğer dinler arasında fark vardır. Bu farklar aşağıda ele alınacaktır.

 

Yahudilikte Sevgi Anlayışı

Yahudilik, dini metinlerine dayanarak sevgi hakkında konuşurken İslam’a benzemektedir. Yahudi mistikler bu kavramı dini tecrübelerinde temel olması için geliştirmişlerdir. Fakat bu sonuçta Yahudiliğin  reddettiği bir bâtınîliğe ulaşmıştır.

Yahudi mistiklerde dini tecrübe saf bir gnostisizm (Hristiyanlık dışında bütün dinleri red eden mistik bir felsefe) haline gelmiştir. Yani sevginin hedefi olan Allah’la bütünleşme hakkında konuşmakla birlikte bâtınî sırlı bilgiler elde etmek amacını taşımaktadır. Fakat bu bütünleşmeden, Hinduizm’e mensup olanların bütünleşmeden kast ettiklerini kast etmemişlerdir. Hindular, insanla Tanrı arasında hakiki bütünleşmeyi isterlerken, Yahudi mistikler, özellikle Kabalistler bununla benliğin unutuluşu ve Tanrı’da istığrakın (dalmanın)  bir türünü kast ederler. Kabala, Yahudi dini metinlerini zâhiri anlamlarıyla itibara almamış, bilakis onlarda bâtınî anlamlar okumuştur. Yahudi dindarlar bunları reddetmiştir, daha da ötesi, Kabbalistler kendilerini Yahudi olduklarında ısrar etseler de, dini çerçevenin dışına çıkmış, dikkate alınmayan bir azınlık haline gelmişlerdir.

Bu şu anlama gelmektedir; İslam tasavvufuna yakınlaşan hakîki dini tecrübe Yahudilik’te verimli bir toprak bulamamıştır. Bu da Yahudiliği, maddi boyasında daha da derinleştirmiştir. Kabala, bâtınî gnostik (irfani) eğilimi nedeniyle Yahudilik’te olumlu bir etki yapamadı. Dolayısıyla sevgi, Yahudilik’te ruhi tecrübe seviyesinde yolunu kaybetmiştir denebilir.

 

Hristiyanlıkta Sevgi Anlayışı

Sevgi Hristiyanlığın ruhi ve akidevî bünyesinde büyük bir rol oynamaktadır. Fakat akıl, mantık ve Allah’ın iradesi ve insana doğru yolu gösterisinin özetini temsil eden şeriattan uzak bir şekilde, Hristiyanlıkta sevgi; haça gerilme, kefaret, feda, Tanrı’nın bedenleşmesi (inkarnasyon) gibi akidevi esasları ve bunlar üzerine bina edilmiş teslis teorisini aklamak için sunulmuştur. Hıristiyan teolojisi, erken döneminden itibaren Pavlus’un Hristiyanlığın evrensel bir din oluşunu ve kurtuluş teorisini ilan edişinden sonra, teslis teorisinin temsil ettiği gerçek krizi hissetmiştir. İlk teologlar da sonradan gelenler de, bu zor ve içinden çıkılmaz kavramı insanların zihnine açıklayan bir yorum bulmaya çalışmışlardır. Matta İncili’nde geçen “Allah sevgidir” sözünün anlamı, Allah çok büyük sevgisi nedeniyle, Adem’in Tanrı’ya karşı işlediği ve sonra da çocuklarının miras aldığı asli günahı affetmesidir. Rabbinin gazabı, Mesih’in ortaya çıkış vaktine kadar devam etmiştir.

Pavlus’a göre Tanrı insanoğluna öfkesini göstermiş ve onları yapılması ve yapılmaması gereken emirlerin olduğu şeriatla peygamberler göndererek cezalandırmıştır. Fakat O’nun büyük sevgisi insanoğlunun kaldıramayacağı bir günah kefaretine yardımcı olmak istemiştir. Çünkü Tanrı hakkında işlenen günah, Tanrı makamının derecesine eşit bir kefaret gerektirmektedir. Beşerin gücü ise ona yetmez. Dolayısıyla burada ilahi sevgi, insanoğluna vekâleten kefaret etmek ve asli günahtan kurtulup temiz ve günahsız bir hale gelmeleri için Tanrı’nın bedenleşip Mesih şeklinde zuhur etmesini gerektirmiştir.

Bu konuda, Prof. Dr. Din Muhammed, “Tasavvuf ve Mistisizm” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Şeriatlar ve ilahi sorumluluklar, ilahi gazap dönemini temsil etmesi nedeniyle Tanrı’nın inkarnasyonundan sonra insanoğlunun ibadet etmesi istenmemektedir. Onların yalnızca kefaret ve inkarnasyonda temsil edilen bu ilahi hediyeyi kabul etmeleri ve Mesih’in insanoğlunun kurtuluşu için kendini feda edişine iman etmeleri yeterlidir. Pavlus’un Galatyalılara mektubunda “Ruhsal Yasa (şeriat) lanettir ve yasayla kimse aklanmaz.” demesinin sebebi budur. Kurtuluşun sadece Mesih’e imanla olduğu vurgulanmaktadır. Bundan dolayı, Ruhsal Yasa’nın sembolü oluşu itibariyle sünnet olmaya savaş açmıştır.

Daha önce zikredildiği gibi, burada sevgi; haça gerilme, feda olma, kefaret ve inkarnasyon gibi inançları aklamak için sunuldu ve aynı zamanda sevginin, seven ve sevilen iki tarafı gerektirmesi bakımından Mesih’in ezelî varlığını gerekçelendirmek için kullanıldı. Allah’ın bu sevginin yöneltildiği bir sevgili olmadan ezelden beri bu sevgiyle muttasıf olması tasavvur edilemez. Olması gerekli olan bu sevgili de Mesih’ten başkası değildir. Bundan da oğul Mesih’in ezelden beri Baba Tanrı ile var olması sonucu ortaya çıkmıştır.

İlk teologlar sevgiyi bu şekilde ele almaya devam etmişlerdir. Fakat bu durum bizim, Hristiyanlıkta 12. Yüzyıldan itibaren temeli dünyayı terk, Mesih ve onun çektiği acıları düşünmek olan sistematik bir ruhbanlık hayatının ortaya çıktığını ve temeli sevgi, hedefi ise kutsal teslis ile bütünleşme olan ruhi tecrübeden bahsedilmeye başlandığını söylememize engel değildir.

Bu dönemde Fransiskenler ve Dominikenler gibi ruhi sistemler ve ekoller zuhur ettiği gibi sevgiden veya sevgi üzerine bina edilmiş ruhi hayattan bahseden, ahlâka çağıran ve Tanrı’yla bütünleşmeyi  isteyen zâhit ve ruhban şahsiyetler ortaya çıktı.

Bu yönelişin zirvesi, 13. yüzyılda Alman Echart’ın ve 17. yüzyılda İspanyalı Rahibe Teresa ve John of the Cross’un dini tecrübesinde görülür. Bunların tecrübesi, kendi yazılarından ve onlar hakkında yazılanlardan anlaşıldığına göre, bütünleşme aracılığıyla teslisin sırrını öğrenmeyi hedefleyen Hıristiyan Gnostik bir tecrübedir. Bundan dolayı mistisizm, muvahid sevgi  (sevenle sevilen arasında bütünleşme ile sonuçlanan sevgi) veya tecrübi hikmet aracılığıyla elde edilen Tanrı hakkında tecrübi bilgi, olarak tarif edilmiştir.”

Bunlara göre, İslam ve Hristiyanlıktaki sevgi arasındaki büyük bir farklılık ortaya çıkmaktadır. Hristiyanlıktaki sevgi gnostiktir ve muvahhid sevgi üzerine bina edilmiş ruhban hayatı aracılığıyla teslisin hakikatini anlamaya çalışan gizli teolojidir. Çağdaş yazılarda Hristiyan tasavvufu olarak bilinen budur. Sevgi meselesinin ifşa ettiği aklî istihâleler/imkânsızlıklar ve fikri problemler bir yana şunu söyleyebiliriz ki, Hristiyanlıkta sevgi, ilmin kabul edeceği ve aklın hazmedeceği bir anlamı olmayan bir kavramdır. Sonunda da bir ibahiyyeye  (ahlâksızlığa) götürmektedir.

 

Hinduizm ve Budizm’de Sevgi Anlayışı

Hinduizm sevgiden “Bhakti” terimi, Budizm ise “Karuna” terimi aracılığıyla bahseder. Fakat bu iki dinde de sevgi, ahlâki kurallara uymayı gerektirse de “Nirvana” olarak belirlenen en yüksek hedefe ulaşmaktan başka bir şeye hizmet etmez. Bundan dolayı İslami dini tecrübedeki sevginin, yegâne ameli bir kavram olduğunu ve diğer dinlerde bir karşılığının olmadığını söyleyebiliriz. Bu sebeple bazı oryantalistlerin İslam’ın, özellikle de sufilerin sevgi fikrini, tek sevgi dini olan Hıristiyanlıktan aldığı görüşlerini garip karşılıyoruz.

Şu noktaya da dikkat etmemiz gerekir ki, sevginin esasları ve hedeflerini bir yana bırakırsak, ârazları ve görünümlerinde bütün dinler ittifak halindedir. Dolayısıyla âraz ve görünümlerindeki bu ittifak, kesinlikle hakikatte veya sevginin üzerine bina edildiği temeller ve peşinde koştuğu hedefler de ittifak anlamına gelmemektedir.

 

İslam’da Sevgi Anlayışını Saptıranlar

İslam düşmanları İslamı yok etme ve saptırma amaçlarına ulaşmak için bazı kişileri kullanarak kitaplar yayınlamaktadır. Bu kitaplarda İslam’daki sevgi anlayışı saptırılarak İslam kötülenmeye çalışılmaktadır. Bu kitapların yazarları kendilerinin kimliklerini gizli tutmaktadırlar. Özgeçmişleri hakkında kitaplarında hiçbir bilgi yoktur. Bu kişilerin nerelerde eğitim aldıklarına dair bir bilgi verilmemektedir. Bu kitaplar sadece İslam aleyhine olan birçok zırvanın insanların inançlarına zarar vermesi için yayınlanmaktadır. Bu kişilere ve kitaplara karşı Müslümanlar uyanık olmalı ve onların kara propagandalarına aldanmamalıdır. İslam hakkındaki bilgilerini ehl-i sünnet alimlerin kitaplarından öğrenmelidir.

Aşağıda İslam’daki sevgi anlayışını saptırmak için uğraşan insanların kitaplarından bazı alıntıları ele alıp, onların ne kadar gerçek dışı iddialarda ve iftiralarda bulunduklarını açıklamaya çalışacağız.

1) Onlara göre “İlk ve son Tanrı, Hazreti Akıldır”. Onlar Allah Teâlâ’yı Tanrı olarak kabul etmediklerini ve kendilerinin tanrılarının akıl olduğunu iddia ederler.

Bu düşüncenin ne kadar sapık ve yanlış olduğunu ehl-i sünnet alimleri defalarca ispat etmişlerdir. Ancak bu kişilerin amacı insanları İslam dininden uzaklaştırmak olduğundan, bu ispatlara kulak asmazlar.  Dedikleri yönde defalarca kitap yayınlayıp, kendilerine küresel emperyalizmin verdiği ve karşılığında da menfaat temin ettikleri görevleri yerine getirmeye çalışmaktadırlar.

2) Onlara göre Tanrı, Allah gibi bir şey sevmek mümkün değildir. Çünkü onlara göre görülmeyen, algılanmayan bir canlının sevilmesi mümkün değildir. Dinin basit kuralları ile insanlar sevgisizce davranmaktadırlar. Böylece insanlar kim olduklarını unutmuşlardır.

Bu anlayışa göre sevginin manevi bir tarafı yoktur. Sevgi yalnız maddi bir şeydir. Bu da insanı hayvanlaştıran bir özelliktir. Zaten onların istedikleri de insanın manevi tarafını köreltip tamamen maddi bir varlık haline dönüştürmektir. Bu küresel emperyalizmin istediği şeydir. Böylece insan toplulukları kolaylıkla sömürülebilecektir. Onların bir hayvan sürüsü gibi olmaları, onları yönetmeyi daha da kolaylaştıracaktır. İşte istenilen ve hedeflenen şey budur. Ancak bu istedikleri olmayacaktır. Allah dinine ve Müslümanlara sahiptir. Dinini terk eden kavimleri ortadan kaldıracak ve onların yerine Allah’ı seven kavimler getirecektir. Maide suresinin 54. ayetinin hükmü budur. Bunu kâfirler istese de istemese de tahakkuk edecektir.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihat eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (Maide, 5/54)

3) Onlara göre İslam’ın temel anlayışı, kusursuz bir biçimde acı ve çekişme dinidir. İslam insan aklını yok sayar. Sevgiden yoksun insan iman esaslı bir yapıdır.

Bu görüşün yanlış olduğu birçok ayet ve hadis tarafından açıklanmıştır. Dünya hayatında iyilik ve kötülük yan yana yaratılmıştır. Bunlar insanın imtihanı içindir. Bu nedenle dünyada rahat yoktur. İnsanlar sıkıntı içinde yaratılmışlardır (Beled, 90/4). Ancak bunun nedenini ehl-i sünnet İslam alimleri çok güzel açıklamaktadırlar. Böyle bir ortamda insanın ahiret saadetini kazanması için, iyiliğin yanında ve kötülüğün karşısında olmalıdır. Sevgi de bir iyiliktir. Bu nedenle İslam sevgiyi daima övmüştür. (Ali İmran, 3/31) ayetine göre, Allah’ın bizleri sevmesi için Peygamberin (sav) sünnetine uymamız gerekmektedir. Bu dünya imtihanının bir parçasıdır. Kim peygamberin sünnetine uyarsa hem dünya hem de ahirette mutluluğa erişir. Bu konuda Allah Teâlâ insanlara garanti vermektedir.

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır ne de onlar mahzun olurlar.” (Yunus, 10/62)

İslam düşmanlarının söyledikleri hususlar tamamen yanlıştır. İslam’da kasıtlı acı çekmek ve sevgisizlik yoktur. Bunları söyleyenler İslam’ı bile bile kötülemek ve karalamak isteyen İslam düşmanlarıdır. Gerçekten onlar insanları sevmezler. Onlar insanları sömürmek için küresel emperyalizm ile işbirliği yaparlar ve karşılığında dünya menfaati elde ederler. Heyhat! Nasıl bir gaflet içindedirler. Bu yaptıklarının sonucunda hem dünya hayatları kararacak ve huzur bulamayacaklar hem de ahirette hüsranda olacaklardır.

“İnkar edenlere gelince, onlara dünyada da ahirette de şiddetli bir şekilde azab edeceğim. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.” (Ali İmran, 3/56)

 4) Onlara göre İslam adına yapılan bütün savaşlar ganimet ve soygun için yapılmıştır. Müslümanlar esirlere büyük eziyetler etmişler ve onları öldürmüşlerdir. Bu Müslümanların nasıl vahşi ve sevgisiz bir ruh haleti içinde bulunduğunu gösterir.

İslam dinine bu iftirayı atanlar hizmet ettikleri Küresel Sermayenin yaptıklarını görmezlikten geliyorlar. Savaş halinde insanlar kendi varlıklarını korumak için karşı tarafı öldürmek zorundadır. Bu bütün insanlar için geçerlidir. Ancak İslam savaş için meşru şartların ortaya çıkmasını öngörür. Durduğu yerde kimsenin malına, canına ve namusuna zarar verilmesi istenmez. Peygamberimiz (sav) birçok defa askerlerine kadınları, çocukları ve hayvanları telef etmemesini emretmiştir. İslam’da kısasa kısas esastır. Seni öldürmek için üzerine gelen insanları öldürmek caizdir. Bu yaşamanın en önemli ilkesidir. Hiçbir zaman İslam durduğu yerde bir tehlikeyle karşılaşmadan savaş emri vermemiştir. Osmanlıların Balkanlar’daki genişlemesi, oranın halkının Osmanlı için tehdit unsuru olarak görmesindendir. Çünkü Hıristiyanlar birçok haçlı seferler düzenleyerek Müslümanları yok etmek için saldırmışlardır. Bu tehlike tarihin her dönemi için vardır. Bu nedenle Müslümanlar kendilerine tehlike oluşturacak bölgeleri ele geçirmek için savaşmıştır. Ancak savaşı kazandıktan sonra, oranın yerli halkına zulüm etmemiş ve hatta onların kalkınmalarına için devletin gücünü seferber etmiştir. Burada insanlık dışı ve sevgi kavramına aykırı bir şey yoktur. Siyonist emperyalizmin uşakları olan ve İslam’ı kötülemek için, “Onda sevgi yoktur” diye kitap yayınlayanlar, İsrail’in Filistin’de yaptıklarına bir baksınlar. ABD ve Avrupa ülkelerinin Müslüman ülkelere ve Afrika’daki ülkelere yaptıkları saldırı ve zulümlere baksınlar. Bu yapılanları hiç dikkate almayan İslam düşmanları ve küresel emperyalizmin uşakları, sadece Müslümanların yaptıkları savaşları bahane ederek İslam’da insan sevgisi olmadığını ileri sürmektedirler. Küresel emperyalizmin yaptıklarının hangisinde sevgi kavramı vardır?

Müslümanlar asırlarca hakim oldukları topraklarda insanlara zulüm yapmadılar. İslam’ın emirlerini uygulayarak onların idarelerini kendilerine bağladılar. Bu devletler bu gerçeği defalarca ifade etmişlerdir. Orta Doğu’daki, Kuzey Afrika’daki ve Balkanlar’daki devletler Müslümanların yönetiminde asırlarca huzur ve güven içinde yaşamışlardır. Fakat ne zaman bu topraklardan Müslümanların hakimiyeti kalkıp gayrimüslim devletler hakim olunca her türlü zulüm ve sömürüye uğramışlardır. Bu gerçekleri görmezlikten gelip, küresel emperyalizmin İslam’ı yok etmek projesine   hizmet eden İslam düşmanları ne kadar uğraşsalar da  İslam’ı ortadan kaldıramayacaklardır. İslam tekrar yükselecek, sevgi ve adaletle dünyaya hükmedecektir.

Bunun nasıl olacağını daha önceki yazılarımızda anlatmıştık. Şimdi tekrar edelim. 2040 yılına kadar Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaktır. Bu dönemde Türkiye’de tekrar İslam devleti kurulacaktır. Bunu bize Maide suresinin 54. ayeti garanti etmektedir. 2040 ile 2060 yılları arasında Müslüman devletler dünyaya hakim olmak için savaşa devam edeceklerdir. Sonunda Orta Doğu’daki İsrail devleti savaş ile yok edilecektir. 2060 yılında dünyaya tekrar Müslümanlar hakim olacaklardır. Bu bilgileri İslam düşmanı olanlar iyice bellesinler. Bu tarihlere kadar yaşarlarsa  bunları göreceklerdir. Eğer tövbe edip İslam’a girerlerse kendilerinin af olunacaklarını ümit edebilirler. Aksi halde bu kişiler ahiret hayatlarında tam bir hüsranla yani cehennem içinde yaşamaya mecbur kalacaklardır. Bu sonuçta kendi elleriyle yaptıklarının karşılığı olacaktır.

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.” (Şura, 42/30)

“İnkar edenlere gelince, onlara dünyada da ahirette de şiddetli bir şekilde azap edeceğim. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.” (Ali İmran, 3/56)

5) Bazı sözde tarikatçı gözüken İslam düşmanları sevgi kavramını kullanarak İslam’ın temel inançlarını ve ibadetlerini dejenere etmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre Allah’ın kullarının ibadetine ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla Müslümanların Allah’ı sevmeleri yeterlidir. Namaz, oruç gibi ibadetleri yapmalarına gerek yoktur. Bu düşüncelerin senelerce Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılmıştır. Bunu yapanlar hiçbir şekilde İslam’ın koyduğu esaslara uymazlar. Namaz, oruç gibi ibadetleri yapmadıkları gibi kadınları açık, saçık giyinirler. Erkeklerle kadınlar kucak kucağa oturarak ilahiler söylerler. Böylece Allah’ın rızasını kazanacaklarını zannederler.

Bu insanların bir kısmı kasıtlı olarak İslam’ı yok etme projesinde bizzat   görevlidirler. Bu kişiler kurdukları tarikat ve cemaatlere önderlik yaparak diğer insanları İslam dininin dışına çıkarmaya çalışmaktadırlar. Buna karşılık muhakkak ki maddi çıkarlar temin etmektedirler.

Bunların büyük bir kısmı Mevlevi görünüşlüdür. Hazreti Mevlânâ ve Yunus Emre’yi devamlı anarlar. Ama bu iki önemli sufinin yaşamını ve nasihatlerini dikkate almazlar. Nasıl bir gözü dönmüşlük? Bu insanların bu davranışları kendilerinin iki cihanda da hüsranda olmalarına sebep olacaktır.

Bunlara uyan kişiler de, onların kendilerine tavsiye ettikleri hususlara uymak nefislerinin hoşuna gittiğinden bu insanları takip ediyorlar. Çünkü namaz kılmak, tesettüre girmek nefislere zor geldiğinden Allah’ı sevelim bize yeter diye düşünüyorlar. Heyhat! Nasıl bir cehalet? Bu insanlar gerçeği bir gün anlayacaklar ama çok geç olacaktır.

İslam düşmanları İslam dinini saptırmak için tarikatları kullanmaları senelerce devam etmektedir. Fakat etkileri artık azalmaktadır. Ehl-i sünnet alimlerinin eleştirmeleri sayesinde Müslümanlar gerçekleri görmekte ve bu din düşmanlarından uzak durmaktadırlar. İslam düşmanlarının başarılı olamayacakları kesindir. Allah dinini koruyacaktır. Bir gün insanlar tek kurtuluşun İslâm’da olduğunu anlayacaklardır.

“Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9)

Yazımızı Yunus Emre’nin Allah ve Muhammed (sav) ile ilgili sevgi şiirleriyle bitirelim. Belki İslam düşmanları bu şiirlerden biraz ilham alarak kendilerine çeki düzen verirler ve kurtuluş yoluna girmiş olurlar.

 

Allah’a Yalvar

Can ü gönülden seversen,

Yalvar kul, Allah’a yalvar.

Maksuda ermek dilersen,

Yalvar kul, Allah’a yalvar.

 

Yalvar a kardeş yalvara,

Varmıyasın yüzü kara,

Ümmet isen Peygambere,

Yalvar kul, Allah’a yalvar.

 

Geceler uykudan uyan,

Gizli sırlar olsun ayan,

Mahrum olmaz Allah diyen,

Yalvar kul, Allah’a yalvar.

 

Tanı sen kendini tanı,

Neden yarattı Hak seni,

N’olacağın anubeni,

Yalvar kul, Allah’a yalvar.

 

Yunus nuş eyle belâyı,

Yürü maksudun dileği,

Hem inleyi, hem ağlayı,

Yalvar kul, Allah’a yalvar.

 

Muhammed (sav)

Canım kurban olsun senin yoluna,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Şefaat eyle bu kemter kuluna,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

 

Mümin olanların çoktur cefası,

Ahirette olur zevk ü safası,

On sekiz bin âlemin Mustafa’sı,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

 

Yedi gökleri seyran eyleyen,

Kürsi’nin üstünde cevlan eyleyen,

Miraçta ümmetini dileyen,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

 

Aşık Yunus n’eder dünyayı Sensiz,

Sen Hak Peygambersin şeksiz, gümansız,

Sana uymayanlar gider imansız,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Yorumlar

Dinlerde Sevgi Anlayışı

Yayınlanma Tarihi: 22.07.2023