Günümüzde insanların en çok merak ettikleri konu, tasavvuf ehli olan İslam alimlerinin kerametleridir. Bu kerametlerle ilgili menkibeler yazılmakta ve dilden dile dolaşmaktadır. İnsanlar bu kerametleri hayret ve gıpta ile karşılamakta ve kendilerinin de böyle kerametler elde etmelerinin mümkün olup olmadığını düşünmekte ve araştırmaktadır. Bizim de amacımız bu konuda insanlara yardımcı olmak ve bu kerametlerin nasıl elde edildiklerini anlatmaktır.

Tasavvuf yolunda çalışan kimseye Sufi denir. Sufi olmak hem maddi hem de manevi anlamda bir yaşam tarzıdır. Sufi bu yaşam tarzı içine girmek için bir yol kat eder. Buna Seyrü Sülûk denir.

Gerçek İslam, sufilerin yolundaki fena ve beka mertebelerinden sonra Allah’ı tanımaktır (Marifetullah). Bu tasavvufi yolun gayesi Allah ile kul arasındaki perdelerin ortada kaldırılmasıdır. Bu perdeler hem ilahi alemle hem de bu dünya alemi ile ilgilidir. Bütün perdeler ortadan kalktıktan sonra Hakk’a tam kavuşma nasip olur. Bu kavuşmada Allah hakkında bilgi sahibi olunur ki ahirette insana en çok gerekli olan bu bilgilerdir. Bunların elde edilmesi, keşif ehli olan ve bu yolun önderleri tarafından tavsiye edilmektedir.

Alemde görülen ve bilinen her şey kayıtlı, şartlı ve sınırlıdır. Bunlar mutlak oluşun altındadır. Kavuşmak istenilen Allah Teâlâ ise bütün bu şartların ve sınırların dışındadır, onlardan bağımsızdır. Bu nedenle Allah'a kavuşmak, görünen ve bilinen alemlerin ötesinde olur. Bu iş aklın idrak etmesinin dışındadır. Çünkü akıl, görülen ve bilinen şeylerin ötesini idrak edemez.

Mutlak olan, yani hiç bir şarta bağlı olmayan Allah Teâlâ, kendi mutlaklığının yalınlığı üzerindedir. Hiç bir kayıt ve bağ O’na yol bulamaz. Ancak Hakk Teâlâ sınırlı alem aynasında zuhur edince, yani alemde tecelli edip görününce, O’nun yansıması ve aksi aynanın hükmüne boyanır, kayıtlı ve sınırlı olarak görülür, göze ve bilgiye sığar. Dolayısıyla görülen ve bilinen ile yetinmek, kavuşmak istenilen (matlûb) Hakk Teâlâ'nın kainat aynasındaki yansımalarından bir yansıma ile yetinmektir. Hedefi yüksek olanlar ceviz ve üzümle doymazlar. Allah Teâlâ hedefi yüksek olanları sever. Sufiler görülen ve bilinenler ile yetinmeyen, Allah Teâlâ'nın yansımalarını değil bizzat aslını, yani mutlak gerçeği (hakikati) görmeyi talep eden kimselerdir.

Necmeddin Kübra (ks) Hazretleri “Tasavvufî Hayat” adlı kitabında şöyle diyor:

“Şeriat gemi gibidir, tarikat deniz gibidir, hakikat inci gibidir. Kim inciyi  elde etmek isterse gemiye biner, denize açılır ve onu elde eder. Bu sıralamaya uymayan inci'ye ulaşamaz. Mürid (Sufi olmak isteyen) için gerekli olan ilk şey şeriattır. Şeriattan maksat ise Allah'ın ve Resul'ünün emrettikleridir. Abdest, namaz, oruç, zekat, hac, haramları terk gibi emirler ve yasaklardır.

Tarikat bütün dünyevi menzil ve makamlardan uzak kalarak, seni Mevlâ’ya yaklaştıracak olan takvaya yapışmak ve tutunmaktır. Hakikat ise gayeye ulaşmak, tecelli nurunu müşahede etmek demektir… Hizmet şeriattır, kurbet (yakınlık) tarikattır, vuslat (kavuşma) ise hakikattir… Allah'a ibadet etmek şeriat, onun huzuruna varmak tarikat, onu müşahede etmek ise hakikattır.”

Allah'a doğru yolculuk yapanların yolu (seyrü sülük) on esas üzerinde kurulmuştur. Bu esaslar olmayınca gayeye ulaşılamaz. Her şeyin bir aslı, bir de parçaları (teferruat) vardır. Asıllar yerine getirildiği zaman teferruat ona tabi olur. Dinde de böyledir. Farz olan ibadetler asıldır, nafile ibadetler teferruattır. Birinciyi terk edip ikinciyi yerine getirmek kulu hiçbir yere götürmez.

 

Tevbe

Tevbe kulun kendi iradesi ile günahlarını terk ederek Allah'a yönelmesidir. Çünkü günah ister dünyevi olsun ister uhrevi olsun, kul ile Allah arasında bir perde ve engel teşkil eder. Tevbenin isteğe bağlı olması gerekir. Zorla yaptırılan tevbeye itibar edilmez.

Tasavvuf anlayışında günah sadece şeriatın yasakladığı hareket ve davranışlar değildir. Kalbin meyil ettiği ve ilgi duyduğu işler, yasak olmasalar bile, insanın onlara olan ilgi ve yakınlığı onları perde haline getirir. Bu nedenle mürid dünya ile ilgili bütün istediklerinden uzak durmalıdır.

“ Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O senden razı olarak.” (Fecr, 89/27,28)

 

Zühd

Zühd az olsun çok olsun, dünya malından, hoşa giden şeylerden ve makamlardan uzak kalmaktır. İnsanlar arasında izzet ve hüsn-ü kabul görmek, maddi bir makam ve mevki ye sahip olmak, mal sevgisi gibi geçici arzulardan uzak durmak zahid olmanın, yani zühd sahibi olmanın gereğidir.

Zühdün hakikati dünyada ve ahirette zahid olmaktır. Yani dünyayı tamamen terk etmek ve ahiretteki nimetlere ve mertebelere ilgi duymamaktır. Dünya da, ahiret te mahluktur, yaratılmıştır. Yaratan varken yaratılmışlar ile ilgilenmek abestir ve hatadır.  Ancak bu ahireti küçük görmek değildir. Sufiler Allah'ı müşahede (görme) yeri olan ahireti küçümsemezler. Ahiret ehlinin dünyadan, velilerin ise dünya ve ahiretten men olunmaları ilahi bir yardım ve özel bir hidayettir.

“Dünya ahiret ehline, ahiret te dünya ehline haramdır. Velilere ise her ikisi de haramdır.”  (Hadis)

 

Allah'a Tevekkül

Tevekkül Allah'a güvenerek bütün sebep ve tedbirlerden uzak durmaktır.

“Kim Allah'a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talak, 65/2)

Bu tevekkül tasavvufi terbiye görmüş kimselere aittir. Normal bir Müslüman'ın tevekkülü ise, sebep ve tedbirlere başvurduktan sonra, Allah'a sığınmasıdır.

Müridler mutlak tevekküle davet edilirler. Çünkü insan bu dünyada Allah'ın misafiridir. Misafirin üç günlük bakımı ise ev sahibine aittir. Bu dünyanın bin yılı Allah indinde bir gündür (Hac, 42/22). Misafirin, misafir olduğu yerde kendi yemeğini çıkarıp yemesi yakışık almaz. Allah dostları dünyaya bu gözle bakarlar, kendilerini Allah'ın misafiri olarak kabul ederler ki bu misafirlik üç bin yıl sürmektedir.

 

Kanaat

Kanaat, insanın yaşamak için zaruri olan ihtiyaçlarının dışında kalan bütün arzu ve isteklerinden uzak durmasıdır. Yeme, içme, oturulacak ev ve diğer ihtiyaçlarda israfa gitmemek ve gerekli olan kadarıyla yetinmek gerekir.

Tasavvuf yolunun yolcusu günde bir defa yemek yer. Normal kimseler ise, şu ayetin hükmü gereğince iki defa yerler: “Onların sabah akşam rızıkları vardır.” (Meryem, 19/62).  Günde 3 defa yemek ise israfa girer.

“Bir kimse kırk  gün ihlas ve samimiyetle Allah'a ibadet ederse, kalbi hikmetle dolar.” (Hadis). Bu hadis gereği sufiler “erbain” denilen kırk günlük bir çile hayatı yaşarlar. Bu kırk gün içinde az yerler, az uyurlar ve vakitlerini ibadet ve zikirle geçirirler.  Bunun sonunda melekût aleminin sırları kendilerine gösterilir.

 

Uzlet

Uzlet, insanın inziva ve halvet yoluyla halk ile beraber olmaktan yüz çevirmesidir. Sufi, gözünü bu dünyaya dikmez, Hakk’tan başka hiçbir kimse ile alışverişe yoktur. Susmayı tercih eder. Ancak kendisine manevi terbiye veren şeyh ve mürşidine yaptığı hizmetler uzlet hayatına dahildir. Bu halk ile münasebet sayılmaz. Bu noktada şeyh için de bazı şartlar vardır:

˃ Şeyh Hakk’a vasıl olan bir kimse olmalıdır. Kâmil olup, müridini terbiye etmeye muktedir olmalıdır. Aksi halde müridin tasavvuf yolculuğu eksik kalır.

˃ Şeyh,  müridin uzlet hayatı boyunca karşılaşacağı zorlukları aşmak konusunda yardımcı olmalıdır.

Günümüzde ismi şeyh olduğu halde tasavvufi hallerden habersiz olan kimseler vardır ki onları ziyaret etmek bile boş ve faydasız bir şeydir. Zamanımızda maalesef sapıklık ve diğer kötü işleri yapmakla şöhret bulan şeyhler mevcuttur.

Uzletin esası, halvet (yalnız kalma) ile duyu organlarının çeşitli tasarruflardan uzak tutulmasıdır. Aksi halde duyular yoluyla giren arzu ve istekler nefsi esfele safiline (aşağının en aşağısına) sürükler (Tin, 95/5) ve onu bu arzu ve isteklere mahkum eder. Yani böylece nefis insana hükmetmiş ve onu esas yoldan uzaklaştırmış olur.

Halvet ve uzlet ile, sufinin his ve şehvetle ilgili güç ve kuvveti de kesilmiş olur. Heva ve hevesin gücü zayıfladığı oranda kalp  kuvvet bulur.

İlk fetih ve kalbin açılışı, kâmil bir mürşidin denetiminde on-onbeş gün süren halvet ve zikirle başlar. Bu noktada mürşit önemlidir. Çünkü hiç kimse kendi kendine manevi olarak yükseldiğini ve düştüğünü bilemez. Son fetih ise on seneden daha çok sürebilir. Bu süre içinde çeşitli makamlar sırasıyla aşılır.

 

Devamlı Zikir

Devamlı zikir Allah'tan başka her şeyi unutarak sadece O’nu zikretmek demektir. Çünkü ayette “Unuttuğun zaman Rabbini zikret” (Kehf, 18/24) buyurulmaktadır. Zikirden gaye kalbin huzur duymasıdır. Yoksa sadece dilin oynaması değildir. Kalbî zikir devamlı olmalıdır. Dil ile yapılan zikrin sesli olmasının büyük etkisi vardır.

En önemli zikir “La İlahe İllallah” (Allah'tan başka ilah yok) tur. Bu ifade red (olumsuzlama) ve kabulden (olumlama) oluşur. Red kısmı “La İlahe”, kalp ve gönül hastalıklarına sebep olan mikropları yok eder. Bunlar kötü ahlak ile hayvani isteklerdir.  Hayvani istekler çok yemek, çok içmek, çok uyumak,  aşırı cinsi ilişkide bulunmaktır. Bunlar “La” (hayır, olmaz) sözü ile bir tarafa itilmiş olur. Kabul bölümü “İllallah” kalbin sıhhat ve selametini temin ile kötü huylardan kurtarır. Allah'ın nuru ile kişinin hayatının düzenlenmesini sağlar.

“Allah” zikri ile ruh Hakk’ın zat ve sıfatlarının tecellileri ile aydınlanır. “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlandı”  (Zümer, 39/69). Bu ilahi nur önce kalbe ve ruha tecelli eder, daha sonra da sufinin bedenine tesir ederek onu nurlandırır ve bereketlendirir.

 

Tamamen Allah'a Yönelme (Teveccüh)

Allah'a yönelme, O’ndan başka herhangi bir varlığa davet eden her şeyden yüz çevirmektir. Sufi için Allah'tan başka herhangi bir matlûb (istenen), mahbûb (sevilen) ve maksûd (amaçlanan) yoktur. Bu hal içinde olan sufiye bütün manevi makamlar teklif edilse, hiçbirinle bir an bile ilgilenmez.

Cüneyd-i Bağdadî (ks) şöyle diyor:  “Bir sıddîk binlerce sene Allah'a yönelip teveccüh etse, bir an için O’ndan yüz çevirirse, kaybettiği kazandığından daha büyüktür.”

 

Sabır

Sabır, nefsin haz duyduğu şeylerden mücâhede ile uzak kalması demektir. Çünkü bir hadise göre cennetin etrafı sıkıntı ve güçlüklerle, cehennemin etrafı ise arzu ve hazlarla çevrilidir. Bu yolla nefsin yöneldiği ve arzu ettiği şeyleri ona vermemekte sebat göstermek gerekir.

“Onların içinden sabrettikleri zaman Bizim emrimizle doğru yola ileten önderler yetiştirdik. Onlar, Bizim ayetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.” (Secde,32/ 24)

Tarikata intisap etmek gaye değildir. Tarikat vasıtadır. Önemli olan bu yolda yürüyüp menzil ve makamlara ulaşmaktır. Bu yürüyüşteki “istikamet” tarikattan çok daha önemlidir. “Rabbimiz Allah'tır deyip istikamet üzerinde olanlara gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki korkmayın üzülmeyin size vaat edilen cennetle sevinin.” (Fussilet,41/30). Dolayısıyla mürşid olsun, mürid olsun sabretmek esastır. Sabır etmeye katlanamayan mürid başarılı olamaz.

 

Murakabe

Bu makamda sufi, itaat etmekle ve salih amel işlemek ile Hakk’ın lütfunu, keremini ister ve ilahi hediyeler bekler. Diğer bütün varlıklardan yüz çevirerek, Hakk’ın aşk deryasına dalar. O’na kavuşmanın özlemini duyar ve nihayet O’nun huzurunda şevke gelerek ağlar. Sadece O’na güvenir ve O’ndan yardım ister. Nihayet Allah Teâlâ sufi için hiç kimsenin kapatamayacağı rahmet kapılarını açar ve hiçbir kimsenin açamayacağı azap kapılarını kapatır.

Mücahede ve riyazat yoluyla nefs-i emmare uzun bir süre yok edilemezken,  bu noktada birden yok olur. “Ahyâr” (iyiliği çok kimse) diye isimlendirilen bu sufilere şu ayette işaret edilmektedir: “Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesna” (Yusuf,12/53).

Allah bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir ve “Ebrar” (hayırlı insan) diye isimlendirir, (Furkan,25/70). Allah şöyle buyurur: “Güzel davranışlara daha güzel karşılık ve fazlası vardır.” (Yunus,10/26).  “Bu Allah'ın lütfudur onu istediğine verir” (Maide,5/45).

 

Rıza

Rıza, nefsin isteklerinden ayrılarak Allah'ın hiçbir ezeli hükmüne itiraz ve münakaşa etmeden, bütün işleri O’nun ebedi tedbirlerine havale ederek, O’nun rızasına ulaşmak demektir. Bazı sufiler şöyle söylerler:  “Bütün işlerimde sevgilimi vekil ettim, dilerse beni yaşatır, dilerse öldürür.” Bu durumda lütûf ve kahır aynı şeydir. Çünkü perdeler kalkınca ikisinin de aynı şey olduğu görülür.

Kim bu dünyanın perdelerinden ve karanlık özelliklerinden kurtulur ve iradesiyle nefsini öldürürse Allah onu inayet ve yardımı ile yeniden diriltir.

“Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önüne aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklar içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?” (Enam, 6/22)

Bu, kişinin taş gibi katı ve sert olan “Ben” inin karanlıklardan kurtarılıp, onun rabbani vasıflarla tekrar diriltilmesidir. Daha sonra Allah'ın Cemal’inden bir nur verilir, öyle ki sufi o nur sayesinde ferasetle insanlar arasında yürür ve onların hallerini müşahede eder.

 

Bu yolda çalışanlara ve hidayet ehline tâbi olanlara Selâm’lar olsun.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :   yorum@ilimvetasavvuf.com

 

Ana Sayfa        Makaleler      Yorumlar

 

 

 

 

Bir  Sufinin  Anatomisi

Yayınlama  Tarihi :  07.04.2019