İslam dininin belirlediği hayat tarzı gerçek bir hayat yoludur. Çünkü bu yol insanlığın yaşadığı bütün sorunlara cevap vermiştir. İnsanlığı bütün yönleri ile kapsamıştır. İslam dini insanın dünya üzerinde var olmasının amacını bildirmiştir. İnsanın bu evren içindeki yerini açıklamıştır. İnsanın uyması gereken ahlaki prensipleri ve bunlara uyumasının neden gerekli olduğunu anlatmıştır.

İslam dini insanların huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri siyasi, ekonomik ve sosyal nizamın ne olması gerektiğini ve bu nizamın hangi esaslara göre yönetilmesi gerektiğini açıklamıştır. Bunlar insanın ihtiyacı olduğu gerçek şeylerdir. Bunların dışındaki her şey insanlığı mutluluğa değil kargaşa ve huzursuzluğa sevk edecektir. Bütün bunlar İslam dininin gerçek hayat yolu olduğunu gösterir.

İslam yalnız vicdanlara hitap eden bir din değildir. İslam insanlığın bütün sorunlarına çözüm üretmesi nedeniyle evrensel bir din karakterindedir. İslamı yalnız vicdanlara sığdırıp, insanları yalnız ibadet etmekle cennete gideceklerini ifade etmez. İslam'ı vicdanlara sıkıştırıp yalnız ibadetlerin yapılmasını yeterli gösteren düşünceler tamamen abesle iştigal etmektedirler. Asırlarca İslam dinini yalnız vicdani bir inanış kalıbına sokmak için çabalar sarf edilmiştir. Bu çabalar bugün de hala devam etmektedir.

Bu çabalar İslam'ın gerçek yüzünden korkanların gayretleridir. Çünkü onlar, İslam dinini hayatın gerçeklerinden uzaklaştırmak, insanlığın gerçek gelişmesine yardım etmesine mani olmak çabası içindedirler. İslam'ın bu hedefi onları korkutmaktadır. Kendi iktidarları ve güçlerinin ellerinden nasıl kayacağını hayal bile etmeleri onları rahatsız etmektedir. Ancak bütün bu çabalar onlara bir şey kazandırmayacaktır. İslam dini Allah'ın izniyle tekrar yükselecektir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.

Bununla beraber İslam karşıtları asırlar boyunca İslam dinine hücum ederek, onun evrensel karakterinden ve insanlığın her sorununu çözen bir sistem olması özelliğinden saptırmaya kısmen muvaffak olmuşlardır. İslam karşıtları el birliği halinde ve acımasız yöntemlerle İslam'ı yalnız vicdanlara sıkıştırmaya kısmen başarılı olmuşlardır. Bunun sonunda Müslümanların gerçek İslamı yaşamaları engellenmiştir. Bu çalışmalar İslam düzeninin yıkılmasına, dinin devletten ayrılmasına ve İslam devletlerinin huzursuz bir laiklik anlayışına teslim olmalarına neden olmuştur. Birçok İslam ülkesinde İslam dini, yasaların kaynağı olmaktan uzaklaştırılmıştır. Batının seküler anlayışlarına dayanan kanunlar uygulanmıştır. Bunu takiben bu İslam ülkelerinde İslam dinini tamamen kaldırmak için mücadele verilmiştir. Böylece İslam’ın vicdanlardaki inançlarını da silip süpürmek ve onların yerine batıl düşünce ve inançları yerleştirmek gayretleri görülmüştür.

Bu amaçla tasavvufu inkar ederek, onun yerine Uzakdoğu ülkelerinin putperest inançları, Budizm gibi, bilimsellik adı altında Müslümanların vicdanlarına konulmaya çalışılmıştır. En akıllı insanlar bile, Buda gibi Nirvanaya ulaşarak tanrılaşacağına inandırılmıştır. Sevgi teması işlenerek insanlar Hristiyanlığa ısındırılmaya çalışılmıştır. İslam'ı sevgisiz ve şiddet içeren bir din olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Bunun sonunda Müslüman gençlerin vicdanları İslam düşmanlarının destekledikleri seküler dünyanın maddesel hedefleri ile doldurulmuştur. Böylece Müslümanları batı gibi maddeye tapan ve dünya zevki içinde boğulan bir nesil haline getirmişlerdir.

Batı İslam’ı son 50 yıldır düşman olarak ilan etmiştir. Bütün Müslümanları da şiddete tapan teröristler olarak tanımlamışlardır. Bu düşüncelerini kendi ve dünya kamuoyunda haklı çıkarmak için kendilerinin düzenledikleri planlarla İslam terörist örgütlerini kurdurmuşlar, onlara terör eylemleri yaptırmışlardır. Medya gücü ellerinde olduğundan insanlara bu yolla İslam'ın bir terör dini olduğunu kabul ettirmeye çalışmışlardır. Bunda da büyük çapta başarılı olmuşlardır.

Batının hakim olan güçleri İslam'ın bütün insanlığın gelişmesini istediğini biliyor ve bu nedenle ondan korkuyorlar. Çünkü İslam'ın güçlü olduğu bir yerde artık batının insanları sömürmesine ve onların zenginliklerini gasp etmelerine imkan yoktur. Bunu bilen emperyalistler bütün güçleriyle İslam'ın gerçek yüzünü saklayıp, insanları İslam dışında yaşamaya ve düşünmeye zorlamaktadırlar. Oysa bütün bu gayretleri boşunadır.

Çünkü İslam bütün hakikatleri içinde toplamış bir din olarak her kuvvetin ve bütün şer kamplarının gücünün üstündedir. Bünyesi kuvvetli ve kökleri derindedir. İnsanlığın bu büyük yola olan ihtiyacı, nefret edenlerin nefretinden daha büyüktür. Bu nedenle İslam düşmanlarının nefretleri arttıkça kötü sonlarına daha da çabuk yaklaşmaktadırlar. Bu nedenle şaşkın bir şekilde İslam’a olan nefretlerini ifade ederken kendileri için bir çıkış yolu bulamamaktadırlar. Oysa onların da kurtuluşu olan İslam dini can kurtaran simidi olarak yakınlarındadır. Bu cankurtaran simidi, Allah'ın insan hayatının düzenlenmesi için gönderdiği şeriat sistemine tabi olmaktır.

Eğer bu İslam nefretçileri Allah'ın çizgisine gelmezlerse birbirlerini boğazlamak için tekrar Dünya Savaşları çıkaracaklardır. Çünkü böyle büyük savaşlar hem onların vicdanlarını tatmin edecek hem de cepleri bol parayla dolacaktır. Öldürücü silah üreten şirketler böyle günleri beklemektedir. Her tarafa silah satarak bol para kazanacaklardır. Fakat insanların çoğunun ölmesi, yaralanması ve perişan olmaları onlar için hiç önemli değildir.

İnsanlık bu türlü felaketler yaşadıkça İslam'a daha çok yaklaşacaktır. Onun adil sistemine daha çok ihtiyaçları olduğunu anlayacaktır. Kendileri için tek kurtuluşun İslam dinine uymak olduğunu sonunda kabul edecektir. Çünkü dünyada adaleti ve huzuru sağlayacak olan yöntemin ancak İslam dininde mevcut olduğunu görecektir. Bunun sonunda Asr-ı saadette olduğu gibi insanlar bölük bölük İslam'a gireceklerdir.

İslam dininin insanın yaşamı için çizdiği yol, insanlara bugün için düştükleri bunalıma çözüm için en gerçekçi yoldur. Bu nedenle diyebiliriz ki “İstikbal İslam'dadır”. İslam düşmanları ister kabul etsinler ister etmesinler bu gerçektir. Bu nedenle insanlığın bu devresinde İslam dini tekrar yükselecek ve bütün insanlığı kuşatacaktır. Çünkü bu devirde insanlığın sorunlarını çözmeye muktedir olacak İslam dininden başka ne bir inanç ne de bir düşünce sistemi vardır. Bunun sonunda insanlar ister istemez İslam'a tekrar yöneleceklerdir. Aksi takdirde insanlık bu sorunlara daha fazla dayanamaz ve yok olur. Nitekim bugün söylenti halinde olan bir nükleer savaşın sonunun ne olacağı bizim söylememizi haklı çıkarmaktadır.

Bu konuda Seyyid Kutub, “İslam’ın Dünya Görüşü” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Bugün bütün dünyada beşeriyet muhtelif felsefi ekolleri bin türlü müşkülat içinde tecrübe etmektedir. Fakat biz bu gayretlerin boşuna olacağına ve sonunda beşerin İslam'a döneceğine kesin bir şekilde inanmaktayız. Zira her tecrübenin bir sonu vardır ve bu son mutlaka gelir. Tecrübe edilen bütün felsefi görüşler muayyen bir daire içinde dönüp durmaktadır. Halbuki insanların kurtuluşu dar hudutlu dairenin içinden çıkmaz. Bilgisizlik yerine bilgiden, eksiklik yerine kemalden, zaaf yerine kudretten ve havailik yerine hikmetten çıkmış, Rabbani bir yolun temelleri üzerine oturtulmuş, beşeriyeti kulların köleliğinden kurtarıp İlaha kul etmeyi gaye edinmiş, eskimeyen ve daima yeni kalan İslam nizamını tecrübe etmenin zamanı gelmiştir ve hatta geçmektedir bile.

 

İslam Dini Diğer Dinlerden Farklıdır

İslam dininde insan bir tek olan Allah'a ibadet eder. Bütün güçlerin kaynağı olduğuna inanır. Her türlü sosyal, ekonomik ve ahlak prensipleri ondan alır. Diğer sistemlerde ise çeşit çeşit batıl ilahlara tapılır. Bir mahluk olan insana kuvvet ve güç izafe edilerek, onun aklıyla oluşturulan kanunlar ve ahlak prensipleri esas alınır. Yani hayatı düzenleyen her kuralı, kendisi gibi yaratılmış olan varlıklardan alırlar. Böylece insan ilahlaştırılmış ve ona rablik izafe edilmiş olur.

Biz bu çeşit kanunlara şekli, zamanı ve şartları ne kadar ayrı olursa olsun cahiliyye kanunları diyoruz. İslam dininin hedefi insanları bu cahiliye kanunlarından kurtarmaktır. Böylece dünya üzerinde tek İlah inancı sabit kılınacak ve kulu kula tapmaktan kurtaracak tek ilah olan Allah'a kul yapılacaktır. Çünkü İslam dini insanın insana tapma şekillerinin hepsini ilga etmek ve yeryüzünde kulluğu Allah'a tahsis etmek için gelmiştir. Çünkü bu evrende kulluk yapmaya layık yegane varlık Allah Teâlâ'dır.

“Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na boyun eğmiştir. Nihayette O’na döndürülüp götürüleceklerdir.”  (Ali İmran, 3/83)

Allah Teâlâ bu ayette, evrendeki her şeyi O’nun yarattığını ve evrendeki her zerrenin O’na boyun eğdiğini ifade ederek, insanların da kendisine boyun eğmelerini istiyor. Bu ise O’na kul olmaktır. Çünkü O’nun dışında gerçek güç sahibi başka hiçbir şey yoktur. Bütün evren O’nun koyduğu yasalarla çalışmakta ve O’na boyun eğmektedir. İnsanın varlığı da bu yasalara tabidir. Bu nedenle insanın yaratılışına uygun olarak yaşaması için Allah'ın emirlerine uyması mecburidir. Aksi halde Allah'ın koyduğu sisteme isyan etmiş olur. Bu ise insanın kendisini mahvetmesi demektir. İnsanın ölümü haktır, öldükten sonra dünya hayatındaki yaptıklarından hesaba çekilecekleri de haktır. İnsan sonuçta Allah'a döndürülecektir. Orada hesap vereceğini unutan insan gerçekten büyük bir gaflet içindedir.

“O hanginiz daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üstündür, bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)

İnsanlar dünya hayatında imtihan için yaratılmışlardır. Bu imtihan için dünyada iyilik ve kötülükleri yan yana görecektir. Daima kendisine iyi şeyler ve kötü şeyler sunulacaktır. İnsan bunlar arasında seçim yapmakta serbesttir. Ama yaptığı seçimin sonucundan sorumludur. Eğer dünyada her şey iyilik olsa ve hiçbir kötülük olmasa insanın imtihan edilmesi bir anlam ifade etmez. Fakat Allah Teâlâ insan ruhunun kâmil bir hale gelmesi için onu, bu dünya hayatı dediğimiz bir berzahtan geçirmektedir. İnsan bu dünya hayatında inandığı ve yaptıklarıyla bir sınav içindedir. Bu sınavdan başarılı olması ancak ve ancak Allah'ın kendisine bildirdiği İslam dininin emir ve yasaklarına uygun olarak yaşamasıyla mümkündür. Eğer Allah Teâlâ'nın bildirdiği şeriata uygun olmadan yaşarsa, bu dünya sınavında başarısız olacağı aşikardır. Ölüm günü geldikten sonra insanın ruhu ahirete intikal eder, orada artık sınav yoktur. Dünyadaki sınavın sonuçları önüne konulur ve bu sonuçlara göre kişi değerlendirilir. İyi sonuç insanı cennete, kötü sonuç ise insanı cehenneme gönderir. Bu Allah'ın insanlara bildirdiği gerçeklerdir. İsteyen kabul eder uygular, isteyen kabul etmez ve uygulamaz. Ancak sınav sonucu kişinin ahiret hayatını kesin olarak belirleyecektir.

“Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…” (Kehf, 18/29)

İslam dininin ortaya koyduğu hayat nizamı tarihin herhangi bir belirli devresine ait değildir. Her devirde insanları doğru yola yönelten, Allah'ın insanlar için seçtiği yoldur. Bu yol her devirde insanlığı mutluluğa ve huzura götürecektir. Tıpkı Allah Teâlâ'nın evrendeki işleyen ve O’na boyun eğen kanunları gibi, evrende çalışan bu sistem bütün zamanlar için aynıdır, değişmezler. Yer çekimi, elektrik, atomik güçler evren yaratıldığından beri aynı şekilde Allah'ın emri ve iradesi ile çalışmaktadırlar. Dolayısıyla Allah'ın insanlar için bildirdiği emir ve yasaklar da dünya hayatı devam ettikçe geçerli olacaklardır.

İslam dininin karşıtları dini geçmişte kalmış bir şey olduğunu ileri sürmeleri tamamen cahil olmalarının bir göstergesidir. Bazıları da maddi menfaat elde etmek için bunları ileri sürmektedir. Ancak nefisleri madde sevgisine esir olduklarından, aslında onlar da cahildirler. İnsanlar ya Allah'ın koyduğu evrensel sistemi eksiksiz olarak yaşayıp Müslüman olurlar veya insanın kendi aklıyla oluşturduğu diğer sistemlerle yaşayarak cahiliyye hayatı sürerler. Bize göre insanın aklıyla üretilen hayat sistemleri cahiliyye sistemleridir. Çünkü beşeri sistemler insanların hiçbir zaman dünyada huzur ve rahat getirmediği gibi onların ahiret hayatlarına da kurtarmaz. Çünkü insan aklı sınırlıdır ve yaratılışlardaki amacı ve sistemi bütünüyle mutlak olarak kavrayamaz. Bu nedenle de eksiktir ve yanlış tarafları mevcuttur. İnsan aklı insanın manevi yapısını anlayamaz. Nefsin ve şeytanın insanı nasıl etkilediğini algılayamaz. Çünkü aklın kendisi de bir mahluktur ve gücü sınırlıdır. İnsanın maddi ve manevi yapısı tam olarak ancak ilahi bilgilerle anlaşılır. İslam dini de bu bilgileri insanlara duyurmuştur. Bu bilgilere itibar etmeyen ve kendilerini bu bilgilere göre yönlendirmeyen kişiler, bu gerçek bilgilerden mahrum oldukları için cahil kalmaya mahkumdurlar.

“…Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir” (İsra, 17/85)

Biz Müslüman olarak biliyoruz ki, insanın kendini hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında kurtarması ancak Allah'ın dinine dönmekle mümkün olacaktır. Biz kesinlikle iman ediyoruz ki gelecek İslam dinindedir. İnsanları İslam dinine karşı kışkırtanlar, ona düşmanlık yapanlar en sonunda mağlup olacaklardır. Çünkü öyle olacağını ispatlayan sayısız deliller vardır. İnsanların içinde yaşadıkları kargaşa, kavga ve buhranların nedenlerini incelediğimizde, İslam dininin insan hayatından uzaklaştırılmasının mümkün olmadığını açık ve seçik görüyoruz. Bu nedenle de İslam'ın tekrar dünyaya hakim olacağını ümit edebiliyoruz.

“Kim Allah'ı, O’nun Resulünü ve müminleri dost edinirse (iyi bilsin ki) Allah'ın taraftarları galip geleceklerdir.” (Maide, 5/56)

 

Diğer Semavi Dinler

Her din bir hayat yoludur. Çünkü her din bir inanç manzumesidir ve bu inançtan gelen düşünceler ve bu düşüncelerin oluşturduğu sosyal sistemleri kapsadığı için bir hayat yoludur. Ancak son asırlarda insanlar dinin insanların yalnız vicdanındaki inançlar olduğunu ve insanın gelişmesi ve sosyal sistemini inşasında ilgileri yoktur demektedirler. Gerçek böyle değildir. Allah'tan gelen bütün dinlerde dünyaya ait meselelerin çözüm yolları gösterilmiştir. İnsanların kendi fikir ve düşüncelerinden devşirilerek oluşturulan sistemleri öne çıkaranlar evrenin ve insanın gerçeğini bilmediklerinden bunları ileri sürmektedirler. Bu insanlar her şeyi Allah'ın yarattığını kabul etseler de Allah'ın yarattığı varlığa hükmetmesini kabul etmezler. Bazılarına göre Allah evreni yaratmış sonra kenara çekilmiş hiçbir şeye karışmamakta, insanlar istediklerini yapmakta serbest bırakmıştır. Bazılarına göre insanın gücü ve aklı her şeye yetmektedir. Bu nedenle Allah'a ihtiyacı yoktur. Bütün bunlar başını kuma gömen devekuşunun etrafını görmemesi kabilinden şeylerdir. Kendisine şeytanın fısıldadığı ve nefsinin de hoşuna gittiği şeyleri dile getirerek ilim yaptığını sanan bu insanlar gerçekten tam bir cehalet ve gaflet içindedirler. Eğer gerçeği dünya hayatında bulunurken fark edip İslam’a dönmezlerse, öldükleri anda gerçeklerin yüzüne görecekler ve çok pişman olacaklardır. Ama artık geriye dönüş yoktur.

“Onlar insanları Kur'an'a iman etmekten men ederler. Hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller. Onların ateşin üzerinde durduruldukları zaman “ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık” dediklerini bir görsen. Hayır daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı da ondan. Yoksa geri çevrilselerdi yine yapmalarını istemediğimiz şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar.” (Enam, 6/26,27,28)

Allah katından gelen dinlerin hepsinde dünya işlerine yön vermek ve insanlara hayat yolunda rehber edilmeleri istenmiştir. Bu dinler yalnız kalplerde kalan bir inanç, sadece ibadet şekillerini bildiren şeyler değildir. Hepsinde amaç insanlara bildirilen emirlerin yerine getirilmesidir.

“Biz hiçbir peygamberi kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik.” (Nisa, 4/64)

Tevrat ta aynen hem inanç ve hem de kanun olarak geldi. İnsanlardan bütün işlerinde kendisine uymasını istedi. Yalnız vaaz kitabı ve havradan dışarı çıkmayan bir vicdani inanıştan ibaret olmadığı onlara bildirildi.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir:

“Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik ki, onda bir hidayet ve bir nur vardır. Kendisini Allah'a teslim etmiş olan (İsrail) Peygamberleri Yahudilere ait davalarda onunla hükmederlerdi. Alimler ve fakihler de Allah'ın o kitabını hıfza memur oldukları için (yine hükümlerini onunla verirler) hepsi de onun (Allah tarafından gönderilmiş olduğu üzerinde bir ittifak) şahit idiler. O halde (ey Yahudiler) siz insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim ayetlerimi az bir bahaya (hasis menfaatlere) satmayın. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir. Biz onda (Tevrat'ta) onların üzerine (şunu da yazdık): cana can, göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak (karşılıktır). Hulâsa bütün yaralar birbirine kısastır. Fakat kim bunu (bu hakkını) sadaka olarak bağışlarsa o kendisine (günahına) kefaret (onun affına vesile) dir. Kim Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Maide, 5/44,45)

Kuranın açıkladığı bu hakikat Musa (as) ve İsrailoğullarına gönderilmiş ve diğer peygamberler tarafından asırlarca İsrailoğullarının yaşayışına tatbik edilmiş Tevrat kanunlarından biridir. Daha sonra Hazreti İsa hakiki Hristiyanlık dini ile gene İsrailoğullarına gönderilmişti. O Tevrat'ın kanunlarını az bir tadilatla olduğu gibi kabul ve tasdik etti. Tadil edilen konular ise daha evvel İsrailoğullarına yükletilmiş te’dibî (eğitim) gibi veya bir günahın kefareti olan kanunlardı ki Kur'an bunları şöyle ifade ediyor:

“Biz, Yahudileri bütün tırnaklı (hayvan) ları haram ettik. Sığır ve koyunun iç yağlarına da üzerlerine haram kıldık. Bunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışan, yahut kemiğe karışan (yağlar bu hükümden) müstesnadır. Bu (haramı) onlara zulümlerinden dolayı ceza olarak verdik. Biz elbette doğru söyleyenleriz.” (Enam, 6/146)

Hazreti İsa'nın (as) gönderilmesi ile bazı maddeleri kaldırılmış olan Tevrat, hüküm ve yaşayış düsturu olarak kabul edilmiştir. Bu Kur'an'da şöyle belirtilir:

“Arkadan da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı (kendinden evvelki Tevrat'ın bir tasdikçisi  olarak gönderdik ona da içinde bir hidayet, bir nur bulunan İncil’i (ondan evvelki Tevrat'ın bir tasdikçisi ve takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt olmak üzere) verdik (ve) dedik ki: “İncil sahipleri Allah'ın onun içinde indirdiği (ahkâm) ile hükmetmezse onlar fasıkların ta kendileridir.” (Maide, 5/46,47)

Daha sonra Hazreti Muhammed (sav) İslam dini ile gönderildi. Kendisi evvelki dinlerin hakikatlerini nakzetmiyor, bilakis tasdikliyor ve muhafaza ediyordu. Zira İslam, bütün beşeriyete gönderilmiş en son dindir. İnsanın rüşdünü ilan eden ve yaşayışını düzenleyen bir dindir. Bu öyle bir dindir ki, insanı cahillikten  çıkarır ilim deryasına sokar. İradelerini Allah'ın kanunlarıyla yürütür. Kalplerindeki boşluğu Allah'ın takvasıyla doldurur.

Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak Peygamberine şöyle hitap etmektedir:

“Habibim sana da hak olarak (Kur'anı) kendinden evvelki kitapları tasdik edici (ve doğrultucu) ve ona karşı bir şahit olmak üzere gönderdik. O halde (bütün ehli kitap) aralarında Allah'ın (sana) indirdiği ile hükmet, sana gelen hakikatten (dönüp de onların heva ve heveslerine uyma. Ey Musa'nın İsa’nın ve Muhammed'in ümmetleri!). Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi bir tek ümmet yapardı. Fakat O size verdiğinden sizi imtihan etmek için ayırdı. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın; zaten hepinizin dönüp gelişi Allah'adır. Artık O hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma. Allah'ın sana indirdiği (hükümlerin) bir kısmından seni saptıracaklar diye kaçın onlardan. Eğer onlar yüz çevirirlerse bil ki Allah günahlarının biri sebebiyle bile kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordu. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki Allah'ın emrinden dışarı çıkanlardır. Onlar hala cahillik devrinin o kötü hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz bir kanaate sahip olacak bir kavmin indinde hükmü Allah'tan daha güzel olan kimdir?” (Maide, 5/48-50)

Bu büyük semavi dinlerden evvel gelen her din de insanları Allah'ın birliğine inandırmak ve insanlığı Allah Teâlâ'nın nizamına çevirmek için gelmiştir. Hz. Nuh'tan bu yana birbirini takip eden nebilerin hepsi de bu gayeyi taşımaktadır. Şeriatlarını teferrüatı ayrı ayrı olmakla beraber inanç esasında ve ulaşılacak gayede hep aynı idiler. O gaye ve hedef insanı insana kul olmaktan kurtarıp, Allah'a kul etmek, sahte ulûhiyet ve ubudiyet şekillerini ortadan kaldırıp ve bu vasıfları yalnız Allah Teâlâ'ya tahsis etmektir.

Allah Teâlâ bütün resullerinin ve kitaplarının görevinin insanların arasındaki her türlü ihtilafı gidermek olduğunu şöyle ifade buyurmuştur:

“İnsanlar bir tek ümmetti. Binaenaleyh, Allah, müjdeci ve haberci olmak üzere Resullerini gönderdi ve beraberlerinde (insanların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm vermek için) hak kitaplar da indirdi.” (Bakara, 2/213)

Bu ayetin ifadesine göre Resullerin ve onlara verilen kitapların hakkındaki mücadele sona ermiş ve dinin hakikati anlaşılmıştır. Böylece Allah'ın hayat ve yaşayış için koymuş olduğu nizamın dinin ta kendisi olduğu meydana çıkmıştır. Dinin hakikatini ve insan hayatını idare edecek nitelikte olduğunu ispat etmek için yukarıda bahsettiklerimizden daha fazla söz söylemeye gerek yok. Çünkü din, yalnız inançtan ibaret olsa ve dünya ile ilgisi olmasa din olma vasfını kaybeder.

Seyyid Kutub, “İslam'ın Dünya Görüşü” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“İnsan, insanlık sıfatının özelliklerini kaybettiği nispette küçülür. Küçüldükçe makine medeniyetinin arkasından gider ve ona kul köle olur. Körü körüne makine gücünü elinde tutanlara bağlanır. İşte bu duruma düşmüş insan zekâ ve ahlâkta geriler. Cinsel duygularda hayvan derecelerine düşer. Esas vazifesini unutur. İşte bu insan da şaki olur, şaşkınlığa düşer. Ömründe çekmediği zorluk, asabî hastalık ve delilik kalmaz. Böyle bir duruma düşen insanlığın suç işleme kabiliyeti çoğalır. Bir insanın, korkudan, maddi medeniyetin getirdiği ıstıraplardan, sosyal, siyasi, ahlakî ve fikrî nizamlardan kaçtığını görürsek; ne zaman ki, serseri olduğu halde öldürücü nesnelerle (eroin, afyon, kokain, içki ve bunların benzerleri olan karamsarlık ve ümitsizlik gibi) hem kendini ve hem de milletini öldürüyor görürsek; ne zaman ki neslini diri diri gömdüğünü; çamaşır makinesi, buzdolabı ve elektrik süpürgesi alabilmek için öz yavrularını sattıklarını (ki bu hadiselere Avrupa basınında sık sık rastlanmaktadır) görürsek… Evet bunların hepsini gördüğümüz zaman anlarız ki ruhu inkar ederek elde edilen madde medeniyeti insanın ıstırabını gideremez; beşeri çektiği ıstıraptan kurtaramaz. Bu hal, madde medeniyetinin yıkılmasına işaret eden en belirli bir delildir. Beşerin hayatını allak bullak eden, ilmin meyvelerini ve medenî ilerlemeyi köstekleyen ayıplardan müberra (aklanmış), asîl bir nizamın istenmesine mani olamaz.

O istenilen asil nizam, öyle bir nizamdır ki; insan varlığının gayesini, yaratanın istediği şekilde hayatını idâme ettirmesini; aklı, ilmi ve tecrübeyi, hakiki ihtiyaçları ve fıtratının esaslı istekleriyle mütenasip bir şekilde kullanmayı ister ve buna teşvik eder.”

İnsanlığın kurtuluşu batının seküler, maddeci görüşlerini terk etmekle mümkün olacaktır. Bu konuda Alexis  Carrel, “İnsan, O Meçhul” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Aklımızın ortaya attığı toplum düzeni, ne ferdi hayatımızı ve ne de sosyal hayatımızı idame ettirmeye muktedir değildir. Ahlak ve idrak bakımından her gün soysuzlaşmaktayız. Başka toplumlardan daha süratli bir şekilde başıboşluğa düşüyoruz. Büyük bir süratle zaafa düşen toplumlar, sanatta ve madde kuvvetinde en ileri olan toplumlardır. Fakat ne yazık ki bu toplumlar kendi hallerini bir türlü idrak edemezler. Çünkü onu, ilmin kendisine verdiği maddi gücü şaşırtmıştır. Bunun için de, ulaştığı maddi güçle gözleri kamaşmış bu toplumları kurtaracak hiçbir şey yoktur.

Gerçek şudur ki; bizim medeniyetimiz de geçmiş medeniyetler gibi yaşamayı zorlaştıran durumlar meydana getirmiştir. Bu daha keşfedilmemiş sebeplerden dolayı böyledir. Zamanımızda şehirde yaşayanların çektiği üzüntü ve gamlar; iktisadi, siyasi ve sosyal nizamlardan doğmaktadır.

Teknoloji keşiflerin çoğalması bize bir fayda temin etmez. Kimya, fizik ve kozmografyaya ait keşifler her zaman müspet değildir. Evet hakiki ve halis bir ilim adamı bize zarar getirmez. Fakat, ilmin mütecaviz yanı şayet aklınıza galip gelir ve insanları ruhsuz bir ceset haline getirirse, o zaman bizim için büyük bir tehlike teşkil etmiş olur. Bunun içindir ki, insana, ihtimamı kendi öz nefsine; tabi ve akli acizliğine göstermesi farz olmuştur. Zira, zayıf olmamız; rahatsız, büyüklük, güzellik ve medeniyetimizin sebeplerinden bize olan hayırların celbine mani olursa, o zaman bunların ne faydası vardır? Bizi ahlâk düşkünlüğüne götüren güzel cinslerin en verimli elementinin gizlenmesine sebep olan bir hayat yolunda gitmemek daha güzel ve daha isabetlidir.”

İslam, Avrupa'nın ve bütün alemin uğursuz ayırım devrinde ondan önce ve sonra tanıdığından çok başka ve yepyeni bir hayat yoludur. O, köklü müstakil ve her şeyi kapsayan mütekâmil bir nizamdır. İslam, mevcut hayatı ve onun kanunlarını sadece tâdil eden bir nizam değildir. Çünkü o, hem tasavvur ve itikat, hem de fiili bir hayat nizamıdır. Bu itibarla İslam tek başına insan hayatını yeni bir temel üzerine inşa etmek için yeterlidir. İnsan toplumu yolunu şaşırmıştır. Bu şaşkınlık, maddi ilimlere değer verip insani ilimlerini bıraktığı, aletleri hayatına hakim kılıp hayatını tabiata zıt bir şekilde bu aletlerin keyfine ram eylediği siyasi, iktisadi ve sosyal hayatını kendisine acımayan ve gerçek ihtiyaçlarını düşünmeyen emperyalistlere terk ettiği günden beri başlamış değildir. Bütün bunlar beşeriyetin yolunu şaşırma devrelerinde son aşamadır. Çünkü, rönesans, aydınlanma ve teknoloji çağlarından olagelen uğursuz hadiselerin insanlığı ilahî düsturdan ayırdığı ve itikadi tasavvurla sosyal hayat nizamı arasında uğursuz ayrımı meydana getirdiği günden beri insanlık alemi yolunu şaşırmıştır.

İnsan aklının madde aleminde çeşitli harikalar meydana getirdiğini görünce insanlar gurura kapıldılar. Aklın uçak ve füzeler inşa etmesi, atomu parçalaması, hidrojen bombaları yapması, fizik kanunlarının bu icatlarda kullanılması insanları kandırdı. İnsanlar onun, insan hayatını idare edecek kanun ve nizamları tasavvur, inanç ve ahlak esaslarını ortaya koyabileceğini sandılar. Bu arada insan aklının, madde alemini anlayabilmek için fiziki kanunlarla mücehhez olduğunu, fakat insanın iç aleminde geçerli olabilecek kanunları ortaya koyma imkanından mahrum bulunduğunu unuttuk. Onun insanın büyük bir muamma olan iç alemini kavrayacak şekilde techiz edilmediğini hesaba katmadık.

Biz İslam'ın istediği seviyeye, çevremizi ve asrımızın üslup ve nizamlarını tanıyarak yükselmeye mecburuz. İçinde yaşadığımız çağı tanıyarak yolunu doğrultan kişiye ne mutlu. Biz zamanımızın kültür ve medeniyetini ihata edip, derinden inceleyip ve tecrübe süzgecinden geçerek bu seviyeye yükselmeliyiz. Çünkü biz bunların hangilerini alıp hangilerini terk edeceğimizi tayin edebilmemiz için zamanımızın ilim ve kültürüne hakkı ile vakıf olmalıyız. Biz seçme gücünü ancak bu suretle sahip olabiliriz. İslam’ın istediği seviyeye ancak beşeriyetin ve insanlığın tabiatını ve durmadan değişen ihtiyaçlarını idrak ederek ulaşabiliriz. Batı medeniyetinden reddedilmesi gerekenleri reddetmek ve alınması gerekenleri almak, ancak böyle bir hukukiyet kazandıktan sonra mümkündür. Böyle bir şeye varmak için ilim ve uzun mücadele gerekmektedir. Fakat bu mücadele basiretli ve asîl bir mücadele olmalıdır.

Bu konuda Allah Teâlâ bizimledir:

“…Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf, 12/21)

 

Yorum ve Eleştirileriniz için : oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa        Yorumlar

İslam Gerçek Hayat Yoludur

Yayınlanma Tarihi : 13.11.2022