Akıllı Tasarım, “Yaratılış Bilimi” adı verilen dinsel metinlere dayalı klasik yaratılışı anlayışının bilimsel kanıtlarla desteklenen bir yaklaşımıdır. ABD’deki eğitim sisteminde dini metinler laikliğe aykırı diye okutulmamakta, fakat evrim teorisi okutulmaktadır. Akıllı tasarımcılar yaratılış fikrinin de eğitim programına dahil edilmesi için, yaratılış görüşüne bilimsel bir görüntü vererek Amerika eğitim sistemine dahil olmak istediler.

Akıllı tasarım savunucularının dini nedenlerle hareket ettiklerini belgeleyen şey 1999 yılında “Kama stratejisi” adlı görüştür. Kama stratejisi, politik açıdan muhafazakar bir düşünce kuruluşu olan Discovery Enstitüsü’nün bilim ve kültür yenilenmesinin merkezi bölümü aracılığıyla yürütülen bir projedir. Enstitünün kurucularından ve akıllı tasarım hareketinin öncülerinden olan Philip E. Johnson Kama Stratejisi’nin amacının ne olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Eğer çağımızı anlayabilsek, Tanrının gerçekliğini materyalizmin ve natüralizmin düşünce dünyasındaki etkisine karşı koymak suretiyle ileri sürebilmemiz mümkün olacaktır. Bunun için geliştirdiğim stratejiye kama diyoruz.” Bu stratejiye kama demesinin nedeni, bu stratejiyle materyalizm ve natüralizmin etkisi altında olan kültürel ve akademik dünyaya kamanın bir objeyi yarması gibi girmek istemeleridir.

Akıllı tasarım savunucuları materyalizm ve natüralizmin düşünce dünyasındaki etkisine ve üstünlüğüne felsefi olarak karşı koymak için iki yol belirlemişlerdir. Bunlardan birincisi, akıllı tasarım fikrinin en erken ifadelerinden biri olan “Yaşamın Kökeninin Gizemi” adlı kitapta dile getirilmiştir: “En basit bir canlı da dahi görülen inanılmaz karmaşıklığı açıklamak için yönlendirilmiş bir enerji akışının halihazırda bulunan ilkel bir atmosfer ve okyanusta bulunduğunu söylemek oldukça yetersiz ve muhtemelen yanlıştır.” Cansız maddenin kendi başına, yani yönlendirilmeye ihtiyaç duymaksızın canlılığını ortaya çıkarması akıllı tasarımcılar için pek olası değildir. Canlı dünyasında gözlenen karmaşıklık, bu tip bir açıklamanın kabul edilmesinin zor olduğunu ortaya koymaktadır.

İkinci yol, canlıların ortak bir atadan nasıl türleştiğini açıklamak üzere ileri sürülmüş evrim teorisine yöneltilmiştir. Onlara göre evrimsel mekanizmalar özellikle de doğal seçilim, amaçsız bir süreç olarak düşünüldüğünde canlıların türeyişini açıklamakta yetersizdir. Bu konuda Philip E. Johnson “Darwin Duruşmada” adlı kitabında şöyle diyor: “Evrim, açık veya örtük bir şekilde bütünüyle natüralistik evrim olarak, yani herhangi bir amaçlı zeka tarafından yönetilmeyen bir evrim olarak tanımlandığında yaratılış ile çelişir.” Yani evrim düşüncesi akıllı tasarımcılar için problem teşkil etmez, bununla uzlaşabilirler, fakat akıldan ve amaçtan ayrılmış bir evrim (yani Darwinizm) onlar için kabul edilemez. Hem canlılığın başlaması hem de onun türleşmesi ve çeşitlenmesi için akıl, zeka ve nihayetinde Tanrı gereklidir.

Bunu savunmak için akıllı tasarım hareketinin omurgasını oluşturan üç kişinin öne çıktığını görüyoruz. Bu üç isim Michael Behe, Stephen Meyer, William Dembski dir. Bu üç isim kullandıkları çeşitli kavram ve argümanlarla, yukarıda sözünü ettiğimiz iki yoldan hareket ederek akıllı tasarımın materyalizme (canlılığın ortaya çıkışına dair) ve natüralistik evrime (canlılığın türleşmesine dair) üstünlüğünü göstermeyi amaçlamışlardır.

 

Özelleşmiş Karmaşıklık Delili

William Dembski’ye  göre, “dünyadaki bir olay, nesne veya yapı özelleşmiş karmaşıklık sergiliyorsa kişi bundan bir aklın sorumlu olduğunu çıkarabilir. Başka bir ifadeyle, kişi bir tasarım çıkarımı yapar.” Dembski’nin  “özelleşme” ile kastettiği şey, herhangi bir nesnenin veya olayın meydana geliş unsurlarından bağımsız olarak belli bir örüntü (olay ve nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesi ) sergiliyor olmasıdır. “Karmaşıklıktan” kasıt ise söz konusu nesnenin veya olayın şans ile ortaya çıkmasının çok düşük bir olasılığa sahip olmasıdır. Buna göre ne karmaşıklık ne de özelleşme kendi başına aklın işareti olamamaktadır. Bu konuda Dembski şu örnekleri vermektedir: Rastgele düzenlenmiş bir dizi Scrabble parçası karmaşıktır fakat özelleşmiş değildir. Diğer taraftan aynı kısa kelimeyi tekrarlayan bir dizi ise özelleşmiştir, fakat karmaşık değildir. Her iki durumda da dizileri açıklamak için akıl gerekmez. Buna karşı anlamlı bir cümlenin varlığı akıl gerektirir. Çünkü hem karmaşıktır hem de özelleşmiştir.

Dembski, özelleşmiş karmaşıklığın tasarımın tespitinde bir kriter olarak kullanılabilmesini “açıklama filtresi” dediği bir prensibin işlemesine dayandırır. Buna göre herhangi bir olayı açıklamaya kalktığımızda şu üç açıklama tarzından birini seçmemiz gerekir: Düzenlilik, şans ve tasarım.

Dembski şöyle diyor: “Bir olayı düzenliliğe bağlamak o olayın her zaman gerçekleşeceği anlamına gelir. Şansa bağlamak demek o olayın gerçekleşmesini olasılıkların karakterize ettiğini ama aynı zamanda başka bir olayın gerçekleşmesiyle de uyumlu olduğunu söylemek demektir. Bir olayı tasarıma bağlamak o olayı ne düzenliliği ne de şansa akla uygun bir şekilde atfedemeyeceğimiz anlamındadır.”

Özelleşmiş karmaşıklığın bir delil olma niteliği bu üç açıklama tarzından hangisini tercih etmemiz gerektiğini bize söyleyebilme kapasitesinde yatmaktadır. Peki bu nasıl olacaktır? Bir A olayını düşünelim. Eğer bu A olayının gerçekleşme ihtimali yüksekse ve öncül koşulların varlığı halinde A olayı nerdeyse  her zaman gerçekleşiyorsa, düzenliliğin yürürlükte olduğunu düşünürüz. Örneğin bir madeni parayı yüz kere havaya attığımızda en azından bir kere tura gelmesi veya bir aracın frenine bastığınızda her seferinde durması yüksek olasılıklı düzenli olaylardır. Buradaki düzenlilik yüksekten bırakılan cisimlerin yer çekiminin etkisiyle düşmesinde olduğu gibi doğa yasalarının bir sonucu da olabilir. Şayet A olayının gerçekleşme ihtimali yüksek değilse, olasılığı düşürenin şans olup olmadığını sorarız. Düzenliliği kıyasla düşük olasılığa sahip olaylar, şans tarafından ortaya çıkarılmasını beklediğimiz olaylardır. Örneğin bir piyango çekilişinde birinin piyangoyu kazanması şansa atfetmemek için herhangi bir nedenimiz olmadığı düşük olasılıklı bir olaydır. Düşük olasılıklı bir olayı şansa değil de tasarıma atfedebilmemiz içinse olayın aynı zamanda özelleşmiş olması gerekmektedir. Yani bahse konu olan olayda bir örüntü gözlemliyorsak o olayın şans yerine tasarımla ortaya çıkmış olabileceğine ilişkin bir veriye de sahibiz demektir. Örneğin gramer açısından düzgün bir cümlenin kafamızda bir anlam yaratması harf dizisinin özelleşmiş bir şekilde bir araya getirilmiş olmasındandır. Bu durumda cümlenin varlığı düşük olasılıklı bir olay olsa da onu şansa bağlamayız.

Dolayısıyla, Dembski’nin  açıklama filtresinde tasarım, düzenlilik ve şansın devre dışı bırakılmasıyla kabul edilmesi zorunlu olan üçüncü ve nihai seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir deyimle bir olayın ortaya çıkışının gerekçeleri olarak sırasıyla düzenliliği ve şansı elediğimizde geriye tek seçenek olarak tasarım kalmaktadır. Sonuç olarak o olay tasarımla ortaya çıkmıştır. Buna göre bir olayı tasarıma atfetmek demek, o olayın ne düzenliliğe ne de şansa akla uygun bir şekilde atfedilemez olması demektir.

Açıklama filtresini canlı sistemlere uygularsak Dembski’nin ulaşacağı sonuç şudur: Canlılığın ortaya çıkışı düşük olasılıklı bir olaydır. Bundan dolayı düzenliliğe bağlanamaz. Canlı sistemler karmaşık özelleşmiş bilgiler içerirler. Bu da şansı elemenize imkan verir. Böylece tasarım çıkarımına giden yol açılmış olur.

Burada, açıklama filtresinin tasarım çıkarımı yapmamıza imkan veren unsurunun özelleşmiş karmaşıklık kavramı olduğuna dikkat edilmelidir. Özelleşmiş karmaşıklık, tasarım çıkarımı için uygun bir kriter midir? Dembski bu konuda şöyle diyor: “Akıllı nedenlerin tespiti arka plan bilgisini gerektirir. Akıllı bir nedeni ancak başka bir akıllı neden tanır. Fakat yeterince bilgiye sahip değilse onu kaçırır. Acaba belli bir örüntü sergilemesine karşın, bu örüntünün ortaya çıkmasında bir tasarımcının rolü olduğunu düşündürecek herhangi bir nedene sahip olmadığımız veya bir tasarımcının rolü olduğunu söylemenin sezgilerimizle  ters düştüğü karmaşık özelleşmiş bilgi içeren doğal olaylar veya olgular var mıdır? Doğada bu duruma emsal teşkil eden birçok örnek bulmak mümkündür. Bu örnekleri bize sağlayan “kendi kendine örgütlenme” adı verilen bir fenomendir. Kendi kendine örgütlenme bir düzenin spontane bir şekilde ortaya çıkışını ifade eder.

Dembski, kendi kendine örgütlenmeyi reddedişinin temelinde bir kritere başvurmanın yatmadığını açıkça ifade etmekte ve şöyle demektedir: “Kendi kendine örgütlenme senoryanlarını hiçbir zaman tatmin edici bulmamışımdır. Çünkü bana göre onlar aslında hiçbir şeyi çözmemektedirler. Tasarım nasıl çözüyor diyebilirsiniz. Ama tasarımcıların jetler gibi harika şeyler inşa ettiğini biliyoruz. Bundan ötürü jetlerden daha harikulade bir kelebek gördüğümüzde haklı olarak tasarımcıların karakterinden ve bildiğimiz tasarım sürecinden bir sonuca varıyoruz. Ancak ben yoğunlaşmadan veya kritiklikten veya konvektif süreçlerden kelebeklere nasıl varacağımızı hiçbir şekilde göremiyorum.”

 

İndirgenemez Karmaşıklık Delili

Darwinci evrim teorisinin temel ilkelerinden biri herhangi bir karmaşık yapının peş peşe gelen, sayısız, küçük değişikliklerle ortaya çıktığıdır. Büyük çaplı evrimsel değişimlerin, örneğin kuşların sürüngenlerden evrilmesinde olduğu gibi, tedrici bir şekilde meydana gelebilmesi için birçok jenerasyonun geçmesi gerekecektir. Michael Behe’ye göre peş peşe gelen sayısız küçük değişikliklerle oluşması prensipte mümkün olmayan biyolojik sistemler vardır. Bunlar indirgenemez karmaşıklığa sahip sistemlerdir. Böyle bir sistemde, o organizmanın temel işlevine katkıda bulunan birbiriyle uyumlu etkileşen parçalardan oluşan ve herhangi bir parçası çıkarıldığında etkin biçimde çalışmasının sonlanmasına neden olan bir indirgenemez karmaşıklık mevcuttur. Dolayısıyla böyle bir sistem tedrici bir şekilde ortaya çıkamaz. Çünkü bu indirgenemez karmaşıklığa sahip sisteme öncü olan sistemlerin eksik parça barındırdığı anlamına gelecektir. Bu da onları işlevsiz kılacaktır. Doğal seçilim sadece çalışan veya işlev gösteren sistemlere uygulanabileceğinden, evrimin çalışması bu durumda mümkün olmayacaktır.

Behe’nin ulaştığı sonuca göre biyolojik bir sistem tedrici olarak üretilmiyorsa, o takdirde tek seferde entegre bir birim olarak ortaya çıkmış olmalıdır. Behe’nin indirgenemez karmaşıklık sistemler için verdiği örnekler, “Darwin’in Kara Kutusu” adlı ünlü kitabında yer almaktadır. Behe, son derece basit mekanik bir örnekle başlar kitabına. Behe’ye göre bir fare kapanı beş parçadan oluşmaktadır. Bunlar taban olarak görev yapan düz tahtadan bir platform, fareyi sıkıştırmaya yarayan metal bir kıskanç, tuzak kurulduğunda platforma ve kıskaca baskı uygulayan esneyen bir yay, biraz baskı uygulandığında serbest kalan hassas bir tutucu ve tutucuya bağlanarak kıskacı geriye doğru çeken metal bir çubuktur. Behe’ye göre bu parçalardan herhangi birinin eksikliğinde kapan fare yakalama işlevini yerine getiremeyecektir. Bu nedenle fare kapanı indirgenemez karmaşıklıkta bir sistemdir. Eğer parçalardaki eksikliğe rağmen kapan fare yakalama işlevini yerine getirmeye devam ederse ne olur? Örneğin zemini tavan olarak kullanıp platformdan kurtulmak mümkündür. Böylece dört parçadan da kapanı oluşturabiliriz. Behe’nin örneğine meydan okuyan bazı araştırmacılar tek parçayla dahi fare kapanı oluşturulabileceğini hatta mevcut parça üzerinde gerek değişiklikler gerekse eklemler yaparak işlevi nasıl adım adım geliştirilebileceğini göstermişlerdir. Buna karşı Behe son kitabında bu eleştirilerin farkında olduğunu ancak bütün çabalara rağmen fare kapanı örneğinin indirgenemez karmaşıklığın hakim paradigması olmaya devam ettiğini belirtir. Onun karşı argümanı, kapanın oluşturulmasının her aşamasında aklın devrede olduğu şeklindedir. Nitekim kapanı tek bir parçadan karmaşık bir yapı haline getirenler tasarımcı insanlardır. Behe için problem, fare kapanlarının farklı şekillerde, farklı sayıda parçalarla oluşturulup oluşturulmayacağı değil, peş peşe gelen sayısız küçük değişikliklerle doğal seçilim aracılığıyla oluşturulup oluşturulamaz olacağıdır.

Behe kendi alanı olan biyokimyadan da örnekler sunmaktadır. Hücrenin de fare kapanı gibi bir çeşit düzenek, moleküler bir makine olduğunu belirtmektedir. Hücrelerin yüzmesini sağlayan silleri (cilium), kan pıhtılaşma sistemini, hücre içi protein taşıma sistemini, bağışıklık sistemini ve DNA’yı oluşturan moleküllerden nükleik asitlerin yapı taşları olan  nükleotitlerin sentezlenmesini inceleyerek bunların indirgenemez karmaşıklıkta düzenekler ve sistemler olduklarını söyler.

Prof. Michael J. Behe, indirgenemez karmaşıklığı bir makalesinde şöyle tanımlamıştır: “İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren ya da katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir.”

Kompleks yapıya sahip pek çok organ vardır. Akıllı tasarım savunucularının iddiası şöyledir: İnsan gözü, 40 kadar küçük dokunun uyum içinde çalışması sayesinde işlev yapar. Gözü dış etkilerden koruyan göz kapakları, gözü nemlendiren ve yağlayan özel salgı bezleri, ışığın kırılarak içeri alınmasını sağlayan mercek, bu merceği odaklayan küçük kaslar, göze girecek ışık miktarını ayarlayan iris, antibakteriyal göz sıvısı ya da ışığı "yorumlayan" retina tabakası, bu 40 ayrı parçanın bazılarıdır. Önemli olan gözün tüm parçalarının doğru yerde, doğru büyüklükte, doğru işlevde olmasıdır. Eğer bu parçaların biri bile olmasa, ya da işlev göremese, insan kör olur. Gözün bu özelliği, bilimsel literatürde "indirgenemez karmaşıklık" denen özelliktir. Bu görüşe göre gözü daha basite indirgeyemez ve daha ilkel hale getiremezsiniz. Çünkü tek bir eksiklik, körlükle sonuçlanır.

Göz, akıllı tasarım ve yaratılışçılık savunucuları tarafından, indirgenemez karmaşıklığın iddia edilen bir örneği olarak sıklıkla gösterilmektedir. Behe, Darwin'in Kara Kutusu'nda "göz probleminin gelişmesini" akıllı tasarımın kanıtı olarak kullandı. Behe, gözün daha büyük anatomik özelliklerinin evriminin iyi bir şekilde açıklandığını kabul etmesine rağmen, ışığa duyarlılık için moleküler düzeyde gerekli olan çok küçük biyokimyasal reaksiyonların karmaşıklığının hâlâ açıklanamayacağını belirtti.

Behe, moleküler düzeyde ışık hassasiyetinin karmaşıklığının ve bu ilk "basit fotoreseptör parçaları" için gerekli olan çok küçük biyokimyasal reaksiyonların hala açıklamaya meydan okuduğunu ve fotoreseptör parçalarından bir fotoreseptör parçasına ulaşmak için önerilen sonsuz küçük adımlar dizisinin olduğunu savunuyor.

 

Biyolojik Bilgi Delili 

Stephen Meyer, akıllı tasarım hareketinin bir nevi sözcüsü haline gelmiş ve diğer akıllı tasarımcıların bilimsel materyalizm ve natüralizme karşı başlattıkları saldırıyı daha da güçlü bir şekilde sürdürmüştür. Meyer’in delilini geliştirdiği hareket noktası canlı organizmaların DNA’larında içerilen bilgidir. 19. yüzyılın sonuna kadar biyologlar yaşamın sadece madde ve enerjiden ibaret olduğunu düşünüyorlardı. Ancak daha sonraları biyologlar, DNA’nın genetik bilgi içerdiğini ve yaydığını, genetik mesaja veya inşa yönergelerine ya da dijital koda sahip olduğunu söylemeye başladılar.

Meyer’e göre DNA’daki bilginin bir kişi tarafından bilinen herhangi bir bilgi parçası olmadığına, belirli bir etkiyi ortaya çıkarmak üzere düzenlenmiş bir bilgi olduğuna dikkat çeker. DNA’nın bilgi taşıma kapasitesinden ziyade taşıdığı bilginin işlevselliği önemlidir. Bugün biliniyor ki DNA’daki bilgi veya genetik kod bir organizmanın canlılık işlevlerinin ve biyolojik gelişiminin yürütülmesi için gerekli talimatları içermektedir. DNA hücresi, hücrelerin korunması ve hücresel mekanizmaların doğru çalışması için gerekli olan proteinlerin ve enzimlerin üretilmesi için kullanılan inşa yönergelerine sahiptir. Proteinler hem belli bir şekil hem de belirli bir düzen sergilerler. Onlar ancak amino asitlerin belli şekillerde düzenlenmesiyle istenilen biçimi alabilirler. DNA özelleşmiş karmaşıklıktan bir moleküldür ve taşıdığı bilgi de özelleşmiştir. Meyer bu bilginin nereden geldiğini veya nasıl oluştuğunu sormaktadır. DNA ve proteinlerin birbirine olan yapısal bağlılığı bu soruya cevap vermeyi oldukça zorlaşmaktadır. Hücre DNA’daki bilgiyi işlemek ve ifade etmek için proteinlere ihtiyaç duymakta, fakat DNA moleküllerinin kopyalama araçlarıyla inşası için de proteinler gerekmektedir. Buna göre hangisi öncü olarak ortaya çıkmıştır? DNA mı proteinler mi? Yaşamın nasıl ortaya çıktığına dair ileri sürülen DNA öncelikli ve protein öncelikli modellerdeki güçlüğü gören modern teorisyenler RNA öncelikli bir modele yönelmişlerdir. Çünkü RNA hem protein sentezi yapabilecek hem de genetik bilgiyi kodlayabilecek kabiliyetine sahiptir. Netice itibariyle genetik kodun kökenini açıklamak üzere birçok fikir ortaya atılsa da bir uzlaşı sağlanabilmiş değildir.

Meyer önce, şansın organik molekülleri meydana getirmesinin mümkün olmadığını matematiksel olarak göstermeye çalıştı. Buna göre tek bir fonksiyonel proteinin, ayrıca mümkün olan en kısa proteinin bile şans ile elde edilmesi imkânsıza yakındır. Ayrıca en mütevazı olanları dahil, tüm hesaplar evrenin olasılık kaynaklarının biyolojik bilginin şans ile meydana getirilebilmesi için yeterli olmadığını göstermektedir. Şans hipotezini reddetmek için diğer bir sebep ilk organik moleküllerin ortaya çıkabilmesi için gereken erken dünya koşullarının hiç de “prebiyotik çorba” kuramcıların varsaydığı gibi elverişli olmamasıdır. Ayrıca böylesine elverişli bir prebiyotik çorbanın var olduğunu kabul edilse dahi, organik moleküllerin oluşması için gerçekleştiği düşünülen olumlu kimyasal süreçlerin yanında zarar verici olanlar da aynı ortamda vuku bulacak ve oluşan molekülleri bozguna uğratabilecektir. Şans hipotezini makul bulmayan bazı bilim adamları ikinci seçenek olarak yaşamın zorunlulukla ortaya çıktığını, kendi kendine organizasyon modelleri üzerinde durmuşlardır. Bu modele göre, canlı varlıklardaki organizasyon doğa yasaları olarak tanımlanabilecek fiziksel veya kimyasal güçler ve süreçlerle açıklanabilir. Meyer’e göre  kurallı kimyasal güçler karmaşık diziler üretemezler. Dolayısıyla biyolojik bilginin nasıl oluştuğu açıklayamazlar. Yani DNA’daki bilgi fiziksel veya kimyasal çekim güçlerine indirgenemez.

Meyer’in “ Darwin’in Şüphesi” adlı ikinci kitabı , Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı kitabında, kendisinden bir şüphe konusu olarak söz ettiği “Kambriyen Patlaması” olarak anılan, birçok türde canlının jeolojik tarihin belli bir döneminde (Kambriyen dönemi) aniden ortaya çıkması olayıyla ilgilidir. Meyer bu olayı bir “bilgi patlaması” olarak tanımlar. Meyer’e göre bu dönemde aniden ortaya çıkan ve yepyeni vücut planlarına sahip hayvan formları kambriyen dönemi hayvanlarını pre-Kambriyen dönemi hayvanlarıyla bağlayacak olan ara fosillerin yokluğu ve fosil kayıtlarındaki radikal değişikliklerin küçük çaptaki varyasyonlardan ve çeşitlemelerden daha önce görülmesi bakımından Darwinistler için beklenmedik bir olaydır.

Meyer’e göre, tarihsel bilimler söz konusu olduğunda herhangi bir fenomen hakkındaki en iyi açıklamanın kriterleri olan nedensel uygunluk ve nedensel varoluş kriterlerini akıllı tasarım hipotezi, bilinçli ve rasyonel bir failin amaçlı eylemi, yerine getirdiğinden ve bu koşulları diğer rakip teoriler sağlayamadığından akıllı tasarım teorisinin biyolojik bilginin kaynağına dair en iyi açıklamayı verdiği kabul edilmelidir. Akıllı tasarım nedensel olarak uygundur. Çünkü kendi deneyimlerimizden biliyoruz ki rasyonel failler dijital olarak kodlanmış olanları da dahil işlevsel bakımından özelleşmiş bilgi içeren sistemleri üretebilmektedir. Özel biyolojik bilgi materyalist ve natüralist sebeplerle üretilemeyeceğinden nedensel olarak var olan tek sebep akıllı tasarımdır. Bu konudaki Meyer’in akıl yürütmesi şöyledir: Spesifik biyolojik enformasyon doğal süreçler veya mekanizmalarla (şans, zorunluluk/yasallık) açıklanamamaktadır. Rasyonel failler (örneğin insan) spesifik bilgi üretmektedir. Dolayısıyla spesifik biyolojik bilgi üreten rasyonel bir faildir.

 

Akıllı Tasarıma Eleştiriler

Bugün için dünya hayatını ve evrenin oluşumunu açıklayan iki ana düşünce vardır. Bunlar evrim teorisi ve akıllı tasarımdır. Bunların arasındaki fark, Tanrıya inanma ve inanmamanın arasındaki fark gibidir. Birbirleriyle uyuşması hiçbiri zaman beklenemez.

Evrim teorisinin gelişiminde, insanların Tanrı fikrinden uzak olmaları ve maddeyi tek kaynak olarak görmeleri esas rol oynamıştır. İnsanların Tanrı inancından uzak olmasını sağlamak için, bile bile yanlış iddialar üzerinde akıl yürütmeler ve tartışmalar olmuştur. Bu nedenle evrim teoriciler akıllı tasarımı ve yaratılış fikrini bilimsel saymamışlar ve onu bilimden dışlamışlardır. Hatta eğitim sistemlerine onları dahil etmemek için birçok nedenler ortaya atmışlardır.

Buna mukabil Tanrının varlığına ve yaratıcı özelliğine inananlar, evrim teorisine karşı durmuşlardır. Kendi görüşlerinin bilimsel karaktere haiz olduğunu ispat için birçok araştırmalar yayınlamışlardır. Akıllı tasarım adıyla kendi görüşlerini dile getirmişlerdir. Onlar için doğru olan, Tanrının her şeyi yarattığı ve alemi her an yönettiğidir. Burada hangisi bilimsel, hangisi değildir? Bu sorunun cevabı aslında bilim tanımına bağlıdır. Tanrıya inanmayanlar kendilerine göre bir bilimsellik tanımı oluşturmuşlardır. Buna mukabil Tanrıya inananlar da kendilerine göre bir bilimsel anlayış ileri sürmüşlerdir. Buradaki bilimsellik tanımları izafidir. Hiçbir zaman mutlak ilim anlayışını ifade etmez. Mutlak ilim anlayışı ancak İslam dininde mevcuttur.

Evrim teorisi ile akıllı tasarımcılar arasındaki mücadele tamamen Tanrıya inananlar ve inanmayanlar arasındaki bir mücadeledir. Bu mücadele asırlarca devam etmiş, bundan sonra da devam edecektir. Ancak gerçek ve mutlak ilim anlayışına sahip olabilmek için İslam dininin ilim anlayışını iyice bilmek gereklidir. Dolayısıyla akıllı tasarım ile ilgili eleştiriler aslında Tanrıya inanmak- inanmamak temelinde yerini belli etmek için yapılan gayretlerdir. Bu gayretleri felsefe, laiklik, deneycilik, rasyonellik, yanlışlanabilirlik gibi kavramlarla ele almak işin sadece yüzeysel kısmıdır. İşin asıl kısmı Tanrıya inanmak-inanmamak hususudur.

 

TDV İslam Ansiklopedisinde bu konuda şunlar yazılıdır:

“Semitik dine mensup düşünürlerin pek çoğu savunmacı veya uzlaştırmacı yaklaşımlara karşı çıkarak evrimi kökten reddetmiş ve her şeyin Tanrı tarafından ortaya çıkarıldığını savunmuştur. Natural Theology adlı eserinde saat örneğini vererek tabiatta rastlantının bulunmadığını ve kendi kendine meydana gelişin mümkün olmadığını ileri süren William Paley bu anlayışın öncüleri arasındadır. Sadece ilâhiyatçılar veya Tanrı’ya inanan bilim adamları değil bazı biyologlar da evrim teorisine eleştirel yaklaşmışlardır. Evrim çalışmalarıyla ünlü Alman biyologu August Weismann canlılardaki tohum (irsiyet) plazmasının sürekliliğini ileri sürmüş, içerisindeki öz sayesinde hücrenin kendini dış faktörlerin etkisine karşı sürekli koruduğunu ve bozulmadan ileriki kuşaklara nitelikleriyle birlikte geçtiğini belirtmiştir. Yine Darwin’in çağdaşlarından jeolog Sir Charles Lyell türlerin sabit olup değişmediğini savunmuştur. Diğer taraftan fizikçi William Thomson, dünyanın yaşının tekâmüle elverişli olmadığı fikrinden hareketle tekâmülün hem bilimsel hem dinî açıdan kabul edilemeyeceğini söylemiştir.

Tekâmül (evrim) nazariyesini benimseyenler bunu doğrulamak için Antikçağ’a kadar geri gitmeye ve özellikle tabiatla ilgili düşüncelerinde oluşum, gelişim, değişim vb. kavramlara yer veren Anaximandros, Hipokrat, Empodokles, Aristo gibi düşünürleri Darwin’in öncüleri diye göstermeye çalışmışlarsa da bu yaklaşımı doğru saymak mümkün değildir. Nitekim Aristo’nun, felsefesindeki maddeye form ve hareket kazandıran etken sebep (Tanrı) kavramıyla evrimci teori bağdaştırılamaz. Bazı Batılı tarihçiler tekâmül, tatavvur, tebeddül, hayat mücadelesi ve tabiata uyum gibi kavramlara yer veren Nazzâm, Câhiz, İhvân-ı Safâ, Bîrûnî ve İbn Miskeveyh gibi Müslüman düşünürleri de evrim teorisinin öncüleri arasında saymıştır. Friedrich Dieterici, 1878’de yayımladığı “Der Darwinismus im Zehnten und Neunzehnten Jahrhundert” adlı eserinde İhvân-ı Safâ’yı Darwin’in habercisi kabul ederken Eilhard Wiedemann, Câhiz’i örnek göstermektedir. Yine evrim teorisine ilgi duyan yazarlar Fârâbî’den İbn Sînâ’ya, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye kadar birçok filozof ve sûfînin Darwin’in öncüleri kabul edilebileceğini düşünmüşlerdir. Ancak bunların Yeni Eflâtunculuk’a dayanan sudûr nazariyesinden hareketle oluşturdukları varlık mertebelerini veya insan ruhunun Tanrı’ya ulaşıncaya kadarki süreçte yaşadığı mânevî ve ahlâkî kemali ifade etmek üzere ileri sürdükleri devriyye nazariyelerinin yaratıcıya karşı çıkan günümüzün evrim teorisiyle bağdaştırılması mümkün değildir.”

 

Fizikçi bilim adamları akıllı tasarım ve evrim konusunda değişik anlayışlara sahiptirler. Onlara göre bilimin bu konuda kesin olarak konuşması zor olmaktadır.

Bu konuda Stephen Hawking, “Zamanın Kısa Tarihi” adlı kitabında kararsızlığını şöyle dile getirmektedir:

“Bilim, geleneksel yaklaşımı olan matematiksel model kurarak, neden tanımlamak için bir evrenin var olduğu sorusunu cevaplayamaz. Neden evren var olma zahmetine girmiştir? Birleşik teori evrenin kendi kendisini var edebileceği kadar ikna edici mi? Ya da evren bir Yaratıcıya ihtiyaç duyar mı, eğer duyarsa O'nun evren üzerinde başka bir tesiri var mıdır?”

Albert Einstein, “Solovine’ye Mektuplar” adlı kitabında bu konuda şunları söylemektedir:

“Evrenin anlaşılabilirliğini sonsuz bir sır ve mucize olarak nitelendirmem size garip geliyor. Evet, a priori olarak, "kaotik" bir dünya beklemek gerekirdi. Bu dünyanın hiçbir şekilde anlaşılmaz olması gerekirdi... Newton'un kütleçekim teorisindeki gibi bir düzen ise bunun tam tersi bir durumdur. İnsan bu teorinin aksiyomlarını öne sürse bile, böyle bir tasarının başarısı, insandan bağımsız dış dünyanın son derece düzenli olduğu önkoşuluna bağlıdır. Halbuki bu a priori olarak, beklenemez. İşte bu, bilgimiz arttıkça sürekli güçlenen bir 'mucize'dir.”

 

Bütün bunlar Hak-Batıl kavgasının bir parçasıdır. Bu kavga dünya hayatının bir imtihan olması nedeniyle kıyamete kadar devam edecektir. Herkes kendisinin inanışının ne kadar gerçeği yansıttığını ancak ahirette anlayacaktır. Çünkü ahirette Hak görülecek ve batıl yok olacaktır.

“De ki: Hak geldi batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsra, 17/81)

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa        Yorumlar

 

Akıllı Tasarımın Delilleri

Yayınlanma Tarihi: 10.11.2023