Son üç asırdır insanlar, aklın gücü ve sınırı hakkında farklı düşünceler ortaya atmışlardır. Özellikle aydınlanma dönemi sonrasında gelişen akılcılık akımı, insanları aklın gücü konusunda çok farklı yerlere götürmüştür.  Pozitif bilimlerdeki ilerlemeler, teknolojinin gelişmesi, insanların tabiatı incelemeleri, birçok yeni bilgilere ulaşmaları onların aklın gücü konusunda fazla iyimser olmalarına sebep olmuştur. Akılla her gerçeğin anlaşılabileceği ortaya atılmış ve bunun sonucunda semavi dinler, vahiy bilgileri ve peygamberlik inkar edilmiştir.

Bunlar aslında insan nefsinin arzu ettiği şeyler olup gerçekle bir ilgisi yoktur. İnsan nefsinin “benlik” duygusu Allah inancının önüne geçmiş ve insan aklına güvenerek kendisini ilahlaştırmıştır. Bu durum eski Yunanlılar zamanından beri mevcuttur.

Allah Teâlâ’nın peygamberleri ile gönderdiği vahiy bilgileri, insanları bu konuda uyarmalarına rağmen insanlar bu nefsani tutumlarından vazgeçmemişlerdir. Pozitivizm, Rasyonalizm, Darwinizm gibi akımlar, din ve yaratılma anlayışına karşı çıkarak, insan aklının tabiattaki her gerçeği kavrayabileceğini ve onunla ilgili her türlü bilgiye ulaşabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak bugün birçok olaylar, aklın bütün hakikati anlamak için yeterli olmadığını bütün açıklığı ile ortaya koymuştur. Özellikle moleküler biyolojinin verileri bunu ispatlamaktadır.

İslam’a göre, insan aklı ile tabiatı anlarken vahiy ile de ilahi hakikatler bilinebilir. Bu nedenle aklın görevi tabiattaki olayları anlamak ve Kur’an-ı Kerim’deki ayetleri tefekkür ederek Allah’a ulaşmaktır. Bugünkü modern teknoloji insanın tabiatı anlamaya çalışmasının bir sonucudur. Bu çalışmaların sonucu olarak elektrik bulunmuş, uçak, gemi gibi vasıtalar yapılmış, tıp alanında ve hastalıkların tedavisinde ilerlemeler kaydedilmiş ve evrenin yapısı araştırılmıştır. Küçük bir kâinat olan insanın iç dünyasına ait bazı gizemlerinin bilinmesi de, aklın gücünü gösteren örneklerdir. Ancak bütün bunlar aklın her şeyi bilmeye gücünün yeteceği anlamına gelmez. Aklın ulaşamayacağı bazı hususlar vardır ki   bunlar ancak ilahi bildirmelerle öğrenilebilir. Bu hususlar Allah Teâlâ’nın peygamberleri vasıtasıyla insanlara duyurduğu vahiy bilgileridir.

Biz bu yazımızda, aklın ne olduğunu, gücü ve sınırlarını, ulaşamayacağı sahaları anlatmak istiyoruz. İslam dininin akıl konusunu nasıl ele aldığını birçok ayet ve hadislerle anlatacağız.

 

Akıl Nedir?

Akıl hakkında birçok tarifler yapılmıştır. Bunların bazıları şöyledir:

“Akıl zatıyla maddeden mücerret (soyut), fiiliyle maddeyle alakadar bir cevherdir.”

“Akıl anlama aletidir.”

Akıl anlama aleti olunca onu kullanan birisi olmalıdır. Her aletin bir kapasitesi vardır. Bu kapasitenin üstünde bir yükleme aletin fonksiyonunu bozar. Aynı şey insan aklı için de geçerlidir. Bu nedenle ona gücünün yetmeyeceği hususlarda yükleme yapmak onun sağlıklı akıl yürütmesini bozar.

Akıla şu soruları sorabiliriz: Kimsin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Bu soruların cevapları insanlara göre farklılık gösterebilir. Bir kısım insanlar bu sorulara şahsi yorumlar getirirken, bazıları bu sorularla hiç ilgilenmez. Aklın ve vicdanın bu konudaki zorlamalarına hiç aldırmazlar. Başka bir grup insan vardır ki, bunlar araştırırlar, düşünürler ve sonunda anlarlar ki ne insanlar başı boş ne de bu alem sahipsinizdir. Her varlık bir kaderin uygulanması ve bir kudretin icadıyla meydana gelmiştir. Nasıl evrendeki bütün olaylar düzenli ve hassas bir tarzda tahakkuk ediyorsa, her canlının dünyaya gelişi ve gidişi de mükemmel bir nizam ve sonsuz bir ilim ile gerçekleşmektedir. Bütün gelenleri getiren ve bütün gidenleri götüren bir güç vardır. Evrendeki her olay Allah Teâlâ’nın, O Yüce Yaratanın ilim ve kudreti, irade ve hikmetiyle gerçekleşmektedir.  Bu insanlar Allah’ın kulu olduklarını bilirler. Ruhlar aleminden bu dünyaya Allah’ın rızasını ve  imtihanını kazanmak üzere gönderildiklerine inanırlar. Onlar ömürlerini bu istikamet üzerinde geçirip mutluluk yurduna doğru yol alan bahtiyar insanlardır.

 

Aklın Gücü ve Sınırı

Allah Teâlâ Adem (as)’a eşyanın isimlerini öğretti. İnsan bu hakikatleri aklını kullanarak anlamaya çalışmalıdır. İnsanın meleklerden üstün olması, eşyanın isimlerini bilmesindendir. Hazreti Adem’e öğretilen bu isim bilgisi (Esma’ül Hüsna) onun nesli olan bütün insanlarda da mevcuttur.  Bununla beraber akıl, vehim, hayal, kişisel çıkar, heva ve heves, gazap ve şehvet gibi yanıltıcı duyguların etkisine bulunabilir. Onu bu olumsuz etkilerden ancak vahiy bilgileri kurtarabilir. Şeytanın vesvesesi, onun kötü amellerini süsleyip güzel göstermesi, akla zarar veren tutkular, tiryakilik, uyuşturucu gibi aklı gideren hususlar onu yanlış istikametlere yönlendiren, sadece dünya ile ve maddi çıkarlarla meşgul ederek sınırlandıran durumlar mevcuttur. Ancak sağlıklı bir aklın bunlara uymaması ve fıtratını koruması zorunludur. Bunu akıl ne dereceye kadar başarabilir?  Aklın kendini koruması ancak gerçek dini bir eğitimle mümkün olabilir.

Akıl yürütme bazen insanları yanıltabilir. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın sahip olduğu his ve duyu organları da hata yapabilir. Çünkü bütün organlar sınırlı kapasitede yaratılmışlardır. Aklın da bir sınırı ve kapasitesi vardır. Bunun dışına çıkıldığında hata yapması normaldir.  Bu hataların neyle ve nasıl düzeltileceği konusunda insanlar arasında tam bir ittifak yoktur. Kur’an-ı Kerim aklın hataları için birçok kaynak göstermiştir. Bunlardan en önemlisi, insanın yakin bilgi yerine zanna itibar etmesidir. Yakin bilgi şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilme demektir. Zan ise sanma, tahmin etme, ihtimale göre hükmetme, şüphe ve tereddüt demektir. Dolayısıyla, doğruluğu kesin olarak bilinmeyen bir şeyi doğru saymak acele ve peşin yargılara saplanmak demektir.

“Onların birçoğu zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah onların ne yaptıklarını bilir.” (Yunus, 10/36)

İnsan aklının yanlışlığa düşmemesi için her konuda yakin bilgiye tabi olması gerekir. Bununla beraber her zaman ve her konuda yakın bilgiye ulaşamayabilir. Bunun sonucunda zan ve ihtimale zorunlu olarak uymak zorunda kalabilir. Ancak bu durumda, zanni ve ihtimali bilgileri kesin doğru olarak kabul etmemek gerekir. Kuran ayetlerinde ve Peygamberimizin (sav) hadislerinde, bu konuda Müslümanlar uyarılmaktadır.

“Eğer yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmazlar ve saçmalarlar.” (En’am, 6/116)

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın, hakikatine varmadığını şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül yaptıklarından sorumludur.” (İsra, 17/36)

Aklın hata yapmasına sebep olan diğer bir husus taklittir. Bu özellikle toplumsal konularda söz konusu olur. Birçok insan atalarının ve toplumun fikirlerini,  inandığı şeyleri hiçbir delil ve ispat aramadan kabul ederler. Oysa İslam buna cevaz vermez. Bu nedenle her şeyi akıl ve vahiy teraziyle ölçerek, doğruluk ve yanlışlığın önceden anlaşılmasını emreder.

“Onlara (müşriklere) “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman onlar, “Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez  idiyseler de mi onlara uyacaklar?” (Bakara, 2/170)

İslam her meseleye akıl ve fikir yoluyla bakılmasını ister. Başkaları hoşlanmıyor diye, doğru bir görüşün hiçbir inceleme olmadan kabul edilmesine razı değildir. İnsanın olayların özünü araştırıp her şeyin gerçeğini anlaması istenir. Ancak bu konu, fıkıhtaki bir mezhebi ve müçtehidleri taklit ile karıştırılmamalıdır. Çünkü fıkıhtaki taklit, fıkıh dalında uzman olanlara müracaat etmek demektir. Alimlere danışmak İslam’ın emridir.

“…Bilmiyorsanız zikir ehli olanlara sorun…” (Enbiya, 21/7)

İnsan aklının hataya düşmesinin önemli bir sebeplerinden biri de, heva ve hevese, nefsinin isteklerine uymasıdır. İnsan heva ve heveslerine daldığı sürece doğru düşünemez. İnsan aklı ancak nefsani isteklerin işe karışmadığı bir yerde doğru hüküm verebilir. Kur’an ı Kerim’de bunlara işaret eden ayetler vardır.

“Bu putlar sizin ve atalarınızın taktığı boş isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar yalnız zanna ve nefislerin arzusuna uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm, 53/23)

Aklı genel olarak üçe ayırarak inceleyebiliriz: Saf akıl, kısmen kirlenmiş akıl, kirlenmiş akıl. Saf akıl fıtrata en yakın akıldır. Bu akıl ile ilahi gerçeklik en yalın bir şekilde kavranabilir. Bu akıl beşeri günahlarla kirlenmemiştir. Bu akıl çıkar, haz, kin, intikam, ideoloji gibi unsurlarla kirletilmemiştir. Bu akla en güzel örnek Peygamberimizin (sav) aklı verilebilir.

Kısmen kirlenmiş akıl ise, insanın beşeri özelliklerinden dolayı etkilenmiş olan akıldır. İnsan kaba içgüdülerinin etkisi altına girmemiş ise aklı kısmen bağımsızdır. Mücedditlerin ve müçtehitlerin akılları buna örnektir. Bunların akılları insan olmalarından dolayı etkilenmekte ve kısmen de olsa kirlenmektedir. Fakat bu akıl, bir kişinin, bir topluluğun çıkarı ve ideolojisinin emrine girmediğinden özsel ve nesnel niteliğini koruyabilmektedir.

Kirlenmiş akıl ise belli bir ideolojinin, belli bir kişi veya grubun emrine girmiş olan akıldır. Bu akıl bağımsızlığını kaybetmiş, nesnelliğini yitirmiştir. Bu akılla toplumun ve insanlığın problemlerine çare bulmak mümkün değildir. Çünkü bu akıl kölenin efendisine hizmet ettiği gibi, sadece emrine girdiği kişi ve grupların çıkarına hizmet eder. Modern çağda batıda yetişen ilim adamları ve filozofların çoğunun aklı bu sınıfa girer. Çünkü onlar akıllarını hakim sınıflar ve batı toplumlarının çıkarına amade kılmışlardır. Böylece onların akılları nesnel özelliklerini kaybetmiştir. Bu nedenle bu aklın insanlığın kurtuluşu için gerçek adalet ve mutlak iyiliği arama ve bulma gibi bir amacı olması mümkün değildir. Bu akıl, kişiler, firmalar ve devletler arası yıkıcı rekabetin emrine tahsis edilmiştir. Bu nedenle evrensel adaleti ve iyiliği tanıması mümkün değildir. Bununla beraber tüm akılların nesnelliğini kaybederek araçsallaştığını düşünmek tam doğru değildir. Her toplumda aklını beşeri ilişkilerle kirletmeden saf tutabilen insanlar olabilir. Bu türlü insanların örneklerine Batı’da da rastlanmaktadır. Bu insanların adalet ve iyiyi arama konusundaki birikimlerinden ve düşüncelerinden bütün insanların yararlanması mümkündür.

Aklın gücü konusunda büyük İslam alimi ve sosyolog İbni Haldun, “Mukaddime” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Akıl sağlam bir terazidir. Ama onunla Allah’a ve ahirete ait meseleleri, peygamberlik hakikatlerini, akıl ötesi hakikatleri ölçemezsiniz. Bu boş bir gayret olur. Bu bir kişinin ne kadar hassas tartıyor diye kuyumcu terazisinde dağları tartmak istemesine benzer. Terazinin sağlamlığına bir şey denilemez ama onun gücünün bir sınırı vardır. Aynı şekilde aklın bilme, bulma, anlama gücünün de bir sınırı vardır onun dışına adım atamaz.”

 

Aklın Ulaşamayacağı Sahalar

Aklın kavrayamayacağı konular vardır. Akıl ölüm olayını, kabirde olanları, vahyin mahiyetini, melekleri, ahreti, Allah’ın zatını tam olarak kavrayamaz. Bu hususlar aklın anlama sahasının dışında olan gayba ait şeylerdir. Aklın faaliyet alanı ise bu kainat ile hatta onun çok küçük bir bölümü ile sınırlıdır. Akıl gayb ile ilgili konularda hiçbir zaman mutlak gerçeğe ulaşamaz. Ayrıca insanın da böyle bir görev ve sorumluluğu yoktur. Ancak insan meraklı bir varlık olduğundan, ölüm ve ötesi ile ilgili birçok yorum yapar. Fakat bu yorumları gerçeği ne kadar yansıtabilir. Akıl ve düşünce yoluyla bu gaybi bilgilere ulaşmak hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü akıl sınırlı bir varlıktır. Bu bilgiler ancak kendisine vahiyle bildirilir. Akla düşen şey ise vahyi tasdik edip imanın kalpte kökleşmesine katkıda bulunmaktır. Gayb ile ilgili meselelerde akıl yürütmenin hiçbir faydası yoktur. İnsan aklı, insanı dünya ve ahret saadetine götürmeye hizmet etmelidir. Bunun için akıl bu yönde kullanılmalıdır.  Ancak insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hakim kabul ederse, bu düşünce onu dünyada ve ahirette mutluluğa değil mutsuzluğa götürür. Çünkü bu düşünce küfür, dalâlet ve sapıklıktır. Aklın bu türlü kullanımı, İslam’a göre aklı kullanmamaktır, yani akılsızlıktır. İnsan aklını İslam’ın emrettiği bir şekilde kullanır ve onun bir nimet olduğunu farkına varırsa, o zaman akıl sahibini, hakikati keşfetmeye, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırır.

Birçok konuda aklın kendi başına karar vermesi mümkün değildir. Bunlardan birisi “Kainat niçin yaratılmıştır?” sorusunun cevabıdır. Akıl kainatın nasıl yaratıldığı konusunda bir şeyler söyleyebilir. Ancak kainatın yaratılış gayesinin bilinmesi aklın gücünü aşar. Aklın karar veremeyeceği diğer bir saha, insanın Allah’a karşı olan vazifeleridir. İnsan bir hikmet ve gaye için yaratıldığını, kendisinin başıboş olamayacağını akılla kavrayabilir. Ancak yapması gereken şeyleri kendisi belirleyemez. Yapması gereken hususlar peygamberler vasıtasıyla bildirilen vahiy bilgileridir.

Birçok konuda aklın tahmin yürütmesi mümkün değildir. Örneğin ölüm ve ötesi, kabir, haşr, hesap, mükafat ve ceza, yani bu metafizik konuları hakkında aklın bir şey söylemesi mümkün değildir. Akıl ancak bu konularda Allah Teâlâ’nın bildirdiği bilgilere uymakla mükelleftir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri  “Sözler” adlı kitabında şunu söylemiştir: “Fikrin sönük ise Kur’an’ın güneşi altına gir. İmanın nuruyla bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine, her bir ayet-i Kur’an, birer yıldız misüllü sana ışık verir.”

İnsanın akıl sahibi bir varlık olarak, ilahi hakimiyet ve kudretle aklını nasıl bağdaştırabileceği konusunda Bediüzzaman Hazretleri mülk-melekût ayrımı yaparak açıklamalarda bulunmuştur. Mülk alemi fizik ve organik alemi, melekût alemi ise fizik ötesi olan gayb alemini ifade eder. Mülk aleminde hikmet, melekût aleminde ise kudret hakimdir. Mülk alemi sebeplerin ve tabiat kanunlarının egemen olduğu alemdir. Melekût aleminde ise doğrudan ilahi kudret egemendir. Sebepler ve fizik alemine ait kanunlar orada geçerli değildir. Buna göre bizim muhatap olduğumuz alem mülk alemidir. Her türlü bilim ve teknoloji mülk alemine aittir. Bu alemde her şey Allah’ın hikmetiyle belli sebeplere bağlanmıştır. Bu alemde insanın eylemlerini bağımsızca gerçekleştirdiği görülmektedir. İnsan iradesi bu alanda etkilidir. Serbestçe seçebilme, insanın kudreti, kendi fiillerini üretebilmekte ve bundan dolayı insan yaptığından sorumlu tutulmaktadır. Buna göre varlık aleminin mülk tarafı eylem (muamelat) yeridir. İnsanın günlük ilişkilerinden etkilenen ahlâk, hukuk, siyaset, ekonomi gibi hususlar mülk aleminin çerçevesinde oluşur. Burada insanların gerçekleştirdiği her türlü eylemler objektif olarak değerlendirilir. İnsanın yaptığı her şey kanun önünde belli bir anlama sahiptir ve insan onlardan sorumludur.

Melekût alemi ise itikat dairesidir. İnsan her türlü şeyin Allah’ın kudret elinde olduğunu inanmakla mükelleftir. Bununla beraber muamelat aleminde kendi aklıyla ve iradesiyle en iyi ve en yararları seçmek ve yapmakla sorumludur. Mülk alemindeki etkinlikleri Yüce Allah insanların tasarrufuna bırakmıştır. Akli ve vahyi  ilkeleri dikkate alan insan kendi ihtiyacı olduğu düzeni geliştirip kurabilir ve gerektiğinde değiştirebilir. Ancak bunun sonuçlarından da kendisi sorumludur. Çünkü kimse, “nasıl olsa her şey Allah’ın mülküdür deyip” gelişigüzel hareket etme hakkına sahip değildir.

 

Felsefede Akıl Anlayışı

Felsefeciler aklın gerçeklere ulaşmada sonsuz kudret sahibi olduğunu zannederek, her şeyi onunla ölçüp tartmışlardır. Bunun sonucunda Allah’ı tanıma hususunda büyük yanlışlıklara düşmüşlerdir. Aklın katıksız ve kusursuz olması imkansızdır. Çünkü akıl kanaatlerden, düşüncelerden ve dış tesirlerinden etkilenir. Hırs, öfke, heves gibi zaaflardan, unutma, dalgınlık ve hata gibi kusurlardan kurtulması mümkün değildir. Akılla ulaşılan pek çok hüküm, bu dış renklerle boyanmış ve karışmış olarak ortaya çıkar. Bu nedenle akıl hatasız ve yeterli bir kaynak olarak değerlendirilemez. Buna mukabil peygamberlere vahiy getiren melekler bu kusurlardan uzak ve tamamen ilahi kudretin emriyle çalıştıklarından hiçbir olumsuzluğa ve yanlışlığa açık değillerdir. Bu nedenle getirdikleri bilgiler kusursuz kaynaktır. Dolayısıyla peygamberlik sadece ve sadece gerçek bilginin kaynağıdır. Peygamberlik olmadan gerçek nefis tezkiyesi mümkün değildir. Bununla beraber felsefeciler, peygamberlerin tebliğ ve irşadı olmadan kendi çalışmalarıyla hakikati anlamak iddiasında bulunmaktadırlar.

Mutlak hakikatlerin öğrenilmesi peygamberlerin aracılığı olmadan mümkün değildir. Bu nedenle peygamberler bütün insanlık için Allah’ın gönderdiği en büyük nimettir. Peygamberlerin Allah’ın zat ve sıfatları hakkında getirdikleri bilgileri, insanlar felsefi düşünce, araştırma ve müşahedelerle binlerce yıl düşünseler gene de elde edemezler. İşte bu Allah’ın bütün insanlara bir lütfu ve rahmetidir. Fakat buna insanların büyük bir kısma şükretmezler.

“…Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (Yusuf, 12/38)

Akıl bilgi edinmeyi, yargıda bulunmayı, davranışlarımızı düzenlemeyi sağlayan bir cevherdir. Bu cevher insanoğlunun en temel özelliğidir. Bu nedenle “insan akıllı bir yaratıktır” denmiştir.

Aristo’ya göre ispat önemli bir şey olduğundan, kıyas ve akıl yürütmeyle gerçekliğe ilişkin bazı bilgilerin sağlanabileceğini öngörmüştür. Descartes’e göre akıl, iyi yargılama yani iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayrıt edebilme gücüdür. Leibnitz’e göre akıl, duyulardan bağımsız doğruları yani apriori (aşikâr) bilgileri kavrama gücüdür. Akılcılar aklı bu anlamda ele alırlar ve deneyciliğe karşıt olarak ortaya koyarlar. Felsefecilere göre akıl mutlak doğruları dolaysız kavramamızı sağlayan bir kabiliyetdir. Bununla beraber Kant aklın mutlak oluşu kavrayamayacağını söyler. Ancak kendisinden sonra gelen Alman filozoflar ve özellikle Schelling, akılda mutlağı kavrama gücü olduğunu ileri sürerler.

İsmail Hakkı İzmirli, “İslam’da Felsefe Akımları” adlı kitabında şunları yazmaktadır:

“İslam’dan sonra İslam uygarlığının etkisiyle Yahudiler arasında bir takım bilgin ve sanatçılar yetişti. Bağdat yakınlarındaki Sora akademisi başkanı Said bin Yakub el-Feyyumi - Yahudiler Sadiya bin Yusuf el-Mısrî diyorlardı - Doğuda İbrani incelemelerini başlatan, akılcı tanrı bilim alanında Arapça olarak kitap yazan ilk kişiydi. Kitabı (Kitabu’l – İtikadat), akli hükümlere uymanın zorunluluğu, dini hükümlerde inceleme ve araştırmaların caiz oluşu temeli üzerine kurulmuştu. Yahudiliğin akla uygunluğunu kanıtlamaya çalışmıştı. Ona göre akıl, dinin haber verdiği gerçekliklere ulaşabilir. Said bin Yakub gerçek anlamda bir Yahudi filozofuydu.”

 

İslam’da Akıl Anlayışı

İslam’a göre akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanlıkla ilgili sıfatını idrak eden bir özelliktir. Akılla iki hayırdan hangisinin daha hayırlı olduğu, iki şerden hangisinin daha şerli olduğunu ayırt etmek mümkündür. Bu nedenle akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan akıl gücü ile ihtiyacı olduğu bilgileri elde eder. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan bir özelliktir. Bu özellik ergenlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Eğer bu güç ile elde edilen bilgi, yerinde kullanılmadığında kişi akılsızlık özelliğini taşır. Bir ayet-i kerimede bu husustan şöyle bahsedilir:

“…Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.” (Bakara, 2/171)

Peygamberimiz (sav) akıl hakkında şöyle buyurmuştur:

“Allah akıldan daha yüce bir mahluk yaratmamıştır. Hiç kimse kendisini hidayete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha fazla daha faziletli bir özellik kazanmamıştır.”

Bu hadisler aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifade etmektedir. Akıl kavramı hadislerde, diyet vermek, anlamak, deveyi bağlamak ve bilmek anlamlarında kullanıldığı görülmektedir. Hazreti Peygamber (sav) “Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir.” buyurmuştur.

İmam Gazali, “İhyau Ulumi’d-Din”  adlı kitabında aklı şu şekillerde tanımlamaktadır:

“- İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl denir ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazarî ilimler öğrenmeye istidât kazanırlar .

- Küçük bir çocuğun, caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri muhal kabul etmesi: İkinin birden çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zarurî ilimlerdir. Bazı kelamcılar da akıl, mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler, diye tarif ederler.

- Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve câhil denir.

- Nazarî ilimlerin kendisiyle kavranıldığı bir özelliktir. İşte bu özelliğin bir dereceye yükselmesidir ki, insan onunla bütün bu işlerin netîcesini anlar ve âkıbeti tehlikeli olan geçici lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbetini düşünerek hareket ettiği için "akıllı" sıfatını alır. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir özelliktir. Buna da 'akl-ı müstefâd' denir.”

İslam’a göre akıl maddi bir kuvvet olmayıp soyut ve ruhani bir cevher ve ilahi bir nurdur. Bu sebeple akla “nefs-i natıka” (konuşan nefis) veya nefsin bir kuvveti olup ilim onunla idrak olunur denmiştir. Aklın hakikati hakkında alim ve filozoflar arasında görüş ayrılığı vardır. Akıl yoluyla elde edilen bilgiler ya zaruri ya nazari olur. Zaruri olan bilgiler araştırma ve ispatlamaya muhtaç olmadan herkesçe bilinen bilgilerdir. Örneğin güneş ışık verir, ateş yakar gibi nazari bilgiler, bilinen fikirlerden belirli bir yöntemle bilinmeyen bir sonuca varmakla elde edilen bilgilerdir. Tabiattan elde edilen bu bilgilerle insanlar, Allah’ın birliğine, ilmine ve kudretine şahit olmaları gerekir.

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün bir biri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.” (Bakarak, 2/164)

Akıl insanoğlunun en üstün vasfıdır. Çünkü Allah’ın emanetleri akıl sayesinde kabul edilir ve yine akıl sayesinde Allah’ın rızası elde edilebilir. Bu nedenle ilmin kaynağı ve kökü akıldır. İlim akla göre ağaca nispetle meyve, güneşe nispetle nur, göze nispetle görme gibidir. Allah akla nur adını verir (Nur, 24/35). Akılla elde edilen ilme ruh, vahye hayat adı verilir (Şura, 42/52).

İmam Gazali, İhyau Ulumi’d-Din  adlı kitabında bahsedildiği üzere, İbni Abbas’tan rivayete göre Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; müminin âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; ibâdetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her âilenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imâr eden akıldır. Herkesin kendisini andıracak olan ardından bir geleni var; sıddîkları andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır."

İnsanı sorumlu kılan husus akıldır. Eğer insanın aklı olmasaydı, onu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildi. Bu nedenle Peygamberimizin (sav) şu hadisi rivayet edilmiştir:

“Aklı olmayanın dini de olmaz.” (Hadis)

Dinin insanları ilgilendiren bütün emir ve yasakları, ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Akli dengesini yitirmiş olanların böyle bir sorumluluğu yoktur. Buna göre emir ve yasaklara uyma veya uymamanın dünya ve ahirete ait ceza ve mükafatı da akıllı insanlar için geçerlidir. Yaratılışta akıllı olduğu halde gözlemlerini aklıyla birleştirmeyen insanlar da akılsız insan olarak değerlendirilir:

“…Eğer duyup akıl etseydik, biz de cehennemlikler arasında olmazdık.” (Mülk, 67/10)

Bu ayet bu türlü insanların durumunu dile getirmektedir. Bu türlü insanlar her gün çevremizde yüzlerce görülmektedir. Oysa aklın yolu birdir. O da Hakk yoludur. Bu yolu kabul etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılışlarında akıl, fehim ve anlayıştan mahrum olanlar bunları sonradan temin edemezler. Bunların asılları kimde varsa, o tecrübe ve denemelerle bunları  geliştirebilir. Buna göre bütün mutlulukların esası akıl ve zekadır. Bir hadis-i şerife göre, Yüce Allah kulları arasında aklı parça parça taksim etmiştir. Bir insanın akl-ı selim sahibi olması, aklını doğrulukta ve olgunluk yolunda kullanması demektir.

Akıl bir ruhani varlık olduğundan ve görülebilen maddi bir varlık olmadığından mahiyeti tam olarak bilinmemektedir. Bu bir ilahi sırdır. Bu ilahi sır, yani aklın mahiyeti insanlar tarafından ebediyen anlaşılamayacaktır. Aklın mahiyeti ne olursa olsun insanın sahip olduğu ilim ve teknik ancak akılla algılanabilir ve keşfedilebilir. Aklı olmayan bu anlamda mükellef değildir.

İslam dini akla hitap eder. Allah’ın varlığını bilmek ve O’nun varlığını ispat etmek ancak akılla olur. Bununla beraber akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. Çünkü akıl da insanın bir parçasıdır ve insanın diğer organ ve parçaları gibi sınırlı ve kusurludur. Akıl belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürütürken fizik ötesindeki birçok hakikati kavraması mümkün değildir. Bu nedenle akıl dinin birçok mutlak gerçeklerini bilemez. Bu gerçekler ise ancak vahiy yolu ile bilinebilir. Ancak İslam’ın bildirdiği gerçekler akıl ile anlaşılabilir. Bu gerçekler akıl ile bağdaşır bir haldedir. Gerçek olmayanlar da daima akıl ile çelişki halindedir. Bu nedenle akıl, İslam ile daima birlik ve yardımlaşma halindedir.

İmam Rabbani Hazretlerine göre akıl ve ilham, Allah’ın zat ve sıfatlarını laikiyle kavrayabilmekten, yakini bilgiye ulaşmaktan acizdir. Bu nedenle hakikatleri kusursuz ve tam olarak bilmek, onun idrak kapasitesinin ötesindeki bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Akıl ve ilhamın elde ettiği neticeler ve onlarla elde edilen bilgiler her zaman için şüphe, tereddüt, hata, noksanlık ve yanılma tehlikeleri ile birliktedir. Bu nedenle hayat ve kainatın anlamını doğru bir şekilde idrak edebilmek ve Allah Teâlâ’yı asli hakikatine uygun bir şekilde tanımak ancak mutlak hakikatlerin kaynağı olan vahiyden filizlenmiş peygamberler vasıtasıyla olabilir. Peygamberlerin kabiliyet ve selâmeti aklın ötesindedir. Allah’ı tazim, ibadet ve ilahi emirlere itaat ve O’nu tanımanın en doğru yolu ancak peygamberler vasıtasıyla anlaşılabilir.

Büyük İslam mutasavvıfı Sadreddin Konevî “Tasavvuf Metafiziği” adlı kitabında, aklın, sufinin nihai kemalini gerçekleştirmede önünde duran engellerden birisi olarak ifade etmiştir. Ona göre akıl bir bağdır. Akıl nesneleri belirli cins ve özelliklerine göre tasnif eder. Daha sonra her birisinin temel özelliğini dikkate alarak tanımlar. Buna göre akıl, eşya arasındaki benzerlik ve farklılıkları dikkate alarak eşyayı sınıflar. Ancak Tanrıyı bilme konusunda ise durum farklıdır. Tanrı bütün şeylerden farklı, cinsi, benzeri olmadığı için aklın O’nun hakkında verebileceği nihai hüküm selbî (olumsuz) bir bilgi olabilir. Böylece aklın Tanrı hakkındaki hükmü selblerden ibarettir ve selb, bilgi ifade etmez.

İbn Arabi’nin, “Risâletü’ş-şeyh ile’l-imâm er-Razî” adlı kitabında şunlar yazılıdır: “Akıllar Allah’ı mevcut oluşu cihetinden ve selb yönünden bilebilir. O’nu ispat yönünden bilemez. Filozoflar ve kelamcılar ise böyle düşünmez. Üstadımız Ebu Hamid de bu konuda bizim gibi düşünür. Binaenaleyh Allah, aklın kendisini nazar ve fikir gücüyle bilmesinden yücedir.”

İbn Arabi, “Fütûhâtı Mekkiyye” adlı kitabında, akıl gücünü temsil eden birisiyle Peygambere ve ilâhî hitaba tâbi bir insanı mukayese ederek, nihâî gerçekliği elde etmede aklının başarısızlığını ortaya koyar.

İbn Arabî, “Fusûsu’l Hikem” adlı kitabının Nuh fassında, akıl ve vehim güçlerini mukayese ederek Tanrı hakkındaki gerçek bilginin niteliğini tahlil eder. Nuh aklı, muhatapları vehim gücünü temsil eder. Aralarındaki çatışma ve özellikle Tanrı bilgisiyle ilgili mücadele, insanın iki kuvveti arasındaki çatışmanın bir yansımasıdır. Nuh’un kavmi, Tanrı’nın her çeşit duyulur suretle bulunduğuna inanmakta ve bu suretlere Tanrı demekteydi. Nuh ise, onlara Tanrı’nın bu suretler olmadığını, O’nun müteal ve aşkın bir Rab olduğunu söylemekteydi. İbn Arabî’ye göre kavminin yaptığı şey, vehim kuvvetinin gereğiyle Tanrı hakkında hüküm vermek iken, Nuh’un yaptığı, aklın hükmünü Tanrı’ya vermekten ibaretti. Çünkü vehim kuvveti, teşbihi gerektirir ki, bu, Nuh’un kavminin duyularla algılanan suretlerde Tanrıyı görmesiyle ifade edilmiştir. Akıl ise, Tanrı’yı tenzih ve tecrit etmeyi gerektirmiştir. Bu da Nuh’un söz konusu suretlerden Tanrı’yı tenzihinde tezâhür etmiştir.

Konevî, İbn Arabî’nin bu görüşlerini “Vahdet-i Vücûd ve Esasları” adlı kitabında şöyle özetler: “Akılların fikir ve basiretleri cihetinden olan bütün tenzihleri, selbî hükümlerdir. Selbî hükümler hakiki bir bilgi ifade etmez.” Konevî, “Fusûsu’l-Hikem’in Sırları” adlı kitabında da şunu söylemektedir: “Tenzîh, hiçbir zaman tam bir bilgi ifade etmez.”İbn Arabî’ye göre, Hakk’ı yaratıkların niteliklerinden mutlak anlamda tenzihe itimat edilmez. Çünkü bu, Hakk’ın kendisi için sabit kıldığı şeyi nefye neden olur.

Konevî’ye göre aklın eşyaya dair bilgisi öncelikle varlık bilgisidir ve eşyanın var olduğuna dair bir hüküm vermekle sınırlıdır. Eşyanın hakikat ve mahiyeti ile ilgili vereceğimiz hükümler ise başka bilgilerimizin de gerçekleşmesine bağlıdır. Eşyanın hakikatine vakıf olmak insanın gücünü aşar. İnsanın bilebileceği nihaî şey, eşyanın özellikleri, lâzımları ve arazlarıdır.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa        Yorumlar

Aklın Gücü Konusundaki

Yanılgılar

Yayınlama Tarihi: 06.10.2023