İslami yaşam gerçek bir hayat yoludur. Bu yol insanlığın bütün ihtiyaçlarına en uygun çözümleri üretmiş ve insanlığı bütün yönleri ile kuşatmıştır. İslam hayatın amacını ve bu amaca hizmet edecek olan ilkeleri belirlemiştir. Bu ilkeler insanların hem dünya hem de ahiret hayatında mutluluğa erişmelerini temin edecek olan esaslardır. Bunların dışında takip edilecek bütün yollar insanların hem dünyada hem de ahirette mutluluklarını asla temin etmeyecektir.

Bununla beraber İslam karşıtları asırlarca İslam dinine hücum etmişler ve onun temiz özelliklerini saptırmaya çalışmışlardır. Böylece İslam yalnız vicdanlara hapsedilerek, onun insanlar arasında hükmetmesine mani olmaya çalışılmıştır. Ondan sonra İslam ülkelerinde İslam dinini tamamen ortadan kaldırmak için mücadele etmişlerdir. Böylece İslam yerine batıl inançlar ve düşünceleri yerleştirmeye gayret göstermişlerdir.

Batı İslam'ı son 50 yıldır düşman olarak ilan etmiştir. Bütün Müslümanları da şiddete tapan teröristler olarak tanımlamışlardır. Bu düşüncelerini kendi ve dünya kamuoyunda haklı çıkarmak için, kendilerinin düzenledikleri planlarla İslami terörist örgütlerini kurmuşlar ve onlara terör eylemleri yaptırmışlardır. Medya gücü ellerinde olduğundan insanlara bu yolla İslam'ın bir terör dini olduğunu kabul ettirmeye çalışmışlardır.

Batının hakim olan güçleri, İslam'ın bütün insanlığın gelişmesini istediğini biliyor ve bu nedenle ondan korkuyorlar. Çünkü İslam'ın güçlü olduğu bir yerde artık batının insanları sömürmesine ve onların zenginliklerini gasp etmesine imkan yoktur. Bunu bilen emperyalistler bütün güçleriyle İslam'ın gerçek yüzünü saklayıp insanları İslam dışında yaşamaya ve düşünmeye zorlamaktadırlar. Oysa bütün bu gayretleri boşunadır.

İslam dini onların düşündükleri gibi kolaylıkla ortadan kaldırılabilecek bir şey değildir. Çünkü İslam dini Allah'ın teminatı altındadır.

“Hiç şüphe yok ki, o zikri/Kur’an biz indirdik. Onu koruyacak olan da Biziz.” (Hicr, 15/9)

Ancak kafirler bu gerçeklerden habersizdirler. Onlar İslam dininin hükmetmediği bir toplum hayatı istiyorlar ki, istedikleri gibi sahtekarlık, yolsuzluk, hırsızlık ve sömürgecilik yapabilsinler. İslam onların istediklerine karşıdır. Bu husus İslami yaşamın bütün güzellikleri ile kendisini ifade etmektedir. Bu güzelliklerin temel ilkelerini aşağıda ifade ediyoruz. Bu temel ilkeler insanlara dünya ve ahiret hayatlarında mutlu olmalarının garantisidir.

 

Sosyal Adalet

Bir İslam toplumunda her şeyden önce insanların arasında sosyal adaletin tahakkuk etmesi için çalışılır. Her ferdin rızkına kefil olmak, bütün toplumun maişetini teminat altına almak ilk atılacak adımdır. Bu ilkeye göre kişiler bazen çalışması nispetinde bazen de ihtiyacının nispetinde devlet hazinesinden istifade ederler. Bu prensibi en iyi uygulayanların başında halife Hazreti Ömer (ra)  gelmektedir. Hz. Ömer İslam'ın ilk günlerinde bu esasa göre ganimeti taksim etmiştir.

Sosyal denge sosyal adaletin esas temelidir. İslam genel olarak sulh anlayışını bu temel üzerine inşa eder. İslam'daki sosyal denge, devletin yönetilmesi ve kanunların belirlenmesinde, kişilerin güvenliğine ve rızka kefaletini sağlanabilmesi nispetinde gerçekleşebilir. Bunun temini için devlet gelirlerinin adil bir şekilde insanlar arasında paylaşılması gerekir. Bunu temin etmek için “Servet yalnız zenginlerin elinde dolaşmasın, fakirlerin eline de geçsin” ilkesi esastır. Bu İslam’ın bir emridir (Haşr, 59/7).

Bu ayet Peygamberimizin (sav) yapmış olduğu bir icraatı doğrulamak için nazil olmuştur. Bu nedenle de asıl bir ilke olarak kabul edilmiştir. Peygamberimiz Beni Nadir kabilesinden alınan ganimeti fakir muhacirlere vermiş, zengin ensara vermemiştir. Böylece o gün için iki Müslüman grup arasındaki ekonomik dengesizlik ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Hazreti Ömer de aynı ilke ile hareket etmiştir. Hatta Hazreti Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Eğer gelecekte, geçmişte elde ettiğim fırsatı elde edersen muhakkak zenginlerin fazla mallarını alıp fakirlere dağıtacağım.” Ancak bunu yapmaya Hazreti Ömer'in ömrü yetmemiştir. İslam'da genel servet dağılımı bu esasa göre yapılmıştır. Genel servetin dağıtımı yetkisi İslam devletine verilmiştir. Bu ilke, şahsi mülkiyet esasını daraltarak bazı şartlara bağlar.

Diğer bir husus ta, “Kayıtsız ve serbest maslahatlar” diye ifade edilen ilkedir. Bu maslahatlar, hakkında herhangi bir hüküm olmayan, duruma göre ayarlanması İslam devletinin yetkisine bırakılan hususlardır. Buna göre, devlet Müslümanların genel maslahatlarına sarf etmek için zenginlerin ana paralarından - kârlarından elde edilen vergiden değil - gereken miktarda almaya yetkilidir. Devlet toplumun korunması, İslam ülkesinin muhafazası için devletin gelir kaynaklarının ihtiyaca yeterli olmadığı hallerde, gereken miktarı sermaye sahiplerinden  bir daha geri vermemek üzere alabilir.

Bu hususta İslam hukukçusu Muhammed Ebu Zehra “Malik” adlı kitabında şunları ifade eder:

“Bu prensipte, ferdi mülkiyetin takyid ve tahdidi vardır. O hakkı devletin umumi ihtiyaçlarının emrine verir. Zaruri ihtiyaçtan başkasını kayıtsız şartsız amme hizmeti gören devletin emrine tahsis eder. Bu esas sayesinde, devlet, iktisadi dengesini yalnız vergilerle değil, aynı zamanda karşılıksız ve bir daha geri verilmemek üzere cemiyetin umumi maslahatına sarf etmek için ferdi mülkiyetten aldığı paylarla düzeltir.”

Toplumda sosyal adaletin tesis edilmesi için gerekli olan diğer bir ilke “Haramın vesilelerini kaldırmaktır”. Çünkü harama vesile olan bütün davranışlar toplumdaki sosyal dengeyi bozar. Toplumda sosyal denge inşa etmek istiyorsak haramlara yol açan bütün vesileleri önlememiz gerekir. Rüşvet, haksız kazanç, dolandırıcılık vesaire gibi eylemler İslam'da haram kılınmıştır. Çünkü bu eylemler toplumda sosyal adaletin tesisine engeldir. Bu eylemler genel servetin adil bir şekilde dağıtılmasına mani olur. Bu nedenle bu türlü eylemlere engel olunmalıdır. Bu da devletin görevidir. Bu konuda Ebu Zehra şunları söylemektedir:

“Eğer umumi servet dengeli bir şekilde dağıtılmazsa, birçok içtimai fesada yol açar. Böyle bir durumda en azından cemiyetle fertler arasında bir husumet doğar. Vatan ve milleti tehdit eden tehlikeler önlenemez olur. Çünkü yoksul kalmış olan halk kendisine zulüm yaparak her şeyden mahrum bırakan bir memleketin müdafaasını içten gelen bir duygu ile yapamaz. Öyleyse bu kötüye götüren vesilelerin önlenmesi devlete düşen en belli başlı bir vazifedir ve bunun önlenmesi mutlak zarurettir.”

Buradan, ferdi mülkiyet hakkının sınırlı olduğunu görüyoruz. Devletin elinde genel menfaatin sağlanması ve zararın uzaklaştırılması için müdahale yetkisi olmalıdır. Eğer devlet böyle bir durumda müdahale etmezse tedbirde kusur etmiş olur. O zaman toplum fertlerine düşen görev, emrin kumanda mevkiini kuvvetlendirmek, menfaatleri gözetmek ve kusurlu gördüğü devleti vazifesini ve kanunları işler hale getirmeye davet etmektir.

“İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmediniz.” (Nisa, 4/58)

 “Adaletten ayrılmayınız, velev ki akrabalarınızın aleyhine olsun.” (Enam, /152)

 “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan hakimler ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide, 5/8)

Seyyid Kutub, “İslam'ın Dünya Görüşü” adlı kitabında bu konu ile ilgili şunları söylemektedir:

“İslam'ın adalet terazisi, sevgi veya buğuzla ayarı bozulmayan bir terazidir. İslam'ın adaleti, temelleri dostluk ve düşmanlıkla sarsılmayan bir adalettir. O adaletten bütün insanlar eşit olarak, hangi dinden, hangi ırktan olurlarsa olsunlar, haseb ve neseb gözetilmeksizin istifade ederler. Diğer milletler, İslam milletiyle araları açık olsa dahi bu adaletten istifade ederler.

Zamanımıza kadar hiçbir beşer kanununa bu yücelik nasip olmamıştır. “Hayır bu böyle değildir” diyenler, lütfen büyük devletlerin küçük devletlere tatbik ettikleri adalete baksınlar. Sonra Birleşik Amerika'ya geçip, beyazların kızıl derililere tatbik ettiği adalete baksınlar. Muhariplerin birbirlerine reva gördükleri muamelelere baksınlar. Veya Afrika'ya giderek beyazların siyahlara tatbik ettikleri adalete baksınlar. Bunlar zamanımızda vuku bulduğu için herkes müşahede edebilir. En mühim olan şudur ki, İslam adaleti sözde kalmamış aynen tatbik edilmiştir.”

Sir Ternold’un kitabında şöyle yazılıdır: “Hımıslılar Herakliyus’un askerlerine şehir kapılarını kapatmış ve Müslüman ordusuna “Sizin adaletiniz elbette ki Hristiyanların zulmünden daha hoşumuza gider” demişlerdi.”

İslam adaleti ferdi hadiselere münhasır değildir. Şüphesiz ki umumi bir yol ve sabit bir şosedir. Her fert, her cemaat Müslümanlar gibi bu şoseden istifade edebilir. Bunun herkes arasında eşit olduğuna dair tarihi delil şudur: İslam'ın toplumsal birlik hakkındaki fikri; cins, renk ve vatan taassubunun kaldırılması; bütün dinlerin temelde bir seviyede mütalaa edilmesi; her milletle yardımlaşmaya ve sulha hazır olunması; harp sebeplerinin yalnız ve yalnız ibadet, inanç ve davet hürriyetini müdafaa etmesi; yeryüzünden fesadı silmesi; sosyal adaleti herkese tatbik etmesi ve harplere sebep olarak gösterilen iktisadi sebepleri yok etmeye münhasır kılmasıdır. Bu hususların hepsi birden İslam'ın evrensel bir sistem olduğuna delil değil midir?

 

Mutlak Özgürlük

Mutlak özgürlüğün temelinde Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmamak vardır. İnsanların kuvvet kullanarak dinlerinden caydırılmaya çalışılmaması, üstün adaletin tahakkuk etmesi, bazı insanların bazı insanlara onları köle edinmek amacıyla saldırmaması, kendilerini müdafaadan mahrum olan biçarelere hiçbir zalimin zulmetmeye gücünün yetmemesi, bütün gaddarların zulmü bırakıp barışı tercih ettiklerinde ve insanın emniyeti tam manasıyla sağlandığında mutlak özgürlük mevcut olur. Saldırılara karşı koyma dışında İslam bütün harpleri haram kılmış ve insanları barışa davet etmiştir.

“Eğer barışa meylederlerse, sen de ona yanaş ve Allah'a güvenip dayan.” (Enfal, 8/61)

“Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de, sizlerle vuruşmazlar ve barışı size bırakırlarsa, o halde Allah onların aleyhinde sizin için tecavüzü bir yol bırakmamıştır.” (Nisa, 4/90)

Mutlak özgürlüğün mevcut olması için öyle bir toplum nizamı gereklidir ki, ondan bütün inanç, mezhep, ırk, renk ve dil sahipleri istifade edebilsinler. Öyle bir evrensel nizam ancak İslam'da vardır. Özgür bir insanlık alemi için böyle bir nizam gereklidir. Çünkü İslam bütün alemleri içine alması bakımından gerçek özgürlüğü veren tek sistemdir. İnsan onun gölgesinde güven, selamet ve istikrar içinde yaşayabilir.

Yüce İslam dini kendisini hiçbir zaman polis kuvvetleri ile yaymak istememiştir. İslam'a inanmayan, fakat onun bayrağı altında yaşayanlardan hiçbir zaman zorla ona inandırılmaları istenmemiştir. Onları kendisine inanmadıkları için Hitler’in yaptığı gibi elektirikli fırınlara sevk etmez ve onları Stalin’in yaptığı gibi Sibirya’nın karlı dağlarına ve buzlu denizlerine sürgün etmez. Çünkü samimi inançlara itimat eder ve herkesi inancında serbest bırakır. Bunun için perdesiz olarak İslam hudutları bütün Müslümanlara olduğu gibi her din ve renkten insanlara da açıktır. Hatta puta tapanlar dahi bir Müslümanın himayesine sığınabilir. Böyle yaptıkları takdirde onlar da himaye edilirler.

“Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, ona aman ver, ta ki Allah'ın kelamını dinlesin, sonra onu emin olduğu yere kadar ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir.” (Tevbe, 9/6)

Bütün insanların aynı bir dinde toplanması ve aynı şeylere inanması mümkün kılınmamıştır. Bu nedenle evrensel her davaya karşı özgürlükle kapısını açan ve her inanç sahibine inancından ötürü yaşama hakkını kısıtlamayan bir toplum sistemi lazımdır. Bu öyle bir sistemdir ki, ondan bütün inanç, mezhep, ırk, renk ve dil sahipleri istifade edebilsinler. Böyle bir Evrensel Sistem ancak Yüce İslam dinidir. Özgür bir insanlık alemine böyle bir İslam sistemi lazımdır. Bütün alemi içine alması bakımından en önde gelen sistem ancak İslam sistemidir. İnsan onun gölgesinde emniyet, selamet ve istikrara kavuşur. Bütün insanlığı işte böyle bir sisteme davet ediyoruz.

İslam akidesi, insanın ruhunu ele alıp bedenini ve aklını ihmal etmez. İbadet ve ayinleri telkin edip hayat ile ilgili meselelerin çözümünü adem oğluna bırakmaz. İnsanın kalbine hakim olup da, onun fiili hayatına yabancı kalmaz. Ferde bakıp topluma bakmamazlık etmez. Şahsi hayatı disiplin altına alıp toplum kanunlarını ve devletler arası hukuku başıboş bırakmaz. İslam akidesi insan hayatına damarların vücuda yayılışı gibi yayılmıştır ve insan hayatının her zerresini kaplamıştır. O akidenin toplumsal sahada her şeyi halleden kabiliyete sahip olduğu bugüne kadar birçok defalar ispat edilmiştir.

 

Kalbin Mutmain Olması

İslam'a göre fertlerin kalbinde sükûn yoksa dünyada da barış yoktur. Dünya barışı için önce insanların kalplerindeki barış temin edilmelidir. İslam dininde ferdin büyük bir değeri vardır. Toplumun temel taşı ferttir. İnancın ilk tohumu onun kalbinde yeşerir. Bu inancın görünmesi insanın kendisidir.

İslam, hayatı geliştiren ve yükselten bu tohumlarını önce ferdin kalbine eker. Bu, güzellik ve nizamdan, kuvvet ve yapıcı güçten, tertemiz istek ve arzulardan doğmuş olan sulhun tohumudur. Bu tohum, uyumsuzluk, atalet ve zorbalıktan doğan sulh tohumu değildir. Bu tohum ferdin isteklerine cevap verir, aynı zamanda toplum yaşayışının hedeflerini ve insanların istek ve ihtiyaçlarına en büyük alâkayı gösterir. İnsanların dini inançları ve değerlerini, örflerini ikrar ve kabul eder. Bu tohum bütün bunları bir sistem içinde çalışır hale getiren İslam'ın sulh tohumudur.

İslam, Allah'a karşı güven, rahmet ve himayesine karşı itimat inancı vermekle, nefse itimat ve daimi bir emniyet duygusu bahşeder. Bu güven dini inancın özelliklerinden biridir. Bu özellikte bütün semavi dinler İslamiyet’le ortaktır. Ancak diğer dinlerden ayrıldıkları nokta, İslam'ın kul ve Rab arasına herhangi bir insanın - keşiş - girmesine müsaade etmemesidir. Allah'a yaklaşmak için başka bir insanın iradesine ihtiyaç duymayı ortadan kaldırmıştır.

Kul bu inanca sahip bulunduğu sürece istediği zaman Allah'a kendi başına müracaat edebilir ve ondan yardım görebilir.

“Rabbin şöyle buyurdu: Bana dua edin size icabet ve duanızı kabul edeyim.” (Mümin, 40/60)

“Kullarıma sana Beni sorunca, işte Ben muhakkak yakınımdır. Bana dua edince Ben de o dua edenin davetine icabet ederim. O halde onlar da benim davetime icabet ve bana iman etsinler ta ki doğru yola ulaşmış olalar.” (Bakara, 2/186)

Allah Teâlâ'nın bu gücü karşısında bütün hileli, ceberruti ve yalancı azametlerin perdeleri yırtılır.

“De ki Allah'ın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez. O bizim Mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a güvenip dayanmalıdır.” (Tevbe, 9/51)

“Ey insanlar! Size bir mesaj getirildi, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah'ı bırakıp da taptığınız putlar hakikaten bir sinek bile yaratamazlar, hepsi bunun için bir yere toplanmış olsalar da. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de aciz, istenen de.” (Hac, 22/73)

Allah Teâlâ'nın bu kudret ve kuvvetinin himayesindeki fert, rızkından ve barınağından, hayat ve selametinden emin olduğu kadar emin olur. Hiçbir kuvvet ve hiçbir kimse yiyeceği, barınağı, dünya ve ahirete ait herhangi bir hususta ona zarar veremez. Çünkü fert o bitmez tükenmez kaynaktan beslendiği için, bütün kainatı, padişah ve diktatörleri idare eden İlah'ın en büyük kuvvetinden imdat sağladığı için, muazzam bir kuvvet kazanarak her türlü zorluğa karşı koyabilecek bir varlık olur.

“De ki, Ey mülkün sahibi Allah, Sen mülkü kime dilersen ona verirsin. Mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz ki sen her şeyi hakkıyla kadirsin.” (Ali İmran, 3/26)

Yeryüzündeki bütün kuvvetler bir araya gelerek bir kimseye fenalık ve eziyet etmeye çalışsalar, Allah'ın izni olmadığı takdirde o kimseye hiçbir zarar veremezler. O halde bir kimseye eziyet isabet ettiğinde büyük bir hikmet ve insanın müşahede edebildiği hudutlu hayırdan daha üstün bir hayır vardır. Ferdin çözmeye muvaffak olamadığı ve ancak Allah'ın bildiği büyük bir hayır.

“Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken, O sizin için hayırlı olur. Bir şeyi sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

Bütün nimetlere nail olan nefis mutmain olduğu için hadiselere karşı mukavemetli, güvenli ve sükunetli olur. Böyle bir itminan (tatmin olmuş) içinde olan nefis için heyecana kapılma veya herhangi bir şeyden korkma diye bir şey söz konusu değildir.

“Bunlar iman edenlerdir. Allah'ın zikriyle gönülleri huzur ve sükûnuna kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle sabitleşir, olgunlaşır.” (Rad, 13/28)

 

İlim Öğrenmek

İlim öğrenmek Müslümanlar için en önemli yaşam ilkelerinden biridir. Çünkü Kur'an'ın ilk indirilen ayeti “Oku! Azim ve yaratan olan Rabbinin adıyla” (Alak, 96/1) dir. Yani İslam’ın insanlara ilk emri okuması, yani ilim sahibi olmasıdır.

“İlim öğrenmek, kadın ve erkek her Müslümana farzdır.” (Hadis)

Bu hadise göre ilim öğrenmek farz olan bir ibadettir. Bu nedenle Müslümanlar, ilme önem vererek asırlarca refah ve mutluluk içinde yaşamışlardır. Ne zaman ilimde gevşemişler, o zaman gerilemeye başlamışlardır. İmam-ı Gazali bu hadisi, meslek sahibi kadın ve erkeğin, bütün hatâ ihtimallerinden uzak kalmaları için, o meslek hakkındaki bilgilerini ilerletmeleri gerektiği şeklinde açıklamıştır.

İslam'da imandan sonra ilim gelir. Müslüman neye inandığını bilmek ve öğrenmek zorundadır. Bu da onun ilim sahibi olması demektir. Bu nedenle İslam Devleti her türlü öğretim ve eğitim için imkanlarını seferber etmeye mecburdur. Müslümanların hem dünya hem de ahiret ile ilgili amaçlarına uygun eğitim ve öğrenim görmeleri gereklidir. Müslümanın hayatında, dünya ve ahirete yönelik işleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Müslümanın her hayırlı dünya işi, aynı zamanda ona ahiret mutluluğunu da getirir. Bu nedenle Müslüman hem maddi hem de manevi ilimleri hakkıyla öğrenmek zorundadır. Hangi mesleği seçerse seçsin, o konuda liyakat sahibi olmaya çalışmalıdır.

Kur'an'da Allah Teâlâ Resulü’ne şöyle hitap etmiştir:

“De ki Rabbim ilmimi arttır.” (Taha, 24/114)

Bu emir aynı zamanda Müslümanlar için de geçerlidir. Çünkü Peygamberimiz (sav)  Müslümanlar için örnektir. Müslümanlar da bu emir gereği ilimlerini arttırmaya çalışmalı ve bunun içinde Allah Teâlâ'ya dua etmelidir.

 

Faizin Haram Kılınması

İslam'a göre parayı emek kazanır. Bu nedenle paranın durduğu yerde kâr temin etmesi geçerli değildir. Kâr temin etmenin tek yolu çaba sarf edip çalışmaktır. Bu nedenle bir paranın durduğu yerde sahibine kâr temin etmesi caiz görülmemiştir. Hatta borç verdiği adamdan parasını geri alırken bir miktar fazla - faiz - alması da İslam'da katiyen yasaktır.

İslam'ın bu temel kaidesi sermayenin çalışmaksızın kendi kendine artış kaydetmesine mani olur. Bugünkü kapitalist sistemlerde olduğu gibi fertler muhtaç duruma düştükleri zaman aldıkları borç paranın para sahibine durduğu yerde para kazandırıp servetini kabartması İslam'ın koymuş olduğu bu kaide ile önlenmiş olur. Böylelikle devletler arası harpler ve sömürmenin başlıca sebeplerinden birini ortadan kaldırmış olur. Neticede çalışmaya hakiki değerini verir. Çalışmanın karşılığını adil bir şekilde öder. Kapitalist ülkelerde olduğu gibi, banka ve benzeri müesseselere parasını yatırıp tembel tembel bekleyerek faiz karşılığı alanların haksız kârına mani olur. O memleketlerde oturup haram yoldan para kazanarak servetlerini artıranlar yüzünden bütün toplumun dengesi bozuluyor. Maalesef bu yanlış batı düşüncesi bütün dünyayı bir ahtapotun kolları gibi sarmıştır.

Faiz sistemi borçluyu daima bir zaafa uğrattığı gibi para sahibini de sınırsız bir servete ulaştırır. Borçlu bazen kâr bazen de zarar eder. Parasını faizle veren ise daima kâr eder. Faiz işlemi ile birkaç devir yapıldığı takdirde kârın bütünü faizcinin olur. Çalıştıranın ise bütün emekleri boşa gider. Netice olarak sermayenin bütün kârı insafsız bir şekilde kapitalist azınlığın elinde toplanır.

“Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten Müminler iseniz. Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir, haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.” (Bakara, 2/278,279)

 

İhtikâr ve Karaborsacılık

İhtikar ve karaborsacılık İslam sisteminde tamamen haram kılınmış ve yasaklanmıştır. Çünkü karaborsacıların, kazancı emeklerinin karşılığı değil, insanları kandırmak ve onların haklarını gasp etmekle olmaktadır. Bunlar toplumun genel menfaatlerine aykırıdır. Bu insanlar piyasadan çektikleri malı darlık zamanlarda yüksek fiyatlarla tekrar piyasaya arz ederler. Böylece fahiş ve haksız kazanç elde ederler. İnsanların en acil olan yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını bu şekilde sömürmek topluma ihanettir. Bu nedenle İslam karaborsacılığı ve ihtikârı yasaklamıştır. Allah indinde de en büyük günahlar arasında sayılır.

Günümüzün kapitalist ve liberal ekonomi sisteminde karaborsacılık ve ihtikârdan kurtulmak mümkün değildir. Her ne kadar yasalar görünüşte bunlara karşı iseler de, ellerinde para gücüne sahip olanların gerekli memurlara rüşvet vererek haklarında takip yapılmasını önlerler. Bu sosyal adaletin toplumda geçerli olmadığına işarettir. Bu türlü eylemler ekonomik dengeyi halkın aleyhine bozmuş olur. Bu yolla elde edilen servet belli bir zümrenin elinde toplanıp servet dağılımındaki denge ortadan kalkmış olur. Buna karşı İslam'ın tavrı gayet açıktır.

“Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline ki onlar insanlardan ölçekle aldıkları zaman haklarını tastamam alanlar. Onlara ölçekle yahut tartıyla verdikleri zaman ise eksiltenlerdir.” (Mutaffifin, 83/1,2,3)

“Ey kavmim! Ölçek ve tartıda adaleti yerine getirin. Halkın eşyasını, mallarını ve hakkını eksik etmeyin. Yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık yapmayın.” (Hud,  11/85)

Bu konuda Peygamberimizin (sav) de şu hadisleri vardır:

“Kim ihtikâr yaparsa, o yoldan sapıtmıştır.”

“Bizi, Müslümanları kandıran bizden değildir.”

 

Umumi Kaynakların Devletleştirilmesi

İslam dininde su, mera ve yakıt gibi ihtiyaçlar umumun malı olarak ilan edilmiş, bunlar özel mülkiyetin sınırları içine sokulmamıştır. Bunun günümüzdeki adı “Umumi ihtiyaçlara cevap veren kaynakların millileştirilmesidir”. Maliki mezhebinde toprak altında bulunan hazineler de bu hususun içine dahil edilmiştir. Malikilere göre maden, kömür ve petrol kaynakları özel şahısların malı olamaz. Bunlar bütün Müslümanların istifade edecekleri ortak maldır. Çünkü bir arazi satın alınması onun altındakileri de satın alınmış anlamına gelmez. Bu kaynakların umumi mülkiyetten çıkarılması toplumun ekonomik dengesini bozar. Çünkü bu kaynaklar önemli gelir kaynaklarıdır. Bunların özel kişilerin ellerinde olması toplumdaki servet dağılımını olumsuz etkiler. Kapitalist ve liberal ekonomilerde bu servetler özel şirketler veya kişilerin elindedir. Bu durum toplumları kötülüğün içine iter. Ayrıca uluslararası sömürgeciliğin uygulanmasında da birinci derecede rol oynar. Toplumdaki ekonomik denge ve insanların genel mutluluğu ve refahı için İslam tabii servetleri genel servet olarak görmüş ve bütün toplumun malı olarak değerlendirmiştir.

 

Lüks ve İsraf Etmek Haramdır

İslam, helâl yollarla yeryüzünün bütün nimetlerinden insanların istifade etmesine müsaade etmiştir. Ancak bu nimetlerin israfına müsaade etmez. Lüks yaşam da bir yerde bu nimetlerin israfıdır. Bu nedenle İslam'da lüks yaşam yasaklanmıştır.

“Ey ademoğulları, her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Araf, 7/31)

Lüks ve israf tarih boyunca milletlerin ve toplumların yıkılmasında birinci derecede rol oynamıştır. Özellikle Allah Teâlâ bir şehri yok etmek isteyince oradaki zengin insanları lüks ve israf içine sokar. Böylece o beldeler yok olmayı hak ederler. Bu husus aşağıdaki ayette açıkça belirtilmektedir:

“Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece o ülke helâka hak kazanmış olur. Biz de onu yerle bir ederiz.” (İsra, 17/16) 

İslam’ın lüks ve israfı yasaklamasının nedeni, bir toplumda belirli bir azınlığın lüks ve israf içinde yaşaması o toplumun birçok insanının sefalet içinde kalmasına sebep olmasıdır. İsraf eden insanlar şehvetlerini ve diğer nefsi arzularını yerine getirmek için toplumda birçok kötü adetler yerleştirirler. Bu da toplumun çürümesi ve ifsat etmesi demektir. Böyle bir toplumda fertler arasındaki birlik ve güven bağları kopar. Bu da toplumun yıkılmasının nedeni olur. Bu nedenle toplumda israf ve lüksün yaşanmasına İslam müdahale eder. Onu haram kılarak yasaklar. Burada İslam Devleti devreye girerek bu harama iten vesileleri ortadan kaldırır. Böylece toplum hayatının istikrarı ve sağlıklı bir düzeni temin edilmiş olur.

 

Aşırı Mal Biriktirmek Haramdır

Kişilerin ellerinde aşırı servet biriktirmeleri piyasanın düzenli işleyişine manidir. Bu nedenle mal biriktirme yalnız şahsi bir mesele olmayıp toplum hayatını yakından etkileyen bir husustur. Çünkü ekonomik hayata sokulmayan servetlerin ekonomik bir işlevi olmaz. Bu nedenle devletin, bunu fiili, kanun ve nizamlar koyarak menetmesi gerekir.

“Altın ve gümüşü hazineye doldurup onları Allah yolunda sarf etmeyenleri, bu yüzden acıklı bir azap bile müjdele.” (Tevbe, 9/34) 

Bazı ilahiyatçılar, “zekatı verilmiş bir mal birikmiş mal olarak mütalâa edilmez” derler. Ancak bu görüş tamamen doğru değildir. Zekatı verilmiş olsa bile maddi servet toplum ekonomisinin düzenli işlemesi için gerekli olan bir şeydir. Bu nedenle ekonomik hayatın içine helal yollardan sokulması gerekir. Bu konuda, malın nerede ve nasıl biriktirildiğini bildiren hadis-i şerif gayet açıktır:

“Kim dinar ve dirhem, altın külçe veya gümüşü, ne bir alacak diye vermek için ve ne de Allah yolunda sarf etmek için toplamadığı takdirde, toplanmış mal ve para biriktirilmiş para ve maldır. Kıyamet gününde onunla dağlanır.” (Hadis)

Bu hadis-i şerif malın ve paranın hangi sebepler için toplanabileceğini açıkça belirtmektedir. Bu hadis-i şerifin ifade ettiği mana dışındaki bir gaye için biriktirilen paraya Kenz denmiştir. Haramlık hakkındaki açık ve kati hüküm ona mutabık olur. İşte İslam, küllî ve umumi kaidelerin ışığı altında böylece bilinmelidir.

 

Kazancın Sorgulanması

İslam'da ferdi mülkiyet hakkı sonsuz değildir. Ferdi mülkiyet doğru ve helal yoldan kazanılmışsa, hürmete layık bir hak olarak kabul edilir. Ancak karaborsacılık, rüşvet, hile, hırsızlık, faiz, gasp, yağma ve avantacılıkla elde edilen mülkiyeti İslam meşru olarak kabul etmez. Bu nedenle İslam Devleti mülkiyetin nasıl elde edildiğini kontrol eder. Meşru mu değil mi diye araştırır ve ona göre muameleye tabi tutar. Devlet toplumda haram vesileleri kaldırmakla mükelleftir. Bunun için devlet meşru mülkiyet üzerindeki tasarruf yetkisine sahiptir. Mülk sahibinin lüks ve israfına mani olabilir ve mal fazlasını malı olmayanlara devredebilir. Seyyid Kutub bu konuda şunları söylemektedir:

“Beşer yaradılışının mülk edinme isteğine İslam meşru bir hak tanır. Bunu tanımasının hikmeti ise mülk edinme vesilesiyle kişi bütün gayreti ile çalışsın ve büyük neticeler elde ederek Allah'ın kendisine emanet olarak verdiği gücü hayatın gelişmesi için harcamış olsun. Böylelikle hayat sahaları genişlesin ve Allah'ın irade ettiği şekle inkılâb etsin.

Bu hakkı tanıdıktan sonra İslam onu bir takım müeyyidelerle kayıtlar ve nihai sınırlarını tayin eder. Böylece hiçbir kimsenin ne fıtratına ve ne de yaşamasına baskı yapmamış olur ve bilâhare ferdin mülkü umumi menfaatlere sarf edilmek üzere devlet eliyle cemiyete aktarılır. Yüce İslam bu, mutlaka haklı prensibiyle, kapitalizmin övündüğü mülkiyet hakkını tanımakla birlikte, komünizmin taarruz ettiği bütün haksızlığı bertaraf etmesini de biliyor. Ne ifrat ve ne de tefrit. İkisinin de yollarını tıkıyor ve hayat için dosdoğru ve dengeli bir düzen kurmuş oluyor.”

 

Zekât Müessesesi

Zekat da tıpkı vergiler gibidir. Devlet onu bir elde toplar ve ihtiyaç sahiplerine azar azar dağıtır. Zekât herhangi bir şahsın ihsanı değildir. Muayyen bir ferdin elinden çıkıp bir başka kişinin eline girmiyor. Eğer zamanımızda bir takım Müslümanlar malının zekatını kendi elleriyle dağıtırlarsa buna mecbur oldukları içindir. Yoksa bu tarz dağıtış İslam nizamında yoktur. Bu günün Müslümanı öyle davranmaya mecburdur. Çünkü verdiği para devlet eliyle gereken yerlere verilmiyor, ihtiyacı olanlara dağıtılmıyor. Öyle olunca da herkes zekatını ihtiyaç sahiplerine kendi eliyle dağıtmak mecburiyetinde kalıyor.

Bazı kapitalistler zekatı “İslam'ın en insafsız mali vergisi olarak” tanımlarlar. Onlara göre zekat insafsızlık ve adaletsizliktir. Oysa zekat, İslam’ın sosyal adaletinin gerçekleşmesi için öngördüğü bir farz ibadettir. Zekat ödemesi farz olan bir vergidir. Senede %2,5 miktarda olarak devlet tarafından tahsil edilir. Bu zekatın belirli ölçülerle ihtiyaç sahipleri için kullanılması da yine devletin görevidir.

“Siz namazı hakkıyla kılmaya bakın ve zekatı verin. Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara, 2/110)

 

Sevgi ve Merhametin Varlığı

İslam, insanların kalplerinde sevgi tohumları atarak, aralarında merhametli olmayı temin eder. Bu insanların ruhları daha yumuşak olduğu için aralarında daha müsamahakar olurlar. Bu da onları sulha daha yakın kılar. İhtilaf ve çatışma sebepleri büyük çapta önlenmiş olur. Bu durumda müminler Allah yolunda kardeşliklerini inanç birliği ile tesis ederler.

“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/10)

Bu konuda Peygamberimiz (sav)’den rivayet edilen birçok hadis vardır:

“Müminlerin sevgi, merhamet ve şefkatleri bir cesedin uzuvlarının birbiriyle münasebetine benzer. Cesedin bir uzvu şikayetçi ise, hasta ise, diğer uzuvlar da onunla birlikte rahatsız ve uykusuz olurlar.”

“Birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize sırtınızı çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz .”

“Hangi biriniz olursa olsun, kendisine sevdiği ve istediği şeyi mümin kardeşine de istemezse iman etmiş sayılmaz.”

“Rastlaştığı zaman her birisi yüzünü başka tarafa çevirerek gitmek ve üç geceden fazla Müslüman kardeşini terk etmek, bir Müslümana helal değildir. En hayırlıları önce selam verenleridir.”

Peygamberimizin müminlere karşı çok merhametli olduğunu aşağıdaki ayet ifade etmektedir:

“Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Sizin üstünüze çok düşkündür, müminleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır o.” (Tevbe, 9/128)

İslam bütün canlılara merhamet edilmesini emreder. Bütün canlıları birbirine bağlayan merhamet ve sevgi bağları vasıtasıyla iman akidesi rahmet pınarlarını alabildiğine coşturur. Bu da Allah'ın yaratıkları üzerine bir rahmetidir.

 

Yardımlaşma ve Dayanışma Şuuru

İslam, toplumu oluşturan fertleri ortak menfaatleriyle birbirine bağlar. Onların kalplerine yardımlaşma ve dayanışma şuurunu yerleştirir. Ortak çalışmayı farz kılar. Ortak menfaatinin yanında ferdi özgürlüklerin sınırlarını çizer.

Bu konuda Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Allah bana vahyetti. Birbirinizin hakkına tecavüz etmeyin, birbirinize karşı kibirlik taslamayın ve tevazu gösterin.”

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz. Devlet reisi çobandır, güttüğünden mesuldür. Kişi aile efradının çobanıdır ve güttüğünden mesuldür. Hanım kocasının evinin çobanıdır ve çobanlık ettiğinden sorumludur. Köle efendisinin malının çobanıdır ve güttüğünden mesuldür. Kişi babasının malına çobandır ve güttüğünden mesuldür. Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden mesulsünüz.”

İslam, toplumda zayıfların korunmasını emreder.

“O halde yetime gelince sakın kahretme, el uzatanı da azarlayıp kovma.” (Duha, 93/9,10)

“Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yetimi şiddetle iten, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen odur.” (Maun, 107/1,2,3)

“Yetimleri nikaha erdikleri zamana kadar deneyin. O vakit kendilerinde bir akıl ve salah gördünüzmü, mallarını onlara teslim edin. Büyüyecekler diye onları israf ile acele yemeyin. Kim zengin ise yetimin malını yemeye tenezzül etmesin, kaçınsın. Kimde fakir ise o halde örfe göre yesin.” (Nisa, 4/6)

Bu konuda Peygamberimizin şu hadisi rivayet edilmiştir:

“Kimin yanında iki kişiye yetecek yiyecek varsa üçüncüye de götürsün. Eğer 4 ise 5 veya 6 yapsın.”

“Kimde fazla binek varsa bineksize, kimde fazla yiyecek varsa yiyeceği olmayana versin.”

İslam tüm insanların Allah'ın ipine (emrine) sarılmalarını emreder. Çünkü ancak bu şekilde insanlar Allah yolunda yardımlaşma yapabilirler.

“Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılın parçalanıp dağılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini düşünün. Hani siz düşmanlar idiniz de O kalplerinizi - İslam'a ısındırıp - sizleri birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz ve yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” (Ali İmran, 3/103)

“İyilik etmek fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzere yardımlaşmayın.” (Maide, 5/2)

Bütün bunlar toplumu sevk ve idare edecek olan bağlardır. Bu bağlarla toplumsal barış temin edilir. Bu barış insanları hem dünya hem de ahiret mutluluğuna eriştirecektir.

 

Hayat, Namus, Mal ve Mesken Teminatı

Bütün insanların güven ve barışa kavuşturulması bir toplum için en önemli özelliktir. Bu nedenle İslami toplum hayatında ferdin barış ve güven içinde yaşaması için birçok teminat verilir. Bu aynı zamanda toplumun güven ve barış içinde yaşamasını temin eder. İslam yasaları bütün insanların genel menfaatini esas almıştır. Bu genel menfaati engelleyen her şeyin ortadan kaldırılması emredilmiştir. Yeryüzünde fesat çıkaranlara verilen cezalar, Allah'ın toplumun umumi hayrına götüren emrine karşı gelmeleri nedeni iledir.

Bu teminatların birincisi Hayat teminatıdır.

“Peki Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını Biz veriyoruz. Çirkin kötülüklerin, açığına da gizlisine de yaklaşmayın, haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti.” (Enam, 8/51)

“Bunun içindir ki İsrailoğullarına: “Kim bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” hükmünü farz kıldık. Şüphesiz ki, onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” (Maide, 5/32)

Bu husus yalnız vicdanlara havale edilmemiş ve sadece ahirette ceza vermekle yetinilmemiştir. Bu konuda açık ve kesin kanun teminatı konmuştur. Kasten bir ölüme sebep olunduğunda kısas - öldürme – cezası, yanlışlıkla ve kazara ölüme sebep olanlara da diyet - kan bedeli - ve fidye - kendi canını kurtarmak için verilen mal - cezaları konmuştur.

“Ey iman edenler, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın, ama her kim ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azap vardır. Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki korunursunuz.” (Bakara, 2/178,179)

“Kölesini öldüreni öldürür, kölesinin burnunu kesenin burnunu keseriz.” (Hadis)

Hayat teminatından sonra namus ve mal teminatı gelir.

“Müslümanın her şeyi Müslümana haramdır. Kanı, malı ve namusu haramdır.” (Hadis)

“Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bunlara Allah'ın dinini tatbik hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da bunların azabına şahit olsun.” (Nur, 24/2)

“Namuslu ve hür kadınlara iftira atan sonra 4 şahit getirmeyen kimselere de 80 değnek vurun. Onların ebediyen şahitliklerini de kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nur, 24/4)

Bu hükümler zina ve iftira meselesi için namus teminatlarıdır.

İslam helal ve meşru yoldan elde edilen mal için de teminat vermiştir. Buna mukabil hile, riba, dolandırıcılık, ihtikar, hırsızlık ve benzeri yollardan elde edilen servete de cezalar belirlemiştir.

“Erkek hırsızla kadın hırsızın çaldıklarına bir karşılık olarak ellerini kesin. Allah mutlak galiptir. Yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” (Maide, 5/38)

Can, mal ve namus teminatından sonra Mesken masuniyeti gelir. Kimsenin pencere ve duvarından içeriye bakmak yasaklanmıştır.

“Ey iman edenler, kendi odalarınızdan başka odalara sahipleri ile alışkanlık peyda etmeden ve selam da vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Olur ki iyice düşünürsünüz. Eğer orada bir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Şayet size geri dönün denilirse dönüp gidin. Bu sizin için daha temizdir. Allah ne yaparsanız hakkıyla bilendir.” (Nur, 24/27,28)

İslam ayrıca şahsi hürriyet teminatı verir. Fert hiçbir zaman casusluk yoluyla murakabe edilemez.

“Tecessüs göstermeyiniz. Birbirinizin suçunu araştırmayınız.” (Hucurat, 49/12)

“Bir kısmınız diğer bir kısmınızın aleyhinde konuşmasın.” (Hucurat, 49/12)

“Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Olur ki alay edilen kavim kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları alaya almasın. Olur ki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinize de dil uzatmayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” (Hucurat,  49/11)

Yeryüzünde toplu halde suç işleyen grupların şerlerinden emin olmak için ağır cezalar konmuştur.

“Allah ve resulüne harp açanların, yeryüzünde fesatçılığa koşanların cezası ancak öldürülmeleri ya asılmaları yahut sağ elleriyle sol ayağının çaprazvari kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki cezalarıdır. Ahirette ise onlara pek büyük azaplar vardır.” (Maide, 5/33)

İslam insanları itham ve iftiradan koruma teminatı vermiştir. Sadece zanla veya kesin bir hüküm bulunmadan insanlar muaheze edilmemelidir. Bu konuda temel kaideler şunlardır:

1) Hiç kimse zan ile muaheze edilemez,

2) Şahit adil olmalıdır,

3) Delil kesin ve açık olmalıdır,

4) Şüphe cezayı düşürür.

“Ey iman edenler, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın.” (Hucurat, 49/12)

“Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu tahkik edin. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman kimseler olursunuz.” (Hucurat, 49/6)

İslam, hukuk adına yapılan uygulamalarda delillere dayanılarak dosdoğru yapılmasını ister. Bu teminat toplum huzurunun temel taşıdır. Bütün insanların menfaatini gözetir. Herhangi bir heva ve hevese meyletmeyi düşünmeyen bir kanunun gölgesinde yaşamak insanlar için büyük bir nimettir. Böyle bir kanun da toplumsal barışın temeli ve en büyük garantisidir.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa          Yorumlar

İslam Toplumunda Yaşam İlkeleri

Yayınlanma Tarihi: 10.12.2022