Birinci Bölümü okumak için tıklayınız

 

Adalet

İslam devletinden bahsedilince ilk önce “Adalet” akla geliyor. Bu nedenle adalet İslam'ın en temel ilkelerinden biridir. Adalet kavramı Kur'an'da birçok ayette söz konusu edilmiştir:

“Hamdolsun ki biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye beraberlerinde de kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadid, 57/25)

Bu ayete göre İslam devletinin asıl görevi insanlar arasında adaleti sağlamaktır. Bu konu ile ilgili diğer bazı ayetleri de şöyle sıralayabiliriz:

“Hükmettin mi artık aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever.” (Maide, 5/42)

“Şüphesiz Allah size emanetleri ehil ve erbabına vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Konuştuğunuz zaman adaletli olun, velev ki hakkında konuştuğunuz akrabanız ola.” (Nisa, 4/58)

“Ey Davut! Biz seni arz üzerinde kendimize halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Hükmünde heva ve hevesine tabi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır. Çünkü Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttukları için onlara pek çetin bir azap vardır.” (Sad, 38/26)

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan hakimler ve Allah için şahitlik eden insanlar olun ve belki kendinizin veya ana ve babalarınızın ve yakın hısımlarınızın aleyhine olsun, ister onlar zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah ikisine de sizden daha yakındır ve hallerini sizden daha iyi bilir. Artık siz Haktan dönerek keyfi hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker, Hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz, şüphe yok ki Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 4/135)

Bu ayetlere göre İslam devletinde adalet sadece Müslümanlar arasında değil bütün insanlar arasında uygulanması gereken bir husustur (Maide, 5/8). Adaletle hükmetmek yalnız yöneticilere değil bütün Müslümanlara emredilmiştir. Müslümanlar şahitliği doğru yapmaları ile mükelleftirler. Bu da adaleti sağlamanın ilk adamıdır.

Adaletin gerçekleşmesi için Müslümanlar doğru tarafta olmakla mükelleftirler (Hucurat, 49/9). Bu nedenle İslam'da zalimden yana olmak şiddetle yasaklanmıştır.

“Bir de zulmedenlere meyletmeyin sonra sizi ateş çarpar. Zaten sizin Allah'tan başka yardımcınız yoktur. Sonra ondan da yardım görmezsiniz.” (Hud, 11/113)

Adalet ile ilgili Peygamberimizin de birçok hadisi vardır:

“Bir günlük icra-i adalet altmış yıllık ibadetten daha üstündür.”

“Ümmetimin işini üzerine alan kimse birisine yakınlık göstererek iş yaparsa, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların laneti üzerine olur. Allah iyi olsun kötü olsun kabul etmez.” (Hadis)

“Şüphesiz imam (devlet reisi, idareci), peşinde harp edilen ve kendisiyle korunulan bir kalkandır. Eğer Allah korkusuyla emredip adaletle hükmederse bu hareketleri sebebiyle onun için pek büyük ecirler vardır. Adalet ve Allah korkusundan gayri işlerle meşgul olursa kötü hareketlerinin günahı kendisine yüklenir.” (Hadis)

“Bana insanların en sevgilisi ve kıyamet gününde mekan bakımından en yakın olanı, adaletle hükmeden bir reistir. Kıyamet gününde bana insanların en sevimsizi ve en fazla azap çekecek olanı ise zalim idarecilerdir.” (Hadis)

Adalet ilgili ayetler ve hadisler ve dört büyük halifenin uygulamaları, İslam devlet başkanları için birer yol gösterici ve ölçü olmuştur. Hz. Ebubekir halife seçildiğinde adalet konusunda şunları söylemiştir:

“Sizin içinizde en zayıf olan, zulme uğramış mazlum kimse, onun namına hakkını alıncaya kadar o benim nazarımda kuvvetlidir ve sizin içinizde zulüm yapan, zalim olan kimse hakkı ondan koparıp alıncaya kadar benim nazarımda zayıftır.”

Hz Ömer de adaletli uygulamaları ile meşhur olmuştur. Oğluna bile ağır cezayı uygulamaktan çekinmemiştir. Hz. Ömer'in Kûfe valisi Ebû Musa el-Eş'ârî’ye yazdığı ferman şöyledir:

“Allah'a hamd olsun. Huzurunda, refakatinde ve kararlarında halka eşit muamele et ki zayıf olanlar adaletten ümitlerini kesmesinler. Yüksek mevkide olanlar da kayrılmayı ümit etmesinler. İspat mükellefiyeti davacıya aittir. İnkar edene yemin etmek düşer. Gayrimeşruyu meşru, meşruyu gayrimeşru kılmamak şartıyla uzlaşmak caizdir. Mütaala ettikten sonra evvelki kararını hatalı görüyorsan, seni dünkü kararını değiştirmekten hiçbir şey men etmesin. Şüphede olduğun bir mesele hakkında Kur'an ve peygamberin sünnetinde hiçbir şey bulamadığın zaman meseleyi tekrar tekrar düşün, emsalleri ve benzer vakaları tefekkür et ve kıyas yaparak karar ver. Şahit göstermek isteyen şahıs için bir vade tespit edilmelidir. Eğer davasını ispat ederse onun hakkını ver. Aksi halde dava reddedilmelidir.”

Hz. Ömer yöneticilerin adaletle hüküm vermeleri konusundaki uygulamaları gereken yöntemi Şam'da bulunan Ebu Ubeyde bin Cerrah'a yazdığı bir mektupta da şöyle ifade etmektedir:

“Ben sana, senin için de benim için de hayırlı olan bir mektup yazdım. Şu beş haslete sımsıkı sarıl ki dininde selamete erip, insanlar için rızk olan sevap ve günahtan eftal olanına, yani sevaba mazhar olasın. İki hasım huzuruna gelince onlardan adil deliller iste. Sonra salih ve kesin bir yemin teklif et. Zayıf olan kimseyi yanına yaklaştır ta ki, dili açılıp konuşsun ve kalbi korkudan kurtulsun. Yabancı olan kimseyi fazla bekletme. Çünkü onları fazla bekletirsen ihtiyaçlarını sana arz etmekten vazgeçip memleketlerine dönerler. Husumetin hallini talep etmeyen kimse batılı işlemiş ve haksızlık etmiş demektir. Hak sence bilinmediği ve nasıl hüküm vereceğin ortaya çıkmadığı takdirde, tarafları sulh etmeye çalış. Vesselam.”

Hz. Osman ve Hz. Ali de aynı adalet anlayışı ile halifelik görevlerini yerine getirmişlerdir. Ancak daha sonra bazı yöneticiler (sultanlar) adaletten sapmışlarsa da, onların isimleri tarihte anılmamaktadır. Sadece adil olan yöneticiler insanlar tarafından övülmüştür.

Adaletli hükmün amacı, kul hakkının kendisine verilmesidir. Çünkü İslam'da kul hakkı en kutsal değerdir. Allah Teâlâ bile kul hakkının ahirette ilgili kullar arasında söz konusu olacağını bildirmiştir.

 

Eşitlik

Adalet ancak kanun önünde eşitliğin sağlanması ile mümkün olur. Bu nedenle İslam'da kanun hükümleri beyaz – siyah, zengin – fakir, cahil - âlim farkı gözetilmeden uygulanmıştır. Bütün insanlar Hz .Adem (as)'ın çocuklarıdır. Dolayısıyla daha sonra ortaya çıkan durumlar onların arasında eşitlik bakımından farklılık yaratmaz. Aşağıdaki hadisler bu eşitliği çok güzel ifade etmektedirler:

“İnsanlar birbirleriyle tarak dişleri gibi müsavidirler.” (Hadis)

“Arab’ın Arap olmayana üstünlüğü ancak takva (Allah'tan korkma) iledir.” (Hadis)

Devlet yöneticilerinin özel hukukta diğer sıradan insanlardan farkları yoktur. Buna ait tarihte birçok örnekler vardır. Hazreti Ömer (ra) ile Ubeyye bin Ka’b arasındaki bir anlaşmazlık kadıya taşınmıştır. Hazreti Ömer, Gassâniler’in kralı Cebele’ye uyguladığı kısas hükmü. Bu hükümden kurtulmak için Cebele Bizans’a kaçmıştır.

İnsanlar arasında sınıf farkı, aristokrasi ve diğer kast sistemleri İslam'da kabul edilmemiştir. Ancak kölelik statüsüne devam edilmiştir. Birçok ayet ve hadiste de kölelerin azat edilmesi tavsiye edilmiştir. Böylece İslam dünyada uygulanan kölelik olayının muhtevasını değiştirmiştir. Onlara insanca yaşama hakkı vermiştir.

“Hakk Teâlâ sizi maişet kazancı bakımından birbirinizden üstün kıldı. Fakat üstün olanlar mallarından kölelerine, kendileriyle müsavi olacak şekilde verirler mi?” (Nahl, 16/71)

İslam devletinde Müslümanlar ile gayrimüslimler bir arada huzur içinde yaşayabilmişlerdir. Gayrimüslim vatandaşlar (zimmîler) İslam devletine bağlanarak, onun himayesinde serbestçe yaşama hakkına sahiptirler. Onların bütün hak ve hürriyetleri devlet tarafından teminat altına alınmıştır. Bu nedenle zimmî’ye zulüm ve haksızlık yapılmaz.

“Eğer zimmet akdini kabul ederlerse, onlara bildir ki, Müslümanların lehine olan haklar, onların da lehine, Müslümanların üzerine olan vecibeler onların da üzerinedir.” (Hadis)

Hz. Ömer ölüm döşeğinde yazdığı vasiyetnamesinde şunları ifade etmiştir:

“Ve benim halifeme olan vasiyetim. Allah ve Resûlü’nün himayesinde olanlar (yani zimmîler) hakkındadır ki, onlarla olan akde sadâkatle riâyet edilsin, onlar müstevlîlere karşı müdâfaa edilsin ve onlara güçlerini yetmeyeceği yükler yüklenmesin.”

Aynı mahiyette Hz. Ali'nin de şu sözleri vardır:

“Zimmet akdini ancak, malları bizim mallarımız ve kanları da bizim kanlarımız gibi olsun diye kabul etmişlerdir.”

Zimmet konusu Ömer Nasuhi Bilmen tarafından şöyle tanımlamıştır:

“Zimmet bir müebbet emân olduğundan, zimmeti kabul eden bir gayrimüslim, hilâfına hareket etmedikçe dâimâ Müslümanların akd ve emânında  bulunur, Müslümanların lehine ve aleyhine olarak tatbik edilen bir kısım dünyevî hükümler, onun da lehine ve aleyhine tatbik edilir. Dâr-i İslam'da bir Müslümanın malı, canı, namusu ne derecede masûn ise onun da malı, canı, namusu o veçhile masundur.”

Zimmîlerin devlet tarafından korunmasına karşılık onlardan cizye denilen bir vergi alınmıştır. Zimmîler askerlik yapmazlar ve zekat ödemezler. Ama devlet tarafından düşmanlara karşı korunurlar ve devletin toplum için yaptığı her yatırımdan da eşit olarak istifade ederlerdi. Cizye bu nedenle alınmaktadır.

İslam'da suçların şahsiliği ilkesi kabul edilmiştir. Kadın kocasının suçundan, koca karısının suçundan sorumlu tutulmamıştır. Evlatların suçundan anne, baba sorumlu değildir; kardeşler birbirlerinin suçlarından sorumlu değillerdir.

“Hiçbir günahkar, diğerinin günahını çekemez” ifadesi birçok ayette söz konusu edilmiştir.

“Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir, kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap edecek değiliz.” (İsra, 17/15)

“Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Eğer çok ağır bir yük altında ezilen biri taşıma işinde başkasını yardıma çağırırsa, yükünden az bir kısmını bile taşımayı kabul etmez. İsterse yardıma çağırdığı onun yakın bir akrabası olsun. Sen ancak Rablerini görmedikleri halde onu tazim eden ve namazlarını hakkıyla ifa edenleri uyarırsın.” (Fatır, 35/18)

Kölelerin suçundan sahibi, sahibinin suçundan köle sorumlu değildir. Ancak kölenin vermiş olduğu bir zararın tazmin edilmesi, kölenin malı yoksa sahibi tarafından ödenmektedir. Bu da bir adalet örneğidir.

Diğer hukuk sistemlerinde ancak son asırlarda benimsenen şüphelilik halinde suçlunun korunması ilkesi, çok daha önce İslam tarafından konulmuştur. Bu konuda şu hadisi zikredebiliriz:

“Elinizden ne kadar imkan gelirse, Müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Şayet elinizde beratı için bir yol, bir delil varsa mazlumu serbest bırakınız. Zira bir başkasının afta yanılması, cezalandırmada yanılmasından daha evladır.” (Hadis)

 

Sosyal Dayanışma

İslam dini toplumda insanların birbirleriyle dayanışma içinde olmalarını emreder. Bu nedenden zekat farz kılınmış ve sadaka verilmesi övülmüştür. Kur'an'da birçok ayette namazdan sonra zekatın verilmesi zikredilmiştir.

“Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.” (Bakara, 2/43)

“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar namazı kılan, zekatı veren, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.” (Nisa, 4/162)

İslam alimleri zekat ile sadaka arasında bir fark gözetmişlerdir. Bu konuda H. B. Çantay, “Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim” adlı kitabında şunları söylemektedir:

“(Sadaka) maldan sırf Allah için muhtaçlara temlik edilmek üzere çıkarılan vergidir. Bunda Cenâb-ı Hakk'a sıdk u ihlâs bir esas olduğu için sadaka denilmiştir. İkidir, Farz, Tetavvu. Farz olan sadaka bütün nev’îlere şâmil olmak üzere “zekat”dır ki burada maksûd olan da budur. Sadr-ı İslam'da zekat resmen “Hâmil”ler, yani tahsildarlar tarafından cibâyet edilir ve ancak bu ayet-i kerîmede sayılan sekiz sınıfa taksim olunur.”

İslam alimlerine zekat ve sadaka aynı anlamlı gibi gözükseler de, sadaka daha geniş bir anlama sahiptir. Ömer Nasuhi Bilmen, “Büyük İslam İlmihali” adlı kitabında bu konuda şunları söylemektedir:

“ Zekat kulların kulluktaki sadakatlerine delalet eder. Bu cihetle zekata sadaka da denilmektedir.  Maahaza sadaka tabiri zekattan câmi’dir, vaciplere, nâfilelere de şamildir.”

Sadaka ferdin vicdanına bırakılmıştır ve ölçüsü sınırsızdır. Bu Müslümanların kardeşlik anlayışının, diğergamlılığının ve yardımseverliğinin bir sonucudur.

“Onlar kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bir kısmını (hayra) sarf ederler.” (Hac, 22/35)

Sadaka Kur'an'da Allah'a verilmiş bir borç olarak ifade edilmiştir:

“Kimdir o Allah'a güzel bir borç verecek olan ki, Allah da onun verdiğini kat kat artırsın ve onun için şerefli bir mükafat da versin. Şüphesiz sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere verdikleri kat kat artırılır ve onlara şerefli bir mükafat vardır.” (Hadid, 57/11,18)

Zekat sadece üretilmiş mallardan alınır. Toprak ürünlerinden alınan zekata “öşür” denir.

“Asmalı ve asmasız üzüm bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O’dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını verin. Ama israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez.” (Enam, 6/141)

Zekatın tespiti konusunda Peygamberimizin (sav) şu hadisi vardır:

“Yağmur, dere veya nehirle sulanan toprağın ürününden 1/10 ve kuyu ile sulanan toprağın ürününden 1/20 nispetinde alınır.”

“Sadakalar ancak şunlar içindir: fakirler, yoksullar, o işte çalışan görevliler, kalpleri İslam'a ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her şeyi bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/60)

Yukarıdaki ayette fukara (fakirler) ve mesâkin (muhtaçlar) kelimelerinin kullanılması farklı yorumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bazıları bu iki kelimenin eş anlamda olduğunu ileri sürerken, bazıları da fukara kelimesinin Müslümanlardan olan ihtiyaç sahiplerine, mesâkinin ise Yahudi, Hristiyan gibi gayrimüslimlerden ihtiyaç sahibi olanların kast edildiğini ileri sürmüşlerdir. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer zamanlarında da, bu anlayış hakim olduğunu gösteren olaylar vardır.

Kalpleri İslam'a kazanılacak kimselere zekat verilebileceği ayette ifade edilmektedir. Bu nedenle devleti yönetenler insanları İslam'a ısındırmak için bazı kişilere devlet hazinesinden (Beyt'ül mal) ödeme yapmışlardır. Örneğin Peygamberimiz Uyeyne bin Hısn gibi bazı kişilere ödeme yapmıştır. Hz. Ebubekir zamanında da Uyeyne’ye bu ödemeler devam etmiştir. Ancak Hazreti Ömer bu ödemeyi kesmiş ve artık İslam'ın Uyeyne gibilerinin dostluğuna ihtiyacı kalmadı demiştir. Ayetin bu hükmünü suistimal eden gayrimüslimler zaman zaman ortaya çıksa da, Hazreti Ömer bunlara karşı çıkmış ve “Maddi çıkar sağlamak gayesiyle kendilerini hidayete ermiş gibi gösterenlere İslam'ın ihtiyacı yoktur” demiştir. Bu anlayışlar İslam hukukçuları arasında uzun süre tartışma konusu olmuştur.

Kölelik ve savaşta esir düşmüş kimselerin kurtarılmasında da Beyt'ül mal’dan harcamalar yapılmıştır. Ayrıca kölelerin sahipleri tarafından azat edilmeleri de övülen davranışlar olarak gösterilmiştir. Bu husus Medine anayasasında da söz konusu edilmiştir:

“… ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.” (Madde 4)

Harp esirlerinin kurtarılmasında müslim ve gayrimüslim ayrılığı yapılmamıştır. Örneğin Emevi Halifesi Ömer Bin Abdülaziz, ordu kumandanlarına emrederek kurtarma fidyesini devlet hazinesinden ödenerek erkek-kadın, hür-köle, Müslim- gayrimüslim şeklinde bir ayrım yapmadan uygulanmasını emretmiştir.

İslam herhangi bir şekilde ağır borca ve zarara batmış kişilere (el-Garîmîn) yardım edilmesini emreder. Bu husus Medine sözleşmesinde de şöyle ifade edilmiştir:

“Müminler kendi aralarında ağır mali mesuliyetler altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmayacak, fidye-i necat veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.” (Madde 12)

Bütün bu dayanışma ve yardımlar, Allah yolunda (fi-sebîlillâh) yapılmalıdır. Burada amaç Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bugün de bu duygu ve düşünceler bazı Müslümanlar tarafından bireysel olarak uygulanmaktadır.

Yola çıkıp da yolculukta sıkıntı yaşayanlara da (İbnü’s-sebîl) zekat vermek doğrudur.

Zekat, İslam'dan önceki peygamberlere de farz olarak bildirilmiştir. Örneğin Kur'an'da Hazreti İsmail ve Hazreti İbrahim ile ilgili şunlar ifade edilmektedir:

“Kur'an'da İsmail'i de an. Çünkü o vadine sadık bir kuldu ve gönderilmiş bir Peygamberdi. Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermiştir.” (Meryem, 19/54,55)

“Ona, İbrahim'e İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve her birini salih kimseler kıldık. Onları buyruğumuz altında insanlara doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.” (Enbiya, 21/72,73)

İslam'da yardımlaşma ve topluma yararlı iş yapma şiddetle tavsiye edilmiş ve yapmayanlar da kınanmıştır.

“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. Vay haline, o namaz kılanların ki kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler, gösteriş yaparlar onlar. Ve küçük bir yardımı vermezler.” (Maun, 107/1-7)

“Komşusu aç iken tok yatan kişi bizden değildir.” (Hadis)

Bu sorumluluğu farkında olan devlet yöneticileri, bu İslami şuur ile toplumları gerçekten huzur ve güven içerisinde yönetmişlerdir. Bu sorumluluklara uymayan devlet yöneticileri zamanında ise toplum huzursuzluk ve sıkıntılar içinde kalmıştır. Bu da devlet başkanları için bir imtihan çeşididir. Bu konuda Ömer Bin Abdülaziz şunları söylemektedir:

“Ümmet-i Muhammed'in hepsine halife oldum. Yeri, yurdu, yardımcısı olmayan garipler, ihtiyaç içinde olan fakirler, kahır ve zelîl edilen esirler ve bunlara benzeyen reâya ve berâya, bana Allah'ın emaneti oldukları halde, nazarımdan uzak, yerlerinin bile bana meçhul olmasından dolayı Cenâb-ı Hakk'ın beni mesul tutacağını ve Fahr-i Âlem Efendimizin dahi, onlar için bana muhâsım olacağını hatırıma getirdim. Keşke halifelik bana doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı.”

İslam Devleti yalnız insanların değil, sokak ve evcil hayvanların durumlarını da gözetmiştir. İslam hukukuna göre evcil hayvanların sahiplerinden nafaka hakları vardır. Eğer hayvanlar gereği gibi bakılamıyorsa, Hanefi ve Şâfiî hukukuna göre, bu hayvanları bakmaya gücü olanlara satmak zorundadırlar. Sokakta yaşayan hayvanların bakımı ve gıdalarını temin için gerekli önlemler de devlet tarafından alınmalıdır.

Yavrularını sütle besleyen hayvanların sütünün tamamı sağılamaz. Yavrunun içmesi için bir miktar süt annenin memesinde bırakılmalıdır. Arı kovanlarını tam boşaltmak haramdır. Arının beslenmesi için bir miktar balın petekte bırakılması gerekir. Yük hayvanlarına aşırı yük yüklemek yasaktır. Bakıcıların bu hayvanlara eziyet etmemeleri gerekir. Devlet bunları kontrol etmekle yükümlüdür. Peygamberimiz zamanında, sahibini Peygambere şikayet eden develer vardı. Peygamberimiz deve sahibine bu şikayetleri iletmiş ve yarın ahirette bu hayvanın kendisinden hakkını alacağını bildirmiştir.

 

Ahlâklı Olmak

İslam alimleri arasında, devlet yönetiminin ahlaklılık temelinde nasıl sürdürüleceği düşüncesi yer almıştır. İyi ve adil bir yönetim için yöneticinin ahlaklı olması tek çıkar yol olarak görülmüştür. Bunun içinde yöneticilerin ahlaki açıdan denetim altına alınması için çalışılmıştır.

İslam devletinde ahlaklı olmak, sorumluluk duygusunun, doğruluk ilkesinin çerçevesinde eylemle gerçekleştirilmesi olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle, sorumluluk, doğruluk ve iyilik ilkeleri ile gerçekleşen her türlü düşünce ve hareket ahlaklı olmanın içeriğini oluşturmuştur.

Aslında bu konu eski Yunan döneminden beri söz konusu edilmiştir. Platona göre, devlet yönetiminde iyi işlerin olması, bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk değerlerinin bir arada olması ile mümkündür. Ona göre bilge olmak ahlaklı olmanın temelidir. Çünkü doğruyu bilen kişinin hata yapmayacağı kabul edilmiştir. Ancak Platon ve diğer filozoflar olaya İslam'ın anlayışı ile bakmamışlardır. Çünkü insanın nefsinin yapısından haberleri yoktur. İnsan nefsinin nasıl bir yapıda olduğunu ancak İslam tam olarak açıklamıştır. Filozofların bütün ahlakçı teorileri hiçbir zaman tam istenilen sonucu vermemiştir. Hatta bazıları devlet başkanlarının her zaman iyi olmamalarının da gerekli olduğunu düşünmüşlerdir.

İslam siyaset anlayışında devlet yönetiminin ahlaklı olması, orta yolda olması, davranışında adil olması ve haddi aşmaktan kaçınması, gereksiz işlerden uzaklaşması, ifrat ve tefriti terk etmesi olarak tanımlanmıştır.

İbn Haldun’a göre, ahlak insanların bir davranış sistemidir. Devlet düzeninin temelinde de ahlaklılığın yer alması gerekir. Ona göre, din devlet için gerekli olmasa da toplumun varlığının devamı için ahlak gereklidir. Ancak toplumlardaki gelişme, kültürlerdeki ilerleme ve medenî yükselme en üst seviyeye ulaşınca, beraberinde bazı olumsuzluklar da meydana gelir. Özellikle şehirlerde bozulma ve soysuzlaşma görülür. Kurnazlık, sahtekarlık, iki yüzlülük, hile ve benzerleri gibi ahlaki bozulmalar ortaya çıkar. Bunun sonunda toplumlar ahlaki açıdan çöküntü içine girerler. Bu da toplumda çözülmelere sebep olur.

İslam siyaset anlayışında ahlaklı olma bir erdemdir. Erdemli olmak hareketlerde orta yolu seçmekle aynıdır. Yöneticinin ahlaklı olması, hem devlet yönetiminin, hem de toplumun davranışlarının ahlaklı olmasına neden olur. Eğer yönetici ahlaklı değilse adaletsizlik, bilgisizlik, haksızlıklar ortaya çıkar. Bu nedenle  yöneticilerin ahlaklı olarak “orta yolda” olmaları gerekir. Yöneticiler davranışlarında aşırılıklardan kaçınmalıdır. Bilgili, adaletli, azimli, cesur, şefkatli ve himmetli olmalıdır. Yönetici bu ahlaka sahip olmazsa, bu durum yönettiği topluma da yansır. Bu nedenle “Halk hükümdarın dini üzerindedir” denilmiştir.

Yani yönetici iyi ise toplumda işler de iyi gider. Eğer yönetici kötü ise toplumda işler de kötü gider. Yönetim ve halk ahlaki değerleri terk edince, toplumda sorunlar ve haksızlıklar artar, ekonomi bozulur. Bu ise devletteki yıkılma demektir. Bunu önlemenin tek yolu, yöneticinin ahlaklı, bilgi ve ilim sahibi olmasıdır. Bundan dolayı İslami siyaset anlayışları ile ilgili kitaplarda, yönetim şekli değil siyaset ahlakı öncelikle önerilmiştir. Siyaset ahlakı yöneticinin nasıl davranması gerektiğini gösteren ahlaktır. Bu eserlerde çoğunlukla siyasi ahlaka uymayan yöneticilerin dünyada kötü bir isim de anılacakları, ahirette ise cehennem ile cezalandıracakları dile getirilmiştir.

 

Sonuç

Son dönemlerde İslam toplumlarında yeni yetişen aydınların büyük bir kısmı İslam'a peşin hükümlerle yaklaşmaktadır. Onlar İslam'da bir yanlışlık veya eksiklik bulma çabasına girişmişlerdir. Bunun sonunda birçok yanlışlıklara sürüklenmektedirler. Kur'an'ın bazı konulara doğrudan açıklık getirmemesi ve haklarında açıklamada bulunulmayan konular olması, Kur'an’da konulan kurallarla toplum yönetilemez fikri ortaya atılmıştır. Seküler dünyanın desteklediği bu yanlış görüşler maalesef toplumda çok taraftar kazanmıştır. Seküler dünyanın buradaki amacı yerli aydınlardan farklıdır. Çünkü batının seküler dünyası esas olarak İslam'ı kötülemek ve Müslümanların kafalarından İslam'ı silmeyi amaçlamaktadır. yerli aydınlarımız ise batının bu kandırmacı propagandalarına kanarak, İslam’ın ülkelerin kalkınmasına ve gelişmesine mani olduğunu kanaatine ulaşmıştır. Bu sonuca gelmek için batılı misyonerler ve oryantalistler iki asırdır uğraştılar. Sonunda kısmen de olsa istediklerini elde ettiler.

Ancak İslam Devleti konusunda yeni yeni araştırmalar yapılmaktadır. Bu araştırmalar batı ve onun hayranı olan aydınların iddialarının yanlış olduğunu ispat etmektedir. Zamanla bu çalışmaların artacağını ve İslam'ın gerçek devlet anlayışının insanların önüne serileceğini bekliyoruz.

Mehmet Niyazi, “İslam Devlet Felsefesi” adlı kitabında şunları ifade etmektedir:

“İslam'ın temel kaynaklarında amme müesseselerine dair bir kaide yoktur. Cihanşümul bir din olan İslamiyet'in bir millete ve bir çağa hitap etmediğinden, her kültür ve her çağın ihtiyaçları farklı olacağından, herhangi bir müessese vaaz etmemesi amme hukukuna dair kaide getirmemesi veya çok az getirmesi gayet normaldir. İslam devletleri dışarıdan müessese, dolayısıyla amme hukukuna dair kurallar almıştır. Ama bunların İslam'ın devlet telakkisiyle çelişkili olmamasına dikkat edilmiştir. İddia edildiği gibi İslam hukukunun hayatın ihtiyaçlarına cevap vermemesinden dolayı örfi hukuk dolmuş değildir. Mesela Hz. Peygamberin veya ilk halifelerin tayin ettikleri valilere, “Kur'an ve sünnete uyunuz. Eğer bir meselenin çözümünü onlar da bulamazsanız, adaletten ayrılmayarak kendi ölçülerinize göre çözünüz” şeklinde emirler verdiklerini biliyoruz. Bu emirlerin ve İslam'la çatışmayan mahalli geleneklerin de hukukun kaynağı sayılmaları örfî hukukun, İslam hukukunun mantığında olduğunu göstermektedir.”

Tarihte var olmuş İslam devletlerinin hepsi dört başı mamur değildi. Ancak şartların bunda etkisi çoktur. İslam dini insanlara ideali, olması gerekeni göstermektedir. Ancak hatalı kulun devlet yönetimi sonucu, toplumda olumsuzlukların olması kaçınılmazdır. Ayrıca İslam ülkeleri birçok savaş ve saldırıların etkisiyle senelerce mağduriyet yaşamıştır. Bunun sonunda da İslam dünyasının yaralar alması kaçınılmazdı. Haçlı Seferleri İslam dünyasını kendi içine kapanmaya zorlamıştır. Moğol istilası ise Müslümanlara çok zarar vermiştir. Bu ortamda kurulan ve İslam Devleti olan Osmanlı Devleti bütün dünyaya göz kamaştırıcı bir etkisi olmuştur. Bu Türk milletinin yüz yıllara uzanan devlet tecrübesinden ve yöneticilerin ihlaslı Müslüman olmalarından ileri gelmiştir.

Ancak İslam'a göre Allah'tan başka hiçbir şey ebedi ve ezeli değildir. Medeniyetler de mahluk olduklarından fanidirler. Onlar da bir yükselişten sonra gerileyeceklerdir. Bunun nedeni fiillerin içinde insanın olmasıdır. İnsan nefsinin daima iyi şeyler üretmediğini biliyoruz. Saptırıcı özellikleri devletlerin ve medeniyetlerin de çökmelerine neden olabilmektedir.

Günümüzde batının seküler devletleri insanlara en uygun devlet modeli olarak gösterilmektedir. Ancak batının seküler devlet modelinin insanlığın bütün sorunlarına çare üretmediği aşikardır. Bunun sonunda insanların tekrar İslam düşüncesine yükselecek ve insanlık çözümü onda bulmaya çalışacaktır. Bu süreler kısa değildir, asırlar sürmektedir. Ancak insanların bin yılının Allah'ın indinde bir gün gibi olduğunu unutmamalıyız. Ümidimiz ve duamız birgün İslam ruhunun tekrar dünyaya hakim olmasıdır. Buna doğru giden birçok emareler de zamanla gerçekleşmektedir.

 

Kaynaklar

“Büyük İslam İlmihali”, Ö. Nasuhi Bilmen, Semerkant Yayınları, İstanbul, 2014

“İslam Devleti”, Takiyyuddîn en-Nebhânî, Köklü Değişim Yayıncılık, Ankara, 2019

“İslam Devlet Felsefesi”, Mehmed Niyazi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2018

“İslam'da İçtimai Nizam”, Takiyyuddîn en-Nebhânî, Köklü Değişim Yayıncılık, Ankara, 2018

“İslam Hukuk Felsefesi”, Allâl El-Fâsî, Mana Yayınları, İstanbul, 2014

“İslam ve Siyaset”, Ümit Aktaş, Mana Yayınları, İstanbul, 2019

“İslam Siyaset Düşüncesinin Kavramsal Temelleri”, Özlem Bağdatlı, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2018

“İslam'da Yönetim Sistemi”, Abdullah El Arabi, Şura Yayınları, İstanbul, 1991

“Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim”, H. Basri Çantay, Risale Yayınları, İstanbul, 2014

 “Yönetim Sırları”, İmam Gazâlî, Çelik Yayınevi, İstanbul, 2020

 

Yorum ve Eleştirileriniz için :  oryanmh@gmail.com

Ana Sayfa         Makaleler

 

İslâm Devletinin Temel İlkeleri 2

Yayınlanma Tarihi : 21.01.2023