Şeyh Galib (ks) (1757-1799) Klasik Türk Şiirinin (Divan Edebiyatının) 18. asırda yaşamış en büyük şairlerinden birisidir. Bazıları divan edebiyatının Şeyh Galib ile kapandığını iddia etseler de, bu iddia tamamen yanlıştır. Çünkü divan edebiyatı kültürü hiçbir zaman kapanmamış ve bugüne kadar devam etmiştir. Divan edebiyatı kültürü bu toplumun İslam inancından kaynaklanmaktadır. Asırlardan beri toplumumuzda İslam inancı yok edilmeye çalışılsa da, bunda başarılı olunamamış ve İslam inancı toplumumuzda daima yaşamıştır. Bundan sonra da yaşamaya devam edecektir. Bu nedenle toplumumuzda hâlâ divan şiiri yazan ve divanları olan şairlerimiz mevcuttur. Dr. Emrah Gökçe’nin “20. Yüzyılda Yazılmış Divanların İncelenmesi” adlı doktora çalışmasında açıklandığına göre, ülkemizde son yüzyılda iki yüzden fazla divan şairinin yaşadığı ve divanlarının mevcut olduğu tespit edilmiştir.

Şeyh Galib 1757 yılında İstanbul’da doğmuştur.  Asıl adı Mehmet Esad’dır. Annesinin adı Emine Hatun, babası Mustafa Reşit Efendi’dir. Şeyh Galib sıkı bir din eğitimi almıştır. Şiire meraklı kültürlü bir kişidir. Dedesi Mehmet Efendi de Mevlevî ekolünün aydınlarındandır.

Şeyh Galib ilköğrenimini babasından almış, Arapça, Farsça öğrenmiş, bunları yeteneğiyle birleştirerek çok genç yaşta güçlü bir şair olarak tanınmıştır. Şiirlerinde önce Esad, sonra Galib mahlasını kullanmış, fakat her iki mahlası birlikte kullandığı da görülmüştür. Henüz 24 yaşındayken muazzam bir divan oluşturmuş, 26 yaşlarında Mesnevinin en başarılı örneklerinden biri olan Hüsnü Aşk’ı kaleme almıştır. Hüsnü Aşk mesnevi tarzında yazılmış, derin anlamlar taşıyan bir eserdir. Bu eser diğer yazarların kitaplarına konu olan bir başyapıttır.

Şeyh Galib 27 yaşında Konya’da Mevlânâ dergahında çileye girmiş, ancak onun hasretine dayanamayan babasının isteği üzerine çilesini tamamlamadan İstanbul’a dönmüş ve İstanbul’da çilesini tamamlamıştır. 1791 yılına kadar ilimle meşgul olmuş ve genç yaşta Galata Mevlevîhânesi’nin şeyhliğine getirilmiştir.

Şeyh Galib Peygamberimiz (sav)’e şöyle hitap etmektedir:

Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim

Hak’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim.

(Sen her türlü övülmeye layık Muhammed’sin, Sen Hakk’tan bize güçlü bir Sultansın.)

 

Şeyh Galib Peygamber Efendimize (sav) derin bir sevgiyle bağlıdır ve onun sevgisini şiirlerine yansıtmıştır.

“Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir,

Miyân-ı âşıkanda iştiharım varsa sendendir.

Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-i revânımsın,

Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir.”

Bu şiirin de Şeyh Galib kendisinin cihandaki itibarının, aşıklar arasında ünlü olmasının Peygamberimizden olduğunu söylemektedir.  Hayatının bütün feyzlerinin ortaya çıkışı ve ruhunun akıp gitmesini yine Peygamberimiz sayesinde olduğunu ifade etmektedir. Eğer bu ömür sermayesinin bir kârı varsa o da Peygamberimiz sayesinde olduğunu açıklamaktadır.

Şeyh Galib’in, yukarıdaki beyitlerinde görüldüğü gibi, Peygamberimize olan aşkı ona, eşine az rastlanır şiirler yazdırmış, edebiyatımızın seçkin eserlerine imza attırmıştır. Klasik tarzda yazdığı gazel ve kasideleri dışında, soyut ve somut kavramları birbirine yaklaştıran edebi türleri ve içerikleri kendisinden sonraki şairlere ilham olmuştur. Şeyh Galib okuyucularına şiirlerinde, özel bir iklim oluşturan renkli imgeler dünyası sunmuştur. Bu dünya için Ahmet Hamdi Tanpınar “avize gibi renk ve ışık dolu” der.

Şeyh Galib Osmanlı Sarayında da itibar gören bir zattır. Özellikle III. Selim ona  karşı duyduğu muhabbeti her fırsatta aşikar ederdi. III. Selim bestekâr ve şair idi. İlhâmî mahlasıyla şiirler yazmış ve hat sanatıyla meşgul olmuştur.  III. Selim şeyhi görmek istediği zaman tüm protokol kaidelerini bir tarafa bırakır, onu görmek için yanına giderdi. Şeyh Galib de aynı şekilde teklifsizce saraya girer ve çıkardı. Padişahla oturur dertleşir, sıkıntılarını paylaşırlardı. Galata Mevlevîhânesi’nin tamiri için bir kasideyi padişaha takdim edince, III. Selim onun arzusunu yerine getirerek tekkeyi tamir ettirmiştir.

Şeyh Galib Osmanlı’nın 18. asırda divan edebiyatının canlılığını biraz kaybettiği bir dönemde ona yeni bir can getirmiş, böylece döneminin sanat dünyasını taçlandırmıştı. Önce annesi Emine Hatun, arkasından çok yakın dostu Esrar Dede vefat edince, Şeyh Galib derin bir hüzne boğulmuştu. Esrar Dede için bir mersiye kaleme almış, hassas mizacı bu üzüntüye dayanamamıştı. Çok geçmeden üzüntünün tesiriyle hastalanmış ve 41 yaşında genç olarak hayata veda etmiştir. Cenazenin kefenlenmesi esnasında babası Mustafa Reşit Efendi’nin şu ifadesi herkesi duygulandırmıştı: “Ah oğul! Bu beyaz kefene o kara sakal yakıştı mı hiç?” Bu ifadeler ve babasının ağlayışı, şahit olanların asla unutamadıkları bir anı olarak zihinlerde kalmıştır. Oğlunun çileye girmesinin hasretine dayanamayan bir babanın, biricik evladını toprağa vermenin hüznünü derinden yaşadığı anlaşılmaktadır.

Şeyh Galib’in kabri , Beyoğlu ilçesindeki bugün Divan Edebiyatı Müzesi olarak faaliyet gösteren Galata Mevlevîhânesi bahçesinde, İsmâil Ankaravî Türbesindedir.

 

Şeyh Galib’in Eserleri

Divan

Şeyh Galib 1781 yılında henüz 24 yaşında iken divanını tertip etmiştir. Daha sonra yazdığı şiirlerle eserini 5.500 beyte çıkarmıştır. Şiirleri üzerine birçok araştırmalar, doktora tezleri ve yüksek lisans tezleri yazılmıştır. Aruz vezniyle yazılan şiirlerinin yanı sıra hece vezniyle kaleme alınmış bir de türkü vardır.

Hüsnü Aşk

Şeyh Galib bu eserini 1783 te kaleme almıştır. 2041 beyit ve 4 tardiyyeden oluşan tasavvufi, fantastik ve sembolik bir mesnevidir. Eserde tasavvuf yolundaki bir sâlikin seyrü sülûk-i rûhânîsi anlatılmaktadır.

Şerh-i Cezîre-i Mesnevi

Bu eser Yûsuf Sîneçâk’ın eserine 1790’da yazılmış bir şerh olup müellifin Türkçe tek mensur eseri olması bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Şeyh Galib bu eseri yazarken Yûsuf Sîneçâk’ın Sütlüce’deki kabrine bakan evde ikamet ediyordu. Yûsuf Sîneçâk Mesnevi’den 366 beyit seçerek bir antoloji meydana getirmiştir. Şeyh Galib bu eserini, üstadı Ali Dede Efendi’nin teşvikiyle ve içinde bulunduğu kültür ve maneviyat ortamına karşı bir minnet borcu düşüncesiyle yazmıştır.

Es-Sohbetü’s-Şâfiye

Şeyh Galib, Mevlevî âdâb ve erkânından bahseden bu küçük risaleyi 1789 yılında Arapça dilinde  kaleme almıştır. Bu eserin Türkçe tercümesi yapılmış ve yayınlanmıştır.

 

Şeyh Galib’in İnsanı Anlatan Şiiri

Şeyh Galib’in günümüze kadar gelen ve insanın mahiyetini yorumlayan şiiri çok meşhurdur. Bu şiir bugün bile insanlığa bir yol göstericidir. Şeyh Galib’in şiirindeki yönlendirmeler bugünkü insan için de çok önemli bir rehberdir. Şeyh Galib insanı bütün yaratılmışların göz bebeği olarak görmekte, onun kâinatın özü olduğunu bildirmektedir. Şeyh Galib’in bu şiiri buram buram İslam ve tasavvuf korkmaktadır. Kendisi bir Mevlevi şeyhi olarak şiirinde tasavvufu çok iyi yorumlamıştır. Aradan iki asır geçmesine rağmen bugün hâlâ güncelliğini muhafaza etmektedir. Kıyamete kadar da muhafaza olunacağını ümit ediyoruz.

Bu şiirin orijinal ifadesi şöyledir:

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gâmsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvâmsın sen
Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i İsi-i Meryem’sin sen

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma
Merciin Hâlik-i eşyâdadır eşyâ sanma
Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma
Başkasın kendini sûretle heyûla sanma
Keşf ile sâbit olan mâ’niyi dâ’vâ sanma
Hakkına söylenen evsâfı müdârâ sanma

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

İnleyip sırrını fâşeyleme ağyâra sakın
Düşme bilmezlik ile varta-i inkâra sakın
Değmesin âhların kâkül-i dildâra sakın
Sonra Mansûr gibi çıkman olur dâra sakın
Arz-ı acz etmeyesin yâreden ol yâra sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende
Sendedir mâ’den-i envâr-ı fütüvvet sende
Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende
Ma’rifet sende hüner sende hakiykât sende
Nazar etsen yer ü gök duzâh u cennet sende
Arş u kürsiyy ü melek sendedir sende

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Hayftır şâh iken âlemde gedâ olmayasın
Keder-âlûde-i ümmîd ü recâ olmayasın
Vâdî-i ye’se düşüp hiç ü hebâ olmayasın
Yanılıp rehrev-i sahrâ-yı belâ olmayasın
Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın
Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Merk-i hâtif gibi bu kayd-ı sivâdan güzer et
Erişen hâr u hasa âteş-i aşkı siper et
Dâmenin tutmaya âsâr-ı alâyık hazer et
Şems veş hâhiş-i Munlâ ile azm-i sefer et
Sâf kıl âyineni kâbil-i aks-i suver et
Hele bir cem’-i havâs eyle de Gâlib nazar et

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Bu şiiri bugünün Türkçesiyle şöyle ifade edebiliriz:

 

Ey gönül, ey gönül! Neden bu makamda gam dolusun sen

Gerçi virane olsan da tılsımlı bir definesin sen.

Meleklere secde etmeleri buyurulan saygıdeğer bir varlıksın sen.

Bildiğin gibi değil, sen bütün varlıklardan daha üstünsün.

Ruhsun, Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin sen.

Hak gerçeğinin sırrısın sen, Meryem oğlu İsa misali.

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

 

Derecen adları yaratanın katındadır, adlarda sanma.

Yerin eşyanın yaratıcısındadır, eşyada sanma

Keşfedip gördüğün manaları rüyadadır sanma

Başkasını kendinle kıyasladığında heyûlâ sanma (gözünde büyütme)

Bir kimseden gelen engeli mühim bir mesele sanma

Hakkında söylenen vasıfları sana yaranmak için söylüyorlar sanma.

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

 

Ağlayıp inleyerek sırrını yabancılara açıklama sakın

Cahillik edip inkar çukuruna düşme sakın.

Ahların sevgilinin kahkülüne değmesin sakın

Sonra Mansur gibi darağacına çıkarsın, sakın

O sevgiliye yaralarından çaresizlik içinde yakınma sakın

Bulduğun yüce cevherleri (ruh) koru gözet ey biçare.

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

 

Sendedir sevgi sırlarının mahzeni sende

Sendedir yiğitlik nurlarının madeni sende

Gizli gizli daha nice haller vardır sende

İrfan sende, ustalık sende, doğruluk sende

Bir baksan, yer ve gök, cehennem ve cennet sende

Yüce ve ilahi makamlar ve melekler sendedir elbet sende.

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

 

Yazık olur, sultanken bu alemde dilenci olmayasın

Ümidine keder bulaşmış ve yalvaran olmayasın

Keder vadisine düşüp değersiz ve faydasız olmayasın

Yanılıp bela çölünün yollarına düşmeyesin

İnsana yakın dur ki fazla uzaklara düşmeyesin

Secdeler et ki Yaradanın reddettiği olmayasın.

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

 

Tanrı'dan gayrı bütün varlıklardan, çakıp sönen,

gelip giden şimşek gibi geç git.

Üstüne takılan, konan çerçöpe karşı aşk ateşini siper et

Gönül bağlanacak şeylerin eserleri, sakın, eteğini tutmasın;

Şems gibi, Mevlânâ'yı isteyerek yola koyul, yol almaya bak.

Aynanı (gönlünü) arıt; bütün sûretler ona vursun, görünsün.

Galib, hele bir duygularını derle, topla da bak

Hoşça bak kendine ki kâinatın özüsün sen.

Bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.

 

Şeyh Galib bu şiirinde insanın bütün varlıklardan daha üstün olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Hazreti Adem (as)’ın bir çocuğu olarak bu kendisine verilen çok üstün bir şereftir. Hazreti Adem’e melekler secde etmiştir. Ruh, Cebrail (as)’ın üfürmesiyle Adem (as)’a hayat vermiştir. İnsana da, anne rahminde iken ruh üfürülmüştür. Dolayısıyla insan bu anlamda Allah Teâlâ’nın bir emri olan ruhtur. Tıpkı Meryem oğlu İsa gibi.

“Sana ruhtan soruyorlar. Dedi ki: Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra, 17/85)

“Sonra onu (Adem (as)) düzenli bir şekle sokup içine kendi ruhundan üfürdü. Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz ne az şükrediyorsunuz?” (Secde, 32/9)

Fakat buna rağmen insan gönlü gam ile doludur. Çünkü yaratılış gereği insanın gönlünde gamlar, viranelikler mevcuttur. Halbuki bu virane dedikleri aynı zamanda bir define, manevi bir hazinedir.

“Müminin kalbi Allah’ın tecelli yeridir. Müminin kalbi Allah’ın arşıdır. Müminin kalbi Allah’ın hazinelerindendir. Müminin kalbi Allah’ın aynasıdır.” (Hadis)

Bu nedenle insan kendisinin bu üstünlüğünü hissetmeli ve her gerçeğin sırrı olduğunu düşünmelidir. Çünkü o kainatın özüdür ve bütün yaratılmışların göz bebeğidir.

İnsanın derecesi Allah Teâlâ’nın isimlerinde değil, o isimleri yaratanın katındadır. İnsanın yeri eşyada değil, o eşyanın yaratıcısındadır. İnsanın manevi olarak keşfedip gördüğü manalar bir rüya değildir. Başkasını kendinle kıyaslayıp da hayal gördüğünü sanma ve başka insanların seni engellemesine de önem verme. Çünkü tasavvuf yoluyla elde edilen bilgiler insana gerçeği öğretir. Ancak tasavvuftaki keşif bilgileri herkese açık olmadığı için diğer insanlar tarafından hor görülebilir. Şeyh Galib bir sufi olduğu için bu keşiflerin önemini insanlara duyurmakta ve diğer insanların eleştirilerini ve kınamalarını duymamalarını tavsiye etmektedir.

İnsan ağlayarak inleyerek sırrını başkalarına açıklamasın. Başına gelen felaketlere ve kötülüklere bakıp da inkâra düşmesin ki bu cahilliktir. Ağlayıp inleyerek Allah Teâlâ’nın hatırını kıracak şeyler yapılmaması lazım, aksi halde Mansur gibi darağacına çıkıp can verebilirsin. Bu nedenle Allah Teâlâ’ya dertlerindeki çaresizlik için sakın şikayet etme. Sahip olduğun yüce cevherleri muhafaza et, onları gözet.

Sevgi sırlarının kaynağı, definesi sendedir. Yiğitlik nurlarının kaynağı da sendedir. Daha sende nice gizli haller mevcuttur ki, irfan da sendedir, ustalık da sendedir, doğruluk da sendedir, yer ve gök, cennet ve cehennem de sendedir. Yüce ve ilâhi makamlar ve melekler de sendedir. Yani aslında sen insan olarak bütün bunlardan daha üstünsün ve onların makamlarına da sahipsin.

Bu alemde sultansın, sakın dilenci rolüne kapılma. Yani kimseden bir şey isteme, çünkü bu dünyada padişah sensin. Ancak Allah’tan iste. Hiçbir zaman şikayet etme, ümidini keder ile bozma ve yalvaran olma. Aksi halde keder vadisine düşüp değersiz, faydasız bir varlık olursun. Çünkü kederli olmak bir sufiye, bir Müslüman’a yakışmaz. Belâ çöllerine yanılarak düşme, insana yakın ol ki fazla uzaklara düşmeyesin. Hakk’a yakın olmak için de, secdelerini fazla yapasın.

Allah’tan başka her şeyi terk et. Onları gelip geçen şimşekler gibi gör.  Sana bulaşan her maddeyi çer çöp olarak gör ve onlara karşı aşkın ateşini siper et. Aşk ateşiyle dünyanın köhne ve işe yaramaz olan eşyalarına, servetine, makamlarına karşı dur. Dünya mallarını, makamlarını gönlüne bağlama, onların sakın eteğine tutunmalarına müsaade etme. Şems gibi, Mevlânâ’yı isteyerek yola koyul, yol almaya bak. Kalbini arıt, bütün suretler böylelikle onda görünsün. Sen bütün kâinatın aynası ol.

Kendi zatına hoşça bak, çünkü sen Kâinatın özüsün. Sen insan olarak, bütün yaratılmışlardan üstün olduğundan onların gözbebeğisin.

 

Toplumlarda İnsan Değeri

Toplumların medeni ve ileri oluşları insana verdiği değerle ölçülür. Osmanlı bu konuda birçok toplumu geride bırakarak, insana hak ettiği değeri vermiştir. Bu gerçek Osmanlı şairlerinin şiirlerinde açıkça anlaşılmaktadır. Şeyh Galib de bu konuda bir örnektir. Osmanlı bu değerleri İslam’a bağlılığı ile elde etmiştir. Bugünkü toplumlar İslami değerlerden çok uzak olduğundan insana değer vermede de geridedir. Batı medeniyeti denilen kültür de insana değer vermekte çok geridedir.

Dünyadaki insan sömürüsü sistemi batılı ekonomik sistemlerinin eseridir. Batı hayranlığını dile getirenlerin nasıl bir gaflet içinde olduklarını buradan anlayabiliriz. İslam’ı dışlayıp, batı medeniyetini kendilerine rehber edinenler gerçekten tam bir yanılgı ve gaflet içindedirler. Bu gafleti ortaya koyan en önemli şairlerden biri de Şeyh Galib’tir.

Divan şiirinin en büyük şairlerinden olan Şeyh Galib’in şu beyti insanın ne kadar muhteşem bir varlık olduğunu veciz bir üslupla dile getirmektedir:

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen,

Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.

(Hoşça bak kendine ki kâinatın özüsün sen,

Bütün yaratılmışların gözbebeği olan insansın sen.)

İnsan küçük kâinattır derler. Kalbinde acıları ve umutları beraber taşır. Acıların üşüttüğü, umutların ısıttığı gönlünde zifiri karanlıklar bir mum alevinde erir gider. Geçen zamanla birlikte ömür de tükenir. Fakat yukarıdaki şiir, bütün bunlara rağmen insanın alemin özü ve kainatın gözbebeği olduğu hatırlatmaktadır.

Dünya hayatının özünde insan vardır. Dünya hayatı insanla anlam kazanmıştır. Hazreti Adem (as)’la dünyaya açılan insanoğlu yüzyıllar boyunca dünyayı imar etmiş ve alemin dinamiklerini dengede tutmak için büyük bir çaba harcamıştır. Ancak onun bu hayata tutunma gayretini, haramiler kesmiş, yükü aşk olan kervanlar yağmalanmış. Bu nedenle pişmanlıklar düşlerin üstünü örtmüştür. Çünkü insanlar, asırlarca zulme uğramış ve sömürülmüştür. 

Gerçekten Cenab-ı Hakk insanı muhatap kabul etmiş, imtihana tabi tutmuş ve büyük kıymet vermiş, kendisine ilim ve hikmet öğretmiştir.  Ancak insanın da bu hikmetleri keşfetmesi, dünya ve iç alemiyle daha barışık yaşaması gerekmektedir. Bugünkü huzursuzluklar bu şuurdan uzak yaşamanın sonucudur.

Bununla beraber insanın varlığıyla birlikte insanlar arasında çatışmalar, sömürüler ve zulümler de ola gelmiştir. Bunun nedeni insanın yaratılışındaki gerçeklerdir. Çünkü insanlar dünyaya iyilik ve kötülüklerden hangisini tercih edeceği için ve böylece sınanmak için gönderilmiştir. Fakat Hazreti Adem’in çocukları bu kavgalar ve kan dökmelerle kendilerini düşman yaratmış ve düşmanlıklar üretmiştir. Bu büyüyen düşmanlıkların altında mazlumlar ezilirken güçlü olanlarda birbirlerini yok etmek için ellerinden geleni yapmışlardır.

İnsanı Cenab-ı Hakk dünyaya göndermiş ve onun uyması gereken kuralları da peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. Cenab-ı Hakk bütün insanlığı kuşatan ilkeleriyle dünya hayatına bir nizam vermiştir. Bu nizam İslam dininin tebliği ve vahyin başlangıcı olan 610 yılından itibaren geçerlidir. Bu nizam ayet ve hadislerle ifade edilmiş, bütün insanlığı kapsayarak evrensel bir karakter kazanmıştır. İslam açısından yöneticilerle idare edilenlere aynı gözle bakılmıştır. İdareciler hiçbir zaman halktan üstün düşünülmemiş, soy, ırk, renk, bölge, ekonomik seviye ve din farkı gözetilmemiştir.

Rabbimizin deyimiyle insanlar arasındaki üstünlük ancak Allah’a karşı gösterdiği takvadadır. Bunun en güzel ifadesi Peygamberimiz (sav)’in veda haccında ifade ettiği hususlardır. Peygamberimiz veda haccında devesi üzerinde, Arafat vadisinde 124.000 Müslümana hitap ederek şunları söylemiştir:

“Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu (amcalarımdan Haris’in oğlu) Rabia’nın kan davasıdır. Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, aile namusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz, razı olmadığınız kimseleri aile yuvanıza alırsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise örfe göre, her türlü meşru ihtiyaçlarını, yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Adem’densiniz. Adem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takva iledir. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir.

Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.”

İslam ilhamını Kur’an ve sünnetten almıştır. Ayet ve hadisler İki cihan saadetini sağlamak için insanlığa kılavuzdur. Peygamberimizin yukarıda ifade ettiği gibi dünya üzerinde gerçek huzur ve rahatı istiyorsak bu İslami ilkelere uymak muhakkak ki gereklidir. Ancak dünya saltanatını ele geçirmek ve güçsüzleri sömürüp ellerinde avuçlarında ne varsa almak için tarih boyunca nice kıyım ve zulümler yapan insanlar, İslami ilkelerin dışında yaşamışlardır. Bu mevcut düzen geleceğe dönük karanlık tablolar çizmektedir. Çünkü dünyanın pek çok bölgesinde bugün ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Özellikle İslam ülkelerinde özgürlük götüreceğini söyleyerek bu toprakları işgal eden batılı güçler, bu ülkelerde bir hiç uğruna 100 binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. İnsanlara özgürlük ve demokrasiyi getirme vaadiyle insanları sömürmek, onların ellerindeki maddi kaynakları gasp etmek nasıl bir insanlık anlayışıdır. Onlar kendilerinden olmayan toplulukları köle olarak görmektedir. Bu nedenle uzun yıllar boyunca dünyanın birçok bölgesinde insan hakları hiçe sayılarak sömürülmüştür. Filistin, Güney Afrikada yaşayan insanların trajedisi bu çerçevede örnek olarak verilebilir.

Dünya ticaretini ellerinde tutan ve dünya sermayenin büyük bir kısmına sahip olan Yahudiler, sapanından başka silahı olmayan çocukları insanların gözleri önünde hunharca öldürebilmektedirler. Kendilerinden bir kişi yaralansa dünyayı ayağa kaldıran bu insanlar, kan gövdeyi götürdüğü dönemlerde bile yaşananları kendilerine göre doğal hak kabul etmektedirler.

İnsan hakları evrensel değerler ve hükümlerdir. Olmazsa olmaz olarak insanın hayatını mutlu ve rahat içinde yaşamasının garantisidir. Fakat bugün için böyle bir evrensel değerlerin hüküm sürdüğünü söylemek zordur. Eğer insanların rahat ve huzur içerisinde yaşamalarını temin etmek istiyorsak, insanlara İslam’ı öğretmeli ve İslami yaşamaya yönlendirmeliyiz. Eğer toplumun büyük bir kısmı İslami hayatı yaşarsa Allah muhakkak ki o topluma yardım edecektir. Bundan hiç şüphemiz yoktur.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Tasavvuf Sohbetleri

Şeyh Galib ve İnsanın Değeri

Yayınlanma Tarihi: 09.07.2023

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen 

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Şeyh Galib