İsmâil Hakkı Bursevî, (1653, 1725)  mutasavvıf, Celvetî şeyhi, müfessir, şâirdir. Tefsir, hadis, tasavvuf, şiir, hutbe, gramer gibi birçok dalda çok sayıda eser verdi. Yaşadığı devre göre oldukça sade bir üslûp ve lisân kullanmıştır. Bursa’da yaşadığı için Bursevî; bir müddet Üsküdar’da ikamet ettiği için Üsküdârî; Celvetiyye tarikatına mensup olduğu için Celvetî mahlaslarıyla anılmış olsa da, bilhassa Bursevî nâmıyla bilinir. İstanbul'un Üsküdar ilçesinde mukîm, Bayramiyye tarikatının Celvetiyye kolunun kurucusu Aziz Mahmut Hüdâyî'nin halifesidir.

İbnü’l-Arabî, Sadreddin Konevî ve Mevlana Celâleddîn Rûmî çizgisinde bir tasavvuf anlayışına sahip olan Bursevî, vahded-î vücûd anlayışının Anadolu topraklarında yayılmasında etkili olmuş bir kişidir. Yirmi seneden uzun süre çalışarak meydana getirdiği “Rûhu'l Beyân” başlıklı Kur'an-ı Kerîm tefsiri, Osmanlı döneminde yazılan tefsirlerin en önemlilerinden birisi olarak kabul edilir.

Bugün Bulgaristan sınırlarında bulunan, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli eyaletinde Burgaz şehrine bağlı Aydos kasabasında dünyaya geldi. Baba tarafından tasavvufa aşina, anne tarafından da ilmiyye sınıfına mensup bir aileden gelmekteydi. Şiirlerinde “Hakkı” mahlasını kullanmış; ilmî eserlerinde ise “İsmâil Hakkı” olarak tanınmıştır.

Babası Mustafa Efendi, İstanbul Aksaray'da yaşamakta iken 1652 yılında İstanbul Esir Hanı'nda çıkan büyük yangında evi yanıp kül olunca Aydos'a yerleşmişti. Yedi yaşında annesi Kerime Hanım'ı yitirerek öksüz kalan İsmail Hakkı'ya Aydos'ta büyükannesi baktı.

Yedi yıl Edirne'de öğrenim gördü. Edirne'deki öğrenimini tamamlayınca İstanbul'a gitti ve Fatih'teki Atpazarı Meydanı'nda bulunan Kul Camii'nin imamı olduğu için “Atpazarı şeyhi” olarak tanınmış Celvetî şeyhi Atpazarî Osman Fazlı'ya intisâb etti. 1675'te şeyhin halifesi olarak Üsküp'e gitti ve vaazlar verdi. Bu dönemde Üsküp müftüsünü ve şehrin bazı ileri gelenlerini eleştirmesi nedeniyle birçok kişiyi karşısına aldı. Üsküp'te altı yıl kaldıktan sonra muhaliflerinin etkisi ile önce Köprülü'ye nakledildi, sonra Ustrumca'da görev yaptı.

Bursa halifesinin ölümü üzerine 1684-1685 yılında Bursa'ya yerleşti ve onun yerini aldı. Ulucami'de ve diğer bazı camilerde vaaz verdi. Vaazlarında Kur'an-ı Kerîm'i Fatiha Suresi'nden başlayarak tefsir etmiş; vaazda söylediklerine tasavvufî yorumlar ekleyip şiirler zikrederek yazıya geçirmiştir. “Rûḥu’l-beyân” (1705) adlı tefsiri bu şekilde tamamlandı.

Her sene şeyhi Osman Fazlı'yı İstanbul'da ziyaret eden Bursevî, Osman Fazlı'nın Mağusa'ya sürgün edilmesi üzerine 1689-1690 yılında onu Mağusa'da ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında şeyhi onu kendisi yerine tayin etti.

Bursevî, Sadrazam Elmas Mehmed Paşa'nın daveti üzerine Padişah II. Mustafa'nın I. ve II. Avusturya seferlerine katılıp vaazlarıyla askere cesaret verdi. İki defa hacca gitti (1700 ve 1710 yılları). Üç yıl Tekirdağ'da, üç yıl Şam'da yaşadıktan sonra İstanbul'a yerleşti, Üsküdar'daki Ahmediye Camii'nde vaizliğe başladı. Celvetiyye tarikatının merkezini Üsküdar'a taşıdı. Birçok paşa, vezir ve devlet adamıyla görüşmelerde bulundu.

Dostlarının daveti üzerine 73 yaşında iken Bursa'ya döndü ve eser yazmakla meşgul oldu. Bursa'da Tuz Pazarı civarında “Cami-i Muhammedi” adını verdiği bir cami ve bir tekke yaptırdı. 20 Temmuz 1725'te Bursa'da öldü. Vasiyeti gereği tekkesinde toprağa verildi.

Şeyhi Osman Fazlı’nın yanı sıra başta Muhyiddin İbnü’l-Arabî olmak üzere Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî, Üftâde ve Aziz Mahmud Hüdâyî’nin İsmâil Hakkı’nın üzerinde büyük tesirleri olduğu görülmektedir. Vahdetî Osman Efendi, oğlu Mehmed Bahâeddin, Zâtî Süleyman Efendi, Hikmetî Mehmed Efendi, Derûnîzâde Mehmed Hulûsî Efendi ve Şeyh Yahyâ Efendi yetiştirdiği halifeler arasında zikredilebilir.

Vahdet-i vücûd anlayışına sıkı sıkıya bağlı olan İsmâil Hakkı, hakîkat-i Muhammediyye’nin zuhurunu ayın bir aylık hareketine benzeterek anlatır. Ona göre hakîkat-i Muhammediyye mutlak nübüvvet ve velâyeti içerir. Her nebî ve velînin nübüvvet ve velâyetten belli bir payı vardır. İlâhî bir nur olan nübüvvetin Hz. Âdem’de hilâl kadar olan zuhuru Hz. İbrâhim’de ayın on dördü gibidir. Hz. Muhammed (sav)’de bu zuhur kemale ererek ayın on beşinci gecesindeki dolunayın zuhuru gibi olmuş ve bu hakikat en kâmil anlamıyla tecelli etmiştir. Zira Hz. Peygamber insanları Hakk’ın zât, sıfat ve ef‘âline davet etmiş, davet onunla zâhirde ve bâtında tamamlanmış, kendisinden sonra başka bir peygambere ihtiyaç kalmamıştır. Bu sebeple o Hatmü’l-enbiyâdır. Hz. Muhammed’den sonra bu zuhur yavaş yavaş azalmaya, dolunaydan hilâle doğru gitmeye başlamıştır. Ancak ondan sonra peygamber gelmeyeceğinden nübüvvet nuru onun şeriatının aynasında parlamaya devam edecektir. Velâyet mertebesi nübüvvetin özü gibidir ve nübüvvetten öncedir. Velâyet derecelerinin sonu nübüvvet makamlarının başıdır. Nübüvvet velâyete dayanır; her nebî velîdir, ancak her velî nebî değildir. Velâyetin peygamberlerde zuhuru asalet yoluyla, onların ümmetlerinden olan velîlerde ise tebaiyyet ve veraset yoluyladır. Bu ümmette velâyete vâris olmak bakımından velâyetin ilk zuhûru Hz. Ali’de hilâl, İbnü’l-Arabî’de dolunay gibidir. Dolayısıyla İbnü’l-Arabî Hatmü’l-evliyâdır. Ondan sonra velâyet nuru kıyamete kadar kutubların ve onlara tâbi olanların kalplerindedir.

İsmâil Hakkı’ya göre zuhur bakımından “hatm” olması İbnü’l-Arabî’nin Hz. Ali’den veya Hz. Ali’nin diğer sahâbîlerden üstün olduğu anlamına gelmez. Mârifetullahtan, zâhirî ve bâtınî ilimlerden ibaret gördüğü ilmî kerametleri kevnî kerametlerden üstün tutan İsmâil Hakkı’ya göre mârifetullah keşif ve kerametten üstündür. Bir velîden hârikulâde bir şey sâdır olsun veya olmasın mârifetullah şeref olarak ona yeter. Çünkü keramet velâyet için şart değildir.

İsmâil Hakkı sekr yerine sahvı, şathiyyât yerine temkini ve bulunulan mertebeye uygun davranmayı benimsemiş, “ene’l-hak” diyen Hallâc-ı Mansûr’u, “sırr”ı fâş ettiğine inandığı Niyâzî-i Mısrî’yi, Şeyh Bedreddin’i, birtakım Mevlevî, Kalenderî, Bektaşîler’i ve eksik taraflarını gördüğü diğer kişi ve zümreleri tenkit etmekten geri durmamıştır. Tasavvuf ehlinin ve özellikle vahdet-i vücûdun aleyhinde söz söyleyen ulemâyı da tarikat adına şeriatta ihmal ve gevşeklik gösterenleri de şiddetle eleştirmiştir.

Ona göre Hz. Peygamber’in nübüvvet ve velâyet nuru olmak üzere iki nuru vardır. Nübüvvet nuru şeriat nuru, velâyet nuru ise hakikat nurudur. Resûl-i Ekrem kıyamete kadar biri zâhir, diğeri bâtınla alâkalı bu iki nurla aramızdadır. Bu iki nura tâbi olmayan ve onlarla hidayet bulmaya çalışmayan kimse Peygamber’e uymayı terk etmiştir.

 

Eserleri

Yüz otuza yakın eseri vardır. Bazı eserler kendisine yanlış atfedildiğinden, bazı eserlerinin birden fazla ismi olması nedeniyle karıştırıldığından eserlerinin sayısı tam olarak bilinmez. Eserlerinin çoğu Türkçe, kırk kadarı Arapçadır. İslâmî ilimlerde derin bilgiye sahip bulunması ve çok sayıda eser vermiş olmasına rağmen tasavvuf sahasında şöhret bulmuş olan Bursevî'nin en ünlü eseri “Ruhu'l-Beyan” adlı ünlü Arapça Kur'an tefsiridir.

1. “Rûḥu’l-beyân” Hicri 1117’de (M. 1705) tamamlanmıştır. Bu eserde, önce vaaz olarak takrir edildiğinden mev‘izaya ağırlık verilmiş, sonraki dönemlerde de mev‘iza türü için önemli bir kaynak olmuştur

2. “Rûhu’l-Mesnevî (Şerhu’l-Mesnevî)” Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mes̱nevî’sinin ilk 738 beytinin şerhidir

3. “Şerhu’l-Erbaîne hadîsen” İmam Nevevî’nin kırk hadisinin Türkçe tercüme ve şerhidir. Müellifin bazı hadis şerhlerini ihtiva eden risâleleri de vardır

Hemen hemen bütün eserlerinde yeri geldikçe nesre ara verip nazıma yer vermiştir. Şiirleri bir divanda toplanmıştır. Sanat anlayışı da dini esaslara ve tasavvufi düşünceye dayanmaktadır. Divanının yanı sıra şiir şerhi niteliğindeki "Kitâbu’l-Envâr, Kitâbü’nNetîce, Tuhfe-i Atâiyye, Tuhfe-i Ömeriyye, Ferâhu'r-Rûh ve Silsilenâme” adlı eserlerin yazarıdır.

Bursevi'nin bestecilik yönü de vardır. Kendisinin ve mürşîdi Aziz Mahmud Hüdayi'nin bazı şiirlerini bestelemiştir.

 

Edebi Yönü

Dinî ve tasavvufî kültürünü ortaya koyan eserlerine istisnasız denecek derecede katmış olduğu çok sayıdaki manzumesinden başka mürettep bir divan sahibi oluşu, İsmâil Hakkı’nın esas şöhretini sağlayan âlim ve mutasavvıf şahsiyetine edebî bir kimlik de ilâve etmiştir. Altmış yılı aşan telif hayatı boyunca nazım ve şiir onun bütün yazı hayatını kuşatmış, dinî, tasavvufî zemindeki pek çok eserinin ayrılmaz bir unsuru olmuştur. Kendisi, “Kitâbü’s-Silsile” adlı kitabında manzumelerinin 10.000’den fazla olduğunu haber vermektedir.

İsmâil Hakkı, şiir ve şairlik konusunu tek başına bir mesele olarak ele almamakla beraber bu husustaki bazı görüşlerini Rûḥu’l-beyân’ında  Kur’an-ı Kerîm’in buna dair ayetlerini tefsir ederken açıklamaktadır. Doğrudan doğruya dinî bir bakışla şiirin Allah’a itaate, zühde ve âhiret hayatına teşvik etmesi gerektiğini belirterek yalnız başına bir amaç haline gelmedikçe ve Allah’ı zikretmekten alıkoymadıkça şiirle ilgilenmenin faydalı olacağını söylemektedir. Bu vasıftaki şiirin cehalet ve sefahate engel olacağını, dolayısıyla tavsiye edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Mümin şairlerin şiirleri Allah’ın birliği ve övgüsüne yöneliktir, mânevî huzur sağlayıcıdır. Mümin olmayan şairler ise kulaklarını şeytana verir, ondan aldıkları evham ve ilhamlara kendilerinin gerçek dışı tahayyüllerini yüklerler. Bu türden olan şiir Kur’an ahkâmınca menedilmiştir. İsmail Hakkı, mutasavvıf şairin kaleminden şiirin bir fütuhat veya bir vâridât olarak çıktığını söyleyerek mânanın şekilden daha önemli olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple divanına “Fütûhât-ı Burûseviyye” adını vermiş, manzumelerinde lafızdan ziyade mânanın ifadesine özen göstermiştir.

Divanında yer alan şiirlerinde daha çok âyet ve hadislerden yapılan iktibaslara, ifadece değişik bir şekle soktuğu bazı atasözlerinden getirdiği irsâl-i mesellere, kısas-ı enbiyâ ve kerâmet-i evliyâya atıfla yapılan telmihlere rastlanmaktadır. Mütevazi mizacı şiirlerine mahzun ve kırgın bir ruh haliyle yansımıştır. İrşad ve tedris faaliyetleri esnasında gittiği bazı bölgelerde yöre halkının gösterdiği duyarsızlıktan mustarip olmuş, bu duygularını şiirlerinde çok defa zamaneden şikâyetle dile getirmiştir.

İsmâil Hakkı’nın şiirlerinde vahdet-kesret alâkası, vahdet denilen şeyin kesretin zevali olduğu, Allah’ın bütün mahlûkat üzerinde isim ve sıfatlarıyla tecellisi, en güzel ve en mükemmel yaratık olması itibariyle insanda ism-i azamın tecelli ettiği dile getirilir. Allah güzel olduğu için kâinatın da güzel olduğu, görünen bütün âlemin O’nun vahdet aynasındaki gölgesinden ibaret bulunduğu, kâinattaki bütün mevcûdat Allah’ın varlığı ve birliğinin delili olduğuna göre ilâhî kudreti ve vahdeti hissetmeden sadece varlığı temaşa etmenin putperestlik demek olacağı ifade eder. Aynı zamanda tasavvufî terbiye ve tarikatın bu husustaki önemli rolü, mürşid-i kâmil ve mürîd-i sâdıkın vasıfları, sûfîlere ait hal ve makamların tasnifi, tevhid ve zikrullah, Allah’ın isim ve sıfatları, Hz. Muhammed ve diğer bazı peygamberlerin özellikleri, zühd ve irfan arasındaki fark konuları üzerinde durur.

İsmâil Hakkı’nın mûsiki ile de ilgilendiğini, bazı el yazması güfte mecmualarında eserlerine rastlandığını ve özellikle Duhânî Şerif Çelebi’nin İsmâil Hakkı’ya ait çok sayıda güfteyi bestelediğini de zikretmek gerekir.

 

Edebi Eserleri

1. Divan: İsmâil Hakkı, eserinin dîbâcesinde belirttiğine göre divanı 1098’den (1687) bu yana yazdığı şiirlerden meydana gelmektedir. Toplam beyit sayısı 3153 olan bir nüshadaki şiir mevcudu 360 gazel, on bir tanesi hece vezniyle altmış altı ilâhi, elli dört rubâi, elli müfred, bir mesnevi, bir tahmîs, iki terkibibend, bir terciibend ve değişik şekilli on dokuz manzumeden ibarettir. Divanda ayrıca on yedi Arapça ve iki Farsça şiir bulunmaktadır.

2. Mi‘râciyye: 1121’de (1709) Bursa’da yazılan 477 beyitlik manzume sanatlı ifadesi, muhteva zenginliği ve dile getirdiği yüksek duygularla edebiyatımızın diğer mi‘râciyyeleri arasında seçkin bir yere sahiptir.

3. Manzûmât: İsmâil Hakkı’nın 1117 (1705) yılında kaleme aldığı 150’yi aşkın manzumesini kendi el yazısı ile kaydettiği bu mecmua Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.

 

Şerhleri

1. Ferâhu’r-rûh. Yazıcıoğlu Mehmed Efendi’nin Muhammediyye adlı eserine yaptığı geniş hacimli şerhtir. 1105’te (1694) kaleme alınan şerh İsmâil Hakkı’nın en çok aranan, yazma nüshaları ve baskıları en fazla olan eseridir.

2. Rûhu’l-Mesnevî. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin Mesnevî’sinin ilk 738 beytinin şerhidir. Gördüğü rüyalar ve aldığı mânevî işaretler üzerine yaptığını belirttiği şerhe sık sık kendi şiirlerinden de parçalar katmıştır.

3. Kitâbü’l-Envâr. Doksan dokuz beyitlik bu kaside içinde geçen tasavvufî ıstılahların yine kendisi tarafından yapılmış şerhiyle birliktedir. 

4. Şerh-i Ebyât-ı Hacı Bayrâm-ı Velî. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin, “Çalabım bir şar yaratmış” mısraı ile başlayan manzumesinin şerhi olup müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır 

 

İtikadî Görüşleri 

Akaid konularında genellikle Ehl-i sünnet’e mensup olduğunu söyleyen İsmâil Hakkı Bursevî tasavvufta Muhyiddin İbnü’l-Arabî ekolüne bağlı olduğundan bilgi bahsi, ulûhiyyet, nübüvvet ve âhirete ilişkin meselelerde farklı görüşler benimseyip Sûfiyye akaidinin temsilcileri arasında yer alır. Ona göre “Ehl-i sünnet” kavramı Hz. Peygamber’in, ashabın ve tasavvuf erbabının sünnetine tâbi olanları ifade eder; “ehl-i bid‘at” ise bunlara muhalefet edip cüz’î akla uymayı benimseyenleri anlatır. Böylece İsmâil Hakkı sünnetin kapsamına meşâyihin görüş ve davranışlarını da dahil eder. Bursevî’nin belli başlı itikadî görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür:

1) Bilginin zâhirî kaynakları yanında bâtınî kaynakları da mevcut olup bunlar vahiy ve ilhamdan ibarettir. Ledünnî veya keşfî adı verilen bu bilgilere sadece amel-i sâlih işleyen takvâ sahipleri ulaşır. Vahiy ve ilham, doğrudan doğruya Allah’tan alınması bakımından aynı olmakla birlikte edebe riayet etmek amacıyla vahyin peygamberlere, ilhamın ise velîlere mahsus olduğu söylenir. Kişi kemale erince ilâhî feyizleri almaya elverişli hale gelir ve açık bir şekilde Allah’tan bilgi aldığını fark eder. Bunun Allah’tan geldiğini bilmek için başka bir bilgiye de ihtiyaç duymaz. Bu tür bilgiyi reddetmek insanı cehenneme götüren davranışlardan birini oluşturur  Keşif ve ilham yoluyla elde edilen bilgiler peygamberlerin tebliğleriyle ilgili tereddütleri ortadan kaldıran bir mahiyet arzeder. Bursevî’nin Kenz-i Mahfî adlı eserinde şunlar yazılıdır: Keşfen sabit olan bir hadis, isnad zincirinin bulunmamasına rağmen hadisçilerin rivayet ettiği hadisten daha sahihtir, zira keşif ehli hadisi doğrudan doğruya Hz. Peygamber’den alır. Ona göre Keşfî bilgiler naslarda haber verilen gayb âlemiyle ilgili problemlerin çözülmesinde de kullanılabilir.

2) Allah’ın zâtı ve sıfatları konusunda bilgi edinmek için en önemli kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu alanda kesin bilgiye ulaşmak, ilâhî isimleri sürekli zikredip bütün benliğiyle bu noktada yoğunlaşmak sayesinde mümkün olur. Bunu tam olarak gerçekleştiren kişinin kabiliyetine göre ilâhî isimlerle ruhu arasında bir ilişki meydana gelir, ilâhî ve kevnî sırlara dair bilgilere ulaşır. İlâhî feyizlere mazhar olan kişi sonunda Allah’tan başka hiçbir varlığın bulunmadığını, kâinatın ilâhî tecellilerden ve mâsivânın hayallerden ibaret olduğunu anlar. Tevhidin hakikati olan “lâ mevcûde illallah” derecesinde bulunan kişi öyle bir makama yükselir ki onda kul rab olur ve her şeyi Allah ile aynı görür. Bu noktaya erişen insan kendini yokluk mertebesinde bulur, böylece Allah ile halvet hali gerçekleşir ve kenz-i mahfî adı verilen ilâhî bir makam zuhur eder. Vahdet makamı olan bu halde kulun varlığı ortadan kalkar ve sadece Allah’ın varlığı kalır (Kitâbü’l-Hitâb, Kenz-i Mahfî).

3) Tevhidin “lâ ilâhe illâ hû, lâ ilâhe illâ ente, lâ ilâhe illâ ene” şeklinde üç mertebesi bulunduğu gibi şirkin de açık, gizli ve en gizli üç derecesi vardır. Açık şirk puta tapmaktır. Bundan kurtulmanın tek yolu tevhiddir. Gizli şirk, dünyaya ve nefis arzularına meylederek rubûbiyyetin dışındaki şeylere iltifat etmektir. Bundan kurtulmanın yolu “bir”i “bir” için “bir”le birlemektir (vahdâniyet). Gizli şirk seçkin kullar için söz konusudur. En gizli şirk ise Allah’tan başka varlık görmek ve benliğin mevcudiyetine inanmaktır. En seçkin kullara ait olan bu şirkten kurtulmak nâsûtiyyeti yok edip lâhûtiyyette bekā bulmakla (vahdet) mümkündür (Rûḥu’l-beyân).

4) İlâhî isim ve sıfatlar, Allah’ın yaratıklarla ilişki kurmasını sağlayan ve Zâtıyla yaratıkları arasında bir tür perde fonksiyonu gören vasıtalardır. Esasen Allah için biri ahadiyyet, biri de vâhidiyyet olmak üzere iki mertebe vardır. Birincisinde Allah her türlü nitelikten müstağni olan mutlak varlıktır. İkincisinde ise isim ve sıfatlar alarak kulları tarafından bilinmesi mümkün hale gelir. İsimler ve sıfatlar tevkīfîdir. İlâhî kelâm harf ve seslerden oluşmadığı halde Hz. Mûsâ duyduğu kelâmın Allah’a ait olduğu konusunda zaruri bir bilgiye sahip kılınmış, sanki bütün varlığıyla onu algılamıştır. Âhirette de ilâhî kelâmın duyulması bu şekilde gerçekleşecektir. Haberî sıfatlar mecazi anlam taşır. Allah Zâtıyla değil Zâtının nurları ve sıfatlarının tecellileriyle her yerde mevcuttur. Allah, zâtını ve sıfatlarını yaratıklara tanıtırken azamet ve kibriyâ konusunda zihinlerinde oluşan kavramları seçmiş ve kibriyâsını anlatırken arştan söz etmiştir. Velî kullarının kalpleri onun arşıdır, bütün sıfatlarıyla onlara istivâ etmiştir.

5) Mutlak olarak bütün oluşlardan sıyrılmak anlamında tam bir “insilâh” vuku bulup beşeriyet halinin yok olmasından sonra insanın Allah’ı dünyada kalp gözüyle (basîret) görmesi mümkündür. Peygamberler, hatta velîler bu dünyada Allah’ı kalp gözüyle görmüşlerdir. Madde âlemini aşan Hz. Peygamber ise cisim sûretine bürünen sırrı ve ruhuyla, yani basar ve basîretiyle keyfiyetsiz olarak rabbini görmüştür. Allah’ın rüyada görülmesi de mümkündür, zira rüyada gören göz değil kalptir. Nitekim seleften pek çok kimsenin Allah’ı rüyada gördüğü nakledilmiştir. Âhirette herkes Allah’ı inandığı gibi, insân-ı kâmil olanlar ise tam olarak göreceklerdir.

6) Peygamber, ilâhî feyizleri vasıtasız bir şekilde alma kabiliyetine sahip olan kimsedir. İnsanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmasının mânası da budur. Bütün insanlar Allah’ı bilmek için aklı kullanmakta eşit oldukları halde peygamberler kalplerinde açılan bir yolla vahiy alarak diğer insanlardan ayrılır. Peygamberlerin hepsi insanları inkâr, şirk, bilgisizlik, kötülük ve ahlâksızlıktan kurtarıp Allah’ın varlığını ve birliğini, bilgi üretmeyi, iyilik yapmayı ve erdemli olmayı öğretmek suretiyle onları yüce değerlerle bezemişlerdir. İlâhî kitapların özeti bundan ibarettir.

7) Allah’ın peygamberleri göndermesinden maksat Hz. Muhammed’in varlığıdır. Önce gönderilen peygamberler insanlara onun nübüvvetini müjdelemeye yönelik bir hazırlık safhası teşkil etmişlerdir. Zira ilk defa “akl-ı evvel” veya “felek-i a‘l┠diye de bilinen Hz. Muhammed’in ruhu yaratılmıştır. Yaratıkların ilki ve aslı olduğundan ona ümmî denilmiştir. Ölüleri diriltmek gibi pek çok mûcizesi vardır. Çelişki taşımayan Kur’an gibi hacimli bir kitabı getirmesi onun ilmî mûcizesini oluşturur. Ebeveyni diriltilmiş ve ona iman ettikten sonra tekrar âhirete intikal etmiştir.

8) Resûlullah örfî anlamda son peygamber olmakla birlikte nübüvvetin “Allah’tan haber vermek” şeklindeki asıl anlamı dikkate alınırsa peygamberlik kıyamete kadar devam edecektir. Hâtemü’n-nebiyyîn oluşu nübüvvetinin çocuklarına intikal etmediği anlamına gelir. Allah’tan doğrudan haber alanlara, Cebrâil vasıtasıyla vahye mazhar olanlar tarzındaki örfî anlamıyla nebî değil velî denilir. Şu halde gerçek anlamda nübüvvet sona ermeyip ümmet içindeki velîler aracılığıyla devam etmektedir.

9) Her mümin bir velîdir, ancak velâyetin en yükseği fenâ mertebesine erişip Allah’la bekā bulmaktır. Hz. Peygamber’in vârisi olan velîler kâinatın mânevî direkleridir. İnsan ruhu bedenini terkedince ceset çürüyüp dağıldığı gibi velâyet sona erip artık velî zuhur etmeyince kâinat dağılacak ve kıyamet kopacaktır. Allah’a ve peygamberlere imanın yanı sıra velîlere de inanmak gerekir. Kesbî olduğu zannedilirse de esasen nübüvvet gibi velâyet de vehbîdir. Vasıtasız bir şekilde Allah’la irtibat kuran velîlerin getirdikleri bilgilere “ilham âyetleri” veya “bâtınî vahiy” denilir. Peygamberler müstakil bir şeriat getirdikleri halde velîler bu şeriatı açıklayıcı bilgilere mazhar olurlar. Peygamberlere gelen vahiylere iman etmek gerektiği gibi müminlerin bunlara da inanması gerekir. Meleklerle daima irtibatlı olan velîler bu sayede gaybı bilirler, hatadan korunmuş olup bütün varlıklar emirlerine âmâde olur.

10) Kerametler hem velâyeti hem de Hz. Peygamber’in nübüvvetini kanıtlar. Kerametlerin en önemlisi ilmî olanıdır, zira hârikulâde olaylardan ibaret olan kevnî kerametlerin benzerleri Ehl-i kitabın ruhbanları veya doğuştan güçlü bir ruhî yapıya sahip kılınan kişiler tarafından da ortaya konabilir. Mârifetullaha ilişkin bilgilerle insanları irşad edip sâlih birer kul haline getirmek ise en büyük ilmî keramettir.

11) Müstakil bir cevherden ibaret olan ruh ölümden sonra da mevcudiyetini sürdürür. Nasların haber verdiği âhiret âleminin gerçek olabileceğini kabul etmek aklın gereğidir. Allah ölenleri kabirlerinde diriltir ve nimetle azabı hissetmelerini mümkün kılacak şekilde onlara hayat verir, böylece onlar sorulan soruları anlayıp cevap verecek bir hale gelirler. Ölüm insanların aklî melekelerinde bir değişiklik meydana getirmez, çünkü aklî melekeler ruha ait niteliklerdir. Bazı büyük sûfîlerin söylediğine göre cehennem ehli azap görürken zaman zaman Hz. Peygamber’in şefaatinin bereketiyle uyuyarak azaptan kurtulurlar ve bu onlar için büyük bir rahmet olur. Keşfen bilinen bu husus uzak bir ihtimal değildir. Kâfirlerin bedenleri ve ruhları uzun devirler boyunca yandıktan sonra gerçeği görmelerine engel olan perdeler kalkar, böylece âriflerin dünyada gördükleri cemâlin izlerini görürler. Bu onların, içinde bulundukları azabın hafiflemesine vesile olur. Zira cemâlin izlerini müşâhede ederken yanmak nerede ise hissedilmez. Hz. Yusuf’un güzelliğini seyreden kadınların ellerini bıçakla kestikleri halde acı hissetmeyişleri bunu kanıtlayan örneklerden birini teşkil eder.

12) Hakkında had cezası ve açık azap haberi bulunan günahlar büyük günahlardır. Bütün günahlar nefsin arzularına uymak ve dünyayı sevmekten kaynaklanır. Haramlara ve helâllere dair hükümleri reddetmek, Hz. Peygamber’in yanı sıra diğer peygamberlerle alay etmek veya onları küçümsemek, velîleri inkâr etmek ve ilâhî buyrukları meşakkatli bulmak tekfir edilmeyi gerektiren hususlardandır.

13) Büyük çapta Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tesirinde kalan İsmâil Hakkı Bursevî’nin, keşfi hemen hemen vahiyle eşdeğer sayması ve bütün dinî meselelerin çözümünde kullanılabilecek kesin bir bilgi kaynağı olarak kabul etmesi, vahdet-i vücûd teorisine gerçek tevhid nazarıyla bakması ve bu konuda sahih olmayan bazı rivayetlere dayanması, gerçek anlamıyla nübüvvetin sona ermediğini savunup peygamberle velîleri paralel çizgilerde telakki etmesi, kâfirlerin cehennemde zaman zaman azaptan kurtulabileceklerine ve bir şekilde ilâhî cemâli müşâhede edebileceklerine keşfe dayanarak inanması, onun genel çerçevede Ehl-i sünnet akaidinden ayrıldığı noktaları oluşturur. İsmâil Hakkı’nın zâhirî mânadan mecazi mânaya gitmemek gerektiğini savunmasına rağmen görüşlerini kanıtlamak için nasları çok defa uzak te’villere tâbi tuttuğu dikkatten kaçmamaktadır. Döneminden itibaren gerek tasavvuf çevrelerinde gerekse medreselerde eserleri okunduğundan İsmâil Hakkı’nın etkilerinin oldukça yaygın olduğunu söylemek mümkündür.

İsmail Hakkı Bursevî (ks) hakkındaki bu bilgilerin bazıları TDV İslam Ansiklopedisinden derlenmiştir.

 

Busevî’nin Bazı Tasavvufî Yorumları

1) Allah Teâlâ’nın şu ayeti vârid oldu: “Onlar sana indirilene de senden önce indirilenlere de inanırlar” (Bakara, 2/4). İlk olarak Kuran’ın değişmemiş olması ile Kuran’ın faziletleri olan dini ilimlerden de bu fakirin kalbine ilham edilenlere işaret ediyor. Aynı şekilde halen temiz olan kalplere ilham edilmektedir. Bu kalplere, vahiy yolu kesildiği için dua yolu ile ilham edilir. Kalplere gönderilen şey Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’ın gönderildiği ilk kalp Nebî’nin -sallallahu aleyhi ve sellem- kalbidir. Bazı saf ve temiz kalplere ise marifetullah yolu ile gönderilir.

2) Kur’an-ı Kerim’de sahibinden ve peygamberlerden başkasının bilmediği gerçekler ve güzellikler vardır. Böylece saf kalplere evliyaların kalbinden başka kimseye verilmeyen hikmetler ve hakikatler indirilir. Böylece en üst mertebede ortaya çıkmayan bazı ayrıntılar gayretü’lİlahî ile en yakın mertebede ortaya çıkar.

3) Kalp bir şeyi ya terk eder veyahut bağlanır. Ne zaman ki kalp Allah için bir şeyi terk eder, Allah Teâlâ’nın Zâtî isimlerinden faydalanarak vehbî ilmi artar. Ne zaman ki kalp Allah Teâlâ’dan başkasına bağlanır, kendisine verilecek ilmin miktarı azalır. Kalpte bir şeyi terk edebilecek veya bağlanabilecek kabiliyet vardır.

4) Toprağın aslı insan kalbinin bir şeyi terk etmesi ile alakalıdır. Çünkü insanın masiva ile ilişkisi olmamalıdır. İnsan aslına dönerek insan-ı kâmil olur. Bakırın saf altına dönüştürülmesinde olduğu gibi toprak, insan eli ile altına dönüşür. Veyahut şehidin ya da ceylanın kanı miske dönüşür. Sonuç olarak suretlerin değişmesi imkânsız değildir. Bu sebeple dediler ki: Eşyanın hakikati sabittir, değişmez. Ancak eşyanın sureti sabit değildir, değişebilir. Çünkü geçici özelliklerdir

5) Bir mümin ya taklîdî imana sahiptir ki o yalnız hükümlere inanır veyahut tahkîkî imana sahiptir ki o hem şeriate hem de hikmetlerin tamamına inanır ve kendi milletinden olan bir hocaya veya şeyhe ya da cemaatinin varisine intisap eder. Kur’an’ın hakikatlerine inananlar her zaman azınlık olmuşlardır. Dünya üzerinde ki birçok insana tebliğ ulaşmıştır ve bu insanlar iki türlüdür: Birincisi, inkâr edenler ki çoğu inkâr etmiştir. İkincisi, kabul edenler ki pek azı kabul etmiştir. Kabul edenler de ikiye ayrılır. Bir kısmı imanın lezzetini alarak kabul etmiştir ki pek azı böyledir. Diğer kısmı ise imanın lezzetini almadan kabul etmiştir ki çoğu böyledir. İmanın lezzetini alarak inananlar tebliğ edilen gruptan farklıdırlar. Çünkü imanı gözle görülebilir ve gerçektir. Bir hadis-i şerifte: “Kur’an’ın bir zâhirî bir de bâtınî vardır.” denilmiştir. Sürekli dil ile ikrar eden, içinden de bunu doğrulayan kişilere müjdeler olsun. Yalan yere dışından taklit eden inkârcı kişilere yazıklar olsun. Tahkik-i imana ulaştıran, güçlü ordular ve tertemiz ruhlar ile destek kılan Allah Teâlâ’dır.

6) İnsan Allah’ın halifesidir ve kemâlatın görünmesi için ubudiyetin gerektirdiklerini yapması gerekir. Mesela; Allah’a karşı fakirliğini, acizliğini, boyun eğmesini, zayıflığını vs. göstermesi gibi. Allah Teâlâ’ya mahsus haller takınarak değil; zenginlik, kudret, izzet, kuvvet ve diğerleri gibi. Allah peygamberleri, insanları mucizeler göstererek kendilerine çağırmak için değil Allah’a çağırmaları için göndermiştir. Yarattıklarının en hayırlısına şöyle demiştir: “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar bunu yapıyoruz. Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim” (Yusuf, 12/108)

7) Bilmekten kasıt görmektir. Çünkü Peygamber (sav)’e, onun hayatına ve getirdiklerine uyan bütün ümmet, göz ve hakikat ehlidirler. Allah’ın o kulları; insanları Allah’a, şehadet ve delil yolu ile çağırırlar. Allah Teâlâ tektir ve ortağı yoktur bu sebeple hem peygamber hem de ona uyanlar şirkten uzak durdular. “Ne ben ne de bana uyanlar müşrik değildir” derken, kendisinden önce gelen peygamberlerin çağırdıklarına işaret eder. Ben ve bana uyanlar, Allah Teâlâ’nın Zatına, sıfatlarına ve yaptığı işlerine şirk koşmaktan berîdirler ve hakîkî bir şekilde O’nun eşinin olmadığına ve tek olduğuna ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ diyerek iman ediyoruz derler.

8) Allah Teâlâ demiştir ki: “Biz seni yalnızca âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107). Yani onlara inanılması ve bilinmesi gereken şeriat, tarikat, marifet ve hakikat konularında rahmet edilmiştir. Kimisi Allah Teâlâ’nın el-Hadî ismi ile kabul etmiştir, kimisi el-Mudil ismi ile kabul etmemiştir. Herkes dini, bildiği ve bilmediği, hazır olması veya olmaması nispetinde yaşar. Bu ümmetten kimin kâmil ve salih olduğunu veyahut kimin eksik olduğunu ortaya çıkarır. Allah Teâlâ bu ümmetten bazılarına geçmiş ümmetlerin kutuplarından daha yüksek makamlar verdi. Hatta bazı peygamberlerden daha çok ilim verdi. Çünkü her ne kadar nebî veya velî olmaları yönünden eşit olsalar bile peygamberlerin ve velilerin dereceleri farklıdır. Bu sebeple Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- demiştir ki: “Beni, fazileti üzerinde görüldüğü halde Yunus bin Metta’ya tercih etmeyin.”

9) Müşrikler; aklî ayetlerden, ilmi delillerden yüz çevirmişler kâh öyle kâh böyle olan akıllı kimseler olmaları sebebi ile duygularına kapılıp yine putlara yönelmişlerdir. İlk beş yüz yıldan sonra gelen kimseler, her asırda mevcut olan dini kâmil insanların gösterdiği ilmi kerametleri göremediler. Bu sebeple kendilerinden önce olan ümmetin ilk yarısının gösterdiği doğaüstü olaylara yöneldiler ve halen yaratılış kerametlerini görmeyi, duygularının ön planda olması sebebi ile İlâhî ilim sahiplerinden talep ederler.

10) Bazı büyüklerin de dediği gibi: Ârif kişi bal yer, sorgulayan kişi ise soğan. Mümin için dünyada rahat yoktur. Kâmil müminin tutulduğu belalar dayanabileceği kadarı ile iner. Dünya, ahiretteki ateşin bir suretidir. Dünyada yanan ahirette yanmaz. Ancak bu dünyada yanmayan ahirette yanar. Aşk, imtihan ve yanma sebebidir. Aşk, insanın fânî olan sıfatlarını yakar bâkî sıfatları kalır. Kim bâkî olan ile -bazı yerlerdeki belaları artsa bile- kalırsa hep ebedî olarak kalır. Kim fânî olan ile -bazı zamanlarda imtihanı hafiflese bile- kalırsa ahirette yok olur. Allah Teâlâ’dan sonsuz hayat-ı tayyibeyi yaşatmasını ve bizi yüksek makamlarda iskân etmesini istiyoruz.

11) Allah Teâlâ demiştir ki: “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva edendir” (Araf, 7/54). Yani onların maddelerini her günü bin sene olan, altı İlâhî günde yarattı. Yine Allah Teâlâ: “Bilinmeli ki, Rabbinin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir” (Hac, 22/47). Bu günler maddeleri ile birlikte altı aklî işe işaret ediyor. Onlar: İlk akıl, nefsü’l- küllî, tabiatü’l-küllî, hebâ, şeklü’l-küllî ve arşü’lmuhitte tayin edilen cismü’l-küllî. Bu sebeple “Sonra arşa istiva etti” demiştir. Arşın yaratılması ise yedinci gündeki yedinci yaratma işidir. Bu altı madde aklî ve gizli işlerdir; arş ise hissî ve açık bir iştir. Buradan Allah Teâlâ dünyanın ömrünü yedi bin seneye böldü. Onlardan altısı geçmiş ümmetlerin dönemiydi. Çünkü Muhammed’in - sallallahu aleyhi ve sellem- sırrı ve bu dönem içerisinde gizli kalması, aklî işlerdendi. Onlardan sonuncusu ise rahmet edilmiş olan bu ümmetin dönemidir. Çünkü Peygamberimizin sırrı ve bu dönemde ortaya çıkması hissî işlerdendir.

12) Allah Teâlâ demiştir ki: “Hayır! Yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol!” (Zümer, 39/66). Yani ibadetini yalnız Allah’a tahsis et. Kulluk, sonu veya sınırı olan için değil daima mutlak olan bir İlâh içindir. Böylece kâfirlerin puta tapmalarındaki hata ortaya çıkıyor. Putlar, belirli ve sınırlı özelliklere sahip olarak insan eli ile yapılmıştır. Ve gizemleri bırakmazlar. Eğer herkese dağıtılan nurdan birazı putların üzerine gelse bile Allah Teâlâ yine onlara ibadet etmelerini emretmezdi. Putlara ibadet bâtıldır.

13) Bir yerde Allah Teâlâ’nın şu ayetinin yazdığını gördüm: “Veya ona bir hazine verilmeliydi” (Furkan, 25/8). Hazine, toplanmış ve korunmuş mal demektir. Yani, ona gökten onu zengin edecek, geçiminde yardımcı olacak toplu mal indirilmeliydi. Bunu söyleyenler bâtına karşı kör olanlar, yalnız hisleri ve bir şeyi zâhir olduğu zaman algılayan kişilerdir. Çünkü Allah Teâlâ ona gökten büyük bir hazine verdi. O hazine ilim ve marifettir. Ona Kevser havuzunu ve hikmetleri verdi. O zenginlerin en zenginiydi. Yine Allah Teâlâ: “Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi?” (Duha, 93/8). Demiş oluyor ki, sana göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarlarını verdim. Ona, dağların altın olma imkânını ve her nereye giderse gitsin kendisi ile gelmeleri imkânını verdim. Ancak istemedi ve Allah Teâlâ’yı seçti. Onun düşmanları ise dünyayı ve içindekileri Allah Teâlâ’ya tercih ettiler. Allah Teâlâ da onları mal bakımından zengin, din bakımından fakir etti. Onları ne malları ne de evlatları zengin etti. Sonuç olarak Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem dünya bakımından fakirdi.

14) Allah Teâlâ demiştir ki: “Emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren” (Enbiya, 21/73). Burada Benî İsrâil zamanından ve o dönemdeki âlimlerden bahsedilmektedir. Aynı şekilde, “Onların içinden rehberler çıkardık” (Secde, 32/24) demiştir. Ancak rehberler yani önderler her ümmet ve kavimde vardı. Evliyalar ve âlimler, davet ve irşad konusunda peygamberlerin varisleri ve halifeleridir. Yine Allah Teâlâ, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- hakkındaki bir kıssa da demiştir ki: “Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar -bunu yapıyoruz- .” Yani ben, nasıl ki gerçek tecellînin çağırdığı şeyleri tastamam bilerek ve görerek ümmetimi Allah’a, onun Zâtına ve sıfatlarına çağırıyorsam, benim hayatıma ve sünnetlerime uyanlar da kıyamet gününe çağırırlar. “Cihat kıyamete kadar devam etmektedir.” denmiştir.

15) Allah Teâlâ demiştir ki: “Sen bizim Mevlâ’mızsın ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et” (Bakara, 2/286). Yani sen bizim Mevlâ’mızsın biz ise senin kulunuz ve kâfirlere karşı yani mevlâsı olmayan zâhirî ve bâtınî düşmanlara karşı bize yardım et. Yine demiştir ki: “Bu, iman edenlerin yar ve yardımcılarının Allah olmasının, kâfirlerin ise böyle bir yardımcılarının bulunmamasının sonucudur” (Muhammed, 47/11). Çünkü onlar Allah Teâlâ yerine kendilerine şeytanı dost bildiler ve şeytan onlara, putları ilah olarak gösterdi. Böylece hak ve her şeye gücü yeten İlâh’ın kapısından kovulup ne bir fayda ne de bir zarar verebilecek putların kapısına gönderildiler. Onlar hak ile bağlantılarını kesip kendi elleri ile yaptıklarına bağlandılar ve onların yardım umudu, kendi elleri ile yaptıkları aciz putlara kaldı. Müminler ise tam tersidir, onlar insan eliyle yapılan putlardan uzaklaşıp Hakk’a bağlandılar. Aciz ve zayıf olandan, her şeye gücü yeten Zât’a bağlandılar. Ve daha önce zikredilen ayet bazı düşmanların hareketlerine ve hileye başvurduklarına işaret eder. Sonrasında Allah Teâlâ onları helak eder ve planlarını boşa çıkarır.

16) Salı gecesi seher vaktinde şu hitâb-ı İlahi vârid olmuştur: “İsmail! Bana bir soru sor! Dedim ki: ‘Senden sana sığınırım’. ‘Senin sığınağın ve korunağınken benden bana nasıl sığınıyorsun’ dedi.” Ondan sığınan hükümden korkan kişidir ve sığınacak yeri olmaz. Dedim ki: “Senden sana sığınmak hakikatte mümkün değildir.” Eğer bir şey tek ise o kendisine sığınılan veyahut kendisinden sığınılan olamaz. Zât ise her türlü nisbetten ve izafetten âridir. Öyleyse onun sıfatlarına dönmek gerekir. Dönmekten maksat ise O’nun Celâlî isimlerinden Cemâlî isimlerine sığınmak demektir. Nasıl ki iki el tek bir bedene izafedir aynı şekilde onların her ikisi de zâtü’l-ehadiyyeye muzaftır. Allah Teâlâ, “Ulaştı.” demiştir. Yani onsuz kurtuluş olmayacağının ve onun yardımı olmadan başarılamayacağının bilgisi olan ilm-i hakîkîye ulaşmıştır.

17) Bir yere Allah Teâlâ’nın şu sözünün yazıldığını gördüm: “Yalnız Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara, 2/216). Yalnız Allah bilir’in anlamı bilgi ile kendisi arasında hiçbir engel olmayan ilm-i Zâtî’dir. Siz derken sizin cismânî olmanız sebebi ile, bilmezsiniz derken ise sizin kalpleriniz ve bilgi arasında örtülü bir boşluk olması sebebiyle bilemezsiniz demektir. Gece karanlığı çökse dahi Allah Teâlâ gökteki ve yerdeki her şeyi, onun ilminden zerre miktarda hiçbir şey kaybolmayacağı için, her şeyi bilir. Kul gerçekte kendisinin mahrum, fakir, zayıf ve âciz olduğunu bilir. Böylece onun durumu, amacı itaat olan ubudiyettir. Bilen zat Allah Teâlâdır, kulun konumu ise mazhariyettir. Bununla övünmelidir. Kulluk Allah Teâlâ’nın bir faziletidir ve tüm kemâlât Allah Teâlâ’ya aittir. Allah Teâlâ bizi cismânî olarak yaratmış ve sınırlandırmıştır. Çünkü ilim âleminden en uzak olan şey insanın cismidir. Ve en yakın olan ise insan ruhudur.

18) Eğer yaratılışı itibarıyla ilim âlemi ile kendisi arasında bir engel olmasaydı, ilim âleminden taşan ilk şey feyzü’l-mukaddes olurdu. Ve nur ile yaratılmış en eski mahlûk olurdu. Bu sebeple yaratıcısını cisimden âri tutarak düşünmesi için ona, akıl denildi. O, terkibinden haber veren manasına göre yirmi sekiz menzilin sonuncusudur. Maddenin ve bedenin sahip olduğu en, boy ve derinlik, noktada yoktur. Nokta bütün halinde bir tamdır. Şüphesiz cismin terkibi ruhun aksine yoğunluktan ibarettir. Ruh ise letafetten ibarettir. Her ne zaman terkip artarsa gizliliği ve yoğunluğu da artar. Aynı şekilde her ne zaman terkibi azalırsa boşluk da azalır. Cisimleri taltif eden ruh makamına ulaştıracak ilimler günümüzde artmıştır. İnsânî letafetin, hiçbir yaratılış karmaşasının olmadığı en âlâ fıtrata dönüşmesi için yoğun riyâzetlerin yapılması ve tabiî mizacın düzeltilmesi gereklidir.

19) Allah Teâlâ’nın kullarına nida harfi kullanarak ‘Ey İnsanlar’ demesinde muhatap, Hazret-i Ehadiyye’den birler içerisinde çok olması sebebi ile kendisinden uzaktadır. Çokluğun itici gelmesi sebebi ile kendisine uzaktan seslenilmeyi hak eder. Vahdet yani birlik hem zâhirî hem de bâtınî olarak tercih edilip sevilmiştir. Zâhirî olarak sevilir çünkü çokluğun karmaşası, dağınıklığın ve ayrılığın sebebidir ki bu sebeple çokluğun terki birleşmeyi getirir. Bâtınî olarak sevilir çünkü çok fazla düşünce ve vesvese kalbi, Allah’ın huzurundan alıkoyar ve kendisi ile münâcât-ı İlahi’nin arası açılır. Sonuç olarak tüm faydalar vahdette, tüm zararlar çokluktadır. Bu mübtedanın durumu gibidir. Münteha ise çoklukta birlik olmaktır.

20) Eşyaların isimleri vardır ve her ne zaman çoğalırsa rahmet artar. Bunlar çoğaldıkça rahmet artar. Rahmetin artmasıyla rahmet bahçelerinde gezer, minnet bahçelerinde rahatlarsın. O gün mezid günüdür ve öyleyse o gün kendileri için her yeni zaman yeni bir bayram demek olan mezid ehlinden başka kimseye mezid yoktur. Allah’ın rahmetinin, ilmi gibi her şeyi kuşattığını iyice öğren! Allah Teâlâ tecellîlerini artırmak için yeni bir yer hazırlar.

21) Evrakları oku! Sen, Kur’an ve birleştirilmiş bir kitapsın! Sen hem okuyan hem dinleyensin! Senin için surette formül, hakikatte mana, şeriatte kurtuluş, tarikatte içtihat, çıkış yolu olmadığı zaman kurtuluş, Allah’a dönüşünde tecellî vardır. Durumunu iyice anla, sultanının büyüklüğünü ve burhânının kuvvetini öğren ki belki Allah Teâlâ sana olan ihsanını arttırır.

 

Bursevî’nin Bazı Şiirleri

İlâhî, abd-i âsîyim

Kerem eyle, kerem eyle

Acep bir kalbi kâsiyim

Kerem eyle, kerem eyle

 

Çü isyan bahrine daldım

Vücûdum zenb olup doldum

Mededsiz, çaresiz kaldım

Kerem eyle, kerem eyle

 

Nice dem ihtizârım var

Çü bülbül âh ü zarım var

Be-gâyet ıztırâbım var

Kerem eyle, kerem eyle

 

Bu Hakkı kuluna yâ Hak

Nigâh-ı rahmetinle bak

Bu durur şânma elyak

Kerem eyle, kerem eyle

 -------

Yâ İlâhî, kasırım şükründe ben

Kul senin ihsan senin gufran senin

Ehl-i taksîrim senin yolunda ben

Kul senin ihsan senin gufran senin

 

Bunca isyan eyleyip dönsem sana

Ol nefes karşı gelir lütfün bana

Sen bir ulu pâdişâh ben bir gedâ

Kul senin ihsan senin gufran senin

 

Söylenir vasfına Rabbü´l-âlemîn

Gâfirü´z-zünûb u hayrü´r-râhimîn

Eyle Hakkı ´ya keremler yâ Mu ´în

Kul senin ihsan senin gufran senin

-------

Nefes verdim derûn-ı bülbüle bâğ u bahârımdan

Şafak saldım şeb-i tarîke hurşîd-i nehârımdan

 

Budur bir sâgar-ı feyz-i ilâhî kim bunun reşhi

Olur rîzân her dem hâme-i nâdir-nigârımdan

 

Budur bir levha-i sîmîn hep nûrdur nakşı

Müzeyyendir çü zülf-i hûb lafz-ı dür-nisârımdan

 

Neyem kim ben kulun hüsrev kılıp iklîm-i ma’nâya

Hudâ pür kıldı hubb-ı cânı nazm-ı zer-ayârımdan

 

Benim hâkim serişte kıldı Hak feyz-i muhabbetle

Şifâ-cûy olan ey Hakkî türâb alsın mezarımdan

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa       Tasavvuf Sohbetleri

 

 

 

İsmail Hakkı Bursevî (ks)

Yayınlanma Tarihi: 24.11.2023

İsmail Hakkı Bursevi İsminin

Hat sanatıyla yazılışı