|
İnsanlığın tarihi ilk Peygamberle başlar. Allah Teâlâ’nın ilk gönderdiği Peygamber ve ilk insan Adem (as) dır. O'na gelen ilk kanunlara da “suhuf” denir. Bu kanunların yapıcısı Allah'tır. Tatbikatçısı ise Peygamber ve O'nun ümmetidir. Yeryüzünü güzel bir saray şeklinde inşa eden Allah Teâlâ elbette burada oturacakların sosyal ve fiziki şartlarını da temin etmiştir. İnsanların, insanca ve gerçeğe uygun bir şekilde yaşayabilmeleri için onlara temel kurallarını göndermiştir. Bu temel kurallar, Anayasa hükmünü taşımıştır. Bu anayasaya dayanarak Peygamberler ve onların ümmeti içindeki âlimler ceza kanunu, medenî kanun gibi kollarda hukuk nizamını geliştirmişlerdir. İslam Hukuku Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas usulleri ile gelişirken, hukuk alemine birtakım yenilikler getirmiş ve bu suretle hukuk ilmine hizmetlerde bulunmuştur. Bunlara örnek olarak şunları söyleyebiliriz: 1) Hukuk tarihinde ilk yazılı anayasa Hz. Peygamber (sav) tarafından tanzim edilmiştir. Bu anayasa 52 madde halinde Hicretin birinci yılında hazırlanmıştır. 2) Siyasetten tamamen ayrı bir şekilde Harp ve Sulh hukuku, yani devletlerin umumi ve hususi hukuku Müslümanlar tarafından tespit ve tanzim edilmiştir. İmam Muhammed Eş-Şeybânî'nin es-Siyerü’l-Kebîr adlı eseri bu hukuk dalının en eski örneğidir. 3) Hukuk felsefesini hukuk dünyasına İslam hukukçuları kazandırmıştır. Bu konuda İmam Şâfiî er-Risâle adlı kitabı yazmıştır Bu ilk fıkıh usul kitabıdır. Fıkıh usulu bir yönüyle hukuk felsefesi demektir. 4) Müslümanların hukuk ilmine diğer bir sahada iştirakleri, hukukta “niyyet” müessesesine yer vermiş olmalarıdır. (Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü) Peygamberimizin risaletle görevlendirildiği günden bugüne kadar İslâm fıkhının tarihî gelişimini çeşitli devirlere ayırmak mümkündür. Bu devirler şunlardır: 1)Hz. Peygamber (sav)’in Devri (Vahiy Devri) 2) Sahabe Devri 3) Tâbiûn Devri 4) Büyük Müctehid İmamlar Devri 5) Taklid Devri 6) Duraklama Devri 7) Kanunlaştırma Devri
Hz. Muhammed (sav)’in Devri Kur’an Hz. Muhammed'e (sav) 22 yıl, 2 ay, 22 günde peyderpey nazil olmuştur. İlk âyetleri Resûlüllah'ın tefekkür ve ibadet için gitmeyi itiyat haline getirdiği Hıra mağarasında doğumunun 41. yılı Ramazan ayının 17. gecesi indi. İnen ilk ayet “Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbın nihayetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti.» (Alâk, 96/1-5) Son âyeti ise doğumunun 63. ve H. 10. yılı Zilhicce'nin 9. Haccı Ekber günü indi: “...Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizde nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyeti beğendim.” (Maide, 5/3) Kur'ân-ı Kerim'in inişinin tamamlandığı gün ise bu konuda Taberî, Maide sûresinin 3. âyetinin tefsirinde İslâm âlimleri ayette bahis konusu günün, Veda haccına ait arafe günü olduğunu, o günden sonra helâl, haram ve farzlara ilişkin herhangi bir âyetin inmediğini ve Resûlüllah'ın ondan sonra ancak 81 gün yaşadığını beyan ettiklerini yazar ve bu durumu İbn-i Abbas, Sediy ve İbn-i Cüreyc'den rivayet eder. Nisaburî de tefsirinde, İbn-i Abbas'in, yanında bir Yahudi bulunurken bu âyeti okuyunca Yahudi: “Eğer bu âyet bize nazil olmuş olsaydı, iniş gününü bayram kılardık” dediğini ve bunun üzerine Yahudiye cevaben: “Bu âyet cumaya rastlayan arefe günü indiği için o gün İslâm alemince iki bayram kadar değerlidir.” dediğini rivayet eder. Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerim tedricî olarak inmiştir. Müşrikler tedricî inişine karşı neden toptan inmedi diye itirazda bulundular. Kur'ân bu itirazı ve cevabını şu âyetlerde zikreder: “O küfredenler (şöyle) dedi(Ier) : “O'na Kur'ân bir hamlede, toplu bir halde indirilmeli değil miydi?” Biz Onu senin kalbine iyice yerleştirmek için (yaptık) Onu (çok güzel bir nizam ile) âyet âyet ayırdık (ve aheste aheste bildirdik).” (Furkan, 25/32) Kur'ân-i Kerim'in özellik bakımından değişik iki sürede indiği bilinmektedir. Mekke Devri (600-622): Peygamberimizin doğumunun 40. yılı Ramazan ayının 17. gününden 54. yılı RebiuI'Evvel ayının ilk günlerine kadar. Toplam: 12 yıl, 5 ay, 13 gündür. Bu devirde inen âyetlere Mekkî denir. Bu devrede vahiy daha ziyade itikat ve ahlak konularında iniyordu. Bu devrede fıkıhla ilgili hükümler az miktarda vaaz edildi. İbadetlerle ilgili hükümlerin bir kısmı da bu devirde tebliğ edildi. Nikah, talak, zihar ve yemin konularında bu devrede birtakım hükümler konuldu. Mekke devri sonlarına doğru Hz. Peygamberin Medinelerle Akabe'de yaptığı biatlarda zina, hırsızlık, öldürme gibi hususlarla ilgili hükümlerin yer aldığını görüyoruz. Miraç'ta bir takım fıkıh hükümlerin konulduğunu İsra suresinden öğrenmek mümkündür. Medine Devri (622-632): Onun doğumunun 54. yılı Rebîul'Evvel başlangıcından 63. yılı Zil-Hicce'nin 9. gününe kadar. Toplam : 9 yıl, 9 ay ve 9 gündür. Bu devirde inen âyetlere Medenî denir. Hz. Peygamber Medine'ye hicret eder etmez İslam devletini kurdu bu devlet için vaaz ettiği 52 maddelik anayasada Müslüman ve gayrimüslim vatandaşların adli, siyasi, mali ve benzeri sahalarda takip edecekleri hareket tarzını gösterdi. Bu devirde bir hükmü gerektiren bir hadise, bir problem, bir soru olduğu zaman ya onların hükümlerini açıklamak üzere bir ayet iniyordu veya onların hükümleri Peygamber tarafından açıklanıyordu. Bazen herhangi bir sebep olmadan da bir ayet iniyordu veya Peygamber açıklamalarda bulunuyordu. Bu devrede fıkhın kaynakları Kur'an ve Sünnet idi. Kur'an’da Medine'de bir taraftan ibadet ile ilgili diğer taraftan muamelat ve ukubat ile ilgili hükümler konuluyordu. Bazı alimlere göre Kur'an'da ibadetler de dahil olmak üzere 500 kadar ahkamla ilgili ayet bulunmaktadır. Ahkam ayetlerinin konuları itibariyle adetleri şöyledir: aile hukukuna ait olan 70, muamele ve akitlere ait 70, ceza hukukuna ait 30, muhakeme usulüne ait 13, hükümet nizamına ait 10, Harp ve Sulh Hukukuna ait 22, maliye hukukuna ait 10. Hz. Muhammed (sav) ümmî idi. Okuma yazma bilmediği şu ayetle sabittir : “Sen bundan evvel hiçbir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı bâtıl söyleyenler elbette şüphelenir(ler)di.” (Ankebut, 29/48) Resûllullah ayetleri melekten hıfzederek aldığı zaman insanlara tebliğ eder ve ayrıca kâtiplerine dikte ederek hurma dallarına, düz taşlara ve deri parçalarına yazdırırdı. Kur'ân-ı Kerim'den inen ayetler vahiy kâtipleri tarafından yazıldıktan sonra Peygamberin evine konulurdu. Yazıcılar kendileri için de birer suret alıkoyarlardı. Ayetlerin hangi surenin neresine yazılacağı hususu Peygamber tarafından tespit edilirdi. Gerek surelerin ve gerekse ayetlerin sıralanışının tevkifi oluşu yani Peygamberin emriyle tertibi konusunda âlimler ittifak halindedirler. Ahkâm ile ilgili ve teşrii denilen ayetler genellikle İslâm toplumunda vuku bulan olaylara cevap olarak Peygambere inerdi. Bu olaylar esbabı nüzul olarak adlandırılırdı. Birçok müfessirler bu olaylara önem vererek buna dair kitaplar yazdılar ve Kur'ân-ı Kerim'in yüce manasının anlaşılmasına bu olayları temel kıldılar. Bazen de müminler tarafından Resûlüllah'a sorulan sorulara cevap olmak üzere inerdi. Bu iki durum dışında teşrii ayetlerin inmesi nadirdir. Mekkî ayetler umumiyetle kısa, Medenî ayetler ise uzundur. Medenî surelerin toplamı Kur'ân-ı Kerim'in 11/30 unu teşkil eder. Bu surelerdeki ayetlerin sayısı ise 456 adet olup, toplam ayetlerin 1/4 ünden biraz fazladır. Buradan Medenî ayetlerin daha uzun olduğu anlaşılır. Mekkî ayetler İslâmiyetin ilk amacı durumunda olan; Tevhid, Cenab-ı Allah'ın varlığını ispatlayan deliller, azabından korkutma, âhiret gününün vasıflandırılması ve korkunç durumları ile nimetleri ve Peygamberin, ikmali için gönderildiği güzel ahlâka teşvik konularını işler. Ayrıca geçmiş peygamberlere muhalefet eden muasır milletlerin uğramış oldukları vahim akıbetleri ibret verici dersler mahiyetinde zikreder. Ahkâmla ilgili ayetlerin çoğu Medenîdir.
Kur'ân'ın Teşri Temeli Kur'ân insanların durumunu ıslah için indirildiğini ilân etmiştir. Bunun için pek çok emirler ve yasaklar taşımaktadır. “...O, kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülüklerden nehy ediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor…” (Araf, 7/157) Teşri'de üç prensibe riayet edilmiştir: ● Güçlüğün olmaması, ● Tekliflerin az kılınması, ● Teşri'de tedriç. Sünnet, Kur'ân'ın şerhi durumundadır. Kapalısını açar, kayıtsızını kayıtlar, müşkilini (Peygamberden başkasınca çözümü güç olanı) de yorumlardı. Kur'ân'ın açık veya kapalı olarak delâlet ettiği hususlardan başka ve onlardan ayrı düşecek hiçbir şey sünnette yoktur. Kur'ân, sünnette bulunan hükümlere çeşitli yönlerden delâlet eder. “...Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasak etti ise ondan da sakının...” (Haşr, 59/7) Namaz, zekât ve bunlara benzer birçok meselelere ait hükümler Kur'ân'da gayet mücmel (kısaca) zikredilmiştir. Bu meselelerin şartlan, rükünleri, manileri, sebepleri, keyfiyetleri ve saire hususları Kur'ân'ın beyanı durumunda olan hadislerle sabittir. Böylece, sünnette beyan edilen hususlara Kur'ân özetle delâlet etmiş olur. Kur'an ayetlerinin inmediği zamanlarda da Hz. Peygamber (sav) teşri faaliyette bulunuyordu. Sünnetin teşrideki yeri bazen Kur'an'ı teyit etmek bazen mücmellerini bazen de Kur'an'ın sessiz kaldığı yerlerde doğrudan doğruya hüküm koymaktır. Bazı alimlere göre 4000 kadar hüküm ifade eden hadis rivayet edilmiştir. Hadis kitaplarının ahkam, kısas, büyü ve benzeri bölümleri ahkam hadislerini ihtiva etmektedir. Bazı alimlere göre Peygamber nadiren de olsa içtihat ile hükmediyordu. Ancak içtihadında hata bulunacak olursa Cenab-ı Hak onun hatasını vahiy yoluyla düzeltiyordu. Nitekim Bedir esirleri hakkında Peygamberimiz ashabıyla istişarede bulunmuştu. Sahabilerden bazıları esirlerin kayısız şartsız serbest bırakılmalarını, bazıları hepsinin öldürülmesini, bazıları da fidye karşılığında salı verilmelerini teklif etmişlerdi. Hz. Peygamber (sav) fidye mukabilinde salıvermelerini teklif edenlerin görüşüne katıldı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak savaş devam ettiği müddet zarfında esirlerin salıverilmesinin doğru olmadığını vahiyle bildirdi (Enfal, 8/67). Tedric Kur'an ayetleri bir defada değil ihtiyaç oldukça parça parça inmiştir. Sünnette de bir defada değil ihtiyaç duyuldukça ve zaman gelince söylenmiştir. Çünkü hükümlerin yeri ve zamanı geldikçe konulmaları insanların onları daha iyi tanımalarını, öğrenmelerini ve sindirerek kabul etmelerini temin eder. İslami hükümler bir anda değil peygamberliğin başlangıcından Peygamberimizin vefatına kadar geçen devrede peyderpey ihtiyaç duyuldukça konulmuştur. Bu devirde hükümler insanların nefislerine ağır gelmeyecek şekilde azar azar konulmuştur. Mesela namaz ilk önce kuşluk ve akşam vakitlerinde kılınıyordu. Sonra bu 5 vakitte çıkarıldı. Zekatın önceleri belirli bir sınırı yoktu. Her Müslüman istediği kadar veriyordu. Sonradan zekat için belirli sınırlar tayin edildi. Şarap bir anda değil tedrici bir surette yasaklandı. Aynı şekilde hükümler önceleri genel mahiyette idi. Sonradan genel mahiyette olan hükümleri açıklayıcı kaideler kondu. Mesela Bey’ (Alış-veriş) ölçüleri genel mahiyette serbest bırakılmıştı. Ancak sonradan hangi malların alım satımı ve ne şekilde alınıp satılacağı hususunda bazı kayıtlar getirildi. Kolaylık İslam'da kolaylık murat edildiği için birtakım ruhsatlar konulmuştur. Bu rushatlarla din kolaylaştırılmıştır. Örneğin soğuk havalarda mesh giyilmesi bu amaçladır. Seferi olunca farz namazlarının 2 rekat kılınması bu bağlamdadır. “Onlardan güç olan bir şeyin yapılmasını istemez. Bu konuda Allah size kolaylık verir, size güçlük istemez.” (Bakara, 2/185) “Din işlerinde üzerinize hiçbir güçlük de yüklenmedi.” (Hac, 22/78) “Kolaylaştırın güçleştirmeyin, sevdirin nefret ettirmeyin” (Hadis) Nesih İslam alimlerinin çoğunluğuna göre nesih hadisesi Peygamber devrine mahsustur. Ondan sonra Nesih hadisesi cereyan etmez. Nesih sebep ve hikmeti fert ve cemaat yararlarına riayet, güçlük ve darlığı mükelleflerden kaldırmak, yumuşaklık ve tezlik yolunu tutmaktır. Çünkü eskiden beri bir alışkanlığı olan cemiyette yepyeni bir sistemi yerleştirmek ancak bu usulle mümkündür.
Sahabe Devri Bu devreye Hülefa-i Râşidin Devri, fıkhın gelişme çağı da denir. Bu devir Hazreti Peygamber (sav)’in vefatıyla başlar. Hicri 40 senesine kadar devam eder. Hz. Peygamber vefat edince ilahi teşvik sona ermiştir. Hz. Peygamber sahabelerine “Size iki şey bırakıyorum, ikisine sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız: Kur'an ve nebinin sünneti” buyurmuştur. Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) zamanlarında ilim şurası vardı. Hz. Ebubekir kendisine bir mesele arz edilince ilk önce Kur'an'a bakıyordu. Kur'an'da hükmünü bulamadığı mesele için hadislere başvuruyordu. Meselenin çözümünü sünnette de bulamayınca alim sahabeleri topluyor, o mesele hakkında onların görüşlerini alıyordu. Bu arada sahabelerin ittifakla kabul ettiği görüşü benimsiyordu. Sahabelerin ittifakla kabul ettikleri görüş icmadır. İhtilaf olduğu durumlarda ise kendisine göre en doğru olan görüşü benimsiyordu. Halife bizzat kendisi de ferdi içtihadda bulunuyordu. Bu devrede içtihat için Re’y veya ictihâdü’r-re’y tabiri kullanılıyordu. Buna göre bu devrede fıkhın dört kaynağı vardı: 1)Kur'an, 2)Sünnet, 3)İcma, 4)Rey, İçtihâd. Sahabeler Kur'an ve sünnette hükmünü bulamadıkları meseleler için istişarede bulunuyorlardı. Onlar bazen bir meselede fikir birliğine varıyorlardı ve ittifaklarına icma adı veriliyordu. Bazen de bir konuda görüş birliği sağlanamıyordu. Her sahabenin o konuda fikri başka oluyordu. Bu devirde reyin mahiyeti şöyleydi: kitap ve sünnette hükmü açıklanmayan meselelerin hükümlerini nasların ışığı altında çıkarmaktır. Bu devirde reyin sahası kıyastan daha genişti. Daha sonraki devirlerde bazen kıyas, bazen maslahat-ı mürsele, bazen sedd-i zerâyi veya başka usulleri Rey adı altında uygulamışlardır. Bu devirde cereyan eden siyasî olayların özeti: Resûlüîlah'ın vefatı üzerine Hz. Ebu Bekr, halife seçiliyor. Bu esnada yer yer irtidat vak'alan görülüyordu. Ancak, halife Ebu Bekr'in azmi ve Ensar ile Muhacirinin kalbinde bulunan iman kuvveti İslâm devlet otoritesinin muhafazası için en iyi ilâç idi. Nitekim; halife, kurduğu ordu ile İslâm âleminin birliğini ve devletin otoritesini sağlamlaştırarak; Peygamberimiz devrindeki huzur ve asayişi iade ettikten sonra İslâm davetinin neşri için askerî birlikler sevketti. Bizans ve Sasanî ülkelerinde yapılan savaşların henüz neticesi alınmadan Hz. Ebu Bekir, vefat ediyor onun yerine geçen Hz. Ömer'in eliyle fütuhat neticesi alınıyor. Müslümanlar, doğuda Bizans Ülkesinin çoğunu zaptederek; Ceyhun nehrine kadar ilerliyor, kuzey cephesinde de Suriye ve Ermenistan şehirlerine hakim oluyorlardı. Batı'da ise Mısır'ın İslâm ülkesine katıldığı görülüyordu. Hz. Ömer devrinde Fustat (eski Mısır), Küfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kuruluyor ve aralarında birçok sahâbînin bulunduğu binlerce Müslüman bu merkezlerde yerleşiyordu. Diğer taraftan Arap olmayan birçok topluluklar İslâm dinine guruplar halinde katılıyordu. Hz. Osman devrinde de doğuda ve batıda fütuhat devam ediyor. Ancak, bilindiği gibi, Hz. Osman'ın şehadeti olayı, İslam fütuhatını frenlediği gibi, Müslümanların birlik ve beraberliğine de gölge düşürdü. O güne kadar tek merkez (Medine) den idare edilen İslâm âlemi (Şam) ve (Küfe) olmak üzere iki merkezden idare edilmeye başlandı. İlâhî takdirin hazîn bir tecellisi olarak Müslümanlar arasında Sıffîn savaşı vuku buldu. Sahabeler arasında cereyan eden olayların içtihada dayandığı ve herhangi bir tarafın aleyhinde bir söz söylemenin vebali mucip olduğu hususunda ehli sünnet mezhepleri ittifak etmişlerdir. (Muhammed el-Hudarî, İslam Hukuku Tarihi) Yahudiler ve Müslümanlar arasına sokulan münafıklar, Peygamberimizin devrinden beri Müslümanları içten yıkmak için gizli ve aşikâr zararlı faaliyetlerden geri kalmadıkları gibi, bu olaylardan istifade ederek Müslümanların üç siyasî guruba ayrılmasında da etkili olmuşlardır. Bu devrin nihayetinde teşekkül eden guruplar : 1) Cumhur (Ehl-i sünnet), 2) Şiîler, 3) Haricîler (Havaric) Peygamber, vefat ettiği zaman Kur'ân bir mushaf halinde cem edilmemişti. Fakat, vahiy kâtipleri tarafından yazılıp Peygamberin hâne-i saadetlerinde muhafaza edilen sahifeler halinde, keza; vahiy kâtiplerinin kendileri için alıkoydukları nüshalar halinde hıfzedildiği gibi, birçok Müslüman tarafından tamamı ezbere biliniyordu. Ayrıca binlerce Müslüman Kur'ân'i kısmen ezberlemiş vaziyette idiler. Hz. Ebu Bekir devrinde vuku bulan Yemame harbinde birçok hafızın şehid olması üzerine endişe etmeye başlayan halife, Kur'ân'ı bir mushaf halinde toplatma lüzumunu duydu. Bu iş için Zeyd ibni Sabit görevlendirdi. Kur'ân âyetlerini yazılı olduğu hurma dallarından ve taşlardan, keza hafızlardan toplamaya ve bir araya getirmeye başladı. Bu işi titizlikle gerçekleştirdi. Böylece toplanan mushaf Hz. Ebu Bekir yanında, ondan sonra Hz. Ömer yanında ve ondan sonra da Hz. Ömer'in kızı Hz. Hafsa'nın yanında muhafaza edildi. Üçüncü halife Hz. Osman, İslâm'ın büyük şehirlerinde bu mushafın nüshalarının bulundurulmasını gerekli gördü. Çünkü, Kur'ân'ın tamamını ezberlemiş olan hafızlar etrafa giderek şehirlerde Müslümanlara Kur'ân okutuyorlardı. Bu hafızlar, lehçelerinin değişikliği dolayısıyla bazı Kur'ân harflerinin telaffuzu hakkında az bir ihtilâfa düşüyorlardı. Bu ihtilâf bazı kurranın kendi kırâatlerini üstün tutmasına yol açtı. Bu durum Halife Hz. Osman'a intikal edince ilerde endişe verici bazı durumların çıkması ihtimali karşısında gerekli tedbîri aldı. Bu durum Buharide Enes’ten bir rivayet olarak şöyle anlatılır: “Suriye ve Irak halkı Ermenistan ve Azerbeycan fethi için savaşırlarken Huzeyfe b. el-Yeman, Halife Hz. Osman'ın yanına gelerek, Suriye ve Irak halkının Kur'ân kıraati hususunda ihtilâfa düştüklerini ve bu basit ihtilâfın Yahudiler arasında veya Hıristiyanlar arasında çıkan ihtilâfa benzer bir ihtilâfa dönüşmeden İslâm ümmetine yetişmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Osman, Hz. Hafsa'dan yanındaki Kur'ân nüshasını, çoğaltmak ve tekrar kendisine iade etmek üzere istedi. Hz. Hafsa yanındaki Kur'ân nüshasını halifeye gönderdi. Halife, ashabın ileri gelenlerinden Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd ibnül',As, Abdurrahman b. Haris bin Hişam'a bu mushafın teksir emrini verdi ve Kureyş'ten olan heyetin üç üyesine şu emri verdi: Üçünüz Zeyd bin Sabit ile Kur'ân'ın herhangi bir kelimesinin okunuşunda ihtilâfa düşerseniz onu Kureyş lehçesi ile yazınız. Zira Kur'ân Kureyş lisanı ile inmiştir. Teksir işi tamamlanınca halife asıl nüshayı Hz. Hafsa'ya iade etti ve her mıntıkaya birer nüsha göndererek bu nüshanın dışında kalan toplu veya dağınık sahifelerin yakılmasını istedi. Bu teksir işi hicretin 25. yılında yapıldı. Yazılan nüshaların birer adedini Küfe, Basra, Dımışk (Şam), Mekke ve Medine'ye gönderdi. Kendisi için de bir nüsha ayırdı. (el-Mushaf-el-îmam diye meşhur olan nüsha budur.)” Gönderilen mushaflar, merkez şehirlerin büyük camilerine konuldu. Artık bütün okuyucular ondan okurlar, hafızlar ona müracaat ederdi. Kur'ân'ın bir harfinde dahi ihtilâfa düşme ihtimali, Hz. Osman'ın yaptırdığı bu teksir işi ile ortadan kaldırılmış oldu. Sahabeler Devrinde İçtihad Bu devirde Kitap ve sünnetten şer'î hükümleri çıkarmak işiyle pek uğraşılmıyordu ve geliştirilmesine çalışılmıyordu. Hatta, bir olay çıkmadan veya bir mesele sorulmadan ashab durup dururken herhangi bir konuda görüşlerini açıklamazlardı. Ancak, bir mesele sorulduğu veya bir olay vuku bulduğu zaman ilgili şer'î hükmü Kitap ve sünnetten çıkarmaya çalışırlardı. Bu sebepledir ki; büyük sahabeler devrine ait olup bize intikal eden fetvalar azdır. Onlar fetvalarını Kur'ân ve sünnete dayandırırlardı. Çünkü; Kur'ân, dinin esası ve Müslümanların dayanağı idi. Onların ana dili ile inmişti. Onu gayet açık olarak anlıyorlardı. Ayrıca ayetlerin iniş sebeplerini çok yakından bilirlerdi. Arap olmayanlar da henüz aralarına girmemişti. Sünnete gelince; Sahabeler, rivayetin doğruluğundan emin oldukları hadislere uyma hususunda müttefik idiler. Hz. Ebu Bekir'e bir olay intikal ettiği zaman Kur'ân'a bakardı. Olaya ait şer'î hükmü Kur'ân'da bulunca; onunla hükmederdi. Şayet bulamasaydı sünneti tetkik ederdi. Eğer sünnette hükme mesned olacak bir şey bulursa ona göre hükmederdi. Gerek Kitapda ve gerekse sünnetde çare olacak bir hüküm bulmadığı zaman o mesele hakkında Peygamberin bir hüküm verip vermediğini sahâbîlere sorardı. Bazan, Peygamberin konu hakkında hüküm verdiğini bilenler çıkardı. Sabit olan rivayete göre hükmederdi. Hz. Ömer de aynı usûlü tatbik etti. Kendisine intikal eden bir mesele hakkında Kitap ve sünnetde hüküm, bulamadığı zaman selefi olan Hz. Ebu Bekr'in o mesele hakkında hüküm verip vermediğini soruştururdu. Hz. Ebu Bekr'in verdiği bir hüküm bulunursa; aksi sabit olmadıkça onunla hükmederdi. Hz. Osman ve Hz. Ali de aynı yolu takip ettiler. Daha önce belirttiğimiz gibi hadîslerin sıhhati hususunda hepsi de ihtiyatı ve titizliği bırakmamışlardır. Zaman zaman ashab-ı kirama bazı meseleler ve sorular intikal ediyordu. Çözüm bekleyen bu meseleler hakkında Kitap ve sünnetde bir nass bulamıyorlardı. Bunun üzerine re'y tabir ettikleri kıyas yoluna giderlerdi. Hz. Ebu Bekr de böyle yapardı. Çünkü; böyle bir anda Kitapda bir nass ve ashab yanında bir sünnet bulamayınca ashabı bir araya toplar ve mesele hakkında onlara danışırdı. Görüşleri bir noktada toplandığı zaman o görüşle hükmederdi. Hz. Ömer de aynı şekilde hareket ederdi. Hz. Ömer, Hz. Şüreyh'ı Küfe kadılığına tayin ettiği zaman ona şunu söyledi: «Kur'ân'da apaçık bir hüküm bulmaya bak. Şayet böyle bir hükmü bulursan o konuda kimseye bir şey sorma. Fakat, Kur'ân'da açık bir hüküm bulmadığın bir meselede sünnete ittiba et. Sünnette de bir şey bulamazsan re'yinle ictihad et.» Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eş'arîye yazdığı mektupta şöyle diyordu : “Şer'î hüküm, Kur'ân'a veya sünnete dayanan hükümdür. Kitap ve sünnetde bulunmayan ve kalbinde tereddütlere sebep olan meseleler hakkında zihnini çok dikkatli kullan. Benzer meseleleri ve emsal meseleleri çok iyi tanımaya çalış. Bunları çok yakından bilip tanıdıktan sonra bunlar arasında kıyaslama yap.” Ashab, görüldüğü gibi re'yle hükmetmekle beraber halkın bilmeden dinî konulardan söz söylemeye cesaret etmemeleri ve dinden olmayan şeyleri dine sokmamaları için re'ye dayanmaktan pek hoşlanmazlardı. Bu sebeple ashabın çoğu rastgele re'yi zemmetmiştir. Ancak, zem ettikleri re'y kendilerinin amel ettikleri re'yler olmadığı açıktır. Onların zem ettikleri re'y, Kitap ve sünnete gerçekten dayalı olmayan şahsî kanaate ve nefsâni arzuya müstenid görüştür. Makbul ve övgüye lâyık olan re'y ancak Hz. Ömer'in kadısına yazdığı mektupta belirttiği şartlar dahilinde beyan edilmiş olan hükümlerdir. Çünkü o takdirde verilen hüküm, nassın ruhuna ve gayesine uygun olur. Bununla beraber bu devirde ashabın re'ye müstenid verdikleri fetvalar cİdden çok azdır. Gerek Hz. Ebu Bekir ve gerekse Hz. Ömer, hilâfetleri zamanında şer'î bir hüküm hakkında ashaba danışıp görüşlerini aldıktan sonra varılan hükme bütün Müslümanlar uyarlardı. Dolayısıyle kimsenin muhalefet etmesi bahis konusu olmazdı. Bu şekil re'yin açıklamasına İcma denilmiştir. O devirde müctehid olan ashab sayılabilen zatlar olduğu için onlarla istişare etmek ve görüşlerinin neticesine muttali olmak mümkün olduğu için icma kolayca gerçekleşirdi. Yukarıda belirtilen durum sebebiyle şer'î hükümlerin istinad etliği kaynaklar şunlardı: 1)Kitap, 2) Sünnet, 3) Kıyas (re'y) (Bu kaynak birinci ve ikinci kaynağa dayalıdır.), 4) İcma. Ashabın, vardıkları icma kaynağında kitap veya sünnetin bir nassına veya kıyasa istinad etmiş olmaları zarurîdir, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in, halifelik süresince takip ettikleri prensiplerin bir neticesi olarak bu devirde şer'î hükümlerde çok az ihtilâf görülebiliyor. Çünkü hükümler, ya Kitaptan veya sabit olan sünnetten veyahut istişareden sonra icma'dan çıkarılırdı. Ashabın fetva hususunda gösterdikleri takva önemli bir yer işgal ettiği için ashab dinî soruları yekdiğerine havale ederlerdi. Ashab, kıyas yoluyla vardıkları şer'î hükümleri, şer-i şerife dayandırmazlardı. Dolayısıyle verdikleri fetvaya göre amel etmeyi zorunlu telakki etmezlerdi. Nitekim Hz. Ebu Bekir, re'yle fetva verdiği zaman : “Bu benim re'yimdir. Eğer doğru ise Allah'tandır. Eğer hatalı ise bendendir. Allah'dan af dilerim” derdi. Hz. Ömer'in re'ye müstenid fetvasını yazan kâtibi: “Bu fetva, Allah'ın ve Ömer'in re'yidir.” ibaresini yazınca Hz. Ömer onu azarladı ve şöyle buyurdu : “Bu Ömer'in re'yidir. Eğer doğru ise Allah'dandır, hatalı ise Ömer'dendir.” Aynca dediler ki, “Sünnet, Allah ve Resulünün tayin ettikleri yoldur. Siz insanlar re'y hatasını ümmet için zaruri bir yol kılmayın.”
İçtihad Örnekleri Bu devrede Maslahat, Sedd-i zerâyi esaslarına göre bulunmuş içtihatlardan bazı örnekleri aşağıda ifade ediyoruz. Sahabeler, iyiliği teşvik kötülüğü önleme, amme menfaatini göz önünde bulundurarak hüküm verir, hüküm mesnedlerinin yani illetlerin değişmesi sebebiyle de hükmü değiştirirlerdi. Bazı misaller: 1)Hz. Ömer (ra), mükellefe-i kulûbün zekat hissesini kesti. 2)Hz. Ömer, kıtlık senesinde hırsızlık cezasını uygulamadı. 3)Hz. Ömer'in hilafetine kadar teravih namazı cemaatle kılınmıyordu. Bu devrede farz namazlarınla karışması ihtimali ortadan kalktığı için cemaatle kılınmaya başladı. 4) Hz. Peygamber (sav), kaybolmuş develerin kendi hallerine terk edilmelerini istemişti. Bu tatbikat Hz. Osman (ra)'ın hilafetine kadar devam etti. Hz. Osman insanların ahlaki durumlarındaki değişikliği göz önünde tutarak kaybolmuş develerin satılmasını elde edilen paraların sahiplerinin gelmesine kadar saklanmasını emretti. Hz. Ali (ra) ise kaybolmuş develerin sahiplerinin ortaya çıkmasına kadar hususi olarak yaptırılan ahırlarda saklanmalarını emretti. 5) Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in hilafetinin ilk iki yılına kadar geçen devrede, bir mecliste söylenen üç talâk, bir talâk olarak kabul ediliyordu. Hz. Ömer, boşanmalarda önemli bir ölçüde artış olunca bir tedbir olarak bir mecliste söylenen üç talâkı, üç talâk olarak kabul etti ve böylece boşanmaların azalmasını sağladı. 6) Hz. Ömer devrinde, Şam ve Irak fethedildi. Fetih sonucunda fâtihler fethedilen arazinin menkul ganimetler gibi kendilerine dağıtılmasını istediler. Hz. Ömer bu konuda ashab ile istişarede bulundu. İstişare sonucunda fethedilen arazinin Müslüman fâtihlere dağıtılması uygun bulunmadı. Bu arazilerin eski sahiplerinde kalması, buna mukabil onlardan Harâc vergisi alınması kararlaştırıldı. 7) Hz. Ömer zamanına kadar geçen devrede bir şahsın vermesi gereken diyeti, o şahsın mensup olduğu kabilesi ödüyordu. Hz. Ömer zamanında divan teşkilatı kuruldu. Bundan böyle divan kabile yerine geçti ve akrabanın diyeti gibi mali sorumlulukları, bu divana yüklendi. 8) Kur'an-ı Kerim, ehl-i kitap kadınlarla evlenmeye izin verdiği halde (Maide, 5/6) Hz. Ömer, Medâin valisine gönderdiği bir mektupla bunu men etti ve “…böyle evlilikler devam ederse, Müslüman kadınlar kocasız kalır, bu durum ise onlar için felaket olur.” dedi. 9) Hz. Osman, Mina’da namazı seferi olmasına rağmen iki rekat değil tam kıldı ve “bu yıl anlayışı kıt, bilgisiz kimseler çok; onların bunu görüp namazı devamlı olarak iki rekat olarak kılmalarından korktum.” dedi. 10) Hz. Ömer devrine kadar, zanaatkâr nezdinde onun taksiri olmadan zayi olan eşya ödetilmezken, bundan sonra insanların ahlaki durumlarında değişiklik göz önünde bulundurularak ödettirildi. 11) Hz. Osman, ölüm hastalığında iken karısını boşayan kimsenin talâkını geçersiz saydı ve karıyı mirasçı yaptı. Böylece karıyı mağdur olmaktan korudu, kocanın kötülüğüne mani oldu. 12) Hz. Ömer, iddeti bitmeden bir kadınla evlenen erkeğe, ebedi olarak o kadının nikahını yasakladı. (Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü) Sahabiler önceleri özellikle Medine'de ikamet ettiği halde sonraları çeşitli sebeplerle yeni fethedilen şehirlere gidip yerleşmek mecburiyetinde kalmışlardır. İbni kayyımın da dediği gibi fıkıh, tefsir, hadis gibi İslami ilimler fakih sahabeler vasıtasıyla ülkelere yayılmıştır. Iraklılar İbni Mesud'un, Mekkeliler İbni Abbas'ın, Medineliler Zeyd bin Sabit İbni Ömer, Hazreti Ayşe gibi sahabelerin fetva ve içtihatlarıyla ilimde yüksek mertebeye ulaşmışlardır. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in hilafetleri esnasında sahabeler özellikle Medine şehrinde ikamet ediyorlardı. Sahabeler bir zaruret bulunmadıkça bu şehirden çıkıp yeni fethedilen yerlere gitmiyorlardı. Hatta Hz. Ömer sahabenin Medine'den ayrılmalarını yasaklamıştı. Bu sebeple bu devrede icma kolay bir şekilde vuku buluyordu. Hz. Osman'ın zamanında durum değişti. Hz. Osman sahabelerin Medine'den ayrılmalarına izin verdi. Bunun sonucu sahabeler İslam ülkesinin her tarafına yayıldılar ve büyük şehirlere yerleştiler. Her bölge halkı kendi bölgelerine yerleşen sahabelere özel bir ilgi gösteriyor ve dini konularda onlardan fetva soruyorlardı. Bu arada ilme meraklı genç öğrenciler kendi bölgelerinde bulunan sahabelerin ders halkalarına devam ediyor ve onların görüşlerini öğrenip benimsiyorlardı. Mesela Medineli tabiler İbn Ömer, Mekkeliler İbn Abbas, Kufeliler İbni Mesud, Mısırlılar Abdullah bir Amr’dan fıkıh öğrenmişlerdi. Böylece tâbiiler fıkhı kendi bölgelerinde bulunan sahabelerden öğrenmişler ve hükümleri çıkarmada onların usullerini uygulamışlardı. Tâbiiler hocaları olan sahabeler gibi hüküm istinbatında önce kitaba sonra sünnete başvuruyorlardı. Bu iki kaynakta hükmünü bulamadıkları meseleler için sahabelerin o konuda görüşleri bulunup bulunmadığını araştırıyorlardı. Bu devirde İslam ülkesi çok genişlediğinden ve sahabeler ülkenin her köşesine dağıldıklarından dolayı herhangi bir konudaki icmaları nadiren vuku buluyordu. Bu devirde Hicaz bölgesinde bulunan fakihler, zaruret halinde re’ye başvururken, Irak bölgesinde bulunan fakihler, şartlar icabı çokça rey’e başvuruyorlardı. Şu halde bu devirde fıkhın kaynakları şunlardı: 1)Kitap, 2)Sünnet, 3) İcma, 4)Sahabe kavli ve Fetvalar, 5) Rey’ (içtihâdü’r-Re’y). Teşekkül eden Fıkhi mezhepler bahis konusu edilen sahabelerin fetva ve içtihatlarından son derece istifade etmişlerdir. Bir başka ifadeyle fakih Sahabeler fetva ve içtihatları ile müstakbel fıkıh mezheplerinin tohumlarını atmışlardır. Hiç şüphesiz sahabelerin ikamet ettikleri Medine, Mekke, Küfe, Mısır gibi şehir ve bölgelerin örf, adet ve şartları değişik idi. Fıkhı tatbik edecek sahabeler de insan olmaları sebepleri ile farklı kabiliyet ve düşünce yapısına sahip idiler. Bütün bu sebepler değişik içtihatların ortaya çıkmasına yol açtı. Her sahabi oturduğu şehirde içtihatlarıyla fıkha hizmette bulundu.
Tâbiûn Devri Bu devir, Hicri 40 yılında başlar, yani Emevi Devletinin kuruluşundan başlar, Hicri 132 yılına kadar devam eder. Bu devir, fıkhın gelişme çağıdır. Bu devirde İslâm tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi birçok siyasî olaylar vuku buldu. İslam ülkesi fetihler neticesinde genişledi Müslümanlar fethedilen bölgelerde çeşitli örf, adet, kültür mirasına sahip insanlarla karşı karşıya geldi. Hazreti Osman'ın şehit edilmesi ile başlayan ihtilaflar siyasi birliği sarsmıştır. Bu arada bazı savaşların da meydana geldiği bilinmekledir. Bu olaylar neticesinde Müslümanlar arasında bazı bölünmeler olmuş ve üç fırka ortaya çıkmıştır. 1) Havariç (Hariciler): Bunlar; Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Muâviye'den, ileri sürdükleri bazı sebeplerle hoşlanmazlar. Kendilerinin bazı görüşleri vardır. 2) Şiâ: Bunlar; Hz. Ali'yi ve Ehli Beyti sevmek hususunda ifrat ederler. Kendilerine mahsus bazı görüşleri vardır. Onlar da bir takım kısımlara ayrılırlar. 3) Ehl-i sünnet: Müslümanların ekseriyetini teşkil eden bu cemaat, Havaric ve Şia'nın yolundan gitmemişlerdir. Müslümanların cumhuru Ehl-i Sünnet mezhebine mensuptur. Bunların görüşleri hak olarak bilinir. Bunlara göre ashab arasında vukubulan olaylar içtihada dayalıdır. Bu olaylardan bahsetmek, unutulmuş olan yaraları deşmek olur. Sonradan gelen Müslümanlar bu olaylardan sorumlu değil iken; bunun münakaşasını yapmakla kendilerini sorumluluk altına almış olurlar. Hariciler ile Şia çeşitli sebeplerle Emevilerin hilafetine karşı çıktı. Müslümanların çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i sünnet ise Muaviye'ye biat etti. Bu devrin başlangıcında sahabelerden bazıları hayatta idi. Onlar vefat ettikten sonra tâbiûn nesli onların yerini aldı. Bu devrin sonlarında da (Emevî devleti devrinde) bilinen birçok olaylar ve isyanlar çıkmıştır. Bu isyanlar bastırıldı ise de, Emevî devletinin yıkılması ve yerine Abbasî devletinin kurulması yolundaki çalışmalar gizlice sürdürülmüştür. Bu dönemde çıkan bölünmeler, siyasî olaylar ve isyanlar teşrî faaliyeti üzerinde büyük tesirleri olmuştur. Tâbiûn Devrin Özellikleri 1) Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Müslümanlar siyasî yönden fırkalara ayrıldılar. Gerek Havaric'in ve gerekse Şia'nın kendilerine mahsus bazı temayülleri vardı. Şia, diğer fırkalara mensup Müslümanların sözlerine ve görüşlerine itibar etmezlerdi. Müslümanların kahir ekseriyetini teşkil eden Ehl-i Sünnet ise; ashab arasında hiç bir fark gözetmeksizin hepsinin, rivayeti sahih olmak kaydıyle naklettikleri hadislerini, sözlerini ve re'ylerini kabul ederlerdi. Şiâ ve Havaric'e itibar etmezlerdi. Ne de olsa bunun teşrîde büyük tesiri vardır. 2) Müslümanların âlimleri muhtelif şehirlere dağıldılar. Ashabın bir kısmı büyük şehirlerde yerleşen ashab-i kiramdan feyz alan birçok tâbiîler yetişti. Tâbiînden ileri gelen alimlerin fetva hususunda yetkili oldukları, muasır sahabeler tarafından kabul edildi. Bu şehirlerin her birisinde yerleşen ashab ile onlara arkadaşlık eden ve ilmin zirvesine yükselen tâbiîn, sorulan hususlar hakkında fetva verirlerdi. Eğer Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere bütün Müslümanlarda takdis edilen kutsal merkezler olmasaydı ve ırkı, mezhebi, temayülü ne olursa olsun Mekke’de bulunan Kabe’nin tavafı dini bir vecibe telakki edilmemiş olsaydı yekdiğerinden çok uzak olan büyük şehirlerde oturan alimler arasında bulunması zorunlu irtibat kalmamış olacaktı. 3) İslamiyet süratle etrafa yayıldığı, Müslümanların sayısının çoğaldığı, yeni yeni meseleler çıktığı bu devirde birçok yeni ihtiyaçlar doğuyordu. Doğan ihtiyaçlara dair şer-i hükmün ne olduğu soruluyor, karşılaşılan bir çok problemler hakkında başvurulacak merciler bu devirde henüz vefat etmemiş olan ashab ve onlarla sıkı temasta bulunan tabiinlerin büyükleri idi. Bu nedenle zaman zaman halk bir problemin çözümü için diyar diyar gezerek yetkili zevattan fetva isterlerdi. Keza dini ilimlere aşık olanlar ashabın ve büyük tabiinlerin bulunduğu şehirlere giderek onlardan feyiz almak için haftalarca hatta aylarca yürürlerdi. Gerek kalan sahabe ve gerekse büyük tâbiînin karşılaştıkları yeni meseleler ve problemler müvacahesinde hıfzettikleri hadislerle fetva verirlerdi. Bu hadislerin bir kısmını bizzat Peygamberden diğer bir kısmını büyük sahabiden işitmişlerdi. Bu devrin müftülerinden rivayet edilen hadisler çoktur. Bir kısmından binlerce hadis rivayet edilmektedir. 4) Uydurma hadîsler belirdi. Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer'in korktuğu şey de bu idi. Uydurma hadîs rivayetlerinin çoğu bu devirde bulundu. «Câbir cl-Cafî» namındaki şahıs bu devirde ortaya atılarak yanında elli bin, bazı rivayetlerde yetmiş bin hadîs bulunduğunu ve bunların Hz. Hüseyin'in oğlu Muhammed el-Bakır’dan rivayet ettiğini iddia ediyordu. Uydurma veya ulu orta hadis rivayeti yayılmasına karşı İbn-i Abbas ileri derecede tepki gösteriyordu. Siyasî ihtilâflar ve mezheplerin taassubu yüzünden ifratçi ve cahil mutaassıplar, görüşlerini uydurma bir takım hadîslerle te'yid etmekte kendilerince bir beis görmemişlerdi. Bilindiği gibi o devirde Cumhurun karşısında Şiî ve Haricîler vardı. Gerçekten her zümrede yalancı hadîs ravileri bulunuyordu. Haricîler arasında yalancı hadîs râvîleri nisbeten az idi. Çünkü; onların inanışlarına göre büyük günah işleyenler kâfir olurdu. Peygambere iftira etmek büyük günahların en büyüğü olduğu için buna cesaret edenlere rastlamak kolay değildi. Hadis konusundaki yalancılık cereyanı gelecek devrin hadîs âlimlerini müşkül duruma sokmuştur. Ehl-i hadîsin işini cidden çok zorlaştırmıştır. Hakikî hadisleri, uydurma hadislerden temizleme işinde yüce İslâm âlimleri büyük gayretlerle çalışmışlardır. 5) Bu devrin beşinci özelliği Arap ırkından olmayan birçok İslâm âliminin yetişmesidir. Bilindiği gibi Türkler, İranlılar ve Mısırlılardan birçok kimse İslâmiyete intisab etti. Araplar kendi ırkına mensub olmayan Müslümanlara (Mevalî) derlerdi. Gerek savaşlar dolayısı ile esir olanlar ve gerekse bunların dışında kalan binlerce Müslüman ile Araplar arasında meydana gelen ilişkiler neticesinde Kur'-ân ve sünnet ilmi Arap olmayan Müslümanlar arasında sür'atle yayıldı. İslâmî ilimlerle genel kültür ve özellikle okuma yazma biliminde yaygın alış verişler ve karşılıklı istifadeler büyük rağbet gördü. Araplardan İslâmiyeti kabul eden cemaatta o an için ırkçılık duygusu bulunduğu halde diğer ırklara mensup cemaatlardan çıkan büyük ilim adamlarına hürmet etmek, verdikleri fetvalara boyun eğmek ve onlardan hadîs rivayet etmek zorunluğunu duydular. Bu yüce İslâm âlimleri bütün lslâmî şehirlerde bulunarak bazı sahabeler ve tâbiînlerin büyükleriyle görüşüp, öğrenim ve öğretimde büyük payları oldu. Bir kısmı arasında o kadar sıkı temas ve işbirliği kuruldu ki, bir sahabeden bahsederken yakın arkadaşı olan Mevâlî (Arap olmayan) den bahsetmemek az görülebilirdi. 6) Hadis ve re'y (kıyas) arasında niza çıkması ve her iki delilin yetkili İslâm âlimlerinden birçok taraftar bulması: Daha önce anlattığımız gibi birinci devirde büyük sahâbîler fetvalarında Kitaba istinad ederlerdi. Kitapda mesned bulmayınca sünnete dayanırlardı. Kitap ye sünnette istinad edecekleri bir şey bulmadıkları zaman ise re'yle fetva verirlerdi. Re'y, geniş manasıyla kıyas demektir. Ancak, re'y ile fetva vermek sahasını genişletmeye taraftar değillerdi. Bu nedenle re'yle fetva vermeyi yerdikleri bir vakıadır. İkinci devir gelince bu devrin müftülerinden bir kısmı fetva verirken hadis üzerinde durur ve Kitap ile sünnette bir nass bulmayınca fetva vermekten çekinirdi. Meseleler arasında irtibat ve münasebet kurmak istemezdi. Diğer bir kısım müftüler Kitap ve sünnetle amel etmek hususunda birinci devir müftülerine muhalefet etmeyerek mümkün mertebe fetvalarını bunlara dayandırmakla beraber İslâm teşriînin ruhu, gayesi ve hikmetinin akıl yoluyla bulunabileceği görüşünde idiler. İlâhî kanun maddelerinin hikmet ve maksatlarını tesbit için baş vurulan bir takım kaidelerin varlığını benimserlerdi. Bu usul ve kaidelerin Kitap ve sünnetten anlaşıldığını ve şerîatın bu prensiplere dayandığı kanaatinde oldukları için hakkında nass bulamadıkları meselelerde re'y ile fetva vermekten birinci grup gibi imtina etmezdi. Şer'î hükümlerin vaz'ında öngörülen gayelerin ve nedenlerin bilinmesini ve anlaşılmasını çok arzu ederlerdi. Şeriatın usulüne aykırı buldukları hadîsleri kabul etmezlerdi. Hele o usulü teyid eder mahiyette ellerinde hadis bulununca buna aykırı düşen hadisleri kesinlikle reddederlerdi. Re'y ehli diye tanınan bu ekol'e dahil olanların çoğu Irak'ta idi. Hadîs ehli, re'y ehlini, “Kıyas için bazı hadisleri terk ediyorlar” gerekçesi ile kınıyorlardı. Oysa bu kınama tam doğru değildi. Çünkü, re'y ehlinden kıyası, sabit sünnete tercih eden görülmemektedir. Ancak şöyle durumlar da olabiliyordu. Bir hadis hakkında kendisine hadis rivayet edilmeyen veya rivayet edilen hadisin senedini sağlam görmeyen re'y ehli, re'yle fetva verirdi. Bu durumda verdiği fetva kendisi tarafından bilinmeyen veya bilindiği halde rivayetine güvenmediği veyahut da onun nazarında daha kuvvetli bir delile ters düşen bir sünnete aykırı olurdu. (Muhammed el-Hudarî, İslam Hukuku Tarihi) Yukarıda anlattığımız gibi, Hülefa-i Râşidîn elleri ile Kitabın yazılışı, nüshalarının çoğaltılması ve hıfzı tamamlanmış idi. Artık, Hz. Osman Mushaf'larında yazılı olduğu gibi okunur ve nüshaları çoğaltılırdı. Ashab-ı kiramdan ve Tâbiinden birçok kimse, Kitabın tamamını hıfzetmekle ve okutmakla meşhur olmuştu. Onlardan da sayısız Müslümanlar İslâm şehirlerinde Kur'ân-ı Kerim dersini alıyorlardı. Bu devrin sonlarına doğru şöhret bulan bir kısım kurra, aslında, Kur'ân'ın tamamını hıfzeden ve Kur'ân öğreticiliği yapan deryadan ancak bir damla idi. Sünnet ise; bu devirde çok rivayet edilirdi. Tabiîn âlimlerinden bir gurup kendilerini tamamen hadîs rivayetine vermişlerdi ve başka işlerle meşgul olmazlardı. Buna rağmen hadis tedvini yapılmadı. Hicrî ikinci yüzyılın başlarında Halife Ömer b. Abdülaziz, bu boşluğu ilk fark eden kişi oldu. Bu nedenle devrin Medine valisi Ebu Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'e bir yazılı talimat göndererek, Resûlüllah'ın sünnetini ve hadislerini araştırıp yazmasını istiyor. Bu arada ilim adamlarının birer birer vefat etmesi ve ilmin inkirazı (ortadan kalkması) hususunda duyduğu endişeyi ifade ediyordu. Adı geçen halifenin bahis konusu talimatını imam Malik'in «Muvatta» isimli eserinde, Muhammed b. el-Hasan rivayet etmektedir. Ayrıca, İsfahan şehrinde Ebu Naim, Ömer b. Abdülaziz'den naklen anlattığına göre; kendisi her tarafa mektuplar yazarak Resûlüllah'ın hadislerinin araştırılıp toplattırılmasını istemiştir. Bu devirde sünnetin en büyük hafızlarından olan, Muhammed b. Müslim eş-Şihab ez-Zührî sünnet yazmak ve yazdırmakla mümtaz bir yer işgal etmiştir. Diğer taraftan İbn-i Abbas'ın bir rivayetinden anlaşılıyor ki, Hz. Ali taraftarı olduğunu söyleyen Şia yanında, Hz. Ali'nin fetvalarını ihtiva eden bir kitap vardı. Ancak, bu kitabın sıhhatini İbn-i Abbas kabul etmemiş, çoğunu imha ederek, “Allah'a yemin ederim Ali, böyle fetvalar vermemiştir” dediği sabittir. Tâbiûn Devrinin En Meşhur Müftüleri A) Medine Ehlinden : Hz. Aişe (rah), Abdullah bin Ömer, Ebu Hüreyre, Said bin el-Müseyyeb el-Mahzumî; Urve bin Ziibeyr bin el-Avvâm el-Esedi: B) Mekke Ehlinden : Abdullah bin Abbas bin Abdiilmutlalib, Mücahid bin Cebr Mevlâ bent Mahzum, İkrime Mevlâ İbn Abbas, Ata bin ebi Rabbah Mevlâ Kureyş, Ebuz-ZUbeyr Muhammed b. Müslim Mevlâ Hak'ım. C) Küfe Ehlinden : AI karne bin Kays En-Nahaî, Mesruk bin el-Ecda' El-Hemedam, Übeyde bin Amr ez-Selmarii El-Muradî, El-Esved bin Yezid En-Nahaî, Şüreyh bin et-Hâris et-Kindî. D) Basra Ehlinden : Enes bin Malik eUEnsarı, Ebul-Âliye Raff bin Mihrân er-Riyaht, El-Hasan bin Ebİ'l-Hasan Yesar Mevlâ Zeyd bin Sabit, Ebu'ş-Sasâ Câbir bin Zeyd, Muhammed bin Sîrin Mevlâ Enes bin Mâlik, Muhammed bin Sîrin Mevlâ Enes bin Mâlik. E) Şam (Suriye) Ehlinden : Abdurrahman bin Ganim el-Eş'arî, Ebu tdris el-Hulâıû Âizullah bin Abdullah, Kubeyse bin Züeyb, Mekhûl bin Ebı Müslim,Recâ bin Hayat ei-Kindı, Ömer bin Abdilaziz bin Mervan. F) Mısır Ehlinden : Abdullah bin Amr bin el-As, Ebul-Hayr Mersed bin Abdullah el-Yez.enî, Yezid bin Ebı Habib Mevlâ el-Ezd. G) Yemen Ehlinden: Tavus bin Keysan el-Cündî, Veheb bin Miinebbeh es-Sanâni, Yahya bin Ebi Kesir Mevlâ Tayy. (Muhammed el-Hudarî, İslam Hukuku Tarihi)
Bu Devrin Önemli Olayları Bu devirde, tarihçilerin Havariç (Haricîler) dedikleri bir fırka çıkmıştır. Bütün nüvesini halife Hz. Osman'a karşı ayaklananlar teşkil eder. İsyancılar halifenin idareciliğinin yetersizliğini ve bazı tasarruflarının yersizliğini iddia ederek, önce isyan etmeyi sonra onu öldürmeyi mubah telakki ettiler. Aynı gurup Hz. Osman'ın şehadetinden sonra Hz. Ali'ye biat edince; Hz. Ali ve Hz. Muaviye ile taraftarları arasındaki gerginlik şiddetlendi ve nihayet İslâm âleminin belkemiğini teşkil eden iki tarafın Sıffîn'de savaşmasına yol açtı. Hz. Muaviye ve taraftarları “Hakem” vasıtasıyla mevcut ihtilâfın bertaraf edilmesini teklif edince Haricîler fırkası önce buna rıza gösterdiler, sonra hakemlik meselesinin aleyhinde bulunarak bunun küfür olduğunu, zira Allah'dan başka hakem yoktur; demeye başladılar. Bu söz Haricîlerin şiarı oldu. Haricîler fırkası ile Hz. AIi ve taraftarları arasında da bir sürü müessif olaylar cereyan ederek binlerce kişinin ölümüne yol açan harpler oldu. Bu harpler dolayısıyla Hz. Ali taraftarları bir hayli sarsıldıkları için Hz. Muaviye taraftarlarına karşı zayıf duruma düştü. Netice itibariyle de bilindiği gibi Haricîlerden Abdurrahmım İbn-i Mülcem eliyle Hz. Ali şehîd oldu. O tarihten itibaren İslâm âleminde Hariciler denilen ve bir takım özel görüşleri ve inanışları bulunan bir fırka teşekkül etmiş oldu. O devirde Şiâ fırkası da doğdu. Bu fırkanın görüşüne göre hilâfet Hz. Ali'nin hakkıdır, Resûlüllah'ın vasıyetiyle hak etmiştir. Onlara göre; Hz. Ali'den sonra hilâfet onun çocuklarının hakkıdır. Onlardan bu hakkı alanlar zâlimdir. Bu görüş bir kısım Şiî'leri, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer aleyhine sürükledi. Şiâ fırkası, ittifakla Hz. Hasan'ı ve ondan sonra da Hz. Hüseyin'i imam tanımışlardır. Hz. Hüseyin'in şehadetinden sonra iki fırkaya ayrıldılar. Bunlardan Keysâniye ismiyle meşhur olan fırka Hz. Hüseyin'den sonra Muhammed bin el-Hanefiyye'yİ, Hz. Ali'nin en büyük oğlu olması hasebiyle İmam kabul etmişlerdir. Emevîlere ve Abdullah bin Zübeyr'e karşı ayaklanan Muhtar ibn-i Ebî Ubeyd es-Sakafi, bu İmam uğrunda ayaklandığını ve genel halife olmasını gerçekleştirmeye çalıştığını ileri sürmüştür. Aslında bu ayaklanma dinî değildi. Yukarıda belirltiğimiz gibi, Haricilerin ayaklanması dine dayalı idi. Muhtar'ın ise dünyevî olduğundan dolayı hedefe ulaşmak için yalan söylemekte bir beis görmezlerdi. Keysâniler Muhammed bin El-Hanefiyye'yi beklenen Mehdi olarak tanırlardı. Şiâ'nın diğer bir fırkası da hilâfeti yalnız Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'dan doğan. evlâdına inhisar ettirirlerdi. Dolayısıyle Hz. Hüseyin'den sonra oğlu Ali Zeynel Abidîn'i halife olarak kabul ederlerdi. Zeynel Abidîn bu devrin fıkıhçılarından birisidir. Vefat ettiği zaman el-Bâkır diye tanınan Muhammed ve Zeyd isminde iki oğlu vardı. Bu fırka, kardeşlerden el-Bâkır'ı İmam seçtiler. EI-Bâkır'ın vefatından sonra bu fırka da ikiye ayrıldı. Bir kısmı el-Bâkır'ın kardeşi Zeyd'i halife seçtiler ki bunlara Zeydiye denilir. Diğer bir kısmı el-Bâkır'ın evlâdına imametin intikal ettiğini söyleyerek, el-Bâkir'ın oğlu Ca'fer-İ Sadık'ı seçtiler. (Bunlara da Râfizî denir.) Tâbiûn devrinde fıkıh ihtilafları devam etmiştir: 1)Bu devirde de Kur'an'da bulunan bazı kelimeleri anlamdaki ihtilaflar devam etmiştir. Mesela Kuru’ kelimesini bazı tâbiîler hayız, bazıları ise tuhûr olarak tefsir etmişlerdir 2) Tâbiîlerden bazılarının bir konuda hadisi bilmesi, diğerlerinin o konudaki o hadisi bilmeyişi ihtilafa sebep olmuştur. Çünkü bu devirde de hadisler tamamen tedvin edilmemişti. Veya hadis bilinmekle beraber, o hadisi rivayet edene güvenilmemesi sebebiyle onunla amel edilmiyordu. 3)Tâbiîlerin yetiştiği ülkeler arasındaki örf-âdet, muamelat kaideleri, sosyal, iktisadi konular bakımından farklılıklar vardı. Bu farklılıklar, hukukçuların içtihatlarına tesir etmiştir. Tâbiûn döneminde İslam hukukunun tarihi gelişimi açısından dikkat çeken en önemli özellik, hukuk alanında ekolleşmelerin ortaya çıkmasıdır. Bu ekoller Hicazda Hadis, Irakda Re’y Ekolleridir. Ekoller içerisinde bir ayrıma giderek “mutedil” ve “müfrit” re’y ve hadis taraftarlarından bahsedildiği de görülmektedir. Çoğu yazar ise, Hicaz ve Hadis Ekolleri ile Irak ve Re’y Ekolleri arasında bir yakınlık hatta aynılık görmektedirler. Hicaz müctehidlerinin çoğunu hadis ehli, Irak müctehidlerinin çoğunu re’y ehli içerisinde değerlendirmek mümkündür. Bu re’ycilerin hadisi hiç kullanmadıkları, ya da hadisçilerin asla re’yle ictihad etmedikleri anlamına gelmemektedir. Hadis taraftarlığının Hicaz bölgesinde, re’y taraftarlığının da Irak bölgesinde yoğunlaşmasını açıklayabilmek için şu gerekçeler ileri sürülmüştür: ● Hicaz bölgesinde hadisler ve sahabe fetvalarından oluşan külliyetli miktarda nakle dayalı fıkıh materyali bulunuyordu. Bu da Hicaz bölgesindeki fıkhi faaliyetler için yeterli oluyordu. Irak’ta ise bu yoğunlukta rivayet malzemesi bulunmuyordu. ● Siyasal karışıklıklar sonucu ortaya çıkan kamplaşmanın Irak’ta yoğun bir etkisi vardı. Kimi gruplar kendi ideolojileri doğrultusunda hadis uydurmaktan çekinmiyordu. ● Birçok medeniyete beşiklik etmiş, farklı etnik kökenlere ve kültürel çevrelere mensup insanların barındığı Irak coğrafyasında sosyal çevre ve gündelik yaşam, Hicaz’da rastlanmadığı ölçüde karmaşık bir yapı arz ediyordu. Dolayısıyla çözülmesi gereken çok sayıda mesele ve bunlara yönelik olarak toplumun beklentileri söz konusuydu. Bu durum Iraklı hukukçuları re’y metodunu oldukça etkin ve yaygın bir tarzda kullanmaya sevk ediyordu. Tâbiûn döneminde ana çizgiler şeklinde görülen ekolleşme, bir sonraki dönemde belli hukukçular etrafında teşekkül eden, “mezhep” adı altında ifade edilen yeni bir yapılanma ile farklı bir boyut kazanmıştır. Ancak bu dönemde de mezheplerin re’y ya da hadis ekolleri ile ilişkilendirilmesi problemi karşımıza çıkmaktadır. Kurucu hukukçulardan Ebu Hanife’nin (ö. 150/767) re’y ehli, Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) hadis ehli olduğu noktasında neredeyse görüş birliğine ulaşılmıştır. Ancak diğer müctehid imamların hangi tarafta yer aldığı konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttur. (Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü) İslam Hukukunun Tarihçesi (2. Bölüm) İslam Hukukunun Tarihçesi (3. Bölüm) Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com
|
|
İslam Hukukunun Tarihçesi (1. Bölüm) |
|
Yayınlama Tarihi: 07.09.2025 |