İslamcılık özellikle batı entelektüelleri arasında kullanıma sahip, popüler ve yaygın yeni bir kelimedir. Bu kelime genellikle çağdaş yaşamın siyasi, ekonomik ve kültürel gerilimleri karşısındaki saf İslami çözümler aramayı savunan İslami toplumsal hareket ve duruşları ifade etmektedir. Bu çözümler bugün için kısmen belirsizliğini korumaktadır. Her grup kendisine göre bir sistem ve çözüm yolu önermektedir. Bunun yanı sıra İslamcılık terimi yerine, geniş çapta dolaşıma sokulan Fundamentalizm, Cihatçılık ya da İslami Aşırılıkçılık gibi kullanımlar çok daha büyük belirsizlikleri beraberinde getirmektedir.

İslamcılık, geleneksel İslami teolojik söylemden üretilen bir kavram değildir. Kur'an'dan, hadislerden ya da sahabe sözlerinden de alınmamıştır. Aslında İslamcılık için Arapçada kullanılan İslamiyye kavramına, Siyasi İslam hakkında yazan çağdaş yazarlar ve entelektüeller tarafından bu anlam kazandırılmıştır. Klasik ve modern anlamıyla İslamiyye, İslam’la ilişkili olana ya da Müslüman olma haline işaret eder.

Tarihte İslamcılıkla özdeşleştirilen hususların birçoğu katı sınırlara sahip Müslüman gruplarının hareketlerinde görülmektedir. Örneğin ortaçağdaki Sünniler arasında Hanbeli mezhebine bağlı olanların ya da Şiiliğin Zeydî mezhebine bağlı olanların eylemleri için bu kavram kullanılmıştır. Maalesef bugün batıda İslamcılık kelimesi üzerindeki tartışmaların merkezi İslam'la bağlantılı şiddet olmaktadır.

Batılı birçok yazar ve gazeteci militan Müslümanların gayrimüslimlere karşı gerçekleştirdikleri şiddet eylemlerini bu kavram içinde algılamaktadırlar. 11 Eylül 2001'de Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı, Wall Street Journal muhabiri Daniel Pearl’in başının kesilmesi ya da 2001'de Londra tren istasyonunun bombalanması olaylarının İslamcılık kavramı içinde değerlendirilmektedir.

Ancak bu batılı entelektüeller, batının Müslümanlara karşı uyguladığı şiddeti özellikle İsrail'de Gazze’de işgal altında yaşayan Filistinlilerin çaresiz durumundan hiç söz etmemektedirler. Avrupalı sömürgeci ve kolonyalistlerin Afganistan'da, Ortadoğu'da, Afrika'da uyguladıkları şiddet çok daha fazladır. Ancak bunlar görmezlikten gelinmektedir. Medyanın gücünü elinde tutan batılı emperyalistler, yayınlarla kendilerini haklı çıkarma ve İslam’ı düşman gösterme faaliyetleri içindedirler. Batılı siyasetçi ve entelektüellerin bu davranışını anlamak kolaydır. Çünkü Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla batılı liderlerin ve ideologların komünist ideolojisinin başarısızlığından arta kalan düşman boşluğunu hayali İslam yeşil tehdidinden başka kim doldurabilirdi? Batılı emperyalistler genişleme ve sömürü yöntemlerini devam ettirebilmeleri için kendilerine daima bir düşman tanımlamak ihtiyacı duymuşlardır. Çünkü böyle bir düşman algısı ile hem kendi kamuoyunu hem de dünya kamuoyunu kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmeleri mümkün olacaktır.

 

Batılıların İslamcılık Tanımları

Batıya göre İslamcılık nedir? İslam ve Müslüman çalışmalarının meşhur öğrencisi Profesör James Piscatori, “İslam, İslamcı ve Orta Doğuda Seçim İlkesi” adlı kitabında şu tanımı yapmaktadır: “İslamcılar benimsedikleri İslami gündem gereğince siyasal eylemde bulunan Müslümanlardır.” Batı entelektüellerine göre, İslamcılık bu gündemin içeriğine ve bu gündeme olan bağlılıktır.

Batılılar, İslamcılık teriminin kapsamından bütün taahhütlerini çıkarıp sadece şiddet içerenleri dahil etmekle İslam'a karşı yanlış ve haksız olan bir davranış içine girmişlerdir. Onlara göre sanki, İslam'ın doktrinleri özellikle ve doğası gereği ölümcülmüş gibi. Böyle dar bir nitelendirme hem anlamsız hem de geleceği olmayan bir şeydir. Çünkü İslami gündemleri seçimlerle gerçekleştirmeye çalışan Müslüman siyasi partilerini barışçıl biçimde destekleyen milyonlarca Müslüman bulunmaktadır. Eğer bu siyasi eylemde bulunan kişiler İslamcı değillerse nedir?  Onların gündemlerine bakılarak İslami oldukları kolaylıkla söylenebilir.

Batılılar, İslam’ı genellikle ruhani inancı kılıçla yayılan ve savaşa susamış cihat anlayışı ile korunan bir inanç olarak görüyorlar. Bu İslam karşıtları, özellikle de Hristiyan batıda, hâlâ Aziz Bede’nin kendi dönemindeki istilacı Müslümanların oldukça ızdıraplı bir veba diye adlandırılan 8. yüzyıl duyarlılığını takip ediyorlar. 11 Eylül 2001 terör eyleminden sonra Başkan Bush’un “Haçlı” ifadesini söylerken içinden geçenler de bundan farklı değildi.  Ona göre terörle savaşın özü bir Haçlı Seferiydi.  Böylelikle dünyadaki İslam imajını yerle bir edip kendi emperyalist amaçlarına daha emin ve hızlı bir biçimde erişebileceklerdi. İncil’e inanan pek çok Amerikalı için İslam şiddettir. Bugün Müslüman olmak demek, masumluğunuz kanıtlanana kadar suçlu bir terörist demektir.

Amerikalı tarihçi Daniel Pipes'in 1998 de yazılan, “İslam ve İslamcılık Arasındaki Fark” adlı bir makalesinde şunlar söylenmektedir:

“İslamcılık, insanların İslam şeriatına sadakatle bağlanmasını ve dışarıdan gelen etkileri belirli konular hariç (askeri ve sağlık teknolojilerine erişim) mümkün olduğu kadar reddetmesini gerektiren bir ideolojidir. Gayrimüslimlere karşı kin doludur ve özellikle de batıya karşı bir düşmanlık besler. Bir din ve medeniyet olan İslam'ı bir ideolojiye dönüştürme çabası anlamına gelir. Başka bir deyişle, İslamcılık da bir 20. yüzyıl radikal ütopyasıdır. Marksizm-Leninizm ya da faşizm gibi devleti kontrol etme, toplumu yönetme ve insanı yeniden yaratma yöntemi sunar. Totaliterliğin İslami sosa bulanmış bir versiyonudur.”

Eski bir CIA ajanı olup sonradan bir İslam uzmanına dönüşen Graham Fuller, “Siyasi İslam’ın Geleceği” adlı kitabında şu tanımı vermektedir:

“İslamcı; İslam dininin, çağdaş Müslüman dünyada toplumun ve siyasetin nasıl işlemesi gerektiğine dair söyleyecek sözü olduğuna inanan ve bunu uygulamak isteyen kişidir.”

Seküler bir Müslüman dışında herhangi bir Müslümanın bu tanımım dışında kalmasını düşünmek zordur. Amerikalı veya Avrupalı anlamıyla seküler olmamak İslamcı olarak nitelendirilmeye yetiyorsa; İslam inancı, ahlaki olarak değil siyasi olarak algılanıp yanlış anlaşılmaya devam edecektir.

Fransız filozof Ernest Renan 1883 yılında verdiği bir derste, kendi zamanının İslamcılık tanımını yaparken, günümüz ideologlarının ve blok yazarlarının kastettiği anlama çok yaklaşıyordu. O şöyle diyordu: “Her insan, Muhammedi ülkelerin geriliğini, İslam tarafından yönetilen devletlerin çöküşünü, kültürünü ve eğitimini bu dinden alan milletlerin entelektüel anlamda hükümsüzlüğünü açıkça görmektedir. İslam'ı savunan liberaller onun hakiki doğasını bilmiyorlar. İslam ruhani ve geçici olanın birleşimidir. Bir dogma saltanatıdır, insanlığın doğurduğu en ağır savdır.”

Bugün İslamcılık teriminin güncel kullanımının altında yatan varsayım, belli Müslümanların şiddet yanlısı davranışlarının batılı hedeflere yönelik olduğudur. Saddam Hüseyin 1980'lerde İran'ı bombaladığında, onun bu hareketi İranlılar dışında kimse tarafından terörizm diye nitelendirilmedi. Usame bin Ladin ve diğer mücahitler Afgan cihadında Sovyetlere karşı savaştıklarında terörist değil Özgürlük Savaşçısı diye anıldılar. Eğer şiddet eylemleri Afrika'daki Amerikan üslerine, Aden limanındaki U.S.S. Cole’a ve Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelmeseydi, İslamcılık terimi hala İslam kelimesinin sözlük açısından tuhaf bir eş anlamlısı şeklinde kalmaya devam edecekti.

 

ABD’nin Stratejisi

Batılı emperyalistler hedeflerini engelleyecek tek faktörün gerçek İslam olduğunu biliyorlar. Bu nedenle İslam’ı dejenere etmek için birçok kuruluşlar oluşturmuşlar ve bunlara finansal kaynaklar aktarıyorlar. Bu bağlamda gizli CIA operasyonları ve açık bir şekilde fonlanan medya ve düşünce kuruluşları projeleri ile siyasi mücadele kampanyalarına anormal yatırım yapmaktadırlar. Bu yatırımların amacı İslam'da reform çalışmalarını, Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalogları geliştirmektir. Böylece gerçek İslam ortadan kaldırılacak veya Müslümanlar gerçek İslam'dan uzaklaştırılacaktır.

Birleşik Devletler bilgi ajansının soğuk savaş sırasında ABD'nin imajını yönetmek için kullandığı modeli takip ederek oluşturduğu yeni programa, Müslüman Dünya Destek Programı adını verdikleri projelerden Arap toplumlarında uygulananların arasında Radyo Sava adında Arapça pop müzik yayını yapan bir radyo istasyonu ve el-Hurra adında yıllık 63 milyon dolar bütçesi olan yeni bir uydu haber kanalı yer alıyor. İronik bir biçimde el-Hurra 2007'de bazı programlarında açıkça terörist olduğu bilinen kişilere zaman ayırdığı fark edildiğinde incelemeye alındı. Ilımlı Müslüman toplumlar, kuruluşlar ve reform grupları gibi uç taraflarla beraber çalışarak demokrasi, kadın hakları ve hoşgörü gibi ortak değerlerimizi yaygınlaştırmak üzere kurulu bütün bu projeler için devlet kademelerinde yılda yaklaşık 1.3 milyar dolar bütçe ayırıyor. Bu çabalar Şubat 2008'deki eski başkan Bush’un Pakistan doğumlu Amerikalı Müslüman girişimci Sada Jumbberi Bütün Müslüman ülkelerinin temsil edildiği uluslararası kurum olan İslam Konferansı Teşkilatına Dış İşleri Bakanlığının ilk temsilcisi sıfatıyla atamasıyla zirveye ulaşmış gibi görünüyor.

Batının bu propagandaları sonunda İslamcılık batılı insan hayalinde ve söyleminde şu anlama bürünmüştür: İslamcılık, batıya karşı katı bir karşıtlığı, muhafazakar ve patriyalkal toplumsal yönelimleri, gayrimüslimlere karşı tahammülsüzlüğü ve belki de dışarıdan birisi için en korkutucu olarak da İslam hukukunu yani şeriatı tesis etmeye yönelik siyasi hırsları çağrıştırmaktadır.

Bu hususu Graham Fuller'in 2003'te yayınlanan “Siyasal İslam'ın Geleceği” adlı kitabında şöyle ifade edilmektedir: İslamcı, günümüz Müslüman dünyasında siyaset ve toplumun nasıl olması gerektiğine dair önemli sözler söyleyen, bir yapı olarak İslam'a inanıp bu fikirleri bu şekilde uygulamak isteyen kişidir.

ABD başkanı George Bush terörle savaş konusunu Haçlı Seferi diye adlandırmıştır. Tarihteki Haçlı Seferlerini hatırlarsak, bu Haçlı Seferleri aslında dini olmaktan çok ekonomik nedenlerle yapılmaktadır. Çünkü doğunun zenginliği ve gelişmesi batıyı korkutuyordu. Bush’un Haçlı seferi de İslam'a karşı olan korkunun bir sonucudur. Bu nedenle oluşturdukları ve finanse ettikleri dünya çapındaki terör örgütleriyle, İslam'ın şiddet ve terör diye algılanmasına çalışılmaktadır. Suriye ve Irak'taki İŞİD militanlarının altındaki binlerce son model Toyota araçları kimler temin etti? Bu araçları İŞİD militanlarının elde etmesine imkan yoktur. Madem İŞİD gibi terör grupları düşmanınız, neden onlara bu araçları ve üzerindeki silahları verdiniz? PKK terör örgütüne geçen yıllarda binlerce tır silah veren ABD değil miydi? Mademki teröre karşılar, neden bu silahlarla bir terör ordusu kurdular? ABD’nin bu konudaki ikiyüzlülüğü artık bütün dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir.

Bu soruların cevapları yukarıda anlatılan ABD'nin faaliyetlerinde açıklanmaktadır. Bütün terör örgütlerini oluşturan ve destekleyen batılı emperyalist güçlerdir. Çünkü bu güçlerle elde etmek istediklerini kolayca ele geçirebilmişlerdir. Dünya kamuoyuna da İslamcılık diye Müslümanları hedef göstermişlerdir. Bu konuda Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Donald K. Emmerson, “Kapsayıcı İslamcılık” adlı makalesinde şunları söylemektedir:

“Herhangi bir Müslümanın işleyeceği rastgele bir şiddet eylemini dini bir motivasyona yormanın hiçbir anlamı yok. Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin İslam odaklı görülmesine dair duyulan endişe tartışılabilir. Seküler nedenlerin göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle de baskı, adaletsizlik, işgal, yerinden etme, yabancılaştırma ya da bu konulardaki gerçek veya iddia, İsrail Amerikan ortaklığı ya da duyarsızlığı şeklinde sıralanabilir. Birçok Müslüman Kuzey Amerika'da, Batı Avrupa'da, Kuzey, Batı ve Doğu Afrika'da, Ortadoğu'da, Güney ve Güneydoğu Asya'daki birçok bölgede katliama uğramaktadırlar. Bu katliamlar bize Samuel Huntington'un ünlü ve rezil bir ifadesi olan “İslam'ın kanlı sınırları vardır” sözüne çıkarmaktadır.”

Sağcı Hollandalı siyasetçilerden Geert Wilders’in 2008 yapımı filmi “Fitne”nin sahneye çıkışı, küresel anlamda İslam ve şiddetin örtüştürüldüğü birçok bariz örnekten yalnızca biridir. İsmini Arapça nifak, anlaşmazlık ve baştan çıkarma sözcüklerinden alan film, 2005 yılındaki Danimarka'daki karikatür krizinin hemen ardından ortaya çıktı. Wilders’in rahatsız edici görsel eseri 16 dakika boyunca Kur'an'dan militer çağrışımlar içeren ayetlerle, kaynaksız yıkım ve şiddet görüntülerini üst üste bindiriyordu. Mesaj çok açıktır. Müslümanın siyasi şiddeti, İslami metinlerin bir sonucudur ve bu şiddet İslamcılık ideolojisi tarafından teşvik edilmektedir. Aynı şekilde film şu cümlelerle bitiyordu: “1945'te Nazizim Avrupa'da hezimete uğratıldı. 1989'da komünizm Avrupa'da hezimete uğratıldı. Şimdi de İslami ideoloji yenilgiye uğratılmalıdır. İslamileştirmeyi durdurun.”

ABD'nin desteklediği projelerinden biri olma olasılığı yüksek olan terör yanlısı islamistwatch.org web sitesinde, kendi amaçlarını belirleyen şu ifadeler yer almıştır:

“İslamcı hareketin inançlarını, güdülerini, metinlerini ve yöntemlerini içeren bir katalog sunmak. İslamcıların pek çok amacı varken, bunların başında dünya çapında bir Halifelik, yani dünyadaki bütün demokratik hükümetleri devirip yok ederek yerine Taliban tarzı tek bir fundamentalist teokrasi kurma fikri gelmektedir.

Dünyanın her yerindeki gayrimüslimler şunu akıllarında tutmalılardır ki, bu sitede yayınlanan Cihad fikrini destekleyen ya da bu fikre karşı çıkan her ne düşünceye sahip olursanız olun, İslamcılar kendileri bu fikirlerin geçerli olduğuna inanmaktadır ve buna uygun eylemlerde bulunmuşlar ve bulunacaklardır. Bu da, makul bir imkân ele geçirdikleri her yer ve zamanda kafirleri öldürmeleri anlamına gelmektedir.”

Bu fikirlerin kasıtlı ve İslam’ı kötüleme amaçlı olduğu aşikardır. Büyük bir ihtimalle batı emperyalistlerin kurduğu ve finansal desteklediği bu site batı ve dünya kamuoyunu saptırmak için bu yanlış yayınları yapmaktadır.

 

Oryantalistler ve İslamcılık

İslamcılık üzerine yürütülen tartışma temelde amaçlarını ulaşmak üzere şiddete başvuran güncel İslami hareketleri tarif etmek için teknik anlamda en iyi terimi bulmaya çalışan batılı oryantalistlerin arasında dönen tartışmalara dayanmaktadır. Amaçları kendi kültürlerinin dilini kullanarak başka bir kültürdeki sorunları açıklayabilecek uygun ifadeler bulmaktır.

Kahire Üniversitesi öğretim üyesi olan Mısırlı filozof Hasan Hanefi “İslamcılık: Kimin Tartışması?” adlı makalesinde şöyle diyor:

“İslamcılık üzerine gerçekleşen tartışma batı oryantalizmi içerisinde farklı oryantalistler arasında meydana gelen bir ihtilaftır. Her biri kendi tercihlerini ve seçimlerini belirtmekte ve bu da onların eğilimlerini ve tavırlarını açığa çıkarmaktadır. Batı dillerinde yazan batılı akademisyenlerden yapılan referansların sayısı oryantalist bir dünyada yaşayan Müslüman akademisyenlerin batı dillerinde gerçekleştirdiği çalışmalara verilen referanslarla karşılaştırıldığında bu durum açıkça görülür. İçeriden (Arap, Fars, Türk) hiçbir referans kullanılmamıştır. Öyleyse İslamcılık, fundamentalizm gibi batı sistemine özgüdür ve Kartezyenizim, Kantçılık, Hegelcilik, Marksizm-Leninizm, Maoizm, rasyonalizm, empirisizim, pozitivizm, Budizm,  Konfüçyanizm, Zerdüştlük, Maniheizm ve bunlara bir analoji olarak Muhammedanizm gibi bütün -izm’ler bir batı icadıdır.

Batılı düşünürler aydınlanmadan ve seküler düşüncenin yükselişinden itibaren geçmişin geleneksel dünya görüşlerini reddetmeye başlamış ve alternatif olarak sistem adı verilen yeni dünya görüşlerini inşa etmiştir. İdealizm, realizm, rasyonalizm, empirisizim, egzistansiyalizm, Klasizm, romantizm, formalizm, materyalizm, volontarizim, nihilizm, modernizm, postmodernizm ve benzeri gibi. Bu sistemlerin birçoğu diğer batılı -izm’lere bir tepki şeklinde doğmuştur. Aynı zihniyet diğer kültürlere yani İslam'a yansıtılmış ve bu bağlamda batı zihniyeti tarafından inşa edilmiş bir terim ve kavram olan İslamcılık keşfedilmiştir. İslami hareketlerin yerli isimleri hareket, cemaat ve akımdır. Bu nedenle aslında tıpkı erken dönem Arapların Yunan mirasını, bilhassa Aristoteles’i tercüme ederken yaptıkları gibi veya modern dönem Arapların Descartes’in cogito ergo sum’u , Kant’ın transandantal kavramı gibi batı felsefesinin bazı terimlerini harf çevirisi yaparak aktarmasına benzer bir şekilde tercüme etmekten ziyade harf çevirisi yapmak çok daha isabetlidir. Sorun çevrilen veride değil çevirmenin zihnindedir.”

Bu bağlamda, İslamcılık hakkındaki tartışma; şeylerin kendisinden ziyade o şeyleri ifade etme araçlarıyla uğraşan batı oryantalizmini ilgilendiren dil bilimsel bir tartışmadır. Bu yaklaşım batı oryantalizmi tarafından çalışılan kültürlere ait insanların gönüllerine temas etmemektedir. Bu, batı söyleminin sınırlarını aşmayan ev içi bir tartışmadır.

Bazı oryantalistler İslami terör ya da İslami şiddetten bahsederek İslamcılık hakkında yazarken, onu terör ya da şiddetle bağdaştırıyor; bazıları da tarafsız davranıp şiddet ve terör fenomenlerinin yalnızca İslam'da değil her kültürde bulunduğunu farkına vararak konuşuyorlar. Yine de ideolojik arka plan bir imparatorluk ve halifelik arzusu olarak İslami yayma güdüsüne verilen oryantalist referanslar gibi istemsizce kendini belli ediyor. Peki ya Ortadoğu ve Irak'ta yayılan Amerikan etkisi ve şiddetine ne demeli? Bu durumda Başkan Bush'un Usame bin Ladin'den bir farkı kalır mı?

İslamcılık gibi icat edilmiş terimlerin tanımları tarafsız değildir. Destekleyen ya da çoğu zaman olduğu gibi karşı çıkan tarafların önyargıları ve ideolojik varsayımlarıyla doludur. İslamcılık terör, şiddet, gericilik, fanatiklik, baskı ve benzeri hususlarla ilişkilendirilmektedir. Bu sahte tanımlar güvenlik güçleri ve istihbarat servisleri tarafından düşünülür ve formüle edilir. Onların karşı tarafı karikatürize etmek ya da olası gerilimleri meşrulaştırmak gibi genelde negatif pratik amaçları bulunmaktadır. Bu tür stratejileri küresel olarak bir çatı altında toplayan teori “medeniyetler çatışması” olsa da, aşağılayıcı görseller ya da edebî araçlar da yaygınlıkla kullanılmaktadır. Orta Çağda kullanılan Mahound ya da Mahoun kelimesini örnek alırsak, bu kelimeler iblis ve şeytanı çağrıştırması için Muhammed kelimesi ile oynanmış ve popüler batı edebiyatında kullanılmıştır. Danimarka karikatür vakası da bu bağlamda bir harekettir. Batılı oryantalistler birebir aktarımları negatif çağrışımlar ortaya atmak üzere kullanmışlardır. Örneğin dekolonizasyon, kurtuluş, direniş, özgürlük savaşçısı gibi terimleri kullanmak yerine, İngilizcede olumsuz çağrışımlı cihat, cihadist ve cihadizmin kelimelerini kullanmışlardır.

Fas İslami Hareketlerin Kadın Kolları Başkanlığını yapan Nadya Yasin “Etimoloji ve Reelpolitik Arasında” adlı makalesinde şunları yazmaktadır:

“İslamcı kelimesi 18. yüzyıldan bu yana oryantalist terminolojide kullanılıyor. Voltaire bunu çok önceden İslam’a ve Peygamber’ine yakışıksız bir şekilde uyarlamıştı ve elbette İslam'ı karalamak ise yeni bir şey değildi. Voltaire ve diğer filozoflar aydınlanma ile siyasi modernite içerisinde bu damgalamaya öncülük ettiler. Aydınlanma ile beraber gelen şey Sanayi Devrim’inin yarattığı ekonomik patlamayı ideolojik olarak meşrulaştıracak bir yapıydı ve bu da kaçınılmaz olarak sömürgeci sisteme doğru gidecekti. Burada bizim maksadımız dahilinde yani İslam'ın her zaman batının huzursuzluğu kaynağı olduğunu ve ötekiliğini göstermek için pek çoklarını yaptığı gibi tarihe müracaat edip 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Haçlı seferlerine gitmeye gerek yok.

19. yüzyıl ötekilik meselesine mütemadiyen artan bir ilgiye şahit oldu. Doğu imgesi ile bağdaştırılan İslam, cazibe ve nefret arasında gidip gelen bir salınım içerisinde görüldü. Bu dönemde var olan yaklaşımlar kesin bir tecrübesizlik ve güvensizlik içerisine de İslam'a itham edilen şiddet o zaman da ön plana çıkartılıyordu. Bazı sarih örnekleri ele alalım.  Alexis de Tocqueville (ö.1859) her ne kadar diğer dinlere karşı anlayışla yaklaşsa da ve İslam'a karşı en müsamahakar figürlerden biri olsa da kendisinin Kur'an yorumuna göre Kur'an'dan neşet eden şiddete dair müteessifti (elbette bu yorum objektif, ayrıntılı veya olmaktan uzaktı). Ernest Renan ise daha radikaldi (ö.1892) ve İslam'ın Aydınlanmayı reddetmesinden dolayı modernliğe ehil olmadığına dair sistematik yargılamasında İslamcılık terimi çoktan kullanılmıştı.”

Nadya Yasin yukarıdaki makalesinde şunları da ifade etmektedir:

“İslamcılık tarihimizin karşıt yüzüdür. İslam'ın hakiki özgürleştirici değerlerinin ifadesidir. Vazgeçmeyi reddeden bir dinamiğin ifadesi, bir milletin gücünün  yeniden düzenlenmesidir. Günümüzdeki aşırı şiddet yönelimdeki akınlar İslam'a atfedilmemeli ve küreselleşme bağlamında düşünülmelidir. Sömürgecilik kazanan İslam ve kaybeden İslam arasında bir uçurum oluşturarak istikrarsızlığı körükledi. Böylece kayda değer bir ihtilafa neden oldu. Küreselleşme medya süreçleri ile beraber değişimi tamamladı ve İslamcılığı siperlerdeki radikaller haline getirdi. Batıdaki baskın söylem burada referans verdiğim toplumsal hareketin yalnızca radikalliğini aldı. Böylece İslamcılık Radikal isminin tek taraflı bir formu şeklinde görüldü. Yine de gelenek içerisinden bakıldığında güncel İslamcılık özgün bir tepkinin ve modern dünya ile uyumlu gerçekçi önermelerin taşıyıcısıdır.”

Bu kargaşa dini merkeze almaya meyleden bir iktidar mücadelesinin sonucunda ortaya çıktı. Öte yandan bu durumun öncelikli, hatta en önemli muharrik gücü iktisadiydi. Zira onu ortaya çıkaran esas neden bir diğer adı “kara bela” olan petroldü. İslamcılık ortadan kaldırılması gereken bir düşmandı, çünkü iktidar arzusu için çok tehlikeli bir ilişki kurmak üzereydi ve bu durum artık kelimelerin ardında saklanamayacak kadar açıktı. Topyekün bir savaş başladı ve bu savaşın manevraları arasında zihinlerin manipülasyonu ve kelimeler savaşı da yer alıyordu. 11 Eylül 2001 böyle bir dönüm noktasıydı, aslında hiç olmayan ancak icat edilmek zorunda kalınan ötekinin şeytanlaştırılmasını meşrulaştırmak ve mükemmelleştirmek için (Voltaire’i izah  etmek için). Şimdi artık bu durum ideolojik bir araca sahip: etnik ve coğrafi farkların ötesine geçen değişmez bir İslami kimlik. Batılı liberalizmin iddialarına karşı çıkmakta olan İslami Öteki ile savaşmak üzere İslamcılık teriminin manipülasyonu kaçınılmaz bir saldırı aracı haline geldi.

Oryantalizm sömürgeciliği destekledi fakat başlangıçta geniş bir propaganda çeşitliliği telaffuz etmedi. Çünkü bu söylem mahdut bir elit kitleye aitti. Neo- kolonyalist yayılma sonradan kitlesel ve radikal bir sözlü silah geliştirdi: kitle iletişim araçları. Yönlendirilmiş kamuoyu ve seçim tabanı her yöne çekilebilir ve etkilenebilir hale geldi. Kamuoyu araştırmaları insanların nabzını ölçmek üzere iş başındaydı. Amerikalı filizof Noam Chomsky “Medya Denetimi” adlı eserinde, İslam'a karşı geniş bir kamusal tepki uyandırmak üzere kullanılan süreçleri göstermişti, ki bu da kamuoyunu manipüle eden yaygaracılar  için rahatsız edici bir vakıaydı.

İslamcılık teriminin doğru bir şekilde anlaşılması ve bunun üzerine tartışmak ancak klişelerin ötesine geçmekle mümkündür. Bu terim İslam ile batı arasında bir medeniyet çatışması var saymak yerine, temelinde ekonomik eşitsizliklerin yattığı kuzey-güney ayrımı ile ilişkilendirilmelidir.

 

İstatistikler ve Hristiyanlığın Şiddet Eylemleri

Müslümanların da gayrimüslimlerin de reddedemeyeceği bir 20. yüzyıl gerçeği olarak Müslümanların şiddete meyilli olduğu konusundaki kanıtların yetersiz olduğu açıktır. Bu konuda ki iddialar, “Center for Systemic Peace” adlı araştırma merkezinin direktörü olan Dr. Monty Marshall’ın derlediği 1946-2007 yılları arasında dünyada gerçekleşen bütün silahlı çatışmaların tamamını içeren bir veri seti ile ilişkilidir. 2007 yılında bu çatışmaların birçoğu nihayete erdiyse de eski ya da yeni yirmi beşi o yıl içerisinde devam ediyordu. Bu devam eden çatışmalardan 12'si Müslüman nüfusu çoğunluktaki ülkelerdeyken, 11 tanesi gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu ülkelerdeydi. Geri kalan iki tanesi de Filistin'de Araplarla İsrailler arasında ve Keşmir'de Pakistanlılar ile Hindistanlılar arasındaydı.

Müslüman ve gayrimüslim çoğunluklu ülkelerin hakimiyetindeki sınırlar arasında 2007 yılında devam eden çatışmalar sonucunda gerçekleşen ölümlerin toplam sayısı tahminen 2 milyon 243 bin iken, bunun yaklaşık dörtte üçü %74'ü gayrimüslimler arasındaki çatışmalar sonucu gerçekleşmiş, %21'i ise Müslümanlar arasındaki şiddet sonucu meydana gelmiştir. %5'i ise Müslümanlar ve gayrimüslimler arasında çıkan çatışmalarda vuku bulmuştur. Bu siyasal şiddetin tarihsel akışı süresince dünyanın nüfusunun %20'sinin Müslüman olduğunu varsayarsak dinin kanla çizildiği iddia edilen içsel sınırları yani Müslümanlar tarafından öldürülen Müslümanların oranı Müslümanların dünya nüfusuna oranı ile aynı oluyor. Bu kabaca hesaplama 2007'de dünya genelinde süren silahlı çatışmalar göz önüne alındığında bize Müslümanlar arasında gerçekleşen şiddet sonucu ölümlerin tüm dünyada gayrimüslimlerin yol açtığı şiddet ve ölümlerden ne fazla ne de eksik olduğunu gösteriyor.  Müslümanlar ve gayrimüslimler arasındaki şiddetin sebep olduğu ölümlerin azlığı (toplamın %5'i) hem Huntington’un Müslümanların gayrimüslim düşmanlarına karşı küresel cihatta olduğu vesveselerini, hem de radikal İslamcıların Hristiyan ve Yahudilerin İslam'a karşı küresel kıyıma geçtikleri iddialarını zayıflatıyor.

Bu ifadelere çeşitli tepkiler gelebilir. Birincisi batılıların Müslüman despotlara arka çıktığı ve ezilen Müslümanlara isyan etmekten başka çare bırakmadığı, Müslümanların petrol peşindeki batılıların böl parçala yönet politikaları yüzünden birbirini öldürmek üzere manipüle edildiği ya da ABD Irak'ı işgal etmeseydi oradaki Sünni-Şii çatışmasının ortaya çıkmayacağı gibi argümanlarla Müslümanların bu kargaşada hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı iddia edilebilir. İkincisi, Müslümanların bu şiddette bazı sorumlulukları olmasına rağmen gayrimüslimlere göre daha az savaş yanlısı oldukları iddia edilebilir, ki zaten gayrimüslimler arasındaki yüzde yetmiş dörtlük orana tekabül eden ölümlerin Hristiyanlar tarafından gerçekleştirilen kısmı ayrıştırılırsa Hristiyanlığın kendi içinin İslam'dan daha kanlı olduğu söylenebilir. Üçüncüsü Huntington tarafından ortaya atılan tartışmanın, objektif bir delil sunmak açısından fazla karmaşık olduğu ve İslamcılık üzerine ortaya atılan argümanların gerçekler tarafından değil elinde gücü bulunanlar tarafından inşa edileceği de ortaya atılabilir. Dördüncüsü, bu konudaki sayısal araştırmanın gerekliliği kabul edilse bile, uluslararası istatistik kullanımı sorgulanabilir ve belirli çatışmaların doğası ve gerekçeleri üzerine derinlikli araştırma ve nitel bilgi gerekliliğinden bahsedilebilir.

Nedense şiddetin yalnız Müslümanlar tarafından işlenenleri dünya kamuoyunda dile getirilmektedir. Oysa Hristiyanların tarafından yapılan şiddet eylemleri göz ardı edilmeye çalışılmaktadır. Bu konuda Loyola Marymount Üniversitesinde öğretim üyesi olan Emir Hüseyin, “Müslüman Hayatlar için Terminolojik Sorunlar” adlı makalesinde şunları ifade etmektedir:

“1979'daki İran devrimi bizim müttefikimiz Şah'a yönelik olduğu için bize “kötü Müslüman” şiddeti diye gösterilirken, Sovyetlerin Afganistan'ı işgaline karşı savaşanlar bizim düşmanımıza yönelik olduğu için “iyi Müslüman” şiddeti şeklinde sunulmaktadır. Modern Amerikan donanmasının Kuzey Afrika sahillerindeki Müslüman korsanlarla savaşmak için oluşturulduğu gerçeğine dair hiçbir şey  insanlara duyurulmamaktadır. Bu durum Denizciler Marşının ilk dizelerinde yer almaktadır. “Montezuma’nın dehlizlerinden/Trablusgarp kıyılarına.” Birçoğumuz Meksika ve Montezuma arasındaki bağlantının farkındayız ama kaçımız Trablusgarp'tan bahsedilmesinin nedenini biliyoruz?”

Emir Hüseyin Makalesinde devamla şunları söylemektedir:

“Hükümetimizin baskıcı rejimleri desteklemekteki rolünün farkında mıyız yoksa bu ülkelerin vatandaşları bizim değil ama kendilerinin çıkarına göre eylemde bulunduklarında eleştirmekle mi yetiniyoruz? Elbette 19 kişiden oluşan küçük bir Müslüman grup 11 Eylül'de ABD'ye korkunç dereceye zarar verdi. Fakat bu kişileri diğer veya Oklahoma bomba eylemiyle ya da Sri Lanka'daki intihar saldırılarının sorumlusu diğer teröristlerle ilişkilendiren bizleriz. Kaçımız bombalı araçların Ortadoğu'da değil de, Avrupa'da ve Hristiyan tarafından icat edildiğini hatırlıyoruz? Ve yine terörün yaygınlaşmasında ve terörist grupların teşekkülünde bizim rolümüzü merak ediyorum. ABD Kuzey Kore'yi değil Afganistan ve Irak'ı işgal etti. El-Kaide’nin Irak’ta eylemlerine başlaması bizim o ülkeyi işgal etmemizden sonra oldu.”

Aynı şey mesela Afrika'daki Hristiyanlar için de söylenebilir. Halbuki son 20 yılda çok az Müslümanın yaşadığı Ruanda ve Kongo’da gerçekleşen inanılmaz boyuttaki cinayetler aynı zaman diliminde Müslümanların işlediği bütün cinayetlerin toplamından çok daha büyük de olsa, burada Hristiyan şiddeti ya da Afrikalı şiddeti gibi bir kategori gören kişi çok azdır.

Öte yandan gayrimüslimler tarafından öldürülen Müslümanların orantısız rakamlarından bahsedilmiyor. Hatta Müslümanların öldürülmesinden hiç bahsedilmiyor. Son birkaç on yılda gayrimüslimler tarafından öldürülen Müslümanların kabaca bir dökümünü çıkarmak önemli bir iş olacaktır. Amerika'daki askeri hapishane ve mahkemeleri sivilleri hukuksuzca hapsetmek için bir araç şeklinde kullanılmasını veya ABD hükümetince işkencenin kabul görmüş olmasının Cenevre sözleşmesini ihmal demek olup olmadığından söz edilmelidir.

Bütün bunlar batının amacının ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kendileri şiddet, terör ve katliamın en büyüklerini yapmalarına rağmen, İslam’ı karalamak ve yok etmek için Müslümanları terörist ve şiddet yanlısı ilan ediyorlar. Bu haksızlığın sebepleri açıktır. Kendi emperyalist hareketlerini meşrulaştırmak için dünya kamuoyunu aldatmaya çalışmaktadırlar. Fakat bu amaçları uzun vadede sonuçsuz kalacaktır. Tıpkı orta çağdaki asırlarca süren Haçlı seferlerin başarısız olduğu gibi. Müslümanlar her Haçlı seferinden sonra daha güçlü olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu sefer de aynı şey olacaktır. İslam kırk yıl içinde bütün bu saldırıları yenecek ve tekrar dünyada adalet tesis edilecektir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48/28)

“Ümmetimden bir taife, Allah'ın emri gelinceye kadar (yani kıyamet kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.” (Hadis)

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa       Yorumlar

Batının İslamcılık Anlayışı

Yayınlanma Tarihi : 27.08.2022