“Arap Baharı” denilen olaylar ilk defa Tunus'ta ortaya çıkmıştır. Haksızlığa uğrayan bir üniversite öğrencisinin kendisini yakmasıyla 17 Aralık 2010'da Tunus'ta halk ayaklanmıştır. Bu hareketler daha sonra diğer İslam ülkelerine sıçramıştır. Bu olayların bu ülkelere “demokrasi ve özgürlük” getireceğini iddia edenler, bu hareketlere Arap Baharı adını vermişlerdir. Ancak bu olaylar Arap ülkelerine bir bahar getirmemiştir. Bilakis bazı Arap ülkeleri faşizmin ve iç savaşın içine itilmiştir.

Arap baharındaki gelişmeleri ve ortaya çıkan sonuçları anlamak için tarihi geçmişi incelemek gerekir. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, dünyaya hakim olan güçler özellikle komünist hareketlerinin önüne geçmeye çalıştılar. Çünkü Mao'nun 1949'daki Çin devrimi gözlerini korkutmuştu. Bu türlü devrimci hareketlerin önüne geçmek için en kolay ve güvenilir yolun, bu türlü hareketlerin güçlü devletlerin istihbarat servisleri tarafından kurulup yönetilmesi ile olduğu düşünülmüştür. Böylece devrimci görüşlere sahip olanlar bu hareketlere katılacak ve kendilerini deşifre edeceklerdi. Daha sonra bu kişiler kolaylıkla bertaraf edilebilecekti.

Bu yöntem çok işe yaradı ve bugüne kadar uygulandı. Bu yöntemle dünyaya hakim olan güçler istedikleri ülkede istedikleri zaman askeri darbeler yapabilmekte ve halk hareketleri çıkarabilmektedir. İstemedikleri görüşlere sahip olan insanlar, bu hareketlere dolaylı veya dolaysız olarak katıldıklarını bahane ederek etkisiz hale getirilmiştir.

Dünyadaki 1968 yılında ortaya çıkan üniversite öğrencilerinin üniversite işgal etmeleri ve reform isteme hareketlerinde, aynı şekilde istihbarat örgütlerinin yönetim ve kontrolü ile birçok üniversite öğrencisi bu hareketlere katılmıştır. Bu eylemlerde ileri giden öğrenciler bir süre sonra çeşitli şekillerde etkisiz hale getirilmiştir. Öğrencilerin ellerine verilen silahlar onları silahlı eylemlere sevk etmiştir. Bu silahlar nereden geliyor ve kimler vasıtasıyla öğrencilere veriliyordu? Bu soruların cevapları şimdiye kadar saklanmasına rağmen, bunların istihbarat birimlerinin ortak çalışması ile yapıldığının tahmin edilebilmesi hiç zor değildir.

Bu türlü hareketleri organize etmek hakim güçlere iki türlü fayda sağlamaktadır: Birincisi aşırı eğilimli kişilerin tespit edilerek etkisiz hale getirebilmeleri; ikincisi hareketlerin olduğu ülkelerin her bakımdan istikrarsızlaştırılması ve gelişmelerinin engellenmesi. Bu iki sonuç bugüne kadar hakim güçlerin emperyalist emellerine büyük oranda hizmet etmiştir.

Arap baharının ortaya çıkmasına neden olan eylemleri de bu şekilde algılayabiliriz. Özellikle Arap ülkelerinde, örgütlenen radikal ve şiddet eğilimli kişiler kullanılarak bu ülkelerde istenildiği zaman karışıklık çıkarmak mümkün olabilmiştir. Bugün adı çok duyulan El Kaide, İŞİD, Nusayri gibi radikal ve şiddet amaçlayan örgütler de, aynı amaçla emperyalist güçler tarafından kurulmuştur. Bu örgütler kendilerine İslamcı süsü vererek mezhepler arası çatışmayı tetiklemişlerdir.

Bu çatışmaya Müslüman Kardeşler teşkilatı da sokulmak istenmiştir. Ancak Müslüman Kardeşlerin temel ideolojilerinde mezhep kavgaları yoktur. Mezhep kavgalarına kuruluşların başından beri karşıdırlar. Ancak emperyalist güçler onların da  içlerine girerek, bir kısmını radikal ve şiddet yanlısı hale getirebilmiştir. Bu nedenle El Kaide, İŞİD gibi terör gruplarının başında İhvan-ı Müslimin teşkilatından gelen kişiler görülebilir. Ancak bu kişiler istihbaratçıların adamı olup gerçek bir İhvan anlayışını temsil etmezler.

Bu durum birçok İslam karşıtı insanın İslam dininin aleyhine söz söylemelerine neden olmaktadır. Oysa gerçekte bu türlü örgütlerin nasıl kurulduğu ve nasıl yönetildiği dikkate alındığında, bunların başındaki kişilerin kimler tarafından atandığı ve yönetildiğini anlamak kolaydır. Gerçek İhvan mensupları bu türlü radikal terör örgütleri içinde yer almamaktadır.

2. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD ve diğer dünya güçleri Müslüman Kardeşler teşkilatına el atmışlardır. Batılı emperyalistler Hasan el-Benna'nın teşkilatına paralel bir Müslüman Kardeşler teşkilatı kurmuşlardır. Bu teşkilat diğer ülkelere yerleştirilmiş ve eylemlerde kullanılmıştır. Bu şekilde batının emrinde olan Müslüman Kardeşler teşkilatı maalesef gerçek Müslüman Kardeşler teşkilatını itibarsızlaştırmıştır. Bu sahte teşkilatın eylemleriyle hem İslam'ı itibarsızlaştırmaya hem de o ülkeleri istikrarsızlaştırmaya çalışmışlardır. Arap ülkelerinde batının oluşturduğu Müslüman Kardeşler teşkilatı iktidara geldiğinde yolsuzluklar, adam kayırmalar, nüfuzu kötüye kullanma gibi eylemler yapmışlardır. Bunların gerçek Müslüman Kardeşlerin ideoloji ve ilkeleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Böylece gerçek Müslüman Kardeşler teşkilatının itibarını Müslümanların gözünde bozmaya çalışmışlardır. Bu da batılı emperyalistlerin istediği bir şeydi. Bu şekilde hem İslam insanların gözünde karalanacak hem de ülke sömürülecekti. Bunu maalesef hemen hemen bütün İslam ülkeleri yaşamıştır.

Bazı yazarlar Müslüman Kardeşler teşkilatının masonlar tarafından kurulduğunu iddia etmişlerdir. Hasan el Benna’nın da bir mason olduğu ve Efgani, Abduh ve Rıza gibi insanların etkisinde kaldığı iddia edilmiştir. Daha sonra 1932'de Hitler iktidara geldiği zaman Alman istihbaratına hizmet ettikleri iddia edilmiştir. Bu iddiaların, Benna ve arkadaşlarının yaptıkları ile karşılaştırıldığında anlamsız oldukları kolaylıkla anlaşılır. Çünkü Müslüman Kardeşler faaliyetlerinde ve yayınladıkları risalelerde ehl-i sünnet İslam anlayışı doğru olarak anlatılmaktadır. İslam'ın doğru anlatılması hiçbir masonun hoşuna gitmez. Çünkü mason teşkilatı İslam’ı düşman ve kendilerinin amaçları için bir engel olarak görür. Bu nedenle, Benna ve arkadaşlarının İslam anlayışlarının ve bu yönde yaptıkları faaliyetlerin hiçbir masonun kabul edebileceği şeyler olmadığından, Benna ve arkadaşlarının mason oldukları iddiası tamamen yanlış ve saçmadır.

Ancak 2. Dünya Harbinden sonra Müslüman Kardeşler teşkilatı içine emperyalizmin ajan ve provokatörlerinin karıştığını anlamak kolaydır. Çünkü ABD 2. Dünya Harbinden sonra bu türlü teşkilatların içine sızarak bu teşkilatları yanlış yollarda bazen kullanabilmiştir. Bu bağlamda İhvan teşkilatı Mısır'da bazı suikastlara alet olabilir. Ancak Benna 1949'da devlet eliyle suikasta uğratılarak şehit edilmiştir. Bu onun emperyalistlerin hoşuna giden bir kişi olmadığını göstermektedir. Mısır devleti İngilizlerin elindeydi ve 2. Dünya Harbinden sonra İngiltere hakimiyetini ABD'ye devretmişti. Dolayısıyla Benna'nın şehit edilmesi ABD'nin emperyalist bir arzusuydu. Eğer Benna mason olsaydı bunu yapmazlardı ve Benna’yı kendi amaçlarına uygun olarak kullanmaya devam ederlerdi.

Müslüman Kardeşleri Efgani, Abduh ve Rıza'nın başını çektikleri selefi ve dinde reform anlayışlarının etkisinde kalarak, onların bir devamı olarak görmek te çok yanlıştır. Çünkü İslami ıslah edeceğiz diye yola çıkan bu üç silahşör (Efgani, Abduh, Rıza) İslam'ı ifsat etmek için uğraşmışlardır. Mason oldukları tescilli olarak bilinen bu üç silahşör İslam'a hizmet etmeyi akıllarından geçirmemişlerdir. Onlar bağlı oldukları mihverlerin arzuları doğrultusunda, bilakis İslam'ı ifsat etmek için uğraşmışlardır. Bu nedenle Müslüman Kardeşlerin ideoloji ve amaçları ile uzaktan yakından hiçbir ilgileri yoktur. Bu iddiaları ortaya atanlar muhakkak ki İslam düşmanı olan kişilerdir. Böylece Müslümanların gözünde Benna ve arkadaşlarının görüşleri itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bütün bunlar boşunadır. Çünkü Müslümanlar artık eğri ile doğruyu birbirinden ayırmaktadır. İslam düşmanlarının bütün stratejileri deşifre olmaktadır.

“Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61/8)

Tunus

Arap baharı denilen olaylar ilk defa Tunus'ta ortaya çıktı. Devlet tarafından haksızlığa ve zulme uğrayan bir üniversite öğrencisinin kendisini yakmasıyla 17 Aralık 2010'da Tunus'ta halk ayaklanması başladı. Bunun sonunda askerlerin de baskısıyla Tunus'u 23 yıl süreyle yöneten Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin 14 Ocak 2011'de ülkeden kaçmasıyla olaylar durdu. Başkan Bin Ali önce uçakla Fransa'ya yöneldi. Ancak Sarkozy dostu Bin Ali'ye “aman gelme” dedi. Sonra uçak Berlisconi’nin İtalya'sına yöneldi. Fakat buraya da kabul edilmeyen Başkan Bin Ali Suudi Arabistan'a yöneldi. O günden beri Bin Ali bu ülkede yaşamaktadır.

Bunu takiben yapılan seçimlerde Nahda Partisi oyların %20'sini aldı. Nahda Partisi sol ve sosyal demokrat eğilimli iki parti ile birlikte hükümeti kurdu. Fakat İslami eğilime sahip olanlarla laikler arasında ciddi sorunların olması, ülkede gösteri ve çatışmaların yaşanmasını devam ettirdi. Tunus'ta Nahda Partisi uzun süre iktidarda kalamadı ve istedikleri İslami anayasayı çıkaramadı. Bu sırada toplumda son eğilimli sendikacı, aydın ve politikacıları hedef alan suikastlar yapılıyordu. Bunlar halkı tedirgin etmişti. Ekim 2014'te yapılan seçimlerde Nahda Partisi iktidarı kaybetti. Yerine sosyal demokrat eğilimli Çağrı Tunus Partisi, iki laik parti ile birlikte hükümet kurdu. Ancak bu hükümet te Tunus'ta istikrarı sağlayamadı.

Nahda’nın lideri Gannuşi Arap baharı öncesi 20 yıl Avrupa'da yaşamıştı. Nahda Partisi daha sonra 25 Mayıs 2016'daki kongrede kendisini Müslüman Demokrat bir parti olarak tanımladı. Hala ülke bir istikrarsızlık ve çalkantı içindedir. Çünkü ülkede yabancı istihbarat örgütleri devamlı olarak olaylar çıkarmaktadır. Böylece Tunus’ta Müslüman bir iktidarın iş başına gelmesi engellenmiş olmaktadır. Yani Tunus batı emperyalizmin daima kontrolü altındadır.

Mısır

Arap baharı Tunus'tan sonra ilk olarak Mısır'ı etkiledi ve ülkede karışıklıklar ortaya çıktı. Bu karışıklıklar 25 Ocak 2011'den 11 Şubat 2011'e kadar sürdü. Mısır'da 30 yıldır askeri vesayet ile ülkeyi yöneten, yozlaşmayı ve yolsuzlukları artıran, temel insan haklarını çiğneyen Mübarek yönetimine karşı yapılan bu protesto gösterileri sonunda, Mübarek askerin baskısıyla istifa etti. Mübarek istifa ettikten sonra Suudi Arabistan'a kaçmak isterken önce gözaltına alındı sonra da tutuklandı ve yargılandı. 30 yıllık tek kişilik iktidarından sonra cezaevi kıyafetiyle hapiste bulunuyor.

Mübarek döneminde Mısır IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlara çok bağımlı hale gelmiştir. Aldıkları kredilerin faizleri borçlarını arttırmış ve ödenemeyen bu borçlar Mısır ekonomisine büyük zararlar vermiştir. Halk böyle bir rüşvet ve yolsuzluk ortamında hayatını devam ettirmeye çalışmıştır. Diğer taraftan halkın kazançlarının az oluşu, işsizlik ve enflasyon gibi problemlerin olması halkı çok zor durumda bırakmıştır.

Mısırdaki Arap baharında, uzun yıllardır siyasi baskılarla boğuşan çeşitli dini ve siyasi grupların da etkileri olmuştur. İhvan-ı Müslimin hareketi de bu gruplardan birisidir. Ancak sürecin başlarında baş aktör olmayıp önceleri temkinli davranmıştır. Gösterilerin ilk günlerinde İhvan teşkilatı üyelerini bu gösterilere destek vermeye davet etmemiş fakat katılmamaları konusunda da bir çağrıda bulunmamıştır. İhvan liderlerinden Muhammed Mursî gösterilerin başlamasından iki gün sonra şu açıklamayı yapmıştır: “Biz bu hareketi itekleyen güç değiliz. Fakat bu hareketlerle beraber hareket eden bir grubuz. Harekete liderlik yapmayı arzulamıyoruz. Fakat hareketin içinde bir parça olmak istiyoruz.”

4 Şubat'ta İskenderiye'de 1 milyon kişi Cuma namazından sonra Mübareğin istifa etmesi için yürüyüş yapmışlardı. Birleşmiş Milletler 5 Şubat'ta yapılan  gösteriler esnasında Mısır'ın güvenlik güçleri tarafından 346 kişinin katledildiğini açıklamıştır. Bu olaylar karşısında ve toplumsal baskı sonucunda Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman 11 Şubat 2011'de Hüsnü Mübarek'in istifa ettiğini açıklamıştır.

İhvan-ı Müslimin teşkilatının Mübarek dönemi boyunca politik sürece dahil olmaları engellenmiştir. Ancak İhvan-ı Müslimin Mısır'ın toplumsal yapısında en önemli bir İslami Yapıyı oluşturmuştur. 2005'teki parlamento seçimlerine bağımsız adaylarla katılan İhvan-ı Müslimin 88 sandalye kazanmıştır. Devrim süresince bir siyasi parti haline gelme ihtiyacı duyulmuştur. Bunun nedeni yıllarca gördükleri baskı ve şiddet nedeniyle yaşadıkları tereddüttür.

Mübarek’in devrilmesinden hemen sonra İhvan-ı Müslimin 6 Haziran 2011'de adı Hürriyet ve Adalet Partisini olan parti kurmuştur. Parti başkanı olarak Muhammed Mursî seçilmiştir. Muhammed Mursî’nin yaptığı söylemlerde üzerinde en çok vurgu yapılan konuların başında sosyal adalet ve İslami bir yönetimin inşa edilmesi vardı. Bundan sonra Mısır'da yapılan milletvekili seçiminde İhvan-ı Müslimin oyların %36,6'sını, meclisteki sandalyelerin de %40'ını alarak birinci parti olmuştur ve 218 vekil çıkarmıştır. İhvanın arkasında mecliste ikinci önemli güç ise Selefi grubun Nur Partisidir. Nur Partisi %21 oy oranı ile 108 sandalye kazanmıştır. Mübareğin devrilmesinin ardından 30 Haziran 2012'de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde İhvan-ı Müslimin adayı Profesör Muhammed Mursî %51,7 oy oranı ile Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Mısırda gösterilerin arttığı günlerde Mısır Genel Kurmay Heyeti ABD'ye gitmiştir. Mısır ordusunun yapılanmasında Amerika'nın yardımları belirleyici bir faktör olurken üst düzey yetkilileri de ABD tarafından eğitilmişti. Ülkede milyonlarca Mısırlının meydanlara inmesi karşısında Mısır vesayetçileri ile ABD beraberce durum değerlendirmesinde bulunmuşlar ve yapmaları gereken hususları belirlemişlerdir. Bu politikaya uygun olarak Mısır ordusu ile Pentagon yumuşak geçiş sürecine müdahale etmemiş aksine kayıtsız gibi davranmıştır. Ancak Hüsnü Mübarek ile mevcut yönetimin sürdürülemez olduğuna kanaat getirdiklerinden dolayı halka karşı ilk etapta şiddet yoluyla bir müdahaleleri olmamıştır. Bu süreci Muhammed Mursî'nin iktidar olmasına ve uygulamalarını görene dek devam ettirmişlerdir. Çünkü halka karşı şiddetli bir tepki ve İhvan-ı Müslimin’in başarısını toptan yok etme gibi uygulamalar onların işlerine gelmiyordu. Çünkü bu şekilde halkın gözünde gerçekten çok düşeceklerdi.

Mısır halkı Mursi'den Hüsnü Mübarek'in ve önceki yöneticilerin enkaz haline getirdiği ülkenin sorunlarını bir anda çözmesini beklemişlerdir. Ancak Mursî bir yıllık Cumhurbaşkanlığı süresince köklü sorunların çözümünün gerçekleşmesine kolay kolay imkan bulamamıştır. Buna karşı ABD yanlısı gruplar bu durumu başarısız bir davranış olarak görüp halkı sokaklara dökmüş ve onlara İhvanı protesto etmelerine yönlendirmiştir. Bu muhalif dış güçler sokaklardaki çatışmalarla ülkede kaos üretmişler ve Mursi'yi zor durumda bırakarak ordunun yönetimi el koymasına zemin hazırlamışlardır. Bunun için yerel ve uluslararası medya ve basın, selefi gruplar, sol örgütler, laik kesimler ve pek çok iş adamı da beraber çalışmıştır. Bu grupların ABD’nin yandaşları oldukları açıktır. Hepsi de İslam’a karşı olan ve sadece kendi menfaatlarını düşünen kimselerdi.

Burada darbenin ana aktörü olan Mısır ordusunun her ülkenin ordusu gibi sadece bir ordu olmadığını belirtmekte fayda vardır. Mısır ordusu ülkenin her yerinde vardır ve Mısır’ın ekonomisinin büyük bir kısmını yönetmektedir. Ordunun birçok şirketleri vardır ve ticaretle meşguldür. Mısır ekonomik olarak dış güçlere bağımlı olduğundan ordunun ABD’nin sözünden dışarı çıkması beklenemez. Bu nedenle de Mısır’da askeri darbeler, ABD’nin isteği doğrultusunda devamlı süre gelmiştir.

Mısır'daki özgür seçimlerle halk tarafından iktidara getirilen ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursî, 3 Temmuz 2013'te askeri darbe ile devrilmiştir. Muhammed Mursi’nin yaptığı birçok atamalarda Amerika yanlısı işbirlikçiler hoşnut olmamıştır. Bu nedenle Amerika'nın işbirlikçileri, Sisi'nin liderliğindeki ordu ile darbe yaparak Mursi'yi iktidardan indirmiştir. Ancak bu darbe maalesef  Selefi Nur partisi tarafından da açıkça desteklenmiştir. Bu, selefilerin  emperyalist yanlısı bir yapı olduğunu açıkça göstermektedir.  Sisi yönetime el koyduğunu basına açıkladığında, arkasında el Ezher Şeyhi, Mısır Kıpti Kilisesi lideri, selefi Nur Partisi Başkanı, Ulusal Kurtuluş Cephesi lideri gibi siyasi ve askeri kişiler yer almıştır. Bu grupların nasıl Amerika ile işbirliği içinde bulundukları bu davranışlarıyla aşikar olmuştur.

İhvan-ı Müslimin ise Mısır'daki bu darbeyi Rabia ve Nahda meydanlarında protesto etmiştir. Ancak askeri yönetim protestolara karşı düzenlediği müdahalede 50'den fazla Mursî taraftarı öldürülmüştür. İhvan gösterilere devam ederken ağır bedeller ödemiştir. Darbeye gösterilen tepki sonucunda çoğunluğu Müslüman Kardeşler taraftarı olmak üzere 1150 kişi ordunun müdahalesi sonucu asker tarafından silahlarla taranarak hayatını kaybetmiştir. Bu olaylarda 2014 yılı sonuna kadar gözaltına alınan insanların sayısı 42 bine ulaşmıştır.

Darbecilerin kontrolündeki Kahire Acil Durumlar Mahkemesi 23 Eylül 2013 tarihinde İhvan-ı Müslimin’i terör örgütü ilan etmiştir. Böylelikle teşkilatın mali varlıklarına el konulmuştur. Bunun sonunda ihvanın yöneticilerinden pek çok kişinin ve 1000'den fazla derneğin mal varlığına el konulmuştur. Kamuda İhvan-ı Müslimin mensubu olduğu belirtilen kişiler görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Devrilen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî ile birlikte 2000 kadar İhvan-ı Müslimin üyesi, dış güçlerin ajanı olmak ve ülke çıkarları aleyhine faaliyette bulunmak gibi uydurma suçlamalar nedeniyle tutuklanarak cezalandırılmıştır. Bu mahkemeler İhvan-ı Müslimin’e karşı yapılan karalama haberlerini dikkate alarak Mursî ve yüzlerce kişiye idam cezası vermiştir. Ancak Mursî bir duruşmada kalp krizinden vefat etmiştir.

Bu şekilde İslam’ın ve Müslüman Kardeşlerin Mısır toplumunda ve dünya kamuoyunda itibarsızlaştırılmasına çalışılmıştır. Mısır Mahkemesinin Müslüman Kardeşler teşkilatını terör örgütü ilan etmesinin ardından Mart 2014'te Suudi Arabistan ve BEA,  Şubat 2016'da da ABD Temsilciler Meclisi İhvan-ı Müslimin teşkilatını terör örgütü olarak ilan etmiştir. Bütün bunlar emperyalist güçlerin ve onun işbirlikçilerinin Müslümanlardan nasıl korktuğunun bir göstergesidir.

Arap baharı olaylarında batılı emperyalistlerin nasıl ortak hareket ettikleri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Onlarla işbirliği halinde olan diğer İslam ülkeleri de bu günaha ortaktır. Yapılan darbe Mısır halkına ve ekonomisine son derece zarar vermiştir. Şöyle ki 2015 yılında Mısır'ın 50 milyar dolar olan dış borcu darbe sonrası Sisi yönetiminde 2020'de 131 milyar dolara çıkmıştır. Askeri darbeden sonra yeni bir anayasa hazırlanmış ve bu anayasa 14-15 Ocak 2014'te düzenlenen ve seçmenlerin ancak %38'inin katıldığı referandumda onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Yapılan formalite seçimle darbeci Genelkurmay Başkanı General Abdülfettah Sisi yeni Cumhurbaşkanı olmuştur. 2018 yılındaki seçimi de Sisi kazanmış ve devlet başkanlığına devam etmiştir. Bu darbelere karşı tavır alan ülkeler ile Mısır'ın arası açılmıştır. Bunlardan biri de Türkiye'dir. Çünkü Türkiye Mursî’ye karşı yapılan darbeye net tavır koymuş ve Sisi’nin haksız olduğunu beyan etmiştir. Bunun sonucu olarak Mısır Ankara'daki elçisini geri çekerken, Kahire'deki Türkiye elçisini de istenmeyen adam ilan etmiştir. Bunun sonunda Türkiye'de elçisini geri çekmiştir.

Bugün Mısır hala Sisi'nin diktatörlüğünde yönetilmekte ve emperyalist güçlerin her isteklerini yerine getiren bir yönetim sergilenmektedir. Ancak bunun Mısır halkına hiçbir faydası olmamakta, sadece belli bir elit kesim bu iktidarın kaymağını yemektedir. Elbette bu böyle devam etmeyecektir. Bir gün Müslüman halk bunun hesabını Sisi'den ve onun işbirlikçi olan ülkelerden soracaktır. Çünkü her şey devir devirdir.

“Eğer size bir yara değmişse o topluma da benzer bir yara dokunmuştur. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz. Bu da Allah'ın sizden iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.” (Ali İmran, 3/40)

Mısır'daki olayları daha bir objektif açından incelersek batının Mısır'da İslami eğilimlerden hoşlanmadığı açık olarak görülür. Buna mukabil Sisi’nin faaliyetlerinden çok memnun oldukları anlaşılır. Muhakkak ki batılı istihbaratçılar Mısır'da Müslümanların iktidarda kalmasından hoşlanmadıklarından, halk içinde isyanlar çıkarmış ve orduya etki ederek Mursî'yi devirmiştir. Batının ortakları olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler Mursî'nin devrilmesi için Mısır'ı ekonomik ve siyasi olarak zor durumda bırakmışlardır. Batı emperyalislerin ortağı olan bu ülkeler Müslüman Kardeşleri terörist ilan etmişler. Sisi’nin iktidarında bu ülkeler Mısır'a yardım musluklarını açmışlardır. Bugün Sisi'nin hükümeti ancak batının ve onun ortakları olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinin paraları yardımıyla ayakta durabilmektedir. Bunun sonunda Mısır borçlarını ödeyemez hale gelecek ve daha önceki asırlarda olduğu gibi borçlarını ülkesini yabancılara satarak ödemek zorunda kalacaktır.

Arap baharı Mısır için baharın değil kışın gelmesine neden olmuştur. Müslüman ülkelere demokrasi getireceğiz diye ortaya çıkan batılılar aslında bu ülkelere zulüm ve istibdat getirmiştir. Bugün Sisi Mısır'da bir diktatördür. Bundan memnun olan Mısır halkı değil sadece batı emperyalistler ve onların işbirlikçileridir.

Libya

Albay Kaddafi 1969 yılında Libya'da bir askeri darbe yaparak iktidarı ele geçirmiştir. Kaddafi Libya'yı 42 yıl tek adam olarak idare etmiştir. Kendisine karşı yapılacak hiçbir muhalif harekete müsaade etmemiş ve onları ağır bir şekilde bastırmıştır. Kaddafi Libya'daki kabile yaşamını muhafaza etmiştir. Kendi kabilesini güçlendirmiş, fakat diğer kabileleri zayıf bırakmıştır. Libya'nın tek geliri olan petrol gelirleri belli bir elit grup arasında paylaşılmıştır. Bu gerilerin az bir kısmı halka yansıtılmıştır. Bütün bunlar Libya halkının neden Kaddafi’ye karşı sokağa döküldüğünü açıklamaktadır.

Tunus'ta başlayan halk hareketleri Libya'ya da sıçramıştır. 17 Şubat 2011 “Öfke Günü” ilan edilmiş ve halk Kaddafi'ye karşı ayaklanmıştır. Kaddafi bu olaylara kanlı bir şekilde cevap vermiştir. Göstericiler başta başarılı olamamışlarsa da bütün muhalefet Ulusal Geçiş Konseyi adı altında birleşmiştir. Bu konsey batılılar, özellikle Fransa tarafından desteklenmiştir. Muhaliflerin Kaddafi’yi tek başına devirmelerinin mümkün olmadığı anlaşılınca ve Kaddafi de pes etmeyince, iş Birleşmiş Milletler ile yapılması düşünülmüştür. Birleşmiş Milletler Güvendik Konseyi Kaddafi'nin devrilmesine karar vermiştir. Bu kararla Birleşmiş Milletler Libya'ya müdahale etmiştir. Başta Fransa olmak üzere NATO'ya bağlı uçaklar Libya'yı bombalamıştır. Bunun karşısında Kaddafi dayanamamış ve kendi kalesi olan Trablus muhaliflerin eline geçmiştir. Kaddafi de doğduğu kent olan Sirte’de muhalifler tarafından ele geçirilerek öldürülmüştür. Böylece Libya petrolünün batılı devletler tarafından paylaşılmasının önü açılmıştır.

Kaddafi 42 yıllık diktatörlüğünde ülkede bir kurumsal yapı oluşturmamıştır. Ülkede birçok kabile ve şehir yapılanması vardır. Bunlar liberaller, milliyetçiler, selefi gruplar, Müslüman Kardeşler ve yerel unsurlardır. Ordu ve polis teşkilatı toplumun düzenini sağlamaya yeterli değildir. Bu nedenle milis güçleri ülkede cirit atabilmektedir.

Kaddafi’den sonra Libya'da birçok hükümet kurulmuş ve bunlar ülkede istikrarı sağlayamamıştır. 14 Şubat 2011 tarihinden sahaya General Hafter adında yeni bir şahıs ortaya çıkmıştır. Hafter, Kaddafi’nin okul arkadaşı ve onunla birlikte darbeye katılan bir subaydı. Ancak sonra Kaddafi ile arası açılmış ve ABD'ye iltica etmiştir. Hafter Virginia eyaletinde CIA ile beraber çalışmıştır. Libya'daki olayların başlaması ile Libya'da İslami bir iktidarın oluşmaması için ABD, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan desteği ile sahaya sürülmüştür. Hafter bu ülkelerden aldığı destekle askeri bir hareket başlatmış ve ülkenin geniş bir kısmını kontrol altına almıştır. Tobruk merkezli Temsilciler Meclisini kurmuştur.

Bugün Libya 4 parçaya bölünmüş vaziyettedir. Bu parçalar arasında çatışmalar ve silahlı eylemler devam etmektedir. Libya halkı bu eylemlerle karanlık günler yaşarken, ülkenin petrolleri başta Fransa olmak üzere diğer batılı ülkeler tarafından yağmalanmaktadır. Libya’nın buna müdahale edecek bir gücü yoktur. Libya’nın bu duruma kasıtlı olarak getirildiği gayet açıktır. Yani Libya için Arap baharı bahar olmaktan çıkmış kışa dönmüştür.

Fas

2010 yılının son günlerinde başlayan Arap baharı Fas'a da sıçramıştır. Ancak gösteriler herhangi bir çatışmaya dönüşmeden önlenmiştir. Fas'taki İhvan-ı Müslimin kaynaklı Tevhid ve Islah hareketi  geniş bir etki alanına sahipti. Bu hareketin protestoları Fas Kralı 6. Muhammed'i bazı reformlar yapmaya mecbur etmiştir. Buna göre parlamento, hükümet ve başkanlık kurumları güçlendirilecek, insan hakları ve bireysel toplumsal özgürlükler genişletilecek, siyasi partilerin rolleri sağlamlaştırılacaktır.

Kralın bu reform tekliflerine karşı Tevhid ve Islah Hareketi şu açıklamayı yapmıştır: “Biz de Tevhid ve Islah Hareketi olarak sokaklara çıktık. Sokaklara çıkış amacımız kanlı bir devrim değil, reform yoluyla Mağribi değiştirmek, halkın yönetime daha fazla katılmasını sağlamaktı. Kral istenilen düzeyde olmasa da bu yönde bazı adımlar attı. Bunun üzerine gösterilere son verdik. Şu anda da insanlarımızın çoğu değişimin ıslah yoluyla gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor.”

Hareket ile Kral arasında varılan mutabakat sonucu 2011'de yapılan referandumda anayasa değişiklikleri %98,5 oyla kabul edilmiştir. 2016 seçimlerinden sonra kral en çok oy alan Adalet ve Kalkınma partisinin genel başkanı ve son 5 yılda başbakanlık görevini yürüten Abdullah Benkiran’a hükümeti kurma görevini vermiştir. Benkiran’ın koalisyon kurma çabaları sonuç vermemiş, bunun üzerine Kral hükümeti kurma görevini Adalet ve Kalkınma Partisinin Ulusal Konseyi Başkanı Sadettin Osmaniye'ye vermiştir. Sadettin Osmaniye 6 Partili bir koalisyon hükümeti kurmuştur. Osmaniye önceki hükümetin ıslahatlarını devam ettireceğini açıklamıştır.

Bahreyn

Bahreyn'in ülke nüfusunun büyük bölümü şiidir. Bu nedenle Arap baharına destek veren ülkeler bu ülkeye karşı ilgisiz kalmışlardır. Bununla beraber 14 Şubat 2011'de sokaklara dökülen Bahreyn halkının ayaklanmasını bastırmak için 27 Şubat'ta Suudi Kralı Abdullah tankları bu ülkenin başkentine gönderdi ve ayaklanma bastırıldı. Buradaki halkın direnmesi ve mücadelesi artık kimsenin dikkatini çekmiyor.

Yemen

Yemen dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir. 11 Şubat 2011'de Arap baharı etkisiyle 33 yıl ülkeyi idare eden Ali Abdullah Salih'in iktidarına karşı halk ayaklanmıştır. Birçok karmaşık politik, askeri ve sosyal gelişmelerden sonra 27 Şubat 2012'de Salih istifa etmiştir.

Yemen'deki muhalif güçler Husîler olarak bilinmektedir. Ali Abdullah Salih gösteri yapıp ayaklanan husilere karşı çok sert bir tutum sergilemiştir. 14 -18 Mart 2011'de Sana’da yapılan gösteride 50 kişi ölmüştür. Bu sert müdahale rejimde fikir ayrılığına sebep olmuş, bunun sonucunda Kuzey Bölge ve 1. Zırhlı Tugay komutanı General Ali Muhsin rejimden ayrılarak husilere katılmıştır.

Ali Abdullah Salih başkanlık görevini bırakarak önce Suudi Arabistan'a sonra da Amerika'ya gitmiştir. Görevi yardımcısı Abd Rabbuh Mansur el-Hadi'ye devretmiştir. Ancak yeni cumhurbaşkanı Mansur El-Hadi de, Halk Komiteleri adı altında büyük bir milis gücüne erişen husilere karşı başarılı olamamıştır. Husiler 9 Haziran 2014'te Sana’nın kuzeydeki Amran şehrini zapt etmiştir. 18 Ağustos 2011'de binlerce husi yanlısı başkent Sana’da hükümete karşı gösteriler yaparak sokak ve caddeleri ele geçirmiştir. Bu gelişmelere karşı duramayan Mansur El Hadi husi ve diğer siyasi partilerle anlaşmaya varmıştır. Ulusal Ortaklık Anlaşması denilen bu karar ile hareketlerin durması sağlanmaya çalışılmıştır.

Ancak bu durumdan ABD hoşlanmamıştır. Olayların ve Yemen’in istikrarsızlığının devam etmesi istenmiştir. Bunun için BM devreye sokulmuş ve yeni Anayasa çalışmaları başlatılmıştır. Buna itiraz eden husiler ile devlet güçleri arasında 19 Ocak 2015'te tekrar çatışmalar başlamıştır. Bunun sonunda husiler Devlet Başkanlığı Sarayını ve devlet başkanı el-Hadi’nin konutunu ele geçirmişlerdir. Böylece başkent Sana tamamen husilerin eline geçmiştir. Başkan el-Hadi Güney Yemen’e geçmiştir. Bundan sonra Yemen'deki hareketler bir milis çatışması olmaktan çıkmıştır. Bugün Yemen gerçekten bir iç savaş yaşamaktadır. Bu iç savaşa ABD Suudi Arabistan'ı kullanarak müdahale etmekte ve muhaliflerin ellerinde bulundukları bölgelere bombalar yağdırılmaktadır.  Suudi Arabistan uçakları Güney  Yemen’e  yerleşmiş olan el Hadi’nin milis güçlerine destek vermek için ve Sana’yı tekrar geri almak için devamlı Yemeni bombalamaktadır.

Sudan

Arap baharı ortaya çıktığında Sudan'da Ömer El Beşir iktidardaydı. El Beşir Arap baharı dalgasını atlatmayı başarmıştı. O günlerde dış basına kız öğrencilerin başlattığı bir isyan olarak yansıtılmaya çalışılan gösterilerde 200 insanın öldüğü iddia edilmiştir. Ancak bunlar el-Beşir’i devirmeye yetmedi. Çünkü toplumda el- Beşir'e bir güven vardı ve muhalefet yeterli halk tabanına ulaşamamıştı.

Bu durum batının istediği bir durum değildi. Batı Sudan’a hakim olmak için Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin kurduğu Arap İttifakı Cephesine alınmak istendi. Ancak el-Beşir ittifakı oluşturan devletlerle iyi geçirmekle birlikte bu ittifakın dışında kaldı. Bu nedenle de batının hedefi olmaya devam etti.

Batı Sudan ekonomisine yaptırımlarda bulunarak ülkede ekonomik sıkıntılar ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sudan’da benzin sıkıntısı had safhaya ulaşmış ve ekmek fiyatları da yükselmişti. Buna karşı yapılan gösteriler batı tarafından “Ekmek Davası” olarak sunulmuştu. Sudan’a batının karışması ile Aralık 2018'de başlayan el Beşir’e karşı olan hareketler 11 Nisan 2019 tarihinde el Beşir yönetiminin bir darbe ile devrilmesi ile sonuçlanmıştır. Askeri Geçici Konsey ve Özgürlük Değişim Güçleri İttifakı arasında sürdürülen müzakereler sonucunda, üzerinde uzlaşmaya varılan anayasal bildiri 17 Ağustos 2019 tarihinde imzalanmış ve 39 ay sürmesi öngörülen geçiş dönemi resmen başlamıştır. Daha sonra Askeri Geçici Konseyi feshedilmiş ve yerine Egemenlik Konseyi kurulmuştur. Konsey başkanı Orgeneral Burhan 21 Ağustos 2019'da yemin ederek görevine başlamıştır. Bunun ardından Abdullah Hamdak 21 Ağustos 2019'da Başbakan olarak atanmıştır. 5 Eylül 2019'da Hamdak yeni kabinesini açıklamıştır. Sudan halen Egemenlik Konseyi tarafından yönetilmektedir.

Irak

17 Aralık 2010’da Tunus’ta seyyar satıcı ve üniversite öğrencisi olan Muhammed Buazizi'nin kendini ateşe vermesiyle Ortadoğu’yu sarsan Arap Baharı’nın “ikinci dalgası” olarak tanımlanan olaylar 2018 ve 2019’da Sudan, Cezayir, Lübnan ve Irak’ı etkisi altına almıştır. Bölgede yaşanan kargaşanın ardından Lübnan ve Irak’ta hükûmetleri yerinden eden dalga özellikle Irak’ta köklü değişim talebiyle hâlen canlılığını korumaktadır. ABD’nin 2003’teki işgali sonrası ortaya çıkan güvenlik, idari, ekonomik, sağlık, sosyal ve altyapı sorunları 2014’te terör örgütü İŞİD’in ülke topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına almasıyla derinleşmiştir. Sorunlara yeterli çözüm bulunamadığı ülkede protesto kültürü kalıcı bir fenomene dönüşmüştür. Bu durum geleceğe dair bir umut işareti olmamanın yanında mevcut istikrarsızlığı daha da perçinlemektedir.

2011’in ilk yarısında yolsuzluk, işsizlik, devlet hizmetlerinin yetersizliği, güvenlik sorunları ve ülkedeki ABD varlığına duyulan rahatsızlık gibi taleplerle sosyal medya üzerinden geniş kitlelerin kolayca örgütlendiği “Irak Devrimi” protestoları başlamıştır. Bağdat başta olmak üzere Basra, Musul, Kerkük, Anbar ve Zikar gibi vilayetlerde yapılan protestolar 2010 seçimlerinden sonra uzun bir pazarlık sonunda göreve gelen Nuri el-Maliki’nin liderliğindeki hükûmet ve yerel yöneticiler açısından önemli bir sınama olmuştur.

ABD'nin ülkeden çekilmesinden sekiz ay önce, “öfke günü” olarak adlandırılan 25 Şubat 2011 Cuma günü yapılan şiddetli protestolara verilen orantısız cevapla çok sayıda göstericinin öldürülmesi adeta bir öfke patlamasına dönüşmüştür. Öyle ki en büyük çatışmalardan birinin yaşandığı Felluce'deki protestolarda 23 kişi öldürülmüştür.

Ayetullah Ali es-Sistani gibi ülkenin önde gelen pek çok din adamının protestoların sonlanması yönündeki çağrılarına rağmen, gösterilerde yükselen ivme endişesiyle çok sayıda siyasetçinin ülkeyi terk etmesi, sokağın taleplerinden ziyade kendilerini koruma çabası olarak değerlendirilmiştir. Nitekim dönemin Başbakanı Maliki, yurt dışına çıkan yetkililerin ülkede kalarak mücadele etmesi ve toplumun taleplerine cevap aramaları gerektiğini itiraf etmiştir. Bu süreçte kendi maaşından kesinti yapılması, yaşlı ve yoksullara yiyecek yardımlarının başlaması gibi hamleler yapan Maliki, gelecek 100 gün içerisinde hükûmetin programlarının revize edileceğini bildirmiştir. Ancak olayların arkasında Saddam Hüseyin destekçilerinin olduğunu iddia etmesi ve bazı yerlerde bu suçlamayla tutuklanmaların yapılması reform beklentilerini suya düşürmüştür.

Mısır, Yemen, Tunus ve Libya gibi ülkelerdeki rejimleri deviren ve Suriye’de hâlen devam eden iç savaşı tetikleyen “Arap Baharı”, öfkeli Iraklıların gündemindeki mezhepçi Şii lider Maliki liderliğindeki hükûmetin istifasını ve ABD öncülüğünde yazılan anayasanın değiştirilmesini sağlamlayamamıştır. Ayrıca, vaat edilen reformların işlevsiz kalması da sokağın öfkesini artıran bir etki yapmıştır.

2003’te ABD işgaliyle köklü değişikliklerin görüldüğü Irak’ta 2006’da iktidara gelen Şii lider Maliki’nin Sünnilerin siyasi temsilini kısıtlaması, Sünnilerin yaşadıkları bölgelerdeki yatırımları azaltarak onları cezalandırması, artan işsizlik ve yoksulluk problemine duyarsızlığı, çıkarılan terörle mücadele yasasıyla keyfi tutuklamaların yapılması ve terör gruplarına karşı güvenlik önlemleri alma konusunda yetersiz kalması Sünni toplumda devlete karşı olan güven bunalımını derinleştirmiştir.

Özellikle 2012’de Sünni liderlerinden eski Irak Maliye Bakanı Rafi İsavi’nin Felluce’deki evinin Maliki’ye ait özel birlikler tarafından basılması olaylar için bir başlangıç olmuştur.  Yine Maliki’yi Saddamlaşma eğilimi gösterdiği konusunda eleştiren eski Irak Başbakan Yardımcısı Sünni Politikacı Salih el-Mutlak’ın görevinden alınması ve dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sünni lider Tarık el-Haşimi’nin idama mahkûm edilmesi toplumsal gerilimi tırmandırmıştır. Böylece Sünni toplumda biriken öfke 2012'nin sonunda Sünnilerin yoğun yaşadığı Musul, Selahaddin, Kerkük, Anbar ve Diyala’da Maliki karşıtı şiddetli protestoları ateşlemiştir.

2013’ün ilk yarısında da devam eden ve Mukteda es-Sadr gibi Şii liderlerden de destek alan protestolar sürerken nisan ayında Maliki’ye bağlı güvenlik güçlerinin Havice’deki Sünni protesto kamplarını basarak 42 kişiyi öldürmesi gerçekten bir dönüm noktası olmuştur. İki yüzü aşkın insan hayatını kaybettiği bu protestolardan sonra seferber olan Sünni aşiretlerin cihat ilan etmesi, Sünnileri devletten daha da uzaklaştırdığı gibi İŞİD’in Sünni bölgelerde taraftar bulmasını kolaylaştırmıştır.

Mezhepçi söylemi nedeniyle toplumsal fay hatlarını derinleştiren Maliki’nin başbakanlığının son döneminde güvenlik bürokrasisini kontrol etme hevesi nedeniyle Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına vekâlet etmesi ve Irak’ta oluşan güvenlik boşlukları Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) büyük fırsat sunmuştur. Öte yandan, Maliki’nin mezhepçi politikaları nedeniyle Musul, Anbar ve Selahaddin gibi Sünni yoğunluklu yerlerde özerk bölge talepleri dahi olmuştur. Nitekim Haziran 2014’te İŞİD’in Musul’u ele geçirmesiyle Irak ordusu kenti bırakıp kaçmış ve İŞİD ülkenin neredeyse üçte birini kontrol altına almıştır. İşgal sonrası bölgenin “demokrasi feneri” olacağına ilişkin ABD’nin söylemlere rağmen Irak’taki ayrılıkçı yönetim, 2003 işgalinden sonraki  kötü deneyimler ve Suriye'deki gelişmeler ülkeyi adeta IŞİD’in sığınağı haline dönüştürmüştür.

2011’deki “Arap Baharı” protestolarındaki taleplerden biri de ABD’nin ülkeden çıkarılmasıydı. Ancak 2011 yılı sonunda ülkeden askerlerini çeken ABD’nin desteği olmadan IŞİD’den kurtulmanın mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Nitekim ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin yaklaşık dört yıl çoğunlukla Sünnilerin yaşadığı kentleri yıkıma uğratan IŞİD ile mücadeleyle ülke terör örgütüne karşı zafer elde edebilmiştir. Ancak 2003 sonrası siyaset ve toplumsal hayatta oldukça bastırılan Sünni toplum, IŞİD ile birlikte daha da sindirilmiş ve protesto kültürü korku kültürüne dönüşmüştür. Ayrıca nüfusun göç ederek demografik değişimin yaşandığı Sünni bölgelerde, sosyal ve siyasal yönelimin farklılaşması milisleşme kültürünü ortaya çıkarmıştır.

2015’in yaz aylarında Sünni bölgeler İŞİD’in yıkımıyla yüzleşmiştir. Ayrıca, Bağdat başta olmak üzere ülkenin güneyi ve orta kesiminde Şii nüfus yoğunluklu kentlerde elektrik kesintileri başta olmak üzere temel kamu hizmetleriyle ilgili protestolar sokakları hareketlendirmiştir. Dönemin Başbakanı Haydar el-İbadi’yi zor durumda bırakan ve belirli aralıklarla yeniden ortaya çıkan protestolar temel günlük yaşam talepleri olarak görülse de protesto kültürünün bir yansımasıdır. Nitekim 2018’de Basra'da şiddet ve kaos ortamına dönüşen benzer protestolar İbadi’yi koltuğundan eden önemli nedenlerden biri olmuştur. Zira İbadi’nin sokağın taleplerini karşılayacak reform çağrılarını yerine getirmemesi nedeniyle Ayetullah Sistani desteğini İbadi’den çekmiştir.

Irak, İŞİD sonrası İran ve ABD'nin nüfuz savaşına sahne olmuştur.  Irak’ta toplum, iktidarla hesaplaşma şansını Ekim 2019’da yeniden yakalamıştır. Sosyal medyada herhangi bir lider olmadan organize olan ve merkezi başkent Bağdat’ın Tahrir Meydanı olan, işsizlik, yolsuzluk, kamu hizmetlerinin yetersizliği ve hükûmetin istifası gibi taleplerle düzenlenen protestolar, Bağdat ve güney vilayetler başta olmak üzere ülkenin birçok yerine yayılmıştır. Özellikle Şiilerin sokağa inerek Şii egemen siyasi düzene meydan okuması şok etkisi yaratmıştır. Nitekim “Arap Baharı”nın ilk dalgasında başarılamasa da son protestolar Başbakan Adil Abdülmehdi’yi koltuğundan etmiştir.

Ayrıca, İran’ın ülkedeki etkisine ve Tahran destekli Iraklı milis gruplarına yönelik öfkenin öne çıktığı protestolarda ortaya çıkan milliyetçi, mezhepler üstü ve egemenlik söylemi “Arap Baharı”ndaki onur ve hürriyet vurgusuyla benzeşmektedir. Güvenlik güçleri ve milislerin orantısız şiddeti nedeniyle altı yüzü aşkın protestocunun öldürüldüğü ve sayısız aktivistin suikasta kurban gittiği protestolarda sokaktaki ruh sindirilememekte ve her fırsatta meydanlara inilmektedir. Uzun görüşmeler sonunda siyasi partilerle ilişkisi olmayan Ulusal İstihbarat Kurumu Başkanı Mustafa el-Kazımi’nin başbakan olmasıyla seçim yasasının değiştirilmesi ve erken seçime gidilmesi gibi protestocuların bazı taleplerinin dikkate alınması sokağın beklentilerinin daha fazla görmezden gelinemeyeceğini göstermektedir.

Dünya Şeffaflık Örgütünün Yolsuzluk Algısı Endeksi’ne göre 180 ülke içinde 168. sırada olan Irak’ta genç işsizlik %30’lara ulaşmıştır. 40 milyonluk nüfusun %22'si aylık 60 dolardan az gelire sahip olduğu ve yaklaşık 3 milyon insanın günlük gıda ihtiyacını karşılayamadığı Irak’ta 2004’ten bugüne yaklaşık 450 milyar dolarlık kamu fonu buharlaşmıştır. Yine dünyanın dördüncü büyük petrol rezervine sahip olan Irak’ta üniversite mezunu Iraklı gençler yerine petrol sektöründe yabancı personelin egemen olması, gelir eşitsizliği ve küçük bir zümrenin aşırı zenginliği, elektrik ve su kesintileri olmak üzere basit kamu hizmetlerinin dahi düzgün karşılanamaması dikkate alındığında sokağın tepkisinin ne kadar haklı olduğu anlaşılacaktır.

Diktatörleri yerinden eden “Arap Baharı”, Irak’ta 2003 işgali sonrası kurulan kota temelli sistemi değiştirmede başarılı olunduğunu söylemek güçtür. Yüzlerce insanın öldüğü son protestolardaki değişim talebi, hükûmeti yerinden etse de ülkenin İran-ABD rekabetinin yol açtığı türbülanstan çıkması ve İran etkisinden kurtulacağına dair ufukta ışık belirmemiştir. Ancak son dalgada görüldüğü üzere sokağın haklı taleplerinden vazgeçmeyeceği ve “Arap Baharı”’nın etkilerinin süreceği söylenebilir. Protesto kültürünün toplumda yerleşmesi, halkın güven probleminin siyasetçilerin açıklamaları veya baskılarıyla kolaylıkla bitmesini beklemek aldatıcı olacaktır.

Irak’taki bu istikrarsız durum her şeyden önce batılı emperyalistlerin işine gelmektedir. Böylece Irak üzerinden bu coğrafyadaki diğer ülkelerdeki  hareketleri de  kontrol edebilmektedirler. Bölgenin huzursuz ve güvensiz oluşu her bakımdan emperyalizmin hedeflerine hizmet etmektedir.

Suriye

Suriye'de olaylar 15 Mart 2011'de Deraa kentinde başladı. 15 Mart 2011`de bir grup ilkokul öğrencisinin okul duvarına rejimin lideri Beşşar Esad`i kastederek "Ey doktor şimdi sıra sana geldi" yazmasıyla başlayan halk ayaklanması kısa süre içinde ülkenin birçok yerine yayıldı. Esad ailesi ve yakın çevresinin baskısı ve yolsuzluklarına karşı reform talebiyle sokaklara dökülen binlerce kişinin sayısı kısa sürede katlanırken, gösteriler ülkenin diğer illerine de sıçradı. O dönem barışçıl gösterilerle iktidarın değişmesini isteyen sivilleri "terörist" ilan eden Esad rejimi, gösterileri bastırmak için askerlerini ve güvenlik güçlerini harekete geçirdi.

Rejimin bu hamlesi barışçıl halk gösterilerinin iç savaşa dönüşmesine yol açtı. Esad rejimi güçleri ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı altında toplanan askeri muhalif gruplar arasında 2012`den itibaren silahlı çatışmalar yaşanmaktadır.

Batılı güçler Esad'ın bir diktatör olduğunu ve demokrasiye geçmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Ancak asıl hedefleri nedir? Oysa Suriye bugün bir iç savaşla yıkılmaya çalışılmaktadır. Genellikle Suriye'de bugün El Kaide ve benzeri örgütlerin militanları rastgele patlamalar yapıyor ve kendilerince şehir sakinlerini terörize etmek istiyorlar. Özellikle Hristiyan, Ermeni, Şii ve Alevi insanların evleri basılıyor ve Esad yanlısı olduğuna kanaat getirilenler öldürülüyor, meydanlarda infaz ediliyor, asılıyor ya da alıp götürülüyor. Özgür Suriye Ordusu ve onun dışındaki Kaideci ya da birçok yabancı ülkeden gelen ve sayıları binleri bulunan radikal silahlı militanlardan artık halk nefret ediyor. Çünkü demokrasi ve özgürlük için silaha sarıldıklarını söyleyenler öldürmekten başka hiçbir şey yapmıyorlar.

Libya örneğinde olduğu gibi batılı ülkeler Suriye'de istikrarı istemiyor. Batılı güçler Suriye'nin karışık olmasını ve gerektiğinde iç savaşa sürüklenmesini tercih etmişlerdir. Çünkü böyle bir Suriye batının bölgesel planları için çok daha önemli ve gereklidir. Çünkü batı istikrarsız bir Suriye üzerinden Türkiye'ye, Irak'a, Lübnan'a ve son olarak İran'a yönelik projelerini gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Bu coğrafyada 100 yıllık iç savaş, kavga ve kargaşalar yaşanmış, ama hiçbir zaman medya boyutuyla Suriye böylesi korkunç bir olay yaşamamıştır.

Suriye olayları başladığında ülkede İŞİD, Nusra ve benzeri  terör örgütleri yoktu. Olaylar başlar başlamaz ve sonrasındaki süreçte dünyanın dört bir yanından gelen militanlar bu örgütlere katılarak eylemler yapmaya başladılar. İŞİD işte böyle bir sürecin sonucu kuruldu ve sağlanan bölgesel ve uluslararası yardım ve destek sayesinde en güçlü grup oldu. Bu güç sayesinde Rakka'nın yanı sıra Türkiye sınırı boyunca birçok köy ve kasabayı işgal etti. İşgal ettiği her yerde ve Suriye ordusu ile girdiği her çatışmada binlerce sivil ve asker en vahşi bir şekilde öldürdü. Kendisine en hakiki Müslüman olarak tanıtan İŞİD, İslam'ın baş düşmanı siyonist İsrail ve emperyalist batı ve onların İslam düşmanı iş birlikçileri için hiçbir şey söylemiyor.

Nusra ve benzeri örgütler Esad'ı deviremeyince ABD, Haziran 2014 de Musul'un işgalinden sonra farklı bir yöntem geliştirdi. Bu yönteme göre Suriye'de savaşan teröristler arasından ılımlı olarak seçilecek olanlar Ürdün ve Türkiye'de eğitilecek ve sonra da donatılarak Suriye'ye sokulacak, bu ılımlılar önce İşid’e sonra da Esad'a karşı savaşacak. Uzun tartışmalar sonunda eğitim Türkiye'nin Kırşehir bölgesinde başladı. Plana göre 3 yıl içinde 15.000 militan eğitilecekti. Ama Kırşehir kampı için yalnızca 120 kişi bulunmuştu. Çünkü CIA onları belli kriterlerle ve özenle seçiyordu. Örneğin Türkiye Türkmenlerin eğitilmesini istiyordu ama CIA olmaz diyordu. Sonuçta bu 120 kişi eğitildi, donatıldı ve Suriye'ye sokuldu. Bu kişiler Suriye'ye sokuldu ama aynı gün bir bölümü öldürüldü, bir bölümü kaçtı, geri kalanları ise  teslim oldu. Eğitilip tekrar Suriye’ye sokulan ikinci grubun kaderi de farklı değildi. Bunun üzerine 3 Ekim 2015'te ABD başkanı Obama projenin işe yaramadığını itiraf ederek iptal edildiğini açıkladı. Obama'ya göre “muhalifler işe yaramaz, beceriksiz ve Esad’ı asla deviremezler.”

Batılı ülkeler her zaman iki yüzlü karakterini gösterir ama hiç kimse bundan ders almaz. Ortadoğu coğrafyasının hafızası her zaman zayıftır. Zayıf olduğu için de batılı ülkeler bildiklerini okuyup durmaktadırlar. Çünkü her zaman satın alabilecekleri insanları bulabilmektedirler. Arap baharı geri kalmış, bağnaz, çağ dışı  Kral, Emir ve Şeyhlerin yönettiği ülkelere uğramadı. Hatta bu Kral, Emir ve Şeyhler Arap baharından çok memnun kaldılar. Tunus, Libya, Mısır, Irak, Yemen ve Suriye'de ayaklandırılan insanlara milyarlarca dolar verdiler.

24 Ağustos 2016'da Türkiye Suriye'ye askeri müdahaleyi başlattı. 4 Eylül 2016'da Türkiye, Suriye sınırında İşid tarafından işgal edilen toprakları geri aldı. Türkiye şarapnos ve çevresindeki YPG'ye ait tüm köyleri ele geçirdi. 2017 yılında Türkiye ÖSO ile birlikte Cerablus, el Bab ve Dobi gibi önemli şehirleri İşid'in elinden aldı. 27 Mart 2017'de Türkiye Fırat Kalkanı harekatının başarılı olduğunu açıkladı ve MGK kararıyla operasyon son buldu. 20 Ocak 2018'de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin eğittiği ÖSO Halep ilinin Afrin ilçesine Zeytin Dalı adı verilen askeri hareketi başlattı.

2012`nin sonunda iktidardan düşmesi an meselesi görülen Esad`ın yardımına İran ve Lübnan Hizbullah`ı yetişti. Rejim 2013 baharından itibaren muhaliflere karşı denge kurmaya başladı. Rusya`nın Eylül 2015`in sonunda savaşa katılmasıyla iç savaşın seyri rejimin lehine çevrildi. Böylece rejim kaybettiği toprakların büyük bir kısmına yoğun saldırılar ve ablukalar yoluyla tekrar hakim oldu.

Birleşmiş Milletler (BM) yetkililerinin, kimyasal silah kullanma, halkı açlığa sürükleme, tehcir, ablukaya alma, keyfi tutuklama ve işkence gibi savaş suçlarının işlendiğine dikkati çektiği iç savaşta, yüz binlerce sivil yaşamını yitirdi. İç savaş öncesi nüfusu 22-23 milyon civarında olduğu tahmin edilen ülkede 6,6 milyon Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bu kişilerin 3,5 milyonundan fazlası Türkiye`ye sığındı. BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisine (OCHA) göre, 6,7 milyon kişi ülke içinde yerinden edilirken, Suriye`de en az 14 milyon sivil insani yardımlara muhtaç hale geldi. BM`nin 24 Eylül 2021`de, Suriye iç savaşında ölümleri teyit edilenlerin sayısının yaklaşık 350 bin, gerçek rakamın ise bunun çok üzerinde olduğunu belirten açıklaması, Suriye`deki iç savaşın en ağır bedelini sivillerin ödediğini bir kez daha ortaya koydu.

Suriye`de sivillere yönelik hak ihlallerini belgeleyen Suriye İnsan Hakları Ağının (SNHR), Mart 2011-Mart 2022 döneminde işlenen hak ihlalleri ve sivil kayıplara ilişkin hazırladığı raporunu paylaştı. Bu raporda Esad rejiminin keyfi olarak alıkoyduğu yüz binlerce kişiden en az 14 bin 449`unu işkence ederek öldürdüğü kaydedildi. Muhalif kaynaklara göre, Esad rejimi güçleri yaklaşık 400 bin kişiyi halen alıkoyuyor.

İç savaşta sağlık tesislerinin en az 869 kez çatışan taraflarca hedef alındığı ifade edilen raporda, en az 869 sağlık çalışanının öldürüldüğü bilgisine yer verildi. Rapora göre, iç savaşta 1419`u Esad rejimi ve Rusya tarafından olmak üzere en az 1597 okul saldırılara maruz kaldı. Bu sürede aralarında AA`ya hizmet veren 4 kişinin de bulunduğu en az 711 medya çalışanı katledildi.

Uluslararası toplumdan caydırıcı tepkiler görmeyen rejim, siyasi çözümü öngören Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) 2254 sayılı kararını hiçe sayarak, sürekli askeri çözümden yana tavır sergiledi. Aralık 2015`te oy birliğiyle onaylanan 2254 sayılı kararda, Suriye genelinde acil bir ateşkesin sağlanması ve buna paralel olarak siyasi müzakerelerin başlaması; iki yıl içerisinde bir "birlik hükümeti" kurulması ve ardından seçimlerin gerçekleştirilmesi çağrısı yapıldı.

Halihazırda İsviçre`nin Cenevre kentinde BM gözetiminde düzenlenen anayasa komitesi çalışmaları ve Astana formatındaki Suriye konulu garantörler toplantısı Suriye`de çıkmaza giren siyasi çözüm arayışlarının son umudu olarak görülüyor. Suriye Anayasa Komitesi Ekim 2021`de BM Cenevre Ofisi`nde altıncı tur görüşmelerini gerçekleştirdi. Ancak toplantıların ardından "büyük hayal kırıklığı" yaşadığını dile getiren BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, ilk kez isim vererek Esad rejimini suçladı. Pedersen, 25 Şubat 2022`de yaptığı açıklamada, Suriye Anayasa Komitesi toplantılarının 7`ncisinin BM`nin desteği ile 21 Mart`ta Cenevre`de yapılacağını duyurdu.

Türkiye`nin uyarılarına rağmen ABD`nin Suriye`de terör örgütü YPG/PKK`ye desteği kesilmedi. ABD Özel Kuvvetleri, Fırat`ın doğusunda YPG/PKK`lı teröristlere silahlı eğitim vermeyi sürdürdü. Haseke ve Deyrizor illerinde yüzlerce YPG/PKK üyesine çeşitli silahların kullanımı hakkında eğitim veren ABD askerleri, 18 Şubat ve 7 Aralık 2021`de Deyrizor ilinin batısında terör örgütüyle ortak silahlı tatbikatlar gerçekleştirdi. ABD bu teröristlere 1000 tır silah verdi.

Türkiye, 9 Ekim 2019`da başlattığı Barış Pınarı Harekatı sürerken ABD ve Rusya ile ayrı ayrı mutabakat yaptı. Türkiye sınırından itibaren 30 kilometre derinlikteki alandan YPG/PKK`nın çekileceğini vadeden ABD, henüz sözünü tutmadı.

Rusya da 23 Ekim 2019`den itibaren Rus askeri polisi ve rejim güçlerinin, Barış Pınarı Harekat bölgesinin dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafına, YPG/PKK`lı teröristlerin silahlarıyla Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 kilometrenin dışına çıkarılmasını temin etmek üzere gireceklerini taahhüt etti. Ruslar, terör örgütü YPG/PKK`lı teröristlerin silahlarıyla Münbiç ve Tel Rıfat`tan da çıkarılacağı vaadinde bulundu. Ancak terör örgütü YPG/PKK, söz konusu mutabakatlara rağmen belirlenen sınırlardan ve bölgelerden çekilmeyerek işgalini sürdürüyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantılarında rejim lehine toplam 16 kez veto kullanan Rusya ve Çin, kimyasal silah saldırılarını konu alan oturumlarda ise 6 kere yine rejimi koruyacak biçimde bu hakka başvurdu. Rusya ve Çin`in vetoları sonucunda, Esad rejiminin yargılanmasının önü kesildi.

Türkiye ile Rusya`nın 5 Mart 2020`de sağladığı yeni mutabakatın ardından İdlib`de ateşkes büyük ölçüde korunuyor. Söz konusu tarihten itibaren de ülkede hakimiyet alanlarında değişiklik kaydedilmedi.

Suriyeli Ej Jusur Araştırma Merkezinin harita ölçümlerine göre halihazırda Rusya ve İran destekli Esad rejimi güçleri ülkenin yaklaşık yüzde 63 civarında alanına hakim. Ülke topraklarının yaklaşık yüzde 11`lik bölümü askeri muhalifler ve rejim karşıtı silahlı grupların elinde bulunuyor. ABD destekli terör örgütü YPG/PKK, ülke topraklarının dörtte birini işgal ederken İşidli teröristler ise Humus, Deyrizor ve Rakka`daki çöllerde dağınık ve sürekli yer değiştirerek varlık göstermeye çalışıyor.

Sonuç

Arap baharı bazı Arap ülkelerinde batı destekli ve batının vazgeçtiği bazı iktidarlara karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Bu mücadele nasıl biterse bitsin birilerin hayal ettiği gibi asla Müslüman halkların lehine bitmesine izin verilmeyecektir. Çünkü ispat edilmiş bir kural vardır: İşin içinde batılılar varsa hep batıl kazanır! Batıl ise yok olmaya mahkumdur.

“De ki hak geldi batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsra, 17/81)

Çünkü batı her zaman Müslümanların arasında işbirlikçileri buluyor, onları satın alıyor, onlara en iğrenç ve rezil işleri yaptırıyor, maddi ve manevi bedelini ödüyor ve işi bitince onları bir kenara atıyor. İran Şahı, Adnan Menderes, Saddam, Mübarek, Bin Ali, Abdullah Salih ve Kaddafi olaylarında olduğu gibi. Hiç kimse ders almadığı için sırada mutlaka başkaları var olacaktır. Ruhlarını şeytana satanlar er ya da geç şeytanın kazığını yiyeceği muhakkaktır.

Mezhep tartışmaları Ortadoğu coğrafyası için çok tehlikelidir Örneğin soydaşlık bakımında Türk olan Iraklı Türkmenlerin yarısı şii, diğer yarısı sünnidir. Örneğin soydaşlık bağlamında Türk kökenli olan İranlı Azeriler şiidir. İşte bu nedenle karmaşık mezhepsel ve etnik bir yapıya sahip coğrafyada provokatif söylemlerle kavgaya sürüklenmek çok tehlikelidir. Arap baharı öncesinde Irak'ta ve sonrasında her yerde provoke edilen mezhepsel ayrılıklar için Suudi Arabistan milyarlarca dolar harcadı ve harcıyor. Bugün Arap ve İslam ülkelerinde bu ayrılıkları düşmanlığa çevirmek için özel çaba harcayan çok geniş ve güçlü çevreler var. Tarih boyunca bu kavganın acılarından haz alan iç ve dış güçler asla bu huylarından vazgeçmeyecektir. Kan onları motive edip heyecanlandırıyor. İşte bu nedenle öldürmeye ve kana programlanmış katiller alevi ya da şii bulamadıkları zaman Libya'da olduğu gibi birbirlerini boğazlıyorlar. Halkının yüzde yüzü sünni olan Somali'de olduğu gibi buralarda sünni insanlar birbirlerini öldürüp duruyor. Çünkü Vehhabi ideolojisine inanan Suudiler ve onların dost ve müttefikleri öyle istiyor.

2. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'nın Mason yöneticilerinin katıldıkları gizli bir masonik toplantıda, eski CIA direktörü Allen Dulles toplumları sömürmek için uyguladıkları sistemi şöyle açıklamıştır:

“Amerika halkları aldatmak için bütün gücünü ve parasını kullanacaktır. İnsan beyni değişimlerden çabuk etkilenir. Bizler halkın beynine kaosu yerleştireceğiz ve gerçek değerleri sahteleri ile değiştireceğiz. Adım adım, yavaş yavaş şimdiye kadar var olan ulusların yok oluşuna şahit olacağız. Sinema, tiyatro ve edebiyat  en aşağı insan duygularına hitap edecek seviyeye düşürüleceklerdir. Seks, şiddet ve ihaneti halkın zihnine yerleştireceğiz. Bütün hükümetleri bozacağız, ahlak ve şerefi ayaklar altına alacağız. Zulmü, yalanı, uyuşturucu ve alkol bağımlılığını hayatın vazgeçilmez unsurları haline getireceğiz. Nesilden nesile onları zayıflatacağız. Gençlik bizim aletimiz olacaktır. Biz onları yolsuzluklarla çökerteceğiz.”

Bunlar Soğuk Savaş yıllarının başında kararlaştırılmış olup bu karar resmi ABD belgeleri içine girmiştir. ABD'nin Mason yöneticileri bu yöntemi bugüne kadar etki ettikleri bütün ülkelerde uygulamışlardır. Bu yöntemle Sovyetler Birliği’ni çökertmişlerdir. Bu yöntemle Arap baharı denen süreci oluşturmuşlardır. Bunun sonunda dünya buünkü şiddet, istikrarsız, huzursuz ve güvensiz bir ortama girmiştir. Bunun sonu 3. Dünya Harbinin çıkmasıdır. Bu harbin galibini tayin etmek zordur. Evdeki hesaplar çarşıya uymayabilir. Sonuçta karar verici olan Allah Teâlâ'dır.

“Kendini fazla yorma. Her şey Allah'ın takdiri ile olur. Allah'ın istemediği şey sana isabet etmeyecek, emri ise seni ıskalamayacaktır.” (Hazreti Ömer (ra))

Biz Allah'a ve onun kaderine inanan Müslümanlar olarak şunu söyleyebiliriz:

“Görelim Mevlam neyler, Neylerse güzel eyler.”

Kaynaklar

“Arap Baharında AKP, Misyon”, Hüsnü Mahalli, Halk Kitabevi, İstanbul, 2016

“Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri”, Ahmet Davutoğlu, Bedir Yayınları, İstanbul, 1997

“Kurtlar Sofrasında Ortadoğu”, Muammer Yılmaz, Ezr Yayıncılık, İstanbul, 2019

“Küresel ve Bölgesel Güçlerin Ortadoğu Politikaları, Arap Baharı ve Sonrası”, Tarık Oğuzlu, Ceyhun Çiçekçi, Nobel Yayıncılık, Ankara, 2021

“ORSAN, Ortadoğu Araştırmalar Merkezi”, orsam.org.tr

“SDAM, Stratejik Düşünce ve Analiz Merkezi”, sdam.org.tr

“Suriye'deki İç Savaş 11 Yılını Geride Bıraktı”, Ethem Emre Özcan, aa.com.tr

“İlluminati”, Turgut Gürsan, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2017

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Makaleler

Arap  Baharı

Yayınlanma Tarihi: 02.10.2022