Akıllı tasarım düşüncesinin İslam dininde karşılığı vardır. Çünkü akıllı tasarımın ileri sürdüğü hususlar İslam düşüncesinde de yer almaktadır. İslam düşüncesinde alemdeki düzenin Allah Teâlâ tarafından yaratıldığı ve yönetildiği kabul edilir. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ifade edilmiştir.

İslam düşüncesinde genellikle alemdeki düzeni ifade etmek için “nizâmü’l-âlem” terimi kullanılır. Müslümanlar nizam kavramı etrafında zengin bir terminoloji geliştirmişlerdir. Bu terminolojide asıl ilham kaynağı âlemi düzen, tasarım, ölçü, hesap, denge ve yasa kavramlarıyla resmeden çok sayıdaki kevnî ayetlerdir.

Kur’an’da nizam kelimesi geçmemektedir. Ancak Kur’an’da akıllı tasarımı anlatan birçok ayet vardır. Bu ayetlerle dünyanın yaratılışı, işleyişi ve amacı mükemmel bir şekilde anlatılmaktadır. Bu anlatımlar aslında bugünkü bilim anlayışına ters düşmez. Çünkü gerçek bilim adamları bilimin ne olduğunu, sınırlarının ne olduğunu, neleri izah edip neleri izah edemediğini açıkça ortaya koymuşlardır. Ancak kendi safsatalarını ve zanlarını ileri sürerek bilim yaptıklarını zannedenler, evrim teoricileri gibi, İslam’ın bilim anlayışını tamamen reddetmişler ve kendi anlayışları içerisinde bocalayıp durmaktadırlar. Bir Yaratıcı’ya inananların bilim anlayışı ile alay eden ve onları “çöp bilgisi” olarak görenler bir gün gerçeği anlayacaklar, fakat kendi hesaplarına iş işten geçmiş olacaktır.

“Esas Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına belli bir zaman tanır.” (Bakara, 2/15)

“Şüphesiz Biz, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik de onlar ilerisini göremezler, kalpleri körelmiştir.” (Neml, 27/4)

TDV İslam Ansiklopedisinde bu konuda şunlar ifade edilmektedir:

“Kur’an’da nizam kelimesi geçmez. Bununla birlikte kainatta sarsılmaz bir düzenin bulunduğu, bu düzenin boş ve anlamsız olmadığı, kainatın özellikle insan varlığına uygun yahut yararlı biçimde düzenlendiği ve bu düzenin Allah tarafından konulduğu Kur’an’ın temel mesajlarından birini oluşturmaktadır. Bazı ayetlerde bu mesaj, doğrudan doğruya düzen ve düzensizlik kavramlarına tekabül eden kelimelerle ifade edilmektedir.”

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de her şeyi bir ölçüye göre yarattığını şu ayetlerle ifade etmektedir:

“O öyle bir ilahtır ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinindir. O hiç çocuk edinmedi, hükümranlıkta da ortağı yoktur. O her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.” (Furkan, 25/2)

“Haberiniz olsun ki, Biz her şeyi bir kadere göre yarattık.” (Kamer, 54/49)

Bu ölçü uyarınca her şey kendine has bir yaratılış veya tabiata sahip kılınmıştır.

 “Musa, “Bizim Rabbimiz her şeye şeklini veren sonra da yolunu gösterendir” dedi.” (Taha, 20/50)

Allah sadece yaratıp varlık vermekle kalmamış, yaratılışı belli bir tasarım uyarınca düzenlemiş ve yarattıklarına var oluş gayesini yerine getirebilmek için hangi yolu izleyeceklerini de göstermiştir.

“Yaratıp düzene koyan O’dur. Takdir edip hidayeti gösteren O’dur.” (A’lâ, 87/2,3)

Allah’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik görülmez. Kozmik sistemde bir boşluk, bir düzensizlik bulmak mümkün değildir.

“O, yedi göğü bir biri üzerine yarattı. Rahmanın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk göremezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun?” (Mülk, 67/3)

“Güneş ve ay bir hesaba göredir. Yıldızlar ve ağaçlar O’na secde ederler. O göğü yükseltmiş ve dengeyi (mizan) koymuştur.” (Rahman, 55/5,6,7)

Bu ayetlerde Allah, gök cisimlerine ait hareketin bir denge yasası uyarınca sayısal bir düzene uygun biçimde gerçekleştiğine dikkat çekmektedir. Aynı ayette yıldızlar kelimesi bütün gök cisimlerini, ağaçlar kelimesi bütün yeryüzünün varlıklarını ifade etmekte ve bütün tabii varlıklarını secde eylemiyle kendileri için konmuş yasalara boyun eğdiği ima edilmektedir.

“Görmedin mi göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah’a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.” (Hac, 22/18)

Göklerin ve yerin istese de istemese de uymak zorunda olduğu, fakat kozmik bir bilince işaret edecek şekilde isteyerek uyduğu bu yasa düzeni şu ayette açıkça belirtilmektedir:

“Sonra duman halindeki göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne isteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler.” (Fussilet, 41/11)

Aynı bağlamda güneşin, ayın ve bütün gök cisimlerinin buyruk altına alındığı, gökcisimlerinin kendileri için tayin edilmiş yörüngeden sapmaksızın gökyüzü denizinde yüzdüğü belirtilmiştir.

“Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor, güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyor. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Lokman, 31/29)

“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Bunların her biri kendi yörüngesinde dolaşmaktadır.” (Enbiya, 21/33)

“Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir. Onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.” (Yasin, 36/40)

Bunun yanı sıra gökyüzünün bir güzellik duygusu uyandıracak şekilde yıldızlarla süslendiği belirten ayetler, düzene estetik bir tasarımın eşlik ettiğini belirtmektedir.

“Andolsun ki, Biz gökte birtakım burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.” (Hicr, 15/16)

“Gerçekten Biz dünya göğünü çekici bir süsle, yıldızlarla süsledik.” (Saffat, 37/6)

“Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet, 41/12)

“Artık üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve süslemişiz. Onun hiçbir çatlağı yoktur.” (Kaf, 50/6)

“Andolsun ki Biz en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlar için taşlamalar yaptık ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.” (Mülk, 67/5)

Dini bakış açısından düzen ve gaye kavramlarının bir biriyle ilişkisi Kur’an’da da öne çıkmaktadır. Âlemin oyun olsun diye ve boşuna yaratılmadığını, insanın varoluşunun saçma olmadığını, bütün bir âlemin varlığının anlamlı bir amaca yönelik olarak yaratıldığını ifade eden ayetler aynı gerçeği vurgular.

“Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri boş bir eğlence için yaratmadık.” (Enbiya, 21/16)

“Hem o göğü, yeri ve aralarındakileri Biz boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır. Onun için vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline.” (Sad, 38/27)

“Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki kıyamet kopacaktır. (Ey Peygamber!) Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et.” (Hicr, 15/81)

Kur’an’ın bildirdiğine göre, kainattaki her şey yeryüzündeki var oluş şartlarına uygun biçimde ve ihtiyaçları karşılayacak şekilde insanın hizmetine verilmiştir. Nitekim bu hususun aşağıdaki ayette ve diğer birçok ayette tekrar edildiği görülmektedir.

“Allah’ın, göklerde ve yerde, onları buyruğunuz altına verdiği nimetleri açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmüyor musunuz?” (Lokman, 31/20)

İslam alimleri kainattaki nizamın bir yaratıcının varlığını gösterdiği fikrini temellendiren deliller göstermişlerdir. Câhiz’in eseri olan “Kitabü’d-Delâ’il” de, evrendeki akıllı tasarım ile ilgili deliller gösterilmiştir. Bu deliller astronomiden botaniğe, tıptan psikolojiye kadar birçok alanı kapsamaktadır. Aynı çalışmalar İmam Gazzali’nin “El-Hikme fi mahlukâti’llâhi” adlı ünlü eserinde de yer almaktadır. Bu eserlerde düzen ve tasarımı ifade etmek için “nizam, mülâeme, telif, tedbir, takdir” gibi kelimeler kullanılmıştır.

Âlemi bütün teferruatıyla bir eve, insanın âlemdeki konumunu da ev sahibine benzeten İslam alimleri böyle bir evin sahibinin ihtiyaçları ve yararı için yaratılmış olduğunu ifade etmişlerdir. Bunun yalnızca alemin bir yönetim, ölçü ve düzen ilkesine göre yaratıldığına değil, bu yaratıcının tek olduğuna da apaçık bir delil teşkil ettiğini söylemektedirler

Konuşmayı mümkün kılan fizyolojik tasarımın mükemmelliği, insan yapımı olan ve dinleyende hayranlık uyandıran bir müzik aletinin teknik tasarımıyla karşılaştırıldığında görülebilir. Teknik bir ürün sonuçta tabiatı taklidin bir neticesi olduğuna göre tabiattaki tasarımın çok daha hayranlık uyandırıcı olması doğaldır.

İmam Mâtürîdî benzer şekilde “Kitâbü’t-Tevhîd” adlı kitabında, kainattaki düzenliliğin tek bir yaratıcının varlığını açıkça gösterdiğini belirtmiştir. Birçok olgu kainatta tek biçimde ve tek bir yasaya tabi bir işleyişin mevcudiyetini göstermektedir. Birden fazla yaratıcı varsayımı bu düzenliliği açıklayamayacağını, ona göre tek bir yöneticinin varlığını kabul etmek zorunludur.

İbn Hazım da “el-Faşl” adlı kitabında, felekler sisteminde, canlı organizmasında, hayvanlar ve bitkiler aleminde gözlenen tasarım örneklerinden hareketle aynı sonuca ulaşmaktadır.

Eş’ârî kelâmcısı Cüveynî, “el-İrşad” adlı eserinde, alemdeki âhenk, düzen ve mükemmellik kavramlarına Allah’ın ilim sıfatını ispatlamak için atıfta bulunur.

Aynı şekilde kelâm kitapları benzeri yaklaşımların zengin örnekleriyle doludur.

İslam filozoflarının da nizam kavramına dikkat çektikleri TDV İslam Ansiklopedisinde şöyle anlatılmaktadır:

“Kindî, “Resâ’il” adlı kitabında, âlemdeki düzen ve tasarımın Allah’ın varlığına delil oluşturduğunu erken bir dönemde ifade etmiştir.

Fârâbî, “el-Medinetü’l-fâzıla” adlı eserinde, âlemin varlıkları birbirleriyle ilişkili kılan düzenini bir ontolojik hiyerarşi fikri içinde belirtmiştir.

İhvân-ı Safâ, “er-Resâ’il” adlı eserinde, yaratıcının âleme en iyi düzen ve tasarımla varlık verdiğini belirtmiştir.

İbn Sinâ, “eş-Şif⒠el-İlâhiyyat” adlı kitabında, düzen kavramının öncelikle ontolojik bir ilke olduğunu ifade etmektedir. Buna göre kendine akleden Tanrı varlıktaki iyilik düzeninin ilkesi olduğunu da bilmekte ve bu bilmenin zorunlu sonucu olarak âlem bu düzen bilgisine göre varlık kazanmaktadır. Hayranlık uyandıran yapısıyla bu alem tesadüf eseri var olamayacağına göre bir yönetimin zorunlu sonucu olmalıdır. Aslında inâyetin anlamı da bundan ibarettir.

Bu fikir daha sonra İmam Gazzâlî’nin âlem hakkındaki, “Daha iyisi, daha kusursuzu ve daha mükemmeli mümkün değildir” sözünde yansımasını bulacaktır (İhyâ’ü ulumi’d-din).

İbn Rüşd’ün geliştirdiği inâyet delili ise esas itibariyle modern zamanlarda “insancı ilke” terimi altında tartışılacak olan “insan varlığına uygunluk” kavramına dayanmaktadır.”

 

Âlem Allah Teâlâ’nın Bir İnâyetidir

Sözlükte “isteme, amaçlama, ilgilenme, önem verme” gibi mânalara gelen inâyet kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte sözlük anlamıyla hadislerde yer almıştır. İslâmî kaynaklarda inâyetin genellikle Allah’a izâfe edilerek inâyetullah şeklinde yaygın bir kullanımı bulunmakta olup bununla Allah’ın yardımı, lutfu, koruyup gözetmesi kastedilir; bu mânasıyla inâyet esasen müheymin, rezzâk, hafîz ve mukīt gibi ilâhî isimlerde mündemiçtir.

TDV İslam Ansiklopedesinde bu konuda şunlar yazılıdır:

“İslâm felsefesinde bir terim olan inâyet, muhtemelen Eflâtun ve Aristo’nun gayeci âlem anlayışlarının ve Yeni Eflâtunculuğun etkisiyle bu felsefeye intikal etmiştir. Genellikle sudur (meydana gelme) doktrinini savunan İslâm filozoflarına göre inâyet, Allah’ın küllî bilgisi ve takdirinin kâinatın varlığı ve iyiliği yönünde tecelli etmesidir. Allah mutlak iyi olduğu için bilgi ve takdiri de en iyi ve mükemmel bir nizam olarak dışa vurmakta ve bu suretle varlık gerçekleşmektedir. Nitekim İbn Sînâ inâyeti, “Tanrı bilgisinin bütün varlığı kuşatması ve varlığın en güzel bir nizama göre meydana gelmesine rızâ göstermesidir” diye tarif eder (eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât, s. 415). Aynı filozof, bir başka eserinde de Tanrı’nın yaratıcı bilgisinin dışında ayrıca bir talep ve kastı olmaksızın varlığın en güzel bir nizama göre bilinene uygun olarak meydana geldiğini söyler (el-İşârât, III, 298-299). Bu ifade, kâinatın bir taşma ve sudûr tarzında meydana gelmesi için Allah’ın ezelî bilgisinin yeter sebep olduğunu belirtmektedir. Filozof sudûrun bir inâyet olduğu görüşünü şöyle temellendirir: “Küllî nizam, planlanmış gerekli zamanla birlikte ezelî bilgide bulunur ve bu nizam O’nun mâkul feyezânı olarak tertip ve tafsilâtıyla O’ndan feyezân eder. İşte bu inâyettir” (a.g.e., III, 131, 132). Şu halde İbn Sînâ inâyeti şu şekilde anlamaktadır: Zorunlu varlık olan Tanrı’nın kendisini bilmesinin bir neticesi olan bu âlem zorunlu olarak O’ndan meydana gelir. Bu süreçte Tanrı’nın hususi bir kastı ve talebi bulunmamakla birlikte varlığın bu şekilde olması O’nun ilminin bir sonucudur ve O’nun rızâsına uygundur. Bizâtihî hayır olan Tanrı âlemdeki iyilik nizamının kaynağıdır; O, son derece yetkin ve güzel olduğu ve hiçbir şeye muhtaç bulunmadığı için âlem olabilecek en iyi, en ideal bir nizam olarak yine en mükemmel bir şekilde O’ndan feyezân eder. Her ne kadar âlemin yaratılmasında Tanrı’nın bir kastı yoksa da âlemde asla bir abes (saçmalık) yahut bir tesadüf yoktur. O’nun bu bilgisinin gereği olarak âlemin belirlenmiş plana göre O’ndan feyezân etmesi ve bir hayır düzenine göre işleyişi Tanrı’nın inâyetidir. Filozofun bu inâyet anlayışının onun kazâ ve kader görüşünün bir ifadesi olduğu söylenebilir; kazâ ve kaderle ilgili cümlelerini inâyetle ilgili cümlelerin takip etmesi de bu hususu doğrulamaktadır (eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât, s. 414).

Fârâbî’nin görüşleri de halefi İbn Sînâ felsefesinden pek farklı değildir. Nitekim onun, “Şanı yüce Tanrı bütün âlemin yöneticisidir, bir hardal tanesi bile O’ndan uzak kalamaz. O’nun inâyeti en küçükten en büyüğe kadar bütün âleme yayılmıştır. Âlemin bütün cüzleri ve onların durumları en sağlam ve en uygun biçimde yerleştirilmiştir” (el-Cemʿ, s. 103) şeklindeki ifadesi, inâyetle Allah’ın bilgisi arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ortaya koymaktadır.”

İnâyet kavramına sisteminde en fazla ağırlık veren düşünür İbn Rüşd’dür. İbn Rüşd’ün Allah’ın varlığına dair ortaya koyduğu iki delilden biri inâyet, diğeri ihtirâ (yeni bir şey türetme) dir. Filozofun, Kur’an’ın üzerine dikkat çektiği ve şeriata en uygun yol olarak tavsif ettiği bu iki delilden inâyet iki esasa dayanır:

1) Yeryüzündeki bütün varlıkların insanın varlığına uygun bulunması,

2) Bu uygunluğun zorunlu olarak onu kasteden irade sahibi bir fâil tarafından meydana getirilmiş olmasıdır.

Zira bu uygunluğun tesadüfen meydana gelmesi mümkün değildir. Gece ile gündüzün, güneşle ayın, mevsimlerin birbiri ardınca gelişi, dört unsur ve onlardan meydana gelen cansızlar, bitkiler ve hayvanlarla tabiat olayları insanın ihtiyacına uygunluk hususunda birer misal teşkil ederler. İbn Rüşd “el-Keşf” adlı risalesinde, bir varlığın var oluşundaki hikmeti, yani onun yaratılmasını gerektiren sebeple yaratılışından kastedilen gayeyi araştıran kimse inâyet deliline daha iyi bir şekilde vâkıf olacağını ifade etmektedir.

Kelâmcılara göre inâyet, Allah’ın âlem üzerinde müessir olması ve onu belirli hedeflere yönlendirmesi gibi genel anlamının yanı sıra kullarına fiillerinde yardım edip onları başarıya ulaştırması anlamını da içerir. Kelâmcılar, İslam filozofları tarafından ortaya konan inâyet anlayışına ilâhî iradeyi devre dışı bıraktığı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.

Mutasavvıflar inâyeti, Allah’ın âleme ve kullarına lutuf ve rahmeti olarak anlamışlardır. Çünkü İsra suresinin 87. ayetinde Allah Teâlâ Peygamberimize (sav) şöyle hitap etmektedir:

“(Ey Resulüm!) O’nun sana karşı kerem ve inâyeti büyüktür.” (İsra, 17/87)

Tasavvufun gayesi, dergah-ı ilâhi olan gönülde Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı rahmet ve inayetiyle nazar kılacağı bir kıvamı sabitleyebilmektir. Bunun için de evvela nefsaniyeti bertaraf etmek, gönlü zararlı şeylerden hatta lüzumsuz ve mâlâyânî düşüncelerden bile temizlemek gerekir.

 

Allah’ın Varlığının İspat Edilmesi (İsbât-ı Vâcib)

Varlığı kendinden olup başka bir nesneye veya güce dayanmayan (vacibü'l-vücud) Allah'ın bu yetkin var oluşunu açıklamak için gösterilen çabayı ifade eden isbat-ı vacib tarih boyunca din alimlerini ve düşünürleri meşgul etmiştir. Bir gerçeği ortaya koyma sürecindeki son hüküm anlamına gelen ispat çeşitli deliller vasıtasıyla yapılır. Allah'ın varlığını kanıtlama faaliyeti ise varlık türlerinin en üst mertebesini ilgilendirmesi sebebiyle kendine has özellikler taşır ve her şeyden önce olmayanı keşfetme değil olanı tesbit edip doğrulama amacı güder.

TDV İslam Ansiklopedesinde bu konuda şunlar yazılıdır:

“Kur'an'da en çok alemin sonradan yaratılışı ve düzenli işleyişi çerçevesinde bir ispat yöntemi görülmektedir. Her ne kadar öncüllere dayalı bir sistem içinde verilmese de Allah'ın varlığıyla ilgili özellikle kozmolojik ve teleolojik delilleri Kur'an'da bulmak mümkündür. Bu bağlamda en açık tesbit, yaratıcısız meydana gelmesi yahut insanlar tarafından icat edilmesi mümkün olmayan evrenin ve onun içindeki sayısız türlerin Allah’ın varlığına delil kılınmasıdır.”

“Yoksa onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa kendileri yaratıcı mıdır? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır onlar düşünüp hakikati anlamazlar.” (Tur, 52/35,36)

“Allah gökleri ve yeri hikmeti ile yarattı. O, kafirlerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir.” (Nahl, 16/3)

"Âfâk" ve "enfüs" şeklinde ifade edilen dış ve iç alemin varlıkları arasında görülen düzen, uyum ve güzellikle ilgili örnekler Kur'an'da yüce bir yaratıcının mevcudiyetini gösteren kanıtlardır.

“Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kuran’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kafi değil mi?” (Fussilet, 41/53)

Planlı ve ölçülü olarak yaratıldığı bildirilen her varlık ( er-Ra'd 13/ 8; el-Kamer 54/49) ayetlerde yapısal özellikleri hakkında bilgi vermek için değil neye işaret ettiğini vurgulamak amacıyla ele alınmış, Allah’ın varlığı evreni açıklayabilmenin kaçınılmaz şartı haline getirilmiştir. Nitekim bir ayette, bütün fevkaladelikleriyle gözler önüne serilmiş bulunan tabiatın müşahede edilmesine rağmen Allah'ın varlığı hakkında hala bazılarının şüphe duyması anlaşılmaz bir durum olarak nitelenmiştir.

“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında da şüphe mi var? O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsaade ediyor.” (İbrahim, 14/10)

Kur'an'da ayrıca isbat-i vacible ilgili akıl yürütme örneklerine de yer verilmiştir. Hz. İbrahim'in sırasıyla yıldız, ay ve güneşin tanrı olma ihtimalini kayboluşlarından dolayı devre dışı bırakıp, gökleri ve yeri yaratan bir yüce varlığa iman edilmesi gerektiği sonucunu çıkarması bunlardan biridir.

“Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Enam, 6/79)

Hadislerde de konuyla ilgili bazı ipuçlarına rastlamak mümkündür. Mesela Hz. Peygamber'in, Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasındaki ibret ve işaretlere dikkat çeken ayetleri okuyup göğe baktığı ve daha sonra ibadet ettiği bildirilmektedir. (Buhari, Tevhid, 27; Müslim, Tahâret, 48).

TDV İslam Ansiklopedesinde şunlar yazılıdır:

“İslam düşüncesinde gaye ve nizam, ihtira veya hikmet ve inâyet delili olarak bilinen teleolojik delil ise evrende gözlenen düzenin kendiliğinden meydana gelemeyeceği esasına dayanır. Bu delile göre âlemin varlığı, estetik görünümü, uyumlu işleyişi ve belirlenen süre içinde bozulmadan devam etmesi, bunun sonsuz kudret sahibi ilâhi bir varlığa bağlanması halinde mümkündür. Kur’an-ı Kerim'de Allah'ın varlığına ve kudretine vurgu yapılırken sıkça kullanılan teleolojik delil, geniş kesimlere hitap eden sade ve anlaşılır bir ispat yöntemi olması sebebiyle, el-Bağdadî, Gazzalî, İbn Rüşd gibi İslam alimleri tarafından diğer delillere tercih edilmiş, hız kazanan tabiat araştırmaları dolayısıyla yakın dönemde de ön plana çıkmıştır. Var ediciyi değil usta bir sanatkarı ispatladığı için âlemin menşeini izah edemediği. ayrıca kötülük (şer) meselesini açıklayamadığı yönünde teleolojik delile eleştiriler yöneltilmiş, ancak evrendeki düzenin onun varlık şartı niteliğinde oluşu ve kötülük kavramının izafiliği sebebiyle bu tenkitler güçlü görülmemiştir.

İsbât-ı vâcible ilgisi bulunan önemli konulardan birisi de ispatın mümkün olup olmadığı meselesidir. Ateist ve agnostik düşünürler fizik ötesi bir varlık alanı kabul etmedikleri için bunun ispatının da mümkün olmadığını savunurlar. Ancak bu kesimin temsilcileri, gayb alanının ve Tanrı'nın yokluğunu ispat edebilecek ciddi deliller getirmek yerine, ya teistlerin ispat delillerini reddetmekle yetinirler veya tamamen konuya ilgisiz bir tavır ortaya koyarlar. Allah'ın varlığını kabul eden teist düşünürler ise ispatı genel olarak mümkün görmekle birlikte bütün delillere aynı değeri yüklemeyip sadece bazılarını kullanırlar.”

Allah Teâlâ’nın varlığını hiçbir itiraza mahal bırakmayacak ve herkesin kabul edeceği bir ispat şekliyle ortaya koymak kolay değildir. Gerçeğe yaklaştırıcı kanıtlarla desteklenebilen Allah'ın varlığı meselesiyle ilgili son hükmü zihinle kalbin ortaklaşa ulaşacağı kabul yani iman belirler. İspatta tam bir kesinlik bulunsaydı Allah'a iman iradi bir tercih olmaz ve neticede uhrevi ceza veya mükafatı da gerektirmezdi. Buna karşılık inkar için de durum aynı olup akli istidlal ve bilimsel yollarla Allah'ın varlığını yok saymak mümkün değildir. Üstelik inkar bir çözümsüzlüğü de beraberinde getirmektedir. Çünkü varlık ve hayatın anlamı konusunda inkarın doğurduğu büyük boşluğu, aklı ve gönlü tatmin edecek izahlar getiremeyen pozitivist, materyalist ve evrimci teoriler dolduramamışlardır.

XIX. yüzyıl düşüncesinde, akli bir temele dayanmadığı öne sürülen dinin ahlak dahil bütün ilimlerden tamamen dışlanması süreci hız kazanmış ve seküler ahlak fikri ileri sürülmeye başlanmıştır. Halbuki Allah’ın varlığını kanıtlama faaliyeti, uluhiyyetin mahiyetini akılla kavrama iddiası yerine evreni yaratan ve idare eden bir güce inanmayı makul sebeplerle destekleme amacını taşır. Bir varlığın mahiyetine vakıf olamamak onu her türlü bilgi alanının dışına itmek anlamına gelmez. Çünkü Allah'ın varlığına inanan insan bu inancını temellendirip uydurma veya hurafe olmadığını açıklama ve başkalarıyla paylaşma ihtiyacı hisseder. Bu sebeple akla bu konuda tam bir yeterlilik tanıyıp imanı salt bilgiye irca etmek isabetli olmadığı gibi onun kullanımını sadece fizik alanla sınırlı tutmak da doğru değildir. Zira ikinci tavır hem inancın etkinliğini kısıtlar hem de onu dar bir pozitivist anlayışa bağımlı kalmaya mahkum eder. Kur'an-ı Kerim'de görünür aleme yönelik gözlemde bulunmakla iman arasında yakın ilişkinin kurulması da bu çabayı doğrulamaktadır. Nitekim bir ayette, vahye kulak verme veya tabiatı inceleyip anlama fiillerinin yerine getirilmesi halinde cehennemden kurtuluşun mümkün olacağı haber verilmektedir.

“Derler ki, eğer biz dinleseydik yahut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık” (Mülk, 67/10)

İslam alimleri isbat-ı vacibin gerekliliğini, imanda körü körüne bağlanma seviyesinden çıkıp bilinçli benimseme derecesine ulaşma ihtiyacı ile açıklarlar. Ayrıca Allah'ın varlığına iman konusunda zihne gelebilecek şüpheleri gidermek veya itirazları cevaplandırmak için de buna ihtiyaç duyulduğunu söylerler. Öte yandan insanların isbat-ı vacib delillerine karşı duyarlılıkları da karakterlerine ve yetişme tarzlarına göre farklılık arzeder. Bir kısmı iç dünyası açısından hassasiyet taşırken bazıları daha çok dış dünya ile ilgilenir. Yine bazı insanlar, inanmak için küçük bir işaret veya tecelliyi yeterli bulurken diğerleri ancak olağanüstü bir hadise veya şiddetli bir sarsıntı ile uyanabilir. Allah'a giden yollar yaratıkların nefesleri sayısınca olduğuna göre bunları sınırlandırıp bir kısmını dışlamak ve herkesi aynı yolu izlemeye mecbur etmek yanlıştır.

 

Sonuç

Rönesans’tan sonra batı insanları dini inanışlardan uzaklaşmış ve madde unsurunun her şeyin kaynağı ve hakimi olduğu düşünmüşlerdir. Bu düşünceler insanları manevi alemden uzaklaştırmış, tamamen maddi alemin içine sokmuştur. Bu düşüncelerle insanlar Tanrının varlığını ve kudretini tamamen reddetmeye yönelmişlerdir.

Böyle bir ortamda insanlar, Canlılık nedir? Kozmik dünya nereden geliyor? gibi sorulara cevap üretmek için evrim teorisini geliştirmişlerdir. Bu teoriye göre evrende her şey tamamen maddelerden, tesadüfen ve rastlansal olarak ortaya çıktığı ve zamanla evrimleşerek ve türleşerek bugünkü durumun ortaya çıktığını iddia etmişlerdir. Bu teori sömürgeci devlet yöneticilerinin işine geldiğinden resmi bir ideoloji olarak benimsenmiş ve eğitim programlarının ana konusu haline getirilmiştir. Laiklik adı altında dini inanışlar eğitim programlarından çıkarılmıştır. Ancak insanlar evrim teorisinin açıklamalarıyla huzur bulmamış ve kalpler daima tedirgin olmuştur. Çünkü biliyoruz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.

“Onlar iman etmiş ve kalpleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet iyi bilin ki, kalpler Allah’ın zikri ile yatışır.” (Rad, 13/28)

Bu nedenle bazı insanlar evrim inancına karşı düşünceler ortaya atmışlardır. Ancak bu karşı çıkışlar fazla bir ses getirmemiştir. İnsanlar asırlar boyunca kanlı savaşlarla birbirlerine yok etmişler, bunun getirdiği olumsuzluklar sonucunda son on yıllarda bazı insanlar tekrar Tanrı inancına yönelmelerini bilimsel yöntemlerle açıklamaya çalışmışlardır. Özellikle ABD de son kırk yılda, evrim teorisinin iddiasına karşılık, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı ve yönetildiği fikri gündemdedir. Bazı bilim adamları tarafından ortaya atılan bu düşüncelere “Akıllı Tasarım” adı verilmiştir.

Akıllı tasarım düşüncesi, evrenin yaratılışında ve işleyişinde rastlantsal süreçler ve tesadüflerle olamayacağı fikrini ileri sürmüştür. Evrenin akıllıca düzenlenmiş bir tasarım olduğu ve failinin de Tanrı olduğu düşüncesi ortaya atılmıştır. Bu düşüncenin ispatı Michael J. Behe, William A. Dembski ve Stephen C. Meyer gibi bilim adamları tarafından çeşitli şekillerde ortaya konulmuştur. Ancak yaratılışa inanmayan evrim teoriciler bu düşünceleri ret etmekte ve onlara “çöp” gözüyle, işe yaramayan iddialar gözüyle, bir bakıma da alaycı bir tavırla bakmaktadırlar.

Buradaki asıl kavga Tanrı’ya iman ile imansızlık arasındaki mücadeledir. Tanrı’nın varlığına inanmayanlar, kendi safsata ve zanlarını bilim diye ortaya atarak inançsızlıklarını haklı çıkarma peşindedirler. Aslında ileri sürdükleri görüşler kendi bilim anlayışlarıyla da çelişmektedir. Çünkü iddia ettikleri şeyler denenebilir ve yanlışlanabilir değildir. Çünkü onların iddialarının denenmesi için on binlerce yıl gerekir. Fakat buna insanların ömrü yetmez.

İmansız insanların inanmamakta ısrar ederek, inananlarla alay etmeleri ve onların düşüncelerini çöp bilgi olarak değersizleştirmeleri aslında Hak ile batılın bir kavgasıdır. Bu kavgada Hakk’ın galip geleceği ve batılın yok olacağı Kur’an’da insanlara bildirilmiştir.

“De ki: Hak geldi batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsra, 17/81)

Bunun gerçekleşmesinin de ortaya çıkan akıllı tasarım düşüncesiyle başlamış olduğunu söyleyebiliriz.

İslam dini akıllı tasarım düşüncesini destekler. On beş asır boyunca İslam alimleri akıllı tasarımcıların ileri sürdükleri fikirleri dile getirmişler ve onları ispatlayan deliller ortaya koymuşlardır. Ancak batılı düşünürler asırlarca İslam dinine karşı olduklarından İslam alimlerinin ortaya koydukları açıklamaları dikkate almamışlardır. Oysa batının bilimsel buluşlarının birçoğu ortaçağ boyunca İslam alimlerinden öğrendikleri bilgilere dayanmaktadır. Bugün artık İslam dininin temel düşünceleri batılı bilim adamları tarafından ortaya atılmakta ve akıllı tasarım fikri birçok batılı düşünür tarafından da benimsenmektedir. Bu ilerleyiş zamanla daha da gelişecek ve dünya İslam dinine sempati ile yaklaşacaktır. Böylece batıda Müslüman olanların sayısı gün geçtikçe artacaktır. Bunun ilk adımları duyulmaktadır.

Ümit ediyor ve inanıyoruz ki, önümüzdeki kırk yıl içinde dünyaya tekrar İslam hakim olacaktır. Çünkü İslam dini insanlara dünya hayatlarının mutluluğunu ve refahını temin edebilecek olan tek yöntemdir. İnsanların dünya üzerinde mutlu yaşamalarının tek güvencesi İslam dinidir. Bu onların ahiret hayatlarının da mutlu olmalarını temin edecektir. Bu nedenle insanlar İslam dininin ne olduğunu iyice öğrenmeli ve hayatlarını ona göre sürdürmeye çalışmalıdırlar. Tek kurtuluş yolu budur.

 

Kaynaklar

“Darwin’s Doubt”, S.C. Meyer, San Francisco: HarperOne, 2013

“Darwin’in Kara Kutusu”, M.J. Behe, Kesit Yayınları, İstanbul, 2017

“Evrenin Bilinmeyen Tarihi, Tasarım”, M.J. Behe, S.C. Meyer, W.A. Dembski, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2020

“İnâyet”, TDV İslam Ansiklopedisi

“Intelligent Design”, William A. Dembski, InterVarsity Press, Downers Grove, 1999

“İsbât-ı Vâcib”, TDV İslam Ansiklopedisi

“Nizam”, TDV İslam Ansiklopedisi

“Rûhu’l Beyân Tefsiri”, İsmail Hakkı Bursevî, Damla Yayınevi, İstanbul, 2010

“Sahîh-i Muslim”, İmam Muslim, İrfan Yayıncılık, İstanbul, 1972

“The Design Inference”, William A. Dembski, Cambrige University Press, New York, 1998

 

Yorum ve Eleştirileriniz için:  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Makaleler

 

İslam ve Akıllı Tasarım

Yayınlanma Tarihi: 18.11.2023