İslam hukuku, ilahî olan bir hukuktur. İslam hukuku, ana kaynakları olan Kur’an ve Sünnetten elde edilen temel ilkeler ışığında oluşmuştur. Her hukuk sisteminin arka planında felsefi, ahlaki ve inanca dayanan esaslar bulunur. İslam hukukunun temelini teşkil eden inanç esasları ve ana kaynaklardaki temel prensipler İslam hukukunun oluşmasını ve gelişmesini temin etmiştir. Bu nedenle İslam hukuku, batı hukuk sistemlerinden hem kavram hem de mahiyet itibarıyla farklıdır.

İslam hukuku kavramı, yakın dönemlerde kullanılmaya başlanan bir kavramdır. Yakın zamana kadar bu kavram yerine fıkıh kavramı kullanılmaktaydı. Fıkıh ise ilk ortaya çıktığı dönemde “nasslardan çıkarılan hükümler” şeklinde açıklanmış ve bu çıkarılan hükümlerin en önemlileri de “Fıkhu’l Ekber” olarak ifade edilmiştir. “Fıkhu’l Ekber”in ana konularını inanç bahisleri oluşturur. “Fıkhu’l-Ekber” dışında “Fıkhu’l-Ebsat” kavramı da aynı konuları anlatmak için kullanılır. Nitekim bu adlarla İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin de eserleri vardır. Fıkıh kavramı, oryantalistlerce batı dillerinde İslam hukuku şeklinde ifade edilmiş ve oradan da Türkçe literatüre girmiştir. (Vahap Ovac, İslam Hukukunun Karakteristik Özellikleri)

Modern dünyada İslam hukukunun uygulanabilirliği çeşitli tartışmaları beraberinde getirmiştir. Özellikle Batılı hukuk sistemlerinin hakim olduğu ülkelerde, İslam hukukunun prensipleriyle modern hukuk anlayışları arasındaki farklar ve çatışmalar sıkça gündeme gelir. Ancak, birçok Müslüman ülkede İslam hukukunun temel ilkeleri, ulusal hukuk sistemlerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmekte ve modern hukuk normlarıyla uyum içinde yorumlanabilmektedir.

İslam hukuku, semavi bir dinin emir ve yasaklarının yorumlanması sonucu oluşmuş olduğundan, onun maddi kaynağı ve temeli ilahî iradeye dayanmaktadır. Allah Teâlâ emir ve yasaklarını peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirmiş ve insanlardan da bu emir ve yasaklara uymasını istemiştir. Buna göre bir beşer olarak Hz. Peygamber (sav)’in görevi Allah Teâlâ’dan aldığı emir ve yasakları ihtiva eden vahyi tebliğ etmek ve nasıl uygulanacağını göstermek olmuştur.

İslam hukukunun ikinci kaynağı olan Sünnet, Hz. Peygamber (sav)’in Allah Teâlâ’nın nezaretinde oluşan söz, uygulama veya başkalarının yaptıklarını onaylama şeklindeki uygulamasıdır. Bu nedenle ilahi kaynaklıdır. Dolayısıyla  İslam hukukunu diğer hukuk sistemlerinden ayıran en temel özellik, ilahî kökenli bir hukuk sistemi olmasıdır. İslam hukukunda kural koyucu (Şârî) Allah Teâlâ’dır. İnsanlara düşen ise bu kurallara uymaktır. Diğer hukuk sistemlerinde ise kanun koyucu bizzat insanın kendisidir, yani beşerî iradenin sonucudur. Bunun devlet veya yetkili organlar tarafından yapılması işin mahiyetini değiştirmez. Çünkü insanın akıl ve hisleri hukuk sisteminin oluşturulmasında, yani kanunların belirlenmesinde birinci derecede etkilidir.

Diğer hukuk sistemlerinde hukukun oluşturulmasında kurucu güç beşerî olup bu kurucu güç koyduğu hukuka kendisi de uymaktadır. Ancak İslam hukukunda durum oldukça farklıdır. Zira İslam hukukunu oluşturan güç, kurucu güç olmasının yanı sıra yaratıcı güçtür. İslam hukuku, hukukun maddi kaynağı olarak ilahî iradeye dayanması sebebiyle dinî bir hukuk sistemidir. Buna göre İslam hukuku, diğer hukuk sistemlerinde olduğu gibi sadece emir ve yasaklardan oluşan bir hukuk sistemi değildir. Esasen İslam hukuku gücünü bu özelliğinden almaktadır. İslam, bu dünyaya hukuk ve din kurallarının her ikisi ile birlikte bir düzenin kurulmasını amaçladığından din ile hukuku birleştirmiştir. İslam’ın getirdiği dinî, ahlaki ve hukuki kurallar birbirini tamamlamaktadır. İslam hukukunun kaynağının yazılı olması dolayısıyla hukuksal güvenin sağlanmasının yanı sıra keyfiliği de önlemiştir. Oysa meşhur filozof Voltaire (1694-1778), Kıta Avrupa’sının hukuku hakkında, onun konaktan konağa atın değiştirilmesi gibi değiştiğini ifade etmiştir. Bu da insan kaynaklı hukukun nasıl keyfi olduğunu göstermektedir.

İslam hukukunda bu şekilde bir dağınıklığın bulunmamasının nedeni, onun ana kaynaklarının yazılı olmasıdır. İslam hukukunun ana hükümlerinin dağınık olmaması, kanuni bir tarz da merkezileşmiş bir yasama faaliyetinin sonucu değildir. Diğer hukuk sistemlerinin dağınık bir görünüm arz etmesi, merkezileşmiş bir yasama faaliyeti ile aşılmaya çalışılmışken, İslam hukukunda bu birlik, merkezileşmiş bir yasama faaliyeti tarzında değil, kuralların ve ilkelerin ortak bir temele diğer bir ifadeyle fıkıh usûlüne dayanması suretiyle sağlanmıştır. (Vahap Ovac, İslam Hukukunun Karakteristik Özellikleri)

İslam hukukunda kişinin sadece birtakım kurallara riayet etmesi yeterli görülmemekte aynı zamanda kişinin topluma karşı görevlerinin de olduğu hatırlatılmaktadır. İslam hukukunun bu özelliği aynı zamanda bilinç düzeyi yüksek bir toplumun oluşmasını da sağlamaktadır. İslam hukuku, adalet, hakkaniyet, özgürlük, güvenlik, erdem, mutluluk, insan onuru, mülkiyetin korunması gibi ilkeleri korumayı amaçlar. Nitekim Kur’an’da akitlere uymak, ahde vefa göstermek, emanetleri ehline vermek, emanete hıyanet etmemek, dürüst olmak ve hiçbir şekilde insanları aldatmamak, Allah’ın adını dünyevi menfaatlere alet etmekten kaçınmak, dünya malı hususunda aşırı mal hırsından kaçınmak, hak sahibine hakkını vermek, gayr-i meşru kazançlardan uzak durmak, birey ve kamu hakları konusunda titizlik göstermek, güzel ve temiz kazanca yönelmek gibi bu amaçlara referans olacak değerler emir olarak sıralanmaktadır. İslam hukukunun ilahî bir hukuk olmasının nedeniyle kişilerin bu değerlere uygun davranmasında Allah’ın rızasını kazanma amacı hedeflenmektedir. Beşerî hukuk sistemlerindeki kamu ve özel hukuk şeklindeki genel bir ayrıma karşılık, İslam hukukunda kamu hukukuna karşılık ‘hukûkullâh’, özel hukuka karşılık olarak da ‘hukûku’l-ibâd’ ayrımı bulunmaktadır.

İslam Hukuku değiştirilemez. İslam hukuku ilahî kaynaklı bir hukuk olması nedeniyle hüküm ancak Şârî tarafından değiştirilebilir. Bu durum, Şârî’nin hem kurucu güç hem de yaratıcı güç olmasının doğal sonucudur. Söz gelimi muhkem bir ayetle sabit olan bir hükmü hiçbir siyasi iktidarın değiştirme yetkisi yoktur. Bu açıdan birinci kaynak olan Kuran’a aykırılık o hükmün geçersizliğini doğurur. Nasıl ki pozitif hukukta normlar hiyerarşisinde en tepede anayasa vardır ve daha alt sırada yer alan kanun, tüzük, yönetmelik vs. ana yasaya aykırı olamazsa, İslam hukukunda da daha alt sıralarda yer alan Sünnet, icmâ, kıyas ve diğer fer’i delille elde edilen hükümler, hiyerarşinin en tepesinde yer alan Kur’an’a aykırı olamaz.

Fıkıh üç ana kısma ayrılır:

1. Muamelat (İşlemler),

2. Ukubat (Yaptırımlar/Cezalar),

3. İbadat (ibadetler).

"İslam Hukuku" ifadesi ile aslında Fıkıh içerisindeki Muamelat ve Ukubat alanları kastedilmektedir. Muamelat, alanına ve konusuna bakılmaksızın her tür hukuki işlemi inceler ve düzenler. Ukubat ise yine alan ve konu ayrımı yapılmaksızın cezalarla ve (daha doğru bir karşılıkla) yaptırımlarla ilgilenir. İbadat (ibadetler) alanı Fıkıh içerisinde yer almakla birlikte hukukun ilgi alanı içerisine girmediği için ayrı bir kategori olarak değerlendirilir.

Fıkıh, kanunların teorik ve pratik uygulama çalışmalarına verilen isimdir. Fıkıh bilginlerine “Fakih” denir. Devlet yetkisine dayalı bir yasama faaliyeti yoluyla konulmamıştır; bilimsel doktrin niteliğinde daha çok medreselerde oluşmuştur. Fakihlerin bilimsel öğretileri sonucu ortaya çıkmaktadır. Akıl yürütme ve mantık ilk dönemlerde yoğun olarak kullanılmıştır.

İslami ilimler kendi varlık ve ilkelerini vahiyden almaktadırlar. Fıkıh ilmi de vahiy yani Kur’an’a ve onun uygulaması olan sünnete dayanır. Fıkıh, bir anlamda Hz. Peygamber (sav)’in örnekliğinde kul-Rab, insan-insan, insan-devlet (toplum) ve devletlerarası ilişkilerin ilahi mesajla bağlantısını kurmanın ilmidir. Diğer ilmi disiplinlerde olduğu gibi, İslam hukuku (fıkıh) hakkında kâfi derecede bilgi edinmenin yolu onun tanımını, konusunu, amacını, yöntemini, kaynaklarını, kavramlarını, ekollerini, tarihini, diğer disiplinlerle ilişkisini ve problemlerini bilmektir. Bir ilim dalına ait temel konu ve kavramları açıklamak üzere telif edilen “giriş” türü eserler son bir buçuk asırdır literatürde sıkça yer alamaya başlamıştır. Başta hukuk alanı olmak üzere Batı’da ve İslâm dünyasında özellikle İslâmî ilimler alanında başlangıç bilgilerini verme veya ders kitabı hazırlama mahiyetinde bir yazım türü oluşmuştur.

TDV İslam Ansiklopedisinde İslam Hukuku (Fıkıh) hakkında şunlar yazılıdır:

“Sözlükte "bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak" manasına gelen fıkıh kelimesi ilim, fehim gibi yakın anlamlı diğer kavramlara göre daha özel bir anlam taşır. Fakih de (çoğulu fukaha) "bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimse" demektir. Kur'an'da, hadiste ve İslam'ın ilk dönemlerinde fıkıh kelimesinin kullanımı bu sözlük anlamı çerçevesinde kalmış olmakla birlikte, Kur'an ve hadisin İslam toplumunun iki temel bilgi kaynağı olması sebebiyle kelime genelde Kur'an ve hadis merkezli dini bilgiyi ve anlayışı ifade eden kavramlardan biri olarak kullanılmış, İslam toplumunda dini bilginin gelişip alt ilim dallarının oluşmasına paralel olarak ll. (VIII.) yüzyılın sonlarından itibaren İslam'ın ferdi ve içtimai hayata dair ameli hükümlerini bilmeyi ve bu konuyu inceleyen bir ilim dalını ifade eden bir terim halini almaya başlamıştır. Kelimenin terim anlamının netleşmesi ise daha ileriki yüzyıllardadır.

İslam hukuku yapısı, içeriği, kategori ve kavramları itibariyle diğer hukuklara (Roma-Cermen, sosyalist hukuklar, common law) nazaran büyük bir orijinallik taşır. Asıl olan, İslam hukukunun diğer hukuklar ve özellikle kendisi gibi dini mahiyetteki kanonik hukuk karşısında ortaya koyduğu fevkalade orijinal yapıdır. Böyle bir kaynağı bulunmayan bütün sistemlere göre İslam hukukunun esasta vahye dayanmakta oluşu onun en belli başlı karakterini oluşturur.

Mukayeseli olarak bakıldığında fıkhın (İslam hukuku) beşeri hukuklara göre birtakım temel farklar ve özellikler taşıdığı görülür. Birinci olarak fıkıh kaynağı itibariyle ilahi olup Kur'an-ı Kerim'de ve sahih hadislerde ifadesini bulan vahye dayanmaktadır. Gerek Hz. Peygamber'in gerekse diğer alimlerin içtihadlarına dayanan fıkıh da ilhamını, ölçüsünü vahiyden almaktadır. Öte yandan diğer hukuklarda hukuki ve cezai müeyyidelerin etkisi dünya hayatı ile sınırlı kalırken İslam hukukunda müeyyideler ebedi hayata da taşınmaktadır. Ayrıca iyi niyetle kanuna itaatin dünyevi sonuçlarına ilave olarak sevabı, itaatsizliğin de uhrevi sorumluluğu ve günahı vardır ki bu müeyyidenin yanında teşvik olarak önemli bir rol üstlenmektedir. Dünyevi ve maddi müeyyidenin yanı sıra sevap ve günah telakkisi vicdanların eğitilmesinde, kanuna itaatin aynı zamanda bir iman ve kulluk vazifesi olarak algılanmasında etkili olmaktadır. Fıkıhta kanun koyucu Allah'tır. Kulların yetkisi, ilahi kanunu (hüküm) araştırıp bulmak, keşfetmektir. İçtihad, beşerin kendinden hüküm koyması değil ilahi hükmü bulup ortaya çıkarması şeklinde anlaşılır. Her müçtehidin içtihadı kendisini bağlamakla birlikte, devlet ve yetkili merciler için kanunlaştırma ve uygulanacak hukuki hükmü belirleme açısından zengin bir kaynak teşkil eder. Fıkıh kendine has bir tasnife sahiptir. Her hüküm ve uygulamada ilahi iradenin aranılıp bulunması esas olduğu ve ilk planda mükellefin tabi olacağı dini hukuki hükmün belirlenmesi amaç edinildiği için gelişme ve teşekkül dönemi itibariyle fıkıh ilmi, nazariyeler ve kapsamı geniş normlar üzerine bina edilmeyip her meselenin ayrı olarak ele alınıp hükme bağlanması yolu (kazuistik, meseleci metot) tercih edilmiştir. Bu özellik fıkhın kuralcı ve dogmatik bir yapı kazanmasını önlemiş, farklı şart ve çevrelere göre farklı hüküm ve çözümler üretilebilmesine imkan vermiştir. Bununla birlikte meseleci bir metotla tedvin edilen fıkıh literatüründe benzer hukuki mesele ve hükümlere ortak açıklama getirildiği, varılan çözümlerin hukuki tahlili yapıldığı ve hukuki hükümlerin nazari ve doktriner tartışmasına girildiği için fer'i mesele ve hükümlerden fıkhın çeşitli alt dallarıyla ilgili genel hükümleri ve nazariyeleri çıkarmak da mümkündür. Nitekim özellikle XX. yüz yılda bu metotla kaleme alınan eserlerin sayısı bir hayli artmıştır. Toplum hayatının bir kısım ilişkilerini de düzenleyen fıkhın, değişmez ilahi hükümlerle değişen toplum şartları arasında bağ kurmaya ve yeni meseleleri bu çerçeve de çözümlemeye imkan vermiş olmasının temelinde, her mesele için bağlayıcı bir hüküm koymak yerine (bunlar oldukça azdır) geniş çerçeveli hükümler getirip zaruret ve kamu yararına riayet edilmesine fırsat vermiş ve içtihada geniş bir alan bırakmış olması yatmaktadır.

Fıkıh ilim dalının gelişim seyrinde, Roma hukuku kaynaklı Batı hukuklarının benimsediği kamu ve özel hukuk ayrımı yapılmamış olmakla birlikte literatür de, kamu hukuku kavramına yakın olarak Allah hakları sayılan hukuk alanından ve özel hukuk kavramına yakın olarak kul hakları sayılan hukuk alanından söz edilir. Ancak fıkıh tedvin edilirken bu tasnif esas alınmamış, bunun yerine Müslümanların ameli hayatlarındaki ihtiyaçtan hareket edilmiş, önce ibadetler (ibadat), ardından hak ve borç ilişkileri (muamelat), daha sonra da ceza hukukuyla (cinayat. ukübat) ilgili bilgilere ve hükümlere yer verilmiştir. Vasiyet ve miras hukuku, hak ve borç ilişkileri çerçevesine girdiği halde insan hayatının sonunda gerekli olduğu için fıkıh kitaplarının da sonuna konulmuştur. Tasnif genellikle bu şekilde olmakla beraber bazı müelliflerin farklı yollar tuttukları ve mesela ceza hukuku bölümünü sona aldıkları da olmuştur.”

 

İslam Hukukunun Temel İlkeleri

İslam hukuku, bireylerin haklarını ve sorumluluklarını belirleyen bir hukuk sistemidir. İslam dininin ana kaynakları Kur’an ve sünnet olduğundan İslam Hukuku’nun temel ilkeleri de bu kaynaklara dayanır. Fıkıh ilmiyle uğraşan kişi olan fakih, hüküm çıkarırken Kur’an ve sünnet doğrultusunda belirlenen ilkelere riayet etmelidir. Bu sistemin temel ilkelerini aşağıdaki gibi ifade edebiliriz:

1)Adalet: İslam’ın en temel ilkelerinden biri adalettir. İslam hukuku, her birey ve topluluk için adil bir yaşam sürmeyi hedefler. Kur’an, adaleti sağlamak için insanlara çeşitli direktifler verir. Kur’an, adaletin sadece Müslümanlar arasında değil, tüm insanlar arasında gözetilmesi gerektiğini vurgular.

Adaletin sağlanmasında bir diğer husus, herkese eşit mesafede durmaktır. Aynı şartlarda, aynı fiili işleyen herkesin aynı yaptırıma tabi olması esastır. Hüküm verirken birine karşı duyulan nefret veya hissedilen sevgi, verilecek kararı etkilememelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bununla ilgili olarak “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135) buyrulmaktadır. Hz. Peygamber (sav) de bir hırsızlık olayı karşısında “Ey insanlar! (Allah) sizden önceki milletleri, içlerinden soylu birisi hırsızlık yaparsa onu bırakmaları, zayıf birisi hırsızlık yaparsa onu cezalandırmaları sebebiyle helâk etmiştir. Allah’a yemin olsun ki Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık etse mutlaka onun da elini keserdim.” buyurmuştur.

2) Eşitlik: İslam hukukunda, insanlar arasında ırk, dil, renk veya sosyal statü farkı gözetilmeksizin eşitlik esas kabul edilir. Her birey Allah katında eşittir ve tüm insanlar birbirine karşı adaletli olmalıdır. Eşitlik ilkesi de İslam hukukunda merkezi bir yer tutar. Herkesin hukuk karşısında eşit olduğu ve hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmaması gerektiği, İslam hukukunun temel prensipleri arasındadır.

3) İnsan Hakları: İslam hukuku, insan haklarının korunmasını amaçlar. Can, mal, ırz ve akıl güvenliği, İslam hukukunda en önemli korunması gereken değerlerdir. İnsanların hakları, yalnızca kendileri için değil, başkaları için de gözetilir.

4) Özgürlük: İslam, bireyin özgürlüğünü korur ancak bu özgürlük başkalarının haklarına zarar vermemelidir. Birey, kendi iradesini kullanırken toplumun düzenine ve başkalarının haklarına saygı göstermek zorundadır.

5) İslam’da Ahlak ve Hukuk İlişkisi: İslam, hukukun sadece yasal düzeni sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda toplumda ahlaki değerlerin de güçlendirilmesini hedefler. İslam hukukunun bir amacı da bireylerin ve toplumun ahlaki ve etik standartlarını yükseltmektir.

6) Sıkıntıları ortadan kaldırma, zorlukları kolaylaştırma: Dinimizde mükellefin durumuna göre emir ve yasaklarda kolaylık ve güç yetirebilirlik ilkesi esas alınır. Allah Teâlâ bu konuda “… Din hususunda sizin üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi…” (Hac, 22/78) buyurmuştur. Yine konuyla ilgili olarak Allah Teâlâ, “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir...” (Bakara, 2/286) buyurmuştur. Ayrıca Hz. Peygamber (sav) bir hadisinde “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” buyurarak dinimizdeki kolaylığa vurgu yapmıştır.

7) Sorumlulukların azlığı, helallerde genişlik, haramlarda sınırlılık: Dinimizce yapılması serbest bırakılmış hususlara helal, yapılması yasaklanmış olanlara haram denir. Helaller ve haramlar; yeme, içme, giyim, kuşam ve kazanç gibi hayatın tüm alanlarını kapsar. Ancak dinimizde helal alanı, haram alanından daha geniştir. Örneğin, Allah’ın insanlara bahşettiği birçok içecek helalken, sadece alkollü içecekler haram kılınmıştır. Yine yaratılan pek çok yiyecek helalken, domuz eti, leş ve kanı akmadan ölmüş hayvan eti gibi belli başlı birkaç yasak söz konusudur.

Normal şartlarda haram kılınmış fiiller dahi zaruret durumlarında, zaruret miktarı kadar ve geçici olarak mübah olabilmektedir. Böyle durumlarda “Zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar.” prensibine göre hareket edilir. Kur’an’da “Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça esirgeyendir.” (Bakara, 2/173) buyrularak bu konuya vurgu yapılmıştır.

Giyim-kuşam konusunda ise temiz ve israfa kaçmadan giyinmek gibi genel kurallar konulmuştur. Bunun dışında Kur’an’a aykırı olmadığı müddetçe insanların kültürel, coğrafi ve milli özelliklerinin gerektirdiği giyinme biçimlerine müdahale edilmemiştir.

Oyun ve eğlence konusunda dinimiz şans faktörüne bağlı, emeğe dayanmayan veya bir başkasının malını haksız bir şekilde elde etmeyi içeren oyun ve eğlence anlayışlarını yasaklamıştır. Bunlar kumar oynama, şans oyunları, canlılara zarar veren tehlikeli eğlence faaliyetleridir. Bunun dışında zekaya, beceriye veya bir yeteneğe dayanan ve bir başka varlığa da zarar vermeyi içermeyen tüm faaliyetler serbest bırakılmıştır. Bunlar ise spor müsabakaları, zekâ oyunları, bilgi ve yetenek yarışmaları gibi etkinliklerdir.

Dinimizde herhangi bir konuda helal ve haram koyma yetkisi yalnızca Yüce Allah’a ve O’nun elçisi Hz. Peygambere aittir. Bu nedenle helal ve haramlarla ilgili temel kaynaklarımız Allah Teâlâ’nın kelamı olan Kur’an-ı Kerim ile Allah  Resulünün sünnetidir.

8) Kamu ve insanların yararının gözetilmesi: Dinimiz dünya ve ahirette insanın mutluluğunu amaçlar. Bu mutluluğu gerçekleştirmek için kul hakkını gözetmek esastır. Toplum yararı anlamına gelen kamu yararını ihlal etmek kul hakkını zedeler. Toplumsal bir varlık olan insan, içinde yaşadığı toplumda bazı kurallara uygun hareket etmelidir. Böylece insan hem kamu yararını hem de kul hakkını gözetmiş olur.

Bireysel hakları kullanırken ve sorumlulukları yerine getirirken kamu yararı gözetilmelidir. Bireysel menfaat ile kamu menfaati çatıştığında, kişilerden kamu yararına göre hareket etmesi beklenir. Ancak bunu yaparken bireysel haklar da gözetilmelidir. Örneğin bir yerleşim yerinde ihtiyaç duyulan yol, hastane ve okul gibi bir kamu hizmetinin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan arazi özel mülkiyetse, bedelinin kişiye devlet tarafından ödenmesi suretiyle kamulaştırılması gerekir. Böylece bireysel haklar da korunarak kamu yararı gözetilmiş olur.

Kamu yararı, toplumun faydasına bir durumu içermekle beraber; toplumun zararına olmayanı da ifade eder. Yapılan bir uygulamada kamunun yararının olması yanı sıra, zarar görmemesi de gözetilmelidir. Örneğin kamu yararı düşünülerek inşa edilecek bir fabrikanın, o bölgeye sağlayacağı istihdam ve üretimle ülkenin kalkınması amaçlanır. Bu faydalar elde edilirken çevreye zarar vermemek için gerekli tedbirlerin alınmasına da özen gösterilmelidir. Çünkü her iki durum da kamu yararıyla yakından ilişkilidir.

9) Cezalarda bireysellik: İslam hukukunun sınırlarının aşılması cezayı gerektirir. İslam hukukunda had kavramı, Allah Teâlâ’nın hakkı olarak yerine getirilmesi gereken hususların aşılması durumunda uygulanan cezalar anlamında kullanılır.

Dinimizde insanlar yaptığı hatalar veya işlediği günahlar konusunda cezalandırılırken bireysel olarak değerlendirilir. Başka bir ifadeyle bir kişi anne, baba veya herhangi bir yakınının işlediği bir günah yüzünden kınanamaz veya cezalandırılamaz. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de “Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.” (Fâtır, 35/18) buyrularak cezaların şahsiliği ilkesine dikkat çekilmiştir. Peygamber Efendimiz de, “…Bilesiniz ki kişi ancak kendi suçundan ötürü cezalandırılır. Baba evladının suçundan, evlat da babanın suçundan dolayı cezalandırılamaz.” buyurarak bu ilkenin önemini belirtmiştir.

10) Suç ve ceza arasında denge: İnsan, yapısı itibariyle hataya düşebilir. Bir kişi, işlediği bir suçun boyutu ya da niteliğine denk bir şekilde ceza görmelidir. Bir suç; suçun niteliği, işleniş şartları ve sebepleri çerçevesinde değerlendirilir. Suçu işleyen kişiye verilen ceza da suçun niteliği ile orantılı olmalıdır.

Suçun niteliğini belirleyen bazı unsurlar vardır. Örneğin suç işleyen kişinin çocuk olması ile yetişkin olmaması; ruhsal sağlığının yerinde olması ile akli dengesinin bozuk olması gibi durumlar suçun karşılığı olan cezanın niteliğini değiştirir. Suç kabul edilen fiilin bir saldırı olması ile bir müdafaanın gereği olması da yine suçun niteliğini belirleyen unsurlardandır. Suçtan doğan zararın boyutu da suç hakkında hüküm verirken önemlidir. Zararın boyutu, telafi edilebilirliği, bireysel veya kamusal boyutu suçun niteliğini etkiler. Örneğin bir suç, kamusal boyutta bir zarara yol açmışsa cezası daha fazla olur. Yine suçu işleyen kişinin niyeti de suçun niteliğini belirlemek açısından göz önünde bulundurulması gereken hususlardandır. Kişinin, suçu kasıtlı olarak işlemesi ile dikkatsizlik veya kontrolsüzlük sonucu gerçekleştirmesi, belirlenecek cezayı da değiştirecektir.

Dinimizde cana ve canlıya zarar vermek haramdır. Fakat bazı durumlar vardır ki; hayati risk içeriyorsa kişinin kendisini koruması meşru kabul edilir. Bu duruma nefsi müdafaa denir. Bu gibi durumlarda gerçekleşen fiil, birine zarar vermeyi içerse de nefsi müdafaa kapsamına gireceğinden cezada indirim veya muafiyet gerektirir.

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 2/190)

 

İslam Hukukunun Temel Kaynakları

İslam hukukunun kaynağını oluşturan en önemli öğeler Kur’an ve Sünnet’tir. Bunlar, İslam hukukunun temel dayanaklarını oluşturur. Bunun dışında, İcma (toplumsal görüş birliği) ve Kıyas (benzer olayların karşılaştırılması) gibi yöntemler de İslam hukukunun içeriğini zenginleştiren unsurlar arasında yer alır.

Kur’an: İslam’ın kutsal kitabı olan Kur’an, Allah’ın kelamı olup, bireysel ve toplumsal yaşamı düzenleyen temel yasaları içerir. Kur’an’da yer alan ayetler, İslam hukukunun temel ilkelerini oluşturur ve Müslümanların yaşamlarına rehberlik eder.

Sünnet: Hz. Muhammed’in (sav) hayatı ve uygulamaları, İslam hukuku için bir ikinci kaynaktır. Sünnet, Peygamber Efendimizin sözleri, davranışları ve onayladığı davranışlarla şekillenen bir kaynaktır. Bu kaynak, İslam hukukunun uygulanmasında rehberlik eder.

İcma: İslam alimlerinin bir konuda fikir birliğine varması anlamına gelir. Farklı dönemlerde ortaya çıkan yeni sorunlar karşısında İslam toplumunun alimleri, ortak bir görüşe vararak hukukî çözümler üretmişlerdir. İcma, özellikle belirli bir konuda Kur’an ve Sünnet’te açık bir hüküm bulunmadığı durumlarda başvurulan bir kaynaktır. İcmada görüşler toplanarak, görüş birliğine varmak esastır.

Kıyas: Kıyas, bilinen bir hükmü benzer bir duruma uygulama ilkesidir. Bu, özellikle yeni ortaya çıkan sorunların çözülmesinde kullanılır ve geçmişteki İslami uygulamaların günümüze uyarlanmasını sağlar. Sorunu çözerken ona çok benzeyen önceki örnek olaylardan yararlanılır. Meseleleri ayrı ayrı inceleyerek geliştirilen hukuki çözümlerin bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bu bakımdan her meseleye ilişkin bir hukuk kuralı ortaya konmaktadır.

 

İslam Hukukunun Uygulama Alanları

İslam hukuku, bireylerin günlük yaşamlarında ve toplumsal hayatta geniş bir yelpazede uygulanır. Bu uygulamalar, İslam’ın bütüncül yaklaşımını ve toplumsal düzeni sağlamadaki amacını yansıtır.

1)Aile Hukuku: İslam hukuku, aileyi sağlam temeller üzerine inşa etmeye çalışır. Evlilik, boşanma, nafaka, miras gibi konular İslam hukukunda düzenlenmiştir. Aile içindeki bireylerin hakları ve sorumlulukları net bir şekilde belirlenmiştir.

2)Ceza Hukuku: İslam hukukunda suç ve ceza ilişkisi, adaletin sağlanması için büyük önem taşır. Suçların türlerine göre cezalar belirlenmiştir ve bu cezalar, toplumun düzeninin sağlanmasına yardımcı olur. Had cezaları, Allah’ın koyduğu sınırların ihlali sonucu uygulanan cezalar olup, hırsızlık, zina, içki içmek gibi ağır suçlarla ilgilidir.

3)Miras Hukuku: İslam, mirasın adaletli bir şekilde paylaşılmasını esas alır. Kur’an’da mirasın nasıl bölüşüleceği ve hangi payların verilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. İslam’da kadın ve erkek mirasçılar arasında belirli bir pay farklılığı bulunsa da, genel anlamda adaletli bir dağılım hedeflenir.

4)Ekonomik Hukuk: İslam hukuku, ekonomik faaliyetlerde adalet ve dürüstlüğü sağlamaya yönelik kurallara sahiptir. Faiz (riba) yasaklanmış, ticarette hileye ve aldatmacaya karşı sıkı kurallar getirilmiştir. Zekât, malın bir kısmının ihtiyaç sahiplerine verilmesini sağlayarak toplumsal eşitsizliği azaltmayı amaçlar.

5)Toplum Hukuku: İslam, toplumun düzeninin sağlanmasında her bireyin sorumluluğunu vurgular. Toplumsal haklar, komşuluk ilişkileri, kamu düzeni ve devletin rolü gibi kavramlar, İslam hukukunun önemli parçalarıdır. İslam, toplumsal dayanışmayı ve yardımlaşmayı teşvik eder.

İslam hukuku İslam dininin insanlara emrettiği ve yasakladığı hususları içerir. Bunlardan bazılarını şöyle ifade edebiliriz:

Tevhid: İslam hukukunun en temel ilkesi olan tevhid, Allah’ın tek olduğuna ve hiçbir şeyin O’nunla eşit tutulamayacağına inanmayı ifade eder.

Adalet: İslam hukukunda adalet, insanların haklarının korunması, zulmün önlenmesi ve eşitlik ilkesine göre davranılması anlamına gelir. Adalet, hem bireysel düzeyde hem de toplumsal düzeyde hüküm sürmelidir.

Maslahat: İslam hukukunda maslahat, insanların yararına olan her şeyi kapsayan bir ilkedir. Bu ilke, insan hayatını, aile kurumunu, mal varlığı ve nesillerin devamlılığını korumayı amaçlar.

Serbest irade: İslam hukukunda insanların serbest iradesi vardır ve herkes kendi kararlarını almakta özgürdür. Ancak bu özgürlük, başkalarına zarar vermeden kullanılmalıdır.

Sadaka: İslam hukukunda sadaka, zekât, fitre ve diğer yardım şekillerini içeren bir ilkedir. Bu ilke, toplumdaki fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi, zenginlerin mal varlıklarını bu amaçla kullanmalarını öngörür.

İhsan: İslam hukukunda ihsan, insanların birbirlerine saygılı ve şefkatli davranmasını, dürüst olmayı ve karşılıksız iyilik yapmayı ifade eder. Bu ilke, toplumsal dayanışmanın sağlanmasına ve barışın korunmasına katkıda bulunur.

Bu ilkeler, Müslümanların yaşam tarzları için bir rehberdir.

 

İslam Hukukunun Temel Amaçları

İslam hukukunun temel amaçlarından biri, toplumsal düzeni sağlamak ve bireylerin haklarını korumaktır. Bu hukuk sistemi, bireylerin ve toplumun yararına hizmet edecek şekilde düzenlenmiştir. İslam hukuku, aynı zamanda esnek bir yapıya sahiptir. Zaman ve mekâna bağlı olarak değişen insan ihtiyaçlarına cevap verebilmek için içtihad (hukuki yorum) kapısı her zaman açıktır. Ancak, içtihad yapacak kişinin ilmi donanımına ve adalet anlayışına sahip olması büyük önem taşır.

İslam Hukukundaki temel amaçlar din, nefis, akıl, nesil ve mal olan beş temel ilkenin korunması esasına dayanmaktadır. İslam şeriatı, bu beş temel alanın korunması için yeterli derecede hükümler getirmiştir. İnsanın hem varlığı ve toplumda yerini bulmasını sağlamak, hem de bozulma ve yok olması sebeplerinden koruması için söz konusu temel ilkeler vazedilmiştir. Bunların başında dinin korunması ilkesi gelmektedir.

Dinin Korunması

İslam, insan hayatında dinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Böylelikle insan fıtratını, Allah’a ibadet etme eğilimini yerine getirir ve ona vicdan ve bilinç kazandırır. Ayrıca, insanın içindeki iyilik ve erdem öğelerini güçlendirir ve ona mutluluk ve huzur katar. Bu nedenlerle, İslam dini, insan için hayati bir zaruret halini almıştır.

Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle buyrulur:

“(Resulüm!) Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”(Rum, 30/30)

Bu itibarla İslam, insanların dini inancının korunmasını amaçlamaktadır. Dinin korunması için aşağıdakilerin yapılması gereklidir:

1) İmanın temellerine ve rükünlerine yakîn bir inançla bağlanılması: İslam dininde bu inançlar; Allah’a, O’nun elçilerine, kitaplarına, meleklerine, kıyamet gününe ve kaderin hayrına ve şerrine Allah’tan geldiği inancı içerir. Bu nedenle  ‘Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah, “Elçi, Rabbinden ona indirilene inandı; müminler de inandılar. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandılar. Biz hiçbir elçisini diğerinden ayırmayız.” (Bakara, 2/285) 

Ayrıca, “Ey iman edenler, Allah’a, elçisine ve elçisinin indirdiği kitaba, daha önce indirdiği kitaba inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve kıyamet gününü inkâr ederse, gerçekten sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 4/136) ayetiyle de  bu inanç vurgulanmıştır.

2) İmanın akıl ve ilmi delillerle sağlam bir temele dayandırılması: İslam insanları tefekküre ve düşünmeye çağrıda bulunur.

“Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler.” (Rum, 30/8)

Ayeti Kerime kâinattaki olayları düşünmemiz gerektiğini vurgular.

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun.” denildiği zaman, onlar: “Hayır! Biz, atalarımızdan gördüğümüz şeylere uyarız.” derler. Ya ataları akıllarını kullanmayan ve doğru yolu bulamamış kimseler ise de mi?” (Bakara, 2/170)

Bu ayeti Kerime ise, delilsiz bir şekilde atalarının dinini takip eden cahiliye toplumlarını reddetmektedir.

3) İbadetin esasları ve İslam’ın direkleri olan namaz, zekât, oruç ve hac gibi ibadetlerin yerine getirilmesi: İmanın temellerini güçlendiren ve tazeleyen bu ibadetler, kulun Rabbine olan bağını güçlendirir.

Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “İslam beş üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan ayında oruç tutmak, maddi imkânı olanın hac yapmasıdır”.

Diğer bir kudsi hadiste ise Peygamberimiz (sav)) şöyle buyurmuştur: “Kulum, benim üzerine farz kıldıklarımdan daha sevdiği bir şeyle bana daha yaklaşmış değildir. Kulum, nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya öyle devam eder ki, ben de onu daha çok severim”.

4) Allah’ın yoluna davet etmek, bu davetin korunması için gerekli güvenliğin sağlanması:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran, 3/104) diye buyrulmuştur.

“Rabbine hikmet ve güzel öğütle davet et, onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125) 

“Ey oğulum, namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır ve başına gelen musibetlere sabret.” (Lokman, 31/17) 

şeklinde de emirler bulunmaktadır. Bu gibi ayet-i kerimeler dinin korunmasına yöneliktir.

5) İslam, kimseyi iman etmeye zorlamaz. İman etme ve inkar etmede onları serbest bırakmıştır. İslam inanç özgürlüğünü korur ve farklı dinlerin aynı topraklarda ve devlette bir arada yaşamasına izin verir. İslam, her dinin kendi inançlarını ve ibadetlerini serbestçe yaşamasına izin verir. Hz. Peygamber (sav) “Onların dinleri onları, bizim dinimiz de bizi ilgilendirir” demiştir. İslam’ın savaş (cihad) amacının, inanç özgürlüğünü ve dini özgürlüğü güvence altına almak olduğunu belirtir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi, Allah’ın adıyla anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan camiler elbette yıkılır giderdi.” (Hac, 22/40)

Tarihte İslam devletleri işgal ettikleri yerlerde diğer dinlerin mabetlerini yıkmamışlardır. Onların ibadetlerini serbest bırakmışlardır. Buna mukabil Hristiyan ve Yahudiler Müslümanlara karşı aynı hassasiyeti göstermemişler ve işgal ettikleri yerlerdeki mescidleri yıkmışlardır.

6) Cihad, dinin güçlendirilmesi, saldırıların önlenmesi ve inancın korunması amacıyla meşru kılınmıştır. Allah şöyle der:

“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın. Fakat Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu kasabadan bizi çıkar; bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”  (Nisa, 4/75)

7) Dinin öğretilerine bağlılık ve bunları tam bir inançla uygulamak, dinin canlılığını bireylerin nefislerinde ve vicdanlarındaki etkisini sürdürmesini sağlar. Bu nedenle Kur’an’da sıkça “iman edenler ve salih amel işleyenler” ifadesini sıkça görürüz.

8) Mürtedlik cezasının yasallaştırılması: Bunun amacı, bir kişinin İslam’ı benimsemesi konusunda tam bir inançla ciddi olmasını sağlamak içindir. İslam, bir kişinin zorla İslam’a girmesini değil, tam bir inançla karar vermesini ister. Bir kişi İslam’ı benimsedikten sonra, bu kararın tam bir inançla alındığına inanılır. Eğer bir kişi sonra vazgeçerse, bu toplumun düşünsel ve siyasi istikrarını sarsabilir. Bu yüzdendir ki, itikadın ciddiyetini ve din saygınlığını korumak için Mürteddin cezası teşri kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de buna şöyle değinilir:

“Ehl-i kitaptan bir kısmı kendi aralarında şöyle konuştular: İnananlara indirilen Kur’an’a günün başında inanmış gibi görünüverin; günün sonunda ise onu inkâr edin. Belki böyl (ece dinlerinden şüpheye düşüp önceki inançlarına geri dönerler.” (Ali İmran, 3/72)

9) İhtiyaçları ve düzenlemeleri yerine getirmek: Buradaki amaç toplumun birey ve toplum düzeyinde huzur, sükûnet ve iyiliğini sağlayarak ibadetin, toplu namazın ve diğer ibadet etkinliklerinin yerine getirilmesidir. Böylelikle bu yasalar, dinin birey ve toplum üzerinde kök salmasını ve insanların iç huzurunu, sükunetini, fert ve toplumun genel refahını sağlamak için katkıda bulunmasını amaçlamaktadır. (Ali Pekcan, Selçuk Üniversitesi)

 

Nefsin Korunması

İnsan yaşamının kaçınılmaz bir gerekliliği olan unsurlardan en önemlisi, kişinin kendisini koruması ve yaşam hakkını savunmasıdır. İslam dini, nefsin korunması için bir dizi önlemler almıştır:

1) İslam, üreme ve neslin devamı için evliliği şart koşmuş, insanların dünyayı yaşanabilir kılmalarını ve insanlık için hayatın tohumunu oluşturmalarını amaçlamıştır. İslam, evlilik bağını kutsal bir ilişki olarak nitelendirmiş ve Allah’ın ayetlerinden biri olarak değerlendirmiştir:

“Sizin nefislerinizden eşler yaratıp ve aranıza sevgi ve merhamet var etmesi onun varlığına ayetlerinde bir delildir.” (Rum, 30/21)

2) İslam, bireyin hayatını sürdürebilmesi için temel ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini belirtir. Yiyecek, içecek, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlardan mahrum kalmanın hayatını tehdit eden durumlara müsaade etmez. Ayrıca, bir kişi bu temel ihtiyaçları karşılayamayacak durumdaysa, Devleti temsil eden kurumlarının bu kişiye yardım etmekle yükümlü olduğunu belirtir. Şayet kişi, kendisinin yok olma tehlikesi bulunursa, zaruret kadar başkasının malını yemesini zorunlu kılar.

3) Devletin, birey ve tolumun genel güvenliğini sağlamak için hukuk ve polis gibi uygun kurumları kurması gerektiğini vurgular.

4) İslam, insan onurunu koruma altına alarak iftira ve hakaretin önlenmesini, bir kişinin gereksiz yere saldırıya uğramasını ve faaliyetlerinin belirli bir sebep olmaksızın sınırlanmasını meneder. Böylelikle, insanın fikir, eylem, görüş, ikamet ve seyahat özgürlüklerini korumuş olur. Bu konu şu ayeti kerimede beyan edilmiştir:

“Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara, işlemedikleri bir suçtan dolayı eziyet edenler, bu takdirde gerçekten bir iftirâ ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzab, 33/58)

5) İslam, mazeretlerin yarattığı zorluklar nedeniyle nefse verilen izinleri içerir, Örneğin: hastalık ve seyahat nedeniyle Ramazan’da oruç tutmama ve yolculukta namazı kısaltma kolaylığı bunlardandır.

6)İslam dini, bir kişinin kendi canını, kasten almasını haram kılar: Şöyle ki:

“Herhangi bir sebeple nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah çok merhametlidir.”  (Nisa, 4/29)

Böylelikle bu kişinin ciddi bir suç işlediğini sayar ve bir kişiyi öldürmenin bütün insanlığı öldürülmüş gibi olduğunu ifade eder.

“İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32)

Aynı şekilde, Müslüman bir kişinin, kasıtlı olarak bir diğer Müslüman’ı öldürmesi durumunda, bu kişinin cehennemde ebedi bir azapla cezalandırılacağını ve Allah’ın ona öfkelendiğini ve lânetlediğini belirtir.

“Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93)

Ayrıca sahih bir hadisi şerifte de: “Kim bir Muâ’hidi (eman dileyeni) öldürürse, cennet kokusunu kokamaz.” diye rivayet edilmiştir.

7) Öldürme suçu kasti bir eylem olduğunda, kısas (intikam) uygulanır. Ancak, bir müminin yanlışlıkla bir başkasını öldürmesi durumunda, bu durumu düzeltmek ve mağdurun ailesine tazminat ödemek için çeşitli yollar önerir. Kur’an’da şöyle ifade edilir:

 “Siz ey iman edenler! Öldürme olaylarında adil karşılık olan kısas, size farz kılındı. Hüre karşı hür, köle için köle, kadın için kadın öldürülür. Bununla beraber kim öldürülenin kardeşi veya velileri tarafından affedilirse, o zaman affedenin dinin öngördüğü diyeti istemesi, affedilenin de onu güzelce ödemesi gerekir.”  (Bakara, 2/178)

8) İslam dini, bir kişi, zulüm kastı ile öldürülme tehlikesi olduğunda onun hayatını kurtarması gerektiğini, bir Müslümanın gücü yettiğinde diğer bir kimseye yardım etmesini talep etmiştir.

9) Yine İslam dini, bir kişi kendisine saldırdığında kendi nefsini savunmasına izin verir. Ve saldıranın bu hareketi ispatlanırsa, herhangi bir sorumluluk taşımayacağını beyan etmiştir.

 

Aklın Korunması

İslam’a göre akıl nimeti büyük bir öneme sahiptir. Akıl, sorumluluğun kaynağıdır ve insanın diğer yaratıklara üstünlüğünü simgeler. İnsana, yeryüzünde halife olma görevini yerine getirme ve Allah’tan emaneti taşıma yetkisi verilmiştir. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulur:

Andolsun, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o, zalimdir, cahildir.” (Ahzab, 33/72)

Bu özel öneme sahip olan akıl için İslam dini, akıl sağlığını ve canlılığını sağlayacak düzenlemeler getirerek koruma altına almıştır. Bu düzenlemeler şunlardır:

1) İslam, akıl üzerinde olumsuz etkisi olabilecek şeyleri yasaklamıştır. Bu, içki, esrar gibi maddeleri içerir. Konuyla ilgili olarak ayeti kerimede şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler, şüphesiz ki içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, ancak şeytan işi bir pisliktir; ondan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90)

2) İslam, müskiratın tüketimine yönelik caydırıcı cezalar koymuştur, çünkü bu maddelerin birey ve toplum üzerinde ciddi zararları vardır.

3) İslam, aklı, bağımsız düşünme, delile dayanma ve sağlam argümanlara dayanma konusunda teşvik eder ve delilsiz taklidi bırakmasını önerir. Dolayısıyla Allah Teala şöyle buyurur:

“Onlar Allah’tan başka tanrılar mı edindiler? De ki: Delillerinizi getirin, eğer doğru sözlüler iseniz!”(Neml, 27/64)

Başka bir ayette ise şöyle denilir:

“Kim Allah’la birlikte bir tanrıyı taparsa, onun hesabı Rabbine aittir. Şüphesiz zalimler başarıya ulaşamazlar.” (Nur, 24/117)

4)İslam’da akıl sağlığına maddi ve manevi açıdan değer verilmektedir. Bu nedenle İslam, bedeni güçlendiren ve zihni canlandıran iyi bir beslenme biçimini destekler. Hâkim, aç iken karar vermesini mekruh saymıştır. Yemeyi namaza takdim etmeyi öngörmüştür. Aynı zamanda, ilim talebinde bulunmayı ve bunu imanın temeli olarak görmüştür. Dolayısıyla Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Şüphesiz kulları içinde Allah’tan en çok korkan, alimlerdir, Allah Aziz ve Mağfiret Sahibidir.” (Fatır, 35/28)

Binaenaleyh, Peygamberimiz (sav) ilim talep etmeyi herkese bir hak olarak görmüş ve her Müslüman erkeğin ve kadının ilim öğrenmesinin farz olduğunu bildirmiştir: “İlim talep etmek, her Müslüman erkeğe ve kadına farzdır.”

5) İslam, akıl ve ilim sahiplerini onurlandırır ve doğru sözü dinleyip ona uyanları müjdelemiştir. Bu meyanda Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

“Sözü dinleyip en güzelini seçenlerin durumu: İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdiği ve işte onlar, aklını kullanan kimselerdir.” (Zümer, 39/18)

6) İslam dini, sihri, kahinliği, büyücülüğü ve diğer sahtekarlık yöntemlerini yasaklar ve akıl üzerinde hurafelere karışmaktan kaçınır. Ayrıca, aklın Kur’an ve sünnete aykırı bilgi edinmeye çalışmasını engeller.

7) İslam dini aklı istidlale ve hakikati tanımaya yönlendirir. İnsanın aklını, tefekküre ve gerçeği anlamaya şu ayetiyle teşvik eder:

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?” (Rum, 30/50)

8)İslam insanları tefsir ve hükümler çıkarmaya yönlendirir. İslam, aklın ve düşünce enerjisinin şeri hükümleri anlamaya yönelmesini şu ayetiyle vurgular:

Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasından olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı.” (Nisa, 4/82)

9) İslam evrendeki maddenin sırlarını kavramaya teşvik eder. Bunun için evrendeki maddesel enerjilerini içselleştirmeye ve medeniyeti inşa etmeye yönelik olarak aklı kullanmayı sürekli destekler:

“O Allah ki, yeryüzünü sizin için uysal bir binek hâline getirmiştir. Öyleyse onun omuzları üzerinde rahatça dolaşın ve Allah’ın sizin için hazırladığı nimetlerden faydalanın.“ (Mülk, 67/15)

10) İslam naslardan hüküm çıkarma konusunda araştırmayı teşvik etmektedir. Naslarda hükmü açık olmayan konularda araştırma yeteneği kazandırmak için içtihadın kapılarını açmış, içtihat ehlinin dini bir meselede içtihat ettiğinde isabet ederek doğru hüküm ortaya koyarsa iki ecir sahibi olacağını hadislerde belirtilmiştir.

Böylelikle İslam dini, nefis (can) ve aklın muhafazası konusunda bir takım önlem ve düzenlemeleri vazederek koruma altına almıştır. (Ali Pekcan, Selçuk Üniversitesi)

 

Neslin Korunması

Bu ilke, insan çeşidinin dünyada devamını sağlamak için üreme aracılığıyla insan türünün korunması anlamına gelir. İslam, insanlığın hayatını dünyada devam ettirmeye çalışır. Allah’ın dünyanın yok olmasına izin verdiği ve üzerindekilerine miras bırakacağı zaman kadar bu böyledir. Söz konu ilkeyi gerçekleştirmek için İslam, aşağıdaki prensipler ve düzenlemeleri getirmiştir:

1) Evliliği Yasallaştırması: İslam dini evliliği yasallaştırdıktan sonra ona teşvik etmiş, onu temiz ve doğal bir yol olarak görmüştür. Dolayısıyla evliliği, erkek ve kadının saf içgüdülerle buluştuğu bir ortam olarak tasarlamıştır. Ancak bu içgüdülerin ötesinde, insan türünü evlilik yoluyla korumak suretiyle dünyayı imar ederek, dünya üzerindeki hükmü devralacak sağlıklı nesilleri yetiştirmek için bir araya getirmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sükûnet bulasınız diye sizin için kendi cinsinizden eşler yaratıp, aranızda sevgi ve şefkat var etmesi, O’nun varlığının ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Rum, 30/21)

2) Gençliğin Yetiştirilmesine ve Aile Bağlarının Güçlendirilmesine Önem Vermesi: İslam hukuku, anne ve babaların çocuklarına bakma ve onları eğitme zorunluluğu getirmiştir. Böylece İslam, çocukların topluma faydalı bireyler olmalarını hedeflemiştir.

3) Aileye Önem Vererek Sağlam Temellerle Kurulmasına Teşvik Etmesi: İslam, evlilik ilişkisini, özgür seçim ve taraflar arasındaki anlaşma üzerine kurmuştur. Eşler arasında uyum ve istişareyi vurgulamış, bu şekilde sevgi ve anlayış ruhunun yayılmasına, her iki eş de diğerinin mutluluğunu bulma imkanını elde etmesine zemin hazırlamıştır. Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerime konuya ne güzel bir örnektir.

4) Erkek ve Kadın Arasındaki İlişkiyi Ahlaki İlkelerle Düzenlemesi: İki cins arasındaki ilişkileri yönetmek için İslam dini, belirli prensipler ve ahlaki kurallar getirmiştir. Bunlarla erkeğin kadından ve kadının erkekten utanması, İslam’ın, insan içinde şehveti tetikleyen etkenlere engel olmasını sağlamaktadır. Pozitif bir şekilde giyilen örtünün özellikleri ile İslam, fitneye götüren nedenleri ortadan kaldırır. Ayrıca evlerimiz, önemli derecede mahremiyete sahiptir, dolayısıyla aşağıdaki ayette belirtildiği gibi dinimizin hükümlerine göre sahiplerinin izni olmadan evlere girilmesi yasaklanmıştır.

“Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz. Eğer akıl erdirirseniz bu sizin için daha iyidir.” (Nur, 24/27)

5) Irz ve Namusa Tacizi Yasaklaması: İslam, kişinin onuruna saldırıda bulunmayı yasaklar, bu nedenle zina ve iftirayı haram kılmış ve her biri için caydırıcı bir ceza belirlemiştir. Şöyle ki:

“Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fasık kimselerdir.” (Nur, 24/4)

Belirttiğimiz prensipler ve düzenlemeler, İslam’ın aile, evlilik ve cinsellikle ilgili konularda insan türünün korunmasını sağlamak için koyduğu temel düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler maalesef günümüzde ülkemizde uygulanmamaktadır. Bunun sonucunda da fuhuş, zina artmakta ve kadın cinayetlerinin önü alınamamaktadır.

 

Malın Korunması

İslam dini, insanın doğasındaki eğilimleri her zaman gözetir, bu eğilimlere tatmin edici ve makul sınırlar içinde insani taleplere cevap verir. Aynı zamanda düzenlemeler getirerek insan için iyiliği sağlamıştır. İnsanın sahiplenme eğilimiyle de aynı hissiyatı paylaşır. Binaenaleyh, bireysel mülkiyeti helal kılmış ve bu eğilimin egemen olduğu durumlarda ortaya çıkabilecek olumsuz etkileri dengelemek için önlemler ve düzenlemeler getirmiştir. Bu durum, sosyal denge kaybına ve toplumun bazı üyeleri arasındaki mülkiyetin dolaşımına izin verse de buna karşılık, zekât, miras ve sosyal güvence gibi düzenlemeleri getirmiştir. Nitekim İslam dini, malın insan hayatının temel bir zaruret olduğunu kabul etmektedir.

Malın Korunması İçin İslam’ın Öngördüğü Yöntemler:

1) Kazanç ve Geçim Kaynağı Olarak Çalışmayı Teşvik Etmesi: İslam, çalışmayı insan hayatının temeli olarak görür ve mal kazanma çabasını -niyet doğru olduğunda ve meşru yollarla olacaksa- ibadet türlerinden biri olarak teşvik eder. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

 “O, size yeryüzünü boydan boya boyunca bir kullanma özgürlüğü veren ve size orada geçim sağlamanızı sağlayan O’dur.” (Araf, 7/10)

İslam, ticaret yapma, çalışma ve meşru yollarla mal kazanma hakkında rehberlik eder, ancak bu faaliyetlerin iyi niyetle ve meşru yollarla yapılmasını öngörmektedir.

2) Çalışmanın Önem ve Değerini Tanıması: İslam dini, el emeğine değer verir ve işçilerin haklarına saygı gösterir. Peygamberimiz (sav) sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Hiç kimse kendi emeği ile yediği yemekten daha hayırlı bir şey yememiştir. Peygamber Davud bile kendi emeği ile kazandığından yerdi.” 

3) Haklı Kazanç Yollarını Teşvik Etmesi: İslam dini, haklı kazanç yollarını teşvik eder ve insanların haklarına saldırılmadığı ve insan haklarının ihlal edilmediği anlaşmaları onaylar. Dolayısıyla İslam, alışveriş, kira, ipotek, ortaklık gibi çeşitli sözleşmelerin adilce yapılmasının gerekliliğini vurgulamıştır.

4) Haksız Kazancı ve Gayrı Meşru Yolları Yasaklar: İslam, malın meşru olmayan yollarla elde edilmesini ve başkalarının zararına neden olan hileli yolları açıkça yasaklar. Örneğin, faizi (ribâ) haram kılmıştır. Çünkü toplumsal maddi dengenin bozulmasına neden olmaktadır. Bu yasaklık ayeti kerimede açıkça ifade edilmiştir:

“Allah, alışverişi helâl, faizi ise haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)

Bununla birlikte, hile ve hırsızlıkla veya batıl yollarla başkalarının malını yemeği de yasaklamıştır.

5) Malın Adil bir Şekilde Toplum Yararına Kullanılmasını Sağlaması: İslam dini, malın kullanımını toplumun genel yararına uygun bir şekilde sınırlamıştır. İslam, lüks tüketimi kınar ve malın israf edilmemesini öğütlemiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir:

Malını boş yere israf edenler, şeytanın kardeşleridir ve Şeytan, Rabbinin nimetlerine karşı nankördür.” (İsra, 17/27)

6) Miras, Vakıf ve Yardım Kurumlarını Teşvik Etmesi: İslam, malın sürdürülebilirliğini oluşturmak üzere, toplum yararına kullanılmasını sağlamak için, miras, vakıf ve hayır kurumları gibi mekanizmaları teşvik eder. Bu nedenle zekât gibi malın belirli bir yüzdesini yardım ve toplumsal refah için ayrılmasını emretmiş, ayrıca sadaka verilmesini teşvik etmiştir.

Konuyla ilgili olan bu ayeti kerime manidardır:

“Ey Resulüm, Altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenleri, can yakıcı bir azapla müjdele.” (Tevbe, 9/34)

Bir toplumda ancak İslam hukuku uygulanırsa, o toplumda din, nefis, akıl, nesil ve mal korunması sağlanabilir. Bu korumalar toplumun rahat ve huzur içinde yaşaması için en önemli faktörlerdir. Bu da ancak İslam hukukunun uygulanmasıyla mümkündür.

 

Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa           Yorumlar

İslam Hukukunun İlkeleri

Yayınlanma Tarihi: 27.08.2025