Arap ülkelerindeki  İslami hareketlerin başlaması Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketinin ortaya çıkışı ile olmuştur. Mısır'da okuyan Arap talebeleri kendi ülkelerine döndüklerinde Müslüman Kardeşlerin düşünce ve ideolojilerini kendi ülkelerine taşımışlar ve böylece bu ülkelerde de İslami hareketler başlamıştır. Hasan en-Benna ve arkadaşlarının kurduğu Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) hareketi 1930 yıllarından itibaren Mısır'ın dışında Suriye, Sudan, Ürdün, Kuveyt, Yemen, Pakistan, Kuzey ve Orta Afrika ile Avrupa'nın bazı ülkelerinde şubeler açmıştır. Bu şubelerin etkisiyle bu ülkelerde de İslami hareketlere yönelen örgütler kurulmuştur. Bu örgütler İhvan-ı Müslimin’in görüşlerini esas almakla beraber kendi aralarında uygulama bakımından farklılıklar göstermiştir. Bununla beraber Benna ve arkadaşlarının temel görüşleri hepsi tarafından esas alınmıştır.

Bu nedenle bu ülkelerdeki İslami hareketleri değerlendirilirken, Benna’nın liderliğini yaptığı Müslüman Kardeşler hareketinin bütün İhvan mensupları tarafından benimsenen ve örgütün tarihi boyunca değişmeyen temel görüşlerini özetlemekte fayda vardır.

1) İslami hükümler, emir ve yasaklar insanların dünya ve ahiret işlerini düzenler. İslam inanç ve ibadet olmakla beraber aynı zamanda din ve devlettir.

2) İhvan-ı Müslimin, Kur'an'a ve sünnete vurgu yaparak İslam'ı sahabenin, tâbiînin ve selef-i salihinin anladığı şekilde algılar. Buna göre İslam'ı asrın rengine değil, asrı İslam'ın rengine boyamak gerektiğini kabul eder.

3) İhvan-ı Müslimin hareketinin sünni, sufi, siyasi, iktisadi, ilmi, kültürel ve sportif boyutları vardır. Bu hareketin genel hedefleri iki kısımdır: Birincisi, bütün Müslüman topraklarının yabancıların hakimiyetinden kurtarmak; ikincisi, bu hür vatanlarda İslam'ın hükümlerini geçerli kılıp İslam'ın sosyal düzenini uygulamak. Özel hedefler ise Müslümanların içinde bulundukları toplumun ihtiyaçlarına göre değişebilir.

4) İhvan-ı Müslimin hareketine katılacak kişilerin önce kendi nefislerini İslami esaslara göre terbiye etmeleri gerekmektedir. İslami esaslara göre aile kurmalıdırlar. Sonra Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak toplumu düzeltmeye, onları emperyalist ve seküler anlayışların etkilerinden kurtarmaya çalışmalıdırlar. Böylece İslam ümmeti korunacak ve birliği sağlanacaktır. Sonuçta bütün dünyada İslam’ın hakim olmasıyla adalet ve huzur sağlanmış olacaktır.

5) İhvan-ı Müslimin'e göre, İslam dinine dayalı bir toplum insanlık için en uygun bir sistemdir. İslam şeriatının bütün zaman ve mekanlarda uygulanabilir olduğu kabul edilir. Çünkü İslam'ın emir ve yasakları bütünüyle uygulandığında, mükemmel bir sosyal ve ekonomik düzen kurulmuş olur. Bu emir ve yasakların bazılarının terk edilmesi insanı istenilen amaca ulaştırmaz. Her zaman ve her mekan için insanlığın bütün problemleri ancak Kur'an ve sünnetin hükümleriyle çözülebilir.

6) İhvan-ı Müslimin’in hedeflediği sistem bir teokrasi veya diktatörlük sistemi değildir. Yönetimin bir kutsiyeti yoktur. Yönetimde Kur'an ve sünnet hükümlerine uyulması zorunludur. Toplumun temsilcisi olan Ehl-i Şûrâ devlet başkanını seçer. Devlet başkanı da Ehl-i Şûrâ'ya danışarak devleti yönetir. Devlet başkanı bu şûrâ tarafından denetlenir.

7) Bu devlet modelinde İslam coğrafi sınır tanımaz, kan bağına itibar etmez. Bütün Müslümanlar onun için tek bir ümmettir. Hilafet İslam ümmetinin sembolüdür. Halife İslam ülkeleri arasında bir bağ olup Allah'ın sistemindeki hükümlerini uygular.

8) İhvan-ı Müslimin’e göre, Mısır'daki anayasa batıdan alındığı için İslam'a uygun olmayan hususlar içermektedir. Bunların değiştirilmesi gereklidir. Ona göre kişilerin hürriyetini koruyucu, şûrâ esasına dayalı, kuvveti milletten alan idarecilerin millete karşı sorumlu olduklarını ifade eden ve onların her türlü sultasını reddeden anayasa hükümleri İslam'a uygundur.

9) İhvan-ı Müslimin'e göre, İslami devlet düzeninde ekonominin kendisini has özellikleri ve prensipleri vardır. Bu özelliklerin tümü ne kapitalist ne de sosyalist bir düzende mevcuttur. İslam ekonomik hayatı sosyal adaleti tesis etmelidir. Bunun için şu prensiplere uyulmalıdır: mutlak vicdan hürriyeti, insanlar arasındaki tam eşitlik, insanlar arasında karşılıklı dayanışma.

İslam ferdi mülkiyet hakkını kabul eder. Ancak onu sınırlar. Mal mülkiyeti konusunda kişi her şeyin Maliki olan Allah Teâlâ'nın vekilidir. Kişinin malın mülkiyetine sahip olması demek, onu koruması ve insanlara faydalı olacak şekilde kullanmasıdır. Malın israfı yasaktır. Sosyal adalet sağlamada zekat sisteminin de hayata geçirilmesi gereklidir. Çünkü zekat  Allah’a kulluk etme ve sosyal bir görevdir.

10) İhvan-ı Müslimin’e göre insanlar arasında renk ve ırk ayrımı yapılamaz. Müslüman ve zimmî aynı görev ve sorumluluklara sahiptir. Zimmîlere bazı konularda kendi kanunları uygulanmalıdır. İbadet, düşünce, ifade, eğitim ve mülkiyet hakları korunmuş ve bütün bu haklar şerri hükümlerle belirlenmiştir.

İhvan-ı Müslimin, hedeflerine ulaşmak için uyguladığı metodlar zaman içinde değişikliğe uğramıştır. Zamanla radikal eylemlere yönelmiştir. 1954'ten itibaren Cemal Abdulnâsırın rejimi tarafından çeşitli işkencelere maruz kaldıklarından, cihad fikrini daha geniş bir alana yaymışlardır. Ancak 1970'li yıllardan sonra örgüt rejimle uzlaşmacı bir yola girerek radikal eylemlerden uzak durmuştur. Örgüt Arap baharından sonraki yıllarda bir siyasi parti haline gelerek parlamentoya girmiştir.

 

Suriye

Müslüman Kardeşler Suriye'de ilk şubesini 1937 yılında açtı. O yıllarda Suriye Fransız işgali altındaydı. Bu şubenin açılışında ve yayılmasında en etkili olan kişi Mustafa es-Sibâî’dir. Sibâî Kahire'de öğrenci iken Hasan en- Benna ile tanışmıştı. Sibâî Suriye'de daha önce mevcut olan bazı İslami hareket cemiyetlerini İhvan-ı Müslimin içinde topladı. Kendisi de el-murâkıbü’l-âm seçildi.

Bu teşkilat Fransızların Suriye'den 1946'da çekilmek zorunda kalmalarından sonra ortaya çıkan krizde aktif rol oynadı. Teşkilat 1947 yılında yapılan seçimlere katılarak halktan büyük bir destek aldı. 1948'de Araplar Filistin'de İsrail'e karşı yenilince teşkilat şehirlerde daha güçlendi. Çünkü teşkilat batı ile ortak çalışma yapılmasına karşı idi.

Bundan sonra Suriye üst üste askeri darbeler yaşadı. Bu darbeler teşkilat üzerinde baskılar uyguladılar. Çünkü bu askeri darbeler batılı emperyalistler tarafından yaptırılıyordu ve İhvan-ı Müslimin emperyalistler için çok büyük bir düşman idi. Bu baskılardan kurtulmak için teşkilat bazı diğer organizasyonlarla birlikte el-Cebhetü’l-İştirâkiyyetü’l-İslam’ı  kurdu.

Bu dönemde Suriyeli İhvanda İslam sosyalizmi fikri hakimdi. Bu fikirler Sibâî tarafından kitaplaştırılarak,  İştirâkiyyetü’l-İslam başlığı ile 1959'da yayınlandı.

1954 yılında Müslüman Kardeşler Mısır'da yasaklandı. Bundan dolayı teşkilatın Suriye şubesi de siyasi faaliyetlerini durdurdu. Teşkilat daha çok eğitim ve öğretim işlerine yöneldi. Teşkilatın başına Isâm et-Attâr geçti. Ancak 1958 yılında iktidardaki Baas partisinin gayretleri ile Mısır ile Suriye birleşince, Mısır'da olduğu gibi Suriye'de de siyasi partiler ve İhvan Teşkilatı kapatıldı. Buna karşı İhvan teşkilatı, Suriye'nin Mısır'dan ayrılması için çalıştı. 1961'de Suriye ve Mısır devletlerinin birliği bozuldu ve Suriye'de siyasi faaliyetlere izin verildi. İhvan 1962 seçimlerine katılıp parlamentoya girdi.

1963'te Baas partisi tekrar iktidara geldi. Baas partisinin İslami ilkelere uyum sağlayamamasına karşı çıkan İhvan teşkilatı diğer partilerle birlikte tekrar kapatıldı. Liderleri et-Attâr ise sürgüne gönderildi. Bundan sonra teşkilat rejimle olan ilişkileri konusunda ikiye ayrıldı. Bir kısmı rejim ile ılımlı geçinmek isterken diğer grup Baas iktidarına karşı silahlı cihadı savundu.

Hafız Esad 1970'te iktidara geldi ve din karşıtı bir politika izledi. İhvan-ı Müslimin, 1973 anayasasındaki “demokratik, halkçı ve sosyalist” şeklindeki tanımlamalara karşı çıkarak, anayasaya devletin dininin İslam olduğunun yazılmasını istedi. Ancak bu istek kabul edilmedi.

Hafız Esad, Haziran 1976'daki Lübnan iç savaşında Müslüman gruplarına karşı olan Mârûniler’in yanında yer aldı. Bunu beklemek tabiidi. Çünkü Esad’ı iktidarda tutan yabancı emperyalist devletler Müslümanlara karşıydılar. Müslümanları, kendi emellerini gerçekleştirme konusunda tek engel olarak görülüyorlardı. Ortadoğu'da İslam'ın güçlenmesi işlerine gelmiyordu. Bu nedenle Ortadoğu'daki ülkelerin iktidarlarını İslam'a karşı düzenliyorlardı. Bu nedenle halk Esad'ın Müslümanlara karşı cephe alması nedeniyle, onu İsrail'in ve Amerikalıların ajanı olmakla suçladı.

Suriye’nin Lübnan'daki iç savaşa karışması dolayısıyla İhvan-ı Müslimin Esad iktidarına karşı çıkarak cihat ilan etti. Asker ve polislerle çatıştı. 1980 yıllarında birçok büyük gösteriler ve grevler yapıldı. Buna karşı Esad teşkilat mensuplarına ağır cezalar getirdi. 26 Haziran 1980'de Esad'a karşı başarısız ve şaibeli bir suikast girişimi bahane edilerek 3000 İhvan mensubu tutuklandı ve bir çoğu idam edildi.

Teşkilat bu baskılara ve işkencelere karşı, Suriye'deki diğer örgütleri çevresinde toplayarak yeni bir cephe kurdu. Suriye hükümeti bu cepheye karşı da acımasız faaliyetlere girişti. Bu amaçla teşkilatın kalesi olan Hama şehrine 1982 şubatında saldırdı. Binlerce kişi öldürüldü ve şehir yıkıldı. Bu olay İslam cephesinde çeşitli bölünmelere neden oldu. Örgüt liderleri Suriye dışına çıktılar. Sovyetler Birliği'nin dağılması Esad'ın arkasındaki Rus desteğini zayıflattı. Körfez Savaşı'ndan sonra Suriye, İsrail ile barış görüşmelerine başladı. Bu ortamda Esad rejimi İhvan-ı Müslimin’e karşı daha ılımlı davranma ihtiyacını duydu. Böylece teşkilatın değişen lider kadrosu bir süre için rejime karşı cihad çağrısını durdurdu. Bu durum 2000 yıllarına kadar devam etti.

 

Ürdün

İhvan-ı Müslimin’in Ürdün şubesi Hâc Abdüllâtif el-Kura tarafından 1940 yılında Salt şehrinde kuruldu. Kral Abdullah bu teşkilatın kurulmasına, siyasete karışmamaları şartı ile kabul etti. Ancak 1948 Arap-İsrail savaşından sonra Batı Şeriada teşkilat güçlenerek siyasileşmeye başladı. 1953'te teşkilatın başına Abdurrahman el-Halife geçti. Hâşîmî rejimi İhvan-ı Müslimin’i meşru bir örgüt olarak kabul etti ve faaliyetlerine izin verdi. Kral Hüseyin teşkilatın hareketini kontrol altında tutmak için liderlerini tutuklatsa da, teşkilat onunla iyi geçindi. Çünkü Kral Hüseyin’in komünist, Baasçı ve Nâsırcı gruplara karşı oluşunu teşkilat destekliyordu. 1951 yılında itibaren İhvan teşkilatı seçimlere katıldı ve parlamentoya girdi. 1962'de bütün siyasi partiler Batı Şeria'daki seçimleri boykot etmesine karşı, İhvan-ı Müslimin boykota katılmadı. 1967'de Batı Şeria İsrail tarafından işgal edildi. Bundan sonra teşkilatın bazı mensupları Filistin Kurtuluş örgütü saflarında İsrail'e karşı silahlı mücadeleye katıldı.

İhvan-ı Müslimin 1980 yıllarından itibaren Ürdün'deki rejimin İslam açısından meşru olup olmadığını eleştirmeye başladı. Bunun üzerine rejim tarafından bu eleştiriler tehlikeli görülerek teşkilat üyeleri tutuklandı. Kral Hüseyin batılı müttefikleri ve akıl hocaların etkisiyle parlamentoyu askıya aldı. Ancak halktaki şiddetli tepki Kral Hüseyin'in 1989'da tekrar seçim yapmasına neden oldu. İhvan-ı Müslimin bu seçime katıldı ve %40 oranında başarı sağladı. Bu durumda parlamentodaki dengeler değişti. Bunun sonunda İhvan, kanunların İslam'a uygun hale getirilmesini talep etti. Teşkilat seçim kanunu gereğince, fikren kendisine yakın olan bağımsızlarla birleşerek Şubat 1993'te Cebhetü’l-amelî’l-İslâmi adlı bir siyasi partiye dönüştü. Bu parti 1993 seçimlerinde önemli başarılar elde etti.

 

Sudan

Mısır'da okuyan Sudanlı öğrenciler geri döndüklerinde 1940 yıllarında İhvan-ı Müslimin teşkilatının bir şubesini Sudan'da kurdular. Buraya siyasi partilere mensup öğrenciler katıldılar. Daha önce komünist gruplara yakın olan ve İslami sosyalizmi destekleyenler Hareketü’l-takrîrî’l-İslâmî’yi kurdular. Hareket sosyalist bir İslam devleti kurulmasını hedefliyordu. Bu gruptaki birçok üye aynı zamanda İhvan-ı Müslimin mensupları idiler. Ancak bu beraberliğe bazıları karşı çıkınca İhvan-ı Müslimin örgütünün resmileşmesi için Ağustos 1954'te bir kongre yapıldı. Burada Sudan İhvan-ı Müslimin örgütünün resmen kurulduğu ilan edildi ve başına el-murâkibû’l-âm olarak Reşîd Tâhir getirildi.

Bu örgüt, İngilizlerin Sudan'dan çekilmesi halinde Mısır ile birleşmeyi savunuyordu. Ancak Cemal Abdülnâsır'ın Mısır'da teşkilata yaptığı zulmü görünce bu görüşlerden vazgeçildi ve Sudan’ın tam bağımsızlığı için mücadele edildi.

1958 yılında General İbrahim Abbûd bir darbe yaptı ve bütün siyasi partileri kapattı. Ancak İhvan teşkilatını dini bir hareket olarak kabul ettiği için onların faaliyetine müsaade etti. Reşîd Tâhir'in bazı destekler alarak askeri rejime karşı baş kaldırma hareketi yapacağı yayılınca, İhvanın da faaliyetleri yasaklandı.

Sudan'daki halk hareketleri General Abbûd’un 1964'te iktidardan uzaklaştırılmasına neden oldu. Bu harekete İhvan da katıldı. Bunun sonunda İhvan daha geniş bir tabana yayıldı. Bu faaliyetleri yöneten Hasan Tûrâbî idi. Tûrâbî 1964'te Cebhetü’l-Misâki’l-İslâmî teşkilatını kurdu. Bu teşkilat ağırlıklı olarak siyasi konularla ilgileniyordu. İslami anayasa çalışmalarını hızlandırdı. Mayıs 1965 seçimlerinde parlamentoya girdi. Burada Sâdık el-Mehdi'nin liderliğindeki Hizbü’l-Ümme teşkilatı ile birlikte İslami anayasa faaliyetlerini yoğunlaştırdı ve komünist hareketlere karşı durdu.

1969'da Nümeyrî bir askeri darbe yaptı. Bundan sonra İhvanın yöneticileri ve üyeleri, Tûrâbî de dahil tutuklandı ve bir kısmı öldürüldü. 1971 Temmuz'da sol eylemli bir darbe girişimi yapıldı. Bu darbe girişimi Nümeyrî’nin dini gruplarla arasını düzeltmesine neden oldu. Bunun sonucunda İhvan üyeleri ve Tûrâbî hapisten çıkarıldı. İhvan tekrar çalışmaya başladı. Üniversite öğrencilerini aralarına kattı. 1973 anayasasında hukuğun ana kaynının İslam olduğu belirtildi. Bundan sonra kanunların İslam'a göre yeniden yapılanmasına başlandı. Bu çalışmaları İhvan destekledi. İhvanın bu başarıları onu daha güçlü bir duruma getirdi. 1979'da Hasan et Tûrâbî kanunların şeriata uygunluğunun kontrol eden başsavcı oldu. 1984'te kanunların İslamileştirilmesi için olağanüstü hal ilan edildi. Burada kurulan mahkemelerde birçok İhvan üyesi görev aldı.

İhvan-ı Müslimin’in bu güçlenmesi batılı emperyalistleri ve onların işbirlikçilerini rahatsız etti. Ellerindeki gücün ve otoritenin yok olacağından korktuklarından her zamanki gibi, çeşitli bahaneler yaratılarak Mart 1985'te İhvan liderleri tutuklandı. Ancak İhvanın da katıldığı halk ayaklanmaları Nümeyrî iktidarının düşürülmesine neden oldu. Bundan sonra Sudan'daki bütün İslami gruplar ve İhvan-ı Müslimin bir araya gelerek bir kongre yaptılar ve el-Cebhetü’l-Kavmiyyetü’l-İslamiyye’yi kurdular. Bu cephe Nisan 1986 seçimlerinde 3. büyük parti oldu. Bu cephe Mayıs 1988'de düşen hükümetin arkasından kurulan yeni hükümette görev aldı ve Hasan et Tûrâbî Adalet Bakanı ve Başsavcı oldu. Bu hükümet 30 Haziran 1989'da Albay Ömer Hasan El-Beşir'in yaptığı bir darbe ile devrildi. Beşir, Tûrâbî'nin liderliğindeki cephe ile iyi geçindi ve onun desteğini aldı. Önceki görevlerine gelen cephe mensuplarının, daha önce başlattıkları kanunların İslam şeriatına uygun hale getirme çalışmaları devam etti.

Tûrâbî'nin bu başarılı çalışmaları ile cephenin güçlenmesi Beşir’i korkuttu. Cephe parlamentoda çoğunluğa sahipti. Devlet başkanının gücünü sınırlayıcı anayasa değişiklikleri gündeme gelince Beşir, Aralık 1999'da cephenin ülkeyi böleceğini bahane ederek parlamentoyu feshetti ve olağanüstü hale geçti. Böylece ülke tekrar eski sömürü düzenine geri dönmüş oldu.

 

Libya

İhvan-ı Müslimin’in Libya'da yer etmesi 1940'lı yıllardan itibaren Mısır'da okuyan Libyalı öğrenciler ve 1960'tan sonra Mısır'dan Libya’ya sığınan alim, akademisyen ve öğretim üyeleri tarafından sağlanmıştır. Bu kişiler vasıtasıyla Libya gençliği arasında İhvanın fikirleri yayılmıştır. İhvan Teşkilatı diğer ülkelerde olduğu gibi Libya için özel ilkeler ortaya koymuştur. Bu ilkeler şunlardır:

> Libya'nın İslami Arap kimliğine saygı,

> Libya halkının sahih bir İslam akidesi üzerinde eğitilmesi,

> Ülkenin içinde bulunduğu durumu değiştirmek için farkındalık ve diyaloğu esas almak,

> Toplumsal ve değersel bozulmaya karşı mücadele etmek,

> Batının Libya'yı istila ve kuşatmasına karşı durmak,

> Libya halkının onurlu bir yaşamı için hürriyet ve hukuk üstünlüğünü talep etmek,

> İhvanın İslami anlayışının Libya'da yayılması için ortam oluşturmak,

> Mısır İhvan-ı Müslimin’i ile rabıta halinde olmak.

Libya'da İhvan hareketi Mısırlı Doktor İzzettin İbrahim ve arkadaşları tarafından örgütlenmiştir. Daha sonra hareketi Libyalılar devam ettirmişlerdir. 1970'li yıllara gelindiğinde İhvan özellikle Bingazi'de önemli bir konum kazanmıştır. Doktor İzzettin İbrahim Bingazi'de herkese ulaşıp İhvanın düşüncelerini aktarmıştır. Bu hareket Libya'daki diğer İslami hareketlerin esasını teşkil etmiştir.

Doktor İzzetin İbrahim Kahire’de 1928'de dünyaya geldi. Genç yaşta Hasan en-Benna ile tanışmıştır. İhvan teşkilatında önemli görevler yapmıştır. Yusuf el- Karadavî ve Said Ramazan el-Buti gibi şahıslar İzzettin İbrahim'den etkilenmiştir. Ancak 1949'da Mısır'da İhvana yönelik baskıların çok artması üzerine, çöl yoluyla Libya'nın Bingazi şehrine göç etmiştir. Burada faaliyetlere devam ederek Müslüman Gençler Cemiyetini kurmuştur. İzzettin İbrahim 1954'teki Mısır devriminden sonra Mısır'a geri dönmüştür. Ancak onun Libya'daki çalışmaları Libya İslami hareketler için bir kuruluş safhası oluşturmuştur. Bunun sonucu olarak 1967'de Dr. Amr Halife el-Namî ve Abdülkerim Cihan önderliğinde Libya'da İhvan-ı Müslimin şubesi resmen kurulmuştur.

1969'da Kaddafi bir askeri darbe ile Libya’da iktidara geldi. Kaddafi bütün cemiyet ve partileri kapatırken İhvanın faaliyetlerini de yasakladı. İhvan aleyhine şiddetli bir soruşturma başlattı. Kaddafi neden İhvandan korkuyordu? Her ne kadar İslam taraftarı gözükse de, İhvanın fikir ve ilkeleri onu rahatsız etmişti. Belki de kendisine darbe fırsatı veren dış güçler bunu kendisinden istiyordu. Bu nedenle İhvan teşkilatı dış güçlerin olduğu gibi Kaddafi'nin de korkulu rüyasıydı.

Kaddafi'nin baskıları sonucu kurucu liderlerden Dr. Amr Halife hapislerde ve sürgünde yaşadı. Dr. Amr Halife 1970'te köyüne çekilip her şeyle ilişkisini kesmesine rağmen, 1981'de gözaltına alındı ve ağır işkencelere uğradı. 1986'dan sonra kendisinden bir daha haber alınamadı. Herhalde birçok İhvan üyesi gibi zindanlarda şehit olmuştur.

Kaddafi’nin İhvan korkusu devam ediyordu. 1989'da tekrar 150 hareket önderini tutukladı. İhvanın üzerindeki baskılar 2005'e kadar devam etti. Kaddafi iş birliği yaptığı dış güçlerin istediklerini yerine getiriyordu. Ancak aynı dış güçlerin kendisini de yok edeceğini hatırına getirmiyordu. Bu durum Arap baharına kadar devam etti.

 

Irak

Irakta ehl-i sünnet insanları arasındaki en yaygın hareket İhvan-ı Müslimin hareketidir. İhvanın görüşleri 1940'lı yılları başlarında Basra ve Bağdat civarında insanlara duyurulmaya başlandı. Ancak İhvanın ilk teşkilatlanması 1941-1946 yılları arasında olmuştur. Bağdat Mühendislik Fakültesi hocalarından Hüseyin Kemalettin mühendislik, hukuk ve tıp öğrencilerini, Ahmet Abdülhamit ise lise öğrencilerini örgütledi. İhvan teşkilatındaki öğretim görevlileri, yabancı hocaların öğrencileri ifsad etmelerine ve komünizmin Irak gençlerinin arasında yayılmasına karşı onları şuurlandırmaya çalıştılar. Bu çalışmalarla İhvan Bağdat, Basra ve Erbil çevrelerinde tanınmaya başladı.

Muhammed Mahmut es-Sevvaf, Ezher’deki üniversite öğrenimi esnasında Hasan el-Benna ile tanışmış ve İhvana katılmıştı. Es-Sevvaf Irak'ta İhvan-ı Müslimin mürşitliğine tayin edildi. Hüseyin Kemalettin'in temelini attığı teşkilatın başına mürşit oldu. 1915 doğumlu olan Sevvaf  Musul'daki Tay Arapları aşiretine mensuptu. Bazı üniversite ilim adamlarıyla birlikte el-Uhevtü’l İslamiyye  (İslam Kardeşliği) teşkilatını kurdu. Bu teşkilat esas olarak Iraklı aydınlara hitap ederek onlara amaçlarını anlattı. Aynı zamanda Nizameddin Abdülhamit başkanlığında İhvanın bir şubesini kurarak Irak Kürtleri arasında da teşkilatlandı. Böylece 1950'li yıllarına gelindiğinde Irak'ın en önemli İslami hareketi oldu.

14 Temmuz 1958'de Irak'ta Rusya'nın teşvikiyle sosyalist bir darbe yapıldı. İslam'dan korkan sosyalist emperyalistler İhvana yönelik baskıya başladılar ve çok sayıda İhvan mensubunu tutuklayıp şehit ettiler. Bu arada es-Sevvaf da tutuklandı ve dergisi kapatıldı.

Her zamanki gibi sosyalist emperyalistler İhvanı halkı ayaklandırmakla suçladılar. Oysa Sevvaf’ın böyle bir amacı yoktu. Bu durum İhvan arasında bölünmelere neden oldu. Bir kısmı İhvan Arap milliyetçiliğine meyletti. Bu parçalanma dış güçlerin ve onların işbirlikçilerinin işine geliyordu. Sevvaf 1959'da serbest bırakılınca Suudi Arabistan'a gitti. Böylece İhvan hareketi Irak'ta söndürülmüş oldu.

İhvanın zayıflaması sonucu Irak gençliği Baas partisine yöneldi. Bunun karşısında Abdülkerim Zeydan 1960'da Hizbü’l İslam adıyla gençleri bir araya getirip bir parti kurdu. Amaçları İslam dışı fikir ve faaliyetlerinin etkilerinden gençleri kurtarmaktı. Bu parti Irak'ın bütün gençlerini hiçbir mezhep, ırk, soy farkı gözetmeden bir araya getirmeye çalıştı. Amacı İslam'ın temel ilke ve ahlakının kişi, aile ve toplum bazında hayatın bütün alanlarında uygulanmasıydı. Bunun için her türlü ayrımcılık ve dinsizlik eylemlerine karşı cephe aldı.

Ancak bu faaliyetler Baas yöneticilerin emrinde olduğu dış güçleri korkutmuştu. Bunun için Abdülaziz el-Bedîi gibi önemli İslam önderleri tutuklandı ve işkencelerle öldürüldü. Bu şiddetli baskı sonunda İhvan legal faaliyetlerine son verdi. 1991 Kuveyt istilasından sonra ilan edilen genel aftan İhvan da faydalandı. Ancak İhvan hala rejimin korkulu rüyasıydı. Bu nedenle 1996 yılında İhvan mensupları yeniden tutuklandılar. Hatta liderlerinin hanımlarına ve kızlarına da işkence yapıldı. Bütün bu işkencelerin ve zulümlerin başında Saddam Hüseyin vardı. Ancak Saddam’ın işbirliği yaptığı dış güçlerin kendini nasıl yok ettiğini daha sonra bütün insanlık şahit oldu.

İhvan teşkilatı 2003'te Saddam Hüseyin karşıtı Irak muhalefeti ile birlikte hareket etmişti. Günümüzde Hizbü’l İslam (İslam Partisi) olarak Irak yönetiminde yer almaktadır. Saddam’dan sonra Irak'ı işgal eden yabancı güçler Irakın siyasi ve ekonomik olarak istikrarlaşmasını engellemişti. Bu bağlamda birçok siyasi kriz ve çalkantılar Irak'ta bugün de hüküm sürmektedir. Bu kriz ve çalkantılardan İhvan teşkilatı da nasibini almıştır. Her ne kadar amaçları Irak'ta bir İslam Devleti inşa etmek olsa da, bu amaçlarına ulaşmaları bugün için zordur.

Günümüzde Irak Devleti ABD ve İngiltere işbirliği ile yönetilmektedir. Bu yönetim milliyet ve mezhep ayrımcılığı politikalarını esas aldığından hiçbir zaman Irak'ta huzur oluşmayacaktır. Mevcut partiler eski durumlarını tamamen terk ederek yeni duruma uyum sağlamışlar ve dış emperyalistlerle işbirliğine girişmişlerdir. Emperyalistlerin istediği Irak'ı milliyetçilik ve mezhep kavgalarıyla bölmek ve zayıflatmaktır. Bugün için, bu politikalarında başarılı oldukları görülmektedir. Bu ortamda İhvan teşkilatı baskı altında kaldığından bazı liderleri Suudi Arabistan'a sığınmıştır. Böylece Irak'taki İhvan hareketi de fikir değişikliğine uğramıştır. Bugün Hizbü’l-İslâmi olarak iktidar ortağı olan İhvan-ı Müslimin’in de uluslararası güçlerin işbirlikçisi olduğu ithamları yapılmaktadır. Bunun nedeni açıktır. Irak ABD tarafından istila edilmiş, bunun sonunda İslami hareketler rayından çıkmıştır. Bir görüşe göre İslami hareketler ABD istilasına karşı direnişi ve yapılanmalarını bırakmıştır. Uç yapılanmalarının da ABD'ye karşı duruş sergileyememeleri sonucunda,  İslami hareketlerin uluslararası emperyalizmin başı olan ABD ile aynı safta yer alma konumunda gözükmüştür.

İslami hareketler yeniden ıslah ve birleşme fikrine geri dönmelidir. Müslümanların kendi aralarında güçlü bir ittifak oluşturarak Irak'ı ABD güdümünden çıkarması gerekir. Böyle bir davranış İslami hareketlere tekrar eski itibarını kazandıracak ve Irak'ta kurtuluş için bir başlangıç olacaktır.

 

Suudi Arabistan

İngiliz destekli Suud ailesi 1770 yılından itibaren, Osmanlı’ya karşı savaşır. 1911'de iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakkiciler İngilizlerin de oyununa gelerek, Sultan Abdülhamid'in İstanbul'da gözetim altında tuttuğu Şerif Hüseyin'i Mekke'ye Emir olarak gönderir. 1915'te İngilizlerle işbirliği anlaşması imzalayan Suud idaresi giderek güçlenir ve Osmanlıları sıkıştırır. Bununla yetinmeyen İngilizler bu kez Haziran 1916'da Şerif Hüseyin'i de oyuna getirerek Osmanlı'ya karşı ayaklandırır. İngilizler Şerif Hüseyin ve yandaşlarına, sizi Osmanlı'dan kurtaracağız ve bağımsız olmanızı sağlayacağız demişti. Şimdi ise aynı İngilizler klasik dostları Fransızlar ve büyük patron ABD Araplara, “size demokrasi getireceğiz” diyorlar. 1916'da Şerif Hüseyin'i aldatarak Osmanlı'ya karşı ayaklandıran İngilizler, bir yıl sonra Fransızlarla birlikte bölgenin yeni haritalarını çizerek Filistin'i dünyanın dört bir yanında yaşayan Yahudilere bir vatan olarak verdiler. İngilizler Suud ailesiyle işbirliğini sürdürerek Şerif Hüseyin'e kazık atmaya devam eder ve onu Suudi Arabistan'dan alarak Ürdün’e yerleştirir. Böylece Suud ailesi İngilizlerin desteğiyle Hicazın tümüne hakim olur ve o günden beri bu coğrafyanın en tehlikeli yönetimi olur. Yani son 100 yıldır bu coğrafyada yaşayan her şeyin arkasında, yanında ve içinde hep Suud ailesi vardır. Böyle bakıldığında son dönem Arap ülkelerinde yaşanmakta olan ayaklanma ve devrimlerin anlamı daha iyi anlaşılır.

Suudi Arabistan, İslam dünyasının son iki asırda yaşadığı sorunların tamamında emperyalizmden yana olmuş ve onların emirleri ile İslam'ı baltalayan ve İslam'ı ortadan kaldırmaya yönelik fiillere girişmiştir. Bu durumu Suudi yöneticileri açısından anlamak kolaydır. Çünkü Suudi Arabistan 1770 tarihinden itibaren İngilizler tarafından sınırları belirlenerek Suudi ailesine hediye edilmiştir. Şimdiki Suudilerin iktidarını İngilizler İslami yozlaştırmak için ortaya çıkardı. Bunun sonucunda Vehhabiliği resmi din olarak kabul etmek zorunda kalmışlardı. Böylece Suudi Arabistan'ın başından beri emperyalizme hizmet amacıyla kurulduğu herkese malumdur. Dün nasılsa bugün de Suudiler bu görevlerinden sapamazlar. Aksi halde batılı emperyalistler Suudi ailesinin ellerinden bu iktidarı kolaylıkla alırlar. Suud Krallığı bunu çok iyi bildiğinden emperyalizm ile her türlü işbirliğini İslam'a karşı sürdürmektedir.

Uluslararası emperyalizm Arap-İslam dünyasında kendilerinin gücünü elinden alabilecek en etkili gücü İhvan-ı Müslimin'de görmüştür. Bu nedenle bu hareketi ortadan kaldırmak için her yola başvurmaktadır. Suudi Arabistan'a da İhvanı etkisizleştirme görevini vermiştir. Suudi Arabistan'da bu görevi titizlikle yerine getirmeye çalışmaktadır.

Suudi Arabistan'daki İslami hareketlerde İhvan-ı Müslimin’in fikirlerinin Vehhabilik ile bütünleştirerek yozlaştırılmasına şahit olunmaktadır. Suudi Arabistan'ın bu yozlaşmış İslami hareketleri himaye etmektedir.

Bazı İslam alimleri kendi ülkelerinde gördükleri baskı sonunda Suudi himayesine girmeyi bir imkan olarak görmüşlerdi. Ancak sonuç istedikleri gibi olmamış, Suud onların İhvan düşüncelerini saptırmaya çalışmıştır. Onları Vehhabilik ile aşılamaya çalışmıştır. Vehhabilik fikrine yanaşmayan İslam alimleri ise yollarını Suudlarla ayırmıştır.

Bu durum geçmişte Suud yönetimi ile çalışan Sahva ve Sururî hareketi için de geçerlidir. Bu hareketin alimleri Vehhabiliğe karşı gelince, Mısır'da ve Bengaladeş'te olduğu gibi hapislere atılmıştır. Bunların bir kısmı idam ile yargılanmaktadır. Bu konumu ile Suudi Arabistan artık İslam alimlerini ve İslami hareketleri himaye eden bir ülke görünümünden çıkmıştır.

Arap ülkelerindeki uluslararası sosyalist rejimler katletmek, hapsetmek ve itibarsızlaştırmak için birçok İslam aliminin peşine düşünce, bu alimler Suudi Arabistan’da nefes alacaklarını düşünerek buraya gelmişlerdi. Ancak bunun Suudilerle işbirliği içinde çalışan ulusalcı sosyalist rejimlerinin bir tuzağı olduğunu düşünememişlerdir. Suudi Arabistan, ülkelerinden kopup gelen Müslüman hareketleri ve alimleri pasifize ederek  emperyalizmin hizmetine sürüklemişlerdir. Bunun sonunda birçok İslam alimi yollarını Suudlardan ayırmıştır.

Suudi Arabistan’ın bu amacı Arap baharı esnasında gösterdiği faaliyetlerde iyice ortaya çıkmıştır. Artık kimse bu konuda tereddüt sahibi değildir. Suudilerin gerçek İslam'a karşı çıkmaları onlar için bir varlık sorunudur Böylelikle kendilerini savunmakta ve avunmaktadırlar. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, bu dünya hayatı geçicidir ve insanlar dünyada yaptıklarından ahirette hesap vereceklerdir. Dünyadaki zenginlikleri ve İslam düşmanı emperyalistler ahirette hiçbir şekilde Suudları koruyamayacaklardır.

“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut, 29/64)

“Muhakkak Allah inkar edenleri ve zulmedenleri ne bağışlar ne de doğru bir yola eriştirir.” (Nisa, 4/168)

“Onlar yeryüzünde herkesi yıldıracak değillerdir. Kendilerini koruyacak Allah'tan başka kimseleri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Üstelik onlar Hakkı işitmeye tahammül edemiyorlar ve görmüyorlardı.” (Hud, 11/20)

 

1930 yıllarında Mısır'da kurulan Müslüman Kardeşler teşkilatı diğer Arap ülkelerine de şubeler kurarak hedefledikleri amaçlarına yönelik faaliyetler yapmıştır. Bu faaliyetler birçok kere kesintiye uğramış ve teşkilat mensupları büyük bir zulüm ve katliamla karşı karşıya kalmıştır. Ortadoğu'daki Arap ülkeleri yıllarca İngiltere'nin işgali ve egemenliği altında yaşamıştır. Bu süreçte İngilizler bu ülkelerde İslam'ı yok etmek için birçok batıl fikirler üreten reformcu görüşler ileri süren kadrolar yetiştirmiştir. Ülkeleri yöneten askeri ve sivil yöneticileri kısmen kendilerine bağlanmış ve bunlar vasıtasıyla bu ülkelerde istedikleri zaman askeri darbeler ve halk ayaklanmaları yapmıştır. Bu darbeler ve ayaklanmalar bahane edilerek gerçek Müslümanların oluşturdukları örgütler yok edilmeye çalışılmıştır. Bu örgütlerin başında da Müslüman Kardeşler Teşkilatı gelmektedir. Müslüman Kardeşlerin görüş ve faaliyetleri emperyalist güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerini korkuttuğundan, bu teşkilat zamanla birçok kayıplar vermiştir. Bu durum Arap baharı denilen olaylar ortaya çıkmasına kadar devam etmiştir. Arap baharı ortaya çıkmasından sonra Ortadoğu'da yeni bir siyasi durum ortaya çıkmıştır. Bu oluşumun detayları bundan sonraki yazımızda ele alınacaktır.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için:  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa        Yorumlar

Arap Ülkelerinde

Müslüman Kardeşler Hareketleri

Yayınlama Tarihi: 25.09.2022