|
İman kalplerde bir nurdur. Evet, tabiatı ve mahiyeti itibariyle kalpte bulunan ve orda büyüyüp gelişen bir nurdur. Küfür ise, zulümâtın (karanlığın) ta kendisidir. Ne şekilde olursa olsun kafirler her halukârda karanlıktadır. İman nuruyla aydınlanmayan gönüller ıstırap içindedir.. Çünkü oralarda bütün kötü huylar toplanır ve bunlar sahibine rahat yüzü göstermez. İğneli fıçı işkencesine atılmış gibi daima acı verir. Halbuki şuurlu bir imanın hâkim olduğu kalplere fena huylar giremez; girse bile barınamaz. Böyle bir gönül daimi olarak huzurludur. Küfrün hâkim olduğu bedenlerde ise korkunç bir karanlık ve huzursuzluk, bitmez tükenmez bir ıstırap ve üzüntü vardır. Bu haller, cehalet ve küfür karanlığının bir neticesidir. Bu karanlıklar, Allah'tan bir hidayet erişmezse, ileriye doğru eksilmez, bilakis artar. Öyle ki, hayatın ağır ve ıstıraplı dakikaları, daha ıstıraplı olan kabir karanlıklarına, sonra da mahşer karanlıklarına ve sonunda cehennem karanlıklarına çeker, götürür. Mü'min, gönlündeki iman nurunu söndürmekten son derece sakınmalıdır. Çünkü bunun neticesinde kalp kör olur. Kalp körlüğü insanı daimi bir karanlık içinde bırakır. Bu karanlık ahirette de devam ederse insan devamlı bir azap içinde kalır. Buradan iman nurunun kıymeti, küfür karanlıklarının kötülüğü çok iyi anlaşılmaktadır Dünya, nursuz insanlardan çok çekmiştir, hâlâ da çekmektedir. Onlar, aynı zamanda nura tahammül edemeyen ışık düşmanıdırlar. Kalplerine bir iğne ucu kadar iman nurunun aydınlığının sızıntısı bile girmeyen bedbahtlardır. Onlar nefesleriyle Allah'ın nurunu söndürmek isterler. Allah'ın dinine, kitabına, peygamberine karşı kendi bâtıl düzenlerini savunurlar. Ancak kafirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlayacaktır (Saf, 61/8). Dünyamızı karartanlar, İslâm'ın nuru ortaya çıkar çıkmaz yok olacak; Hak gelince bâtıl zâil olacaktır. Nasıl Kâbe'deki putların fetih günü Rasül'ün asasının değmesiyle yıkılıverdiği gibi, ortaya çıkacak olan İslam güneşinin nuru ile bütün putlar ve heykeller yıkılacak ve yerle bir olacaktır. Bu günlerin uzak olmadığını ümit ediyoruz. Müminin kalbinde iman nuru parlayınca onunla birlikte bütün varlığı da nura kavuşur. İman nuru ile ruhu saflaşır, parlar ve çevresini aydınlatır. Etrafına nur ve ışık saçar. O nurun aydınlığında mümin her şeyi apaçık olarak müşahede eder. Gördükleri ile hayatın ve eşyanın mahiyetini anlar. Ayağı hiç kaymadan istikrarlı bir şekilde yaşar. Bunu yaparken gayet rahat, huzur ve güven içerisindedir. Müminin önünde; tabiat kanunlarının yollarını bu nur açar. Onun sayesinde kendisi ile çevresinde var olan evren arasındaki tam bir mutabakat olduğunu keşfeder. Yürüdüğü yol fıtratın yoludur. Bu tek bir nurdur ve insanı tek bir hidayet yoluna götürür. Küfrün sapıklıkları ise, karanlıkların ta kendisidir. Bu karanlıklar nefsî arzuların ve şehvetin zulümatı, sapıklıkların, kibir ve tuğyanın, zaaf ve zilletin, riya ve nifakın zulümatı, hırs ve menfaatçiliğin, şüphe ve buhranların zulümatıdır. Allah yolundan başka yollara sapıldığı, Allah'ın nizamından başka nizamlarla hükmedildiği vakit bu karanlıklar birleşir ve çığ gibi büyür. Böylece toplum koyu bir karanlığın içinde kalır. Yani insanoğlu, Allah'a iman nurunu terk ettiği zaman korkunç bir zulümat bataklığına yuvarlanacaktır. Çünkü Allah'ın nurundan başka bütün yollar hiç şüphe yok ki, zulümatın (karanlığın) ta kendisidir. İmam Gazali, El-Maksadü’l-Esna adlı kitabında şunları yazmaktadır: “Özü itibariyle zâhir olup başka zuhurların kaynağı olan şeye "nur" denir. Varlıkla yokluk karşılaştırılınca varlık nur, yokluk zulmettir. Her şeyi yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran Allah’ın nurudur. Feyezan yoluyla eşyaya gelen varlık da O’nun Zâtı’nın nurudur. Bir nur olan güneşin her zerresi kendisinin delili olduğu gibi varlıkların her zerresi de Allah’ın varlığının delilidir. Allah’ın bâtın olmasının sebebi çok zâhir olmasıdır. Çünkü O’nun nuru nuruna perde olmuştur.”
İman Nedir? İman kelime manasıyla bir şeye tereddütsüz inanmak ve kat'i olarak içten ve yürekten bağlanarak onu dili ile ikrar etmesidir. İmanın dinimizdeki manası; Allah'ın varlığına, birliğine ve Hz. Muhammed (sav)’in peygamber olduğuna, haber verdiği şeylerin hak ve doğruluğuna seksiz şüphesiz inanmak, kalbiyle kabul edip diliyle tasdik etmektir. İman Allah Teâlâ’nın istediği kulunun kalbine koyduğu bir nurdur. Bu nur insanın gönlünü tamamıyla aydınlatır. İnsan ruhunu karanlıklardan kurtarır. İman en büyük ve tükenmez bir servettir. Her derdin dermanı, sonsuz saadetin anahtarıdır. Bu nedenle iman, insanın hissedebileceği en saf lezzet ve huşudur. İman insana rahmet kapılarını açar. Bütün düşmanlarının şerrinden koruyacak bir emniyeti temin eder. Onlar Allah’ın himayesi altındadır. İman bir bütündür, parçalanamaz. Allah'a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, kadere ve ahiret gününe iman etmek hem dünya hayatının hem de ahiret hayatının temelidir. Altı esas üzerine kurulan bu itikat nizamının bir maddesini inkâr eden, hepsini inkâr etmiş olur. Bazı münafıkların "Kur'an'a inanıyorum!" dedikleri halde tesettüre dair ayetlere; faizi haram kılan, içki ve kumarı yasaklayan ayetlere karşı çıkmaları imandan mahrum kalmaları demektir. İmanın bütün maddelerine inandığı halde amelde veya yasaklara uymakta kusurlu kimseler günahkâr bir mümin olarak kalabilirler. Fakat bir ayetin hükmünü kabul etmeyenler dinden çıkarlar. İman hakikatlerine inanan her insan bu imanını dili ile de ikrar etmelidir. Çünkü kalpteki tasdik ancak dille ikrar ile perçinleşir. Dil ile ikrar olmazsa o kişi, Allah indinde mümin olsa bile şeriat nazarında iman sahibi sayılmaz. Çünkü şeriat zahire göre hükmeder. İman bir nurdur; göz nuru insanı madde âlemiyle buluşturduğu gibi, iman nuru da insan kalbini iman hakikatlerine muhatap kılar. Kör bir insan, göz nurundan mahrumdur; eşyaya bakar ama bir şey göremez. İmansız bir insan da küfür karanlığındadır, kâinatı seyreder, ama onun yaratıcısını bilemez. Cehalet de ayrı bir körlük, ayrı bir zulmettir. İlim ise nurdur, insanı evrendeki Allah’ın hikmetleriyle tanıştırır. Allah Teâlâ’nın bir ismi Nur olduğu gibi bütün isimleri de nuranîdir. Her birinden farklı güzellikler, değişik inayetler ve merhametler tezahür eder. Hâlık isminin tecelli etmesiyle varlığa ayak basan her mahlûk, yokluk zulmetinden kurtulmuş, varlık nuruna kavuşmuş olur. Hayat sahibi olmak varlıktır, olmamak ise yokluktur. O hâlde bir varlıkta “Muhyî” isminin tecellisiyle hayat nuru parlar. Adalet nurdur, zulüm ise zulmet. Âdil isminin tecellisiyle zulümler ortadan kalkar, hikmet ve rahmet nurları her tarafı kaplar. İman nuru ile insanın bütün duygularına ve latifelerine nur sirayet eder ve onları nurlandırır. Kalp imanın merkezidir. Kalpteki bu iman, insanın diğer duygu ve organlarına nur ve ışık olur. Göz, kulak, dil gibi organlar, akıl ve vicdan gibi latifeler hep kalpteki iman nuru ile nurlanırlar. Bu nur az çok her müminde bulunur. İman, Allah’a O’nun bildirdiği gibi inanmakla kalpte parlayan bir nur olduğundan, imansız bir nazarla mevcudata bakmak, karanlıkta varlığı görmemek gibidir. Onun gerçek manası anlaşılmaz. Ancak iman nazarı ile bakmak, varlığın gerçek manasını bulmak ve anlamak demektir.
İmanın Çeşitleri İman, mâhiyet itibariyle, Allah'ın insanlara en büyük lütuf ve ihsanıdır. Allah onu dilediği kullarına nasib eder. Ne var ki bu nasiplenmede, kulun hiçbir rolünün olmadığı da söylenemez. Bilakis, insan önce kendi tercih ve iradesini kullanarak, iman ve hidâyete istekli olacaktır. Bu talep ve istek üzerine Cenâb-ı Hak da ona iman ve hidâyet nasip edecektir. Bu sebeple İslâm büyükleri imanı, "Cenâb-ı Hakk'ın, istediği kulunun kalbine, o kulun cüz'î irade ve ihtiyarını sarfetmesinden sonra koymuş olduğu bir nûrdur." diye tarif etmişlerdir. Bir çekirdek, nasıl büyüyüp ağaç olana kadar büyük bir gelişme ve inkişaf gösteriyorsa, iman da öyledir. İslâm âlimleri, imanı önce iki mertebeye ayırmışlardır: 1. Taklidî iman, 2. Tahkikî iman. Taklidî İman: Ana - babadan, hocadan, çevreden duyduğu ve öğrendiği şekilde, hiçbir akıl yürütmeden iman esaslarını kabul etmek ve bağlanmak demektir. Taklidî iman, inanç esaslarının, şuuruna ve teferruatına vâkıf olarak bir inanma olmadığı için, bazı şüphe ve vesveselere muhatap olabilir. Bu da onun sarsılıp yıkılma tehlikesi geçirebileceğini gösterir. Tahkikî iman ise, imana ait bütün meseleleri delilleriyle, tafsilâtlı ve teferruatlı bir surette bilmek, tasdik etmek, tereddütsüz inanmaktır. Böyle bir iman şüphe ve vesveseler karşısında sarsılıp yıkılmaktan kendini koruyabilir. Tahkikî imanın da pek çok mertebesi vardır. Bu mertebeleri İslâm âlimleri başlıca üç kısma ayırmışlardır: 1. İlme'l-yakîn mertebesi: İmânî meseleleri ilmen, tam teferruat ve tafsilâtıyla, delilleriyle bilmek ve inanmaktır. 2. Ayne'l-yakîn mertebesi: İmanî meseleleri gözle görmüş, doğruluklarını bizzat müşahede etmiş gibi bilmek ve inanmaktır. Gözle görmekle ilmen bilmek, insana kanaat vermesi bakımından çok farklıdır. İnsan bir şeyi tereddütsüz, kesin olarak bilebilir, ama bir de gözleriyle görünce inancı daha da atar. Örneğin Kabe’nin varlığını ilmen bilmekle, bizzat görmek gibi. İşte imanın ayne'l-yakîn mertebesi de, iman esaslarına gözle görmüş katiyetinde inanma halidir. 3. Hakka'l-yakîn mertebesi: İmanî meseleleri görmekten ayrı, bizzat yaşayarak, içine girerek inanmak ve idrâk etmek demektir. İmanın bu üç mertebesini izah bakımından şöyle bir misal verilebilir: Bir yerden duman yükseldiğini uzaktan görmekle insan bilir ki, o yerde bir ateş yanmaktadır. Dumanı görmek suretiyle ateşin varlığını bilmek, ilme'l-yakîn inanmaktır. Sonra, duman çıkan yere gidip ateşi gözümüzle gördüğümüzde bu, ateşin varlığına ayne'l-yakîn inanmaktır. Bir de ateşin bizzat yakınına gidip sıcaklığını hissetmek, elimizi aleve doğru tutup yakıcılığını duymak suretiyle ateşin varlığını bilmeye de hakka'l-yakîn inanma denilir. Aynı şekilde biz bir meyvenin varlığını ilmen biliyoruz, onu elimize almamız ayne’l yakin, tatmamız ise hakka’l yakin bilmek demektir. Hakka’l yakin mertebesinde şek ve şüphe olmaz. Bu son mertebeye vasıl olmak başta Peygamberimiz (sav) olmak üzere, diğer bütün peygamberlere, asfiyalara, mürşit ve müçtehitlere, evliyalara ve ilmiyle amil büyük âlimlere mahsustur. Günümüzde Taklidî İman yeterli midir? Bu sorunun cevabı kolay değildir. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, bu zamanda taklidî iman pek çok vesvese ve şüphelerle karşılaşmakta ve o şüpheler karşısında sarsılıp yıkılmaya mâruz bulunmaktadır. Taklidî îmanın eskiden yeterli olduğu halde, günümüzde yetersiz kalış sebebini, Ali Fuad Başgil, şu şekilde izah etmektedir: "İnsanlar her devirde din ve maneviyat kuvvetine muhtaç olmuşlardır. Fakat bu ihtiyaç, zamanımızda bir zaruret halini almıştır. Eskiden atalarımız gayet basit bir din bilgisi ve görenek halinde "taklidî" bir iman ile rahatça yaşıyorlardı. Çünkü onlara bütün içtimaî muhît (çevre) maneviyat telkin ediyordu. Bugün durum tamamıyle değişmiştir. Din duygusu zayıflamış, eski dinî hürmet terbiyesi yerini, küstahca bir saygısızlık almıştır. Bugün aile daralmış ve bağları gevşemiştir. Aile yükü sırf karı-kocanın omuzlarına çökmüş, ana-babalar iktisadî ihtiyaçlar karşısında çocuklarının dinî terbiyesine yetişemez olmuşlardır." Said Nursî Hazretleri “Emirdağ Lahikası” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak şunları yazmaktadır: “Evet, iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlub olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O meratiblerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî iman bir şübheye karşı bazen mağlup olur. Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zâtlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez. İnsanın en önemli görevi yaratıcısını bilmektir. Allah’ı bilme (Marifetullah) ibadetten önce gelir. Zira bir şeyin ulviyeti ve azameti bilinmezse tazimde noksanlık olur. Tazim ise marifetten sonradır. Bu hikmete binaen Cenab-ı Hakk’a iman her şeyin fevkindedir. İman marifetullaha bina edilir. Bu da dinin temeli ve esasıdır. İman ve din öyle bir nurdur ki onların ziyası hangi kalpte tecelli ederse o kalp marifetullaha ayine olur. Tahkik-i imanda ise, kendi nefsini ve kâinatı ilim ve hikmet nazarıyla tefekkür etmenin neticesinde kalpte hâsıl olan, hiçbir şüphe ve tereddüt eseri kalmayan, hiçbir desise, vesvese yahut bâtıl fikirle sarsılmayacak kadar kuvvetli bir iman söz konusudur. Böyle bir iman sahibi, Allah’ın “her şey üstündeki sikke-i kudretini, hâtem-rububiyetini ve nakş-ı kalemini” görür. Allah’a tahkiki bir surette iman eden bir insan, kendi varlığını ve eşyayı ilâhî isimlerin tecellileri olarak görür. Onun için artık her mahlûk bir tefekkür hazinesi, her nimet bir şükür davetçisidir. Kalbi imanla nurlanan bu bahtiyar insanın bütün his dünyası da, Kur’ân ahlâkıyla nurlanır. Güzel ahlâkın her bir şubesinden ayrı bir nur alır, ayrı bir zevk duyar.” İmanın tahkik derecesi; ilim ve marifet ile inkişaf eder. Tahkiki iman, ilim ve marifetin bir neticesidir. Avam olan bir insanın imanı kavi ve kuvvetli olabilir; lakin tahkiki olmayabilir. Tahkiki iman tamamen marifet ve ilimle alakalı bir husustur. Bu yüzden, “benim imanım kavidir”, demek kâfi değildir. İmanı tahkikiye çevirmek gerekir. Tahkiki iman her şey üzerinde Allah’ın tasarruf ve Rububiyetini görüp tasdik etmek ve fikir yürütmek olduğu için, burada bir terakki ve tekemmül vardır. Ama taklidi imanda bir sabit fikirlilik olduğu için, bu iman ile ne huzur kazanılır ne de gaflet izale edilir.
İmanın Özellikleri İnsanın imanını tanıması önemli bir husustur. Bunun için imanın bazı özelliklerini bilmek gerekir. Bu özellikleri incelemek suretiyle insan imanının sağlamlığı, yeterliliği ve gelişmesi konusunda bilgi sahibi olur. Bunlar insanın imanının kaybolmaması ve gelişmesi konusunda yardımcı olan hususlardır. Güçlü iman nasıl olur? İnsanın güçlü bir imana sahip olması için bütün ibadetlerini, davranışlarını ve amellerini Allah rızası için yapmalıdır. Bu şekilde insan imanını korur ve kuvvetlendirir. İhlasla ibadet yapmak kalbi nurlandırır. Bu da imanı güçlendirir. Kalpte iman olduğunu nasıl anlarız? İman ile küfrü belirleyen başlıca ayıraç kalbin tasdikidir. Ancak kalbin tasdiki, insanlar tarafından bilinemediğinden ikrâr ve bu ikrârı gösteren dinî görevleri yerine getirmek, kalpteki imanın varlığının göstergesi olarak kabul edilmiştir. Yani eğer insan ihlaslı bir şekilde ibadet yapmıyorsa kalbinde imanın olup olmadığı şüphelidir. İman sahibi olduğumuzu nasıl anlarız? İman sahibi olmanın bazı alametleri vardır. İman sahibi bir Müslüman din kardeşlerini seviyor, din düşmanlarını ve bid'at ehlini sevmiyorsa, bu bir iman alametidir. İmanlı olmak da yetmez, doğru iman sahibi olmalıdır. Allah'ı sevmek demek, O’nun dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmektir. Yani imanın alâmeti, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir. İman zayıflığı için ne yapılmalı? İman zayıflığı muhakkak giderilmelidir. Bunun için imanı kuvvetlendirmek gerekir. İmanı kuvvetlendirmenin bazı yolları vardır. Bu yollar şunlardır: İlim ve tefekkür yoluyla âfâki ve enfüsi alanlardaki - iman esaslarını kuvvetli bir şekilde ispat eden- delilleri öğrenmek, bununla tahkiki imanı elde etmek. Böylece iman eksikliğimizi tamamlayabiliriz. En üstün iman nedir? İmanın en üst dercesi tahkiki imandır. Bunun için ayetlerin anlamlarını bilmek, onlar hakkında araştırma yapmak ve Allah’ın evrendeki tecellilerini müşahede etmek, tahkiki imanı elde etmek için zorunludur. Tahkiki iman, imanın en üst derecesidir. Bu mertebeye erişen kişiler insan-ı kamil olarak nitelendirilir. Kalbin mühürlü olması ne demektir? Gerçekleri kavrayıp benimseme kabiliyetine sahip kalbin fonksiyonunun sona erdirilmesine, doğruya, iyiye ve güzele yönelme yeteneğinin köreltilmesine “kalp mühürlenmesi” denilir. Kalbin mühürlenmesi insanın nefsini ve kalbini küfürle meşgul ederek imandan uzaklaşması sonucu olur. Kalbin mühürlü olması kişinin hem dünya hem de ahiret hayatının karanlıkta kalması demektir. Bu da bir insan için en kötü bir akıbettir. İmanı güçlendirmek için ne yapmalı? İman bir nurdur, Allah'ın bir lütfudur. Fakat iman aynı zamanda bir ilimdir, öğrenilmesi gereken bir hakikattir. İmanımızın güçlenmesinin bir yolu, kitap ve sünnet çizgisinde Ehl-i sünnetin akidesini öğrenmek ve bunu tahkik süzgecinden geçirmektir. İmanın en önemli göstergesi nedir? İmanın göstergesi ve hayata yansıması salih amellerdir. Salih amel, imanla verdiğimiz kulluk ahdine vefa göstermek, bütün benliğimizle Allah'a teslim olmaktır. İmanımızı, özümüze, sözümüze, davranışlarımıza yansıtmaktır. Kendimizle, ailemizle ve çevremizle barış içerisinde yaşamaktır. İmanlı bir insan nasıl olmalı? İmansız, yani kâfir olarak ölmemek için, ilim sahibi olmak, ihlâsla amel etmek, haramlardan kaçıp ibadetleri yapmak şarttır. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle haşrolur. O hâlde, imanlı yaşamak lazımdır. İmanlı yaşamak için de, haramlardan sakınmak ve ibadetleri yapmak gerekir. Kalp ile tasdik etmek nasıl olur? Kalp ile tasdik, bir insanın bir inancı kalbinde hiçbir şek, şüphe, vehim olmaksızın kabul etmesidir. Buna yakini iman denir. Bu akıl fizyolojiyle irtibatlı ve beraberinde manevi kalbin de bir özelliğidir. İşte bu yüzden kalp ile tasdik, aynı zamanda aklın tasdikini de içerir. Gerçek bir mümin nasıl olmalı? İbadetlerini Allah'ın emrettiği şekilde dosdoğru olarak yapar. Yalan söylemez, yalancı şahitlik yapmaz, yalan yere yemin etmez, kimsenin aleyhine konuşmaz. Müslüman çalışkan bir kimse olmalıdır. Hoş sohbet olmalı, insanları kırmamalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinden biri اَلنُّورُ ( Nûr )’dur. Bu isim Rabbimizin, bütün nurların sahibi ve yaratıcısı olduğunu, aynı zamanda “ hakîki nûr ”un da bizzat kendisi olduğunu haber verir. İmanı koruma ve takviye etmek bir müminin en önemli meselesidir. Öncelikle imanı korumak için takvaya önem vermek gerekir. İman takva kalesinde korunur. Takva olmazsa iman yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İmanı takviye etmek için iman ile ilgili yazılmış eserleri bolca okumak ve üzerinde tefekkür etmek gerekir. İlim ile gelen iman anlayışı akıl süzgeçinden geçmeden insanın latifelerine sirayet etmez. Önce akılın tatmini gerekir. Tefekkür çok önemlidir. İbrahim aleyhisselamın tefekkür vasıtasıyla aya ve yıldızlara bakarak Rabbini bulması Kur'an-ı Kerim'de anlatılmaktadır. Tefekkür ile iman inkişaf eder. Bu sebebtendir ki hadis-i şerifte "Bir saat tefekkür bir yıl nafile ibadetten üstündür." denilmiştir. Çevrenin insan üzerinde çok büyük etkisi vardır. Günahlar insan üzerinde imansızlık telkini yapar. Bu telkinler insan üzerinde çok büyük etki yapar. Farkında olmadan insanın şuur altında imansızlık aşılar. Bu sebepten günahlı ortamlardan elden geldiği kadar uzak kalınmalıdır. Dışarıda serbestçe pervasızca işlenen günahlar âdeta ahiretin olmadığını ve cezanın olmadığını telkin ederler. Bu telkinin kötü etkilerinden korunmak için elden geldiği kadar günahlı ortamlardan uzak kalınmalı ve her yerde elden geldiğince “emir bi'l-ma'ruf nehiy ani'l-münker” (iyiliği emredip, kötülükten sakındırma) yapmaya çalışmalıyız.
İmanın Yenilenmesinin Gerekliliği İnsanın yaşadığı zaman ve içinde bulunduğu çevrenin etkisiyle ruhi durumu, düşüncesi ve anlayışı değişebilmektedir. Yaşadığı olaylar, yaptığı işler, temas kurduğu insanlar, onda müsbet veya menfi bazı izler bırakmaktadır. Bu durumu Peygamber Efendimiz (sav) şu şekilde ifade etmektedir: “Şüphesiz Ademoğlunun kalbi serçe kuşu gibidir, günde yedi defa döner, çevrilir durur.”, “Şüphesiz ki Ademoğullarının kalplerinin tamamı Rahman olan Allah’ın kudret parmakları arasında tekbir kalp gibidir, kul nereye çevrilmeyi istiyorsa Allah da onu oraya istediği gibi çevirir..”, “Kalbin misali; çöldeki bir tüy gibidir. Rüzgar onun içini dışına, dışını içine çevirir durur.”, “Kalbe, kalb isminin verilmesi sürekli dönmesi nedeniyledir. Kalp, çölde rüzgarın içini dışına, dışını içine çevirip durduğu ağaca takılmış bir tüy gibidir." İnsan kalbinin ve ruh hâletinin bu derece dış tesirlere mâruz olması sebebiyledir ki, bir hadisde, sık sık "Lâ ilâhe illâllah" diyerek imanın yenilenmesi emredilmiştir. İnsanda nefis, hevâ ve vehim gibi menfî duyguların bulunması ve şeytanın devamlı vesvese vermeye ve kötülüğü telkine çalışması, imanın devamlı yenilenmesini gerektirmektedir. Gafletli bir anda bu menfi telkinlerin, insanı imanda şübheye düşürmesi muhtemeldir. Böyle bir duruma düşmemek için de, imanın yenilenmesine ihtiyaç vardır. İnsan oğlu, şeriatın zahirine aykırı düşen ve bazı din âlimlerinin nazarında küfür bile sayılan bazı kelime ve sözlerden tamamıyla uzak kalamamaktadır. Bu sözlere örnek olarak “Yarattım”, “En büyük benim”, “Benim elimden hiçbir şey kurtulmaz” ifadelerini verebiliriz. Bu sözlerle karşılaşıldığında, "Lâ ilâlhe illâllah" diyerek imanı yenilemek zarureti vardır. İmanı kuvvetlendirmenin ve muhafaza etmenin bir başka yolu da onu taklidî mertebeden kurtarıp tahkikî hâle çevirmektir. Bu da ancak iman hakikatlerini tahkikî bir surette anlatan, akla gelebilecek her türlü şüphe ve vesveselere cevap veren eserleri okumak ve bu konuda devamlı tefekkür etmek suretiyle olur. İnsan imanını taklitten tahkike çıkarırsa, artık onun için imanını kaybetmek, son nefeste âhirete imansız gitmek gibi bir durum söz konusu olmaz. İslâm âlimleri, sekerat vaktinde (ölüm anında) şeytanın bütün hile ve vesveseleri ile gelip insanı aldatmaya ve imanını almaya çalışacağını söylemişlerdir. Bu yüzden de sekerat vaktinden korktuklarını belirtmişlerdir. İşte insan, sekerat vaktindeki bu gibi tehlikelerden, tahkikî iman sayesinde korunabilir. Çünkü tahkikî imanda, iman sadece akılda kalmış değil; kalbe, ruha, diğer duygu ve lâtifelere de sirayet edip yerleşmiş haldedir. Şeytan insanın aklındaki imanını zedelese bile, eli, öteki duygulara yerleşmiş olan imanı söküp almaya yetişemez. Böylelikle de kişi, yine imanlı kalmış, imanla vefat etmiş olur. İman, aynı zamanda, insan için büyük bir moral kaynağı ve sağlam bir dayanma noktasıdır. Hakikî imanı elde eden insan, bütün kâinata meydan okuyabileceği gibi, imanının kuvveti nispetinde başına gelen hâdiselerin tazyik ve baskısından da kurtulabilir. Tarihlere şan veren, destanlar yazdıran zaferlerimiz, hiç şüphesiz imanın insana kazandırdığı güç ve kuvvetle meydana gelmiştir. Çünkü Müslüman için şehit olmak en büyük mertebelerden biridir. İmanlı insan, başına ne derece büyük bir hâdise gelirse gelsin, imanın verdiği tevekkül ve teslimiyetle, kadere rıza duygusu ile olayları ve musibetleri metanetle karşılayabilir; sabır ve tahammül ile göğüs gerebilir. Ümitsizliğe, bedbinliğe düşmez. İsyan ve feryada başvurmaz. Bu, ona imanın kazandırdığı güç ve kuvvetten ileri gelmektedir. İmansız insanların basit bir olay, küçük bir musibet yüzünden intihar edip hayatlarına son verecek derecede yeis ve ümitsizliğe kapıldıkları çok sık görülen olaylardandır. İslâm ülkelerinde intihar, hemen hemen hiç görülmezken, dünyanın en medenî ve müreffeh ülkelerinde intihar vakalarının her geçen gün artması da bunu teyit etmektedir. İmanın insana kazandırdığı kuvvet ve direnme gücüne, Peygamber Efendimiz (sav) hadislerinde şu şekilde işaret buyurmuşlardır: "Mümin kişinin benzeri, bir sap üzerinde biten taze ekin gibidir. Rüzgâr ona hangi taraftan gelirse onu eğer de yaprağı diğer tarafa döner meyleder (fakat o yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin kişi de böyledir. O da belâ sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Haktan yüz çeviren kâfir kişinin benzeri ise sert ve dümdüz duran çam ve dağ selvisi gibidir. Nihayet Allah onu dilediği zaman (bir seferde) kırar devirir.” "Müminin hâli ne güzeldir. Başına bir felaket gelse sabreder, bu onun için hayırdır. Başına bir iyilik gelse şükreder, bu onun için hayırdır." “Allah müminlerin dostudur, onları karanlıklardan nura çıkarır” (Bakara,2/257) “Allah dilediğini nuruna ulaştırır” (Nur, 24/35) “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanların içinde yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalan kimse gibi midir?” (Enam 6/122) Nurun sahibi yüce Allah’tır; o bir insanın içini ve dışını aydınlatacak bütün ışık çeşitlerini yaratmış ve taksim etmiştir. Allah Resûlü’nün (sav) belirttiği gibi Yüce Allah’ın bu özel nurundan nasibini alan, hidâyeti bulmuş; alamayan, karanlık ve dalalet içinde kalmıştır. “Allah bir kimseye nur vermezse onun için hiçbir nur yoktur” (Nur 24/40) Kâfir ve münafıkların ise nuru yoktur. Onlar kabirde ve ahrette koyu karanlıklar içinde kalırlar. Kıyamet günü müminlerden nur isterler; fakat almak mümkün olmaz, (Hadid 57/13). Ruh ile fıtratlarına konan insanlık nuru da kendilerinden çekilip alınır ve öylece kapkaranlık bir halde Cehenneme atılırlar. Böyle bir durumdan yüce Allaha sığınırız.
Ayet ve Hadislerde İman İman, insanın yaratılma sebebidir. Yani o, Yaratan'ını imanla tanımak ve ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsan bu yaratılış gayesine uygun hareket ederse âhirette ebedî saadete nail olacak, cennete girecek, aksi takdirde cehenneme atılacak, ebedî şekavet ve bedbahtlığa mâruz kalacaktır. Bu bakımdan iman, insan için ebedî saadeti kazanma vesilesidir ve cennete giriş anahtarıdır. İmansız cennete girilmez. Bu cihetle insanın iman etmesi ve bu imanını son nefesine kadar kaybetmeden ve zayıflatmadan muhafaza etmesi gerekir. Bu da imanın dünyadan da, dünya içindeki her şeyden de daha kıymetli bir nimet olduğunu gösterir. Bu husus Kur’an’daki birçok ayette ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ifade edilmiştir. Bunlardan bazılarını aşağıda ele alıyoruz. ● İman kalpte bir nurdur. Kötülük ve günahlar bu nuru ya tamamen giderir ya da bu nurun azalmasına sebep olur. İyilikler ise kalbin nurunu artırır. Kalbi saran pas ve kirlerin sebebi ise kulun kendi elleriyle kazandığı günahlardır. Allah Teâlâ münafıkları kendi kazandığı şeyler sebebiyle altüst etmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: “Allah, münafıkları yaptıklarından dolayı tepe takla etmiştir.” (Nisa, 4/88) ● İman bir bütündür. Bu nedenle ayetlerin bir kısmına inanıp diğerlerine inanmamak doğru değildir. Böyle yapanlar kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacaklardır. "Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rüsvaylıktan başka birşey değildir. Kıyamet gününde de onlar azabın en çetinine itileceklerdir." (Bakara, 2/85) ● İmanda devamlı olmak gerekir. Aksi halde insan sapıklığa düşer. "Ey mü'minler! Allah'a, peygamberine ve peygamberine inzal ettiği kitaplarına imanınızda devamlı olun! Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, muhakkak hidayetten uzak bir sapıklığa düşmüştür." (Nisa, 4/136) ● Müslüman imanını daima yenilemelidir. Bunun için Kelime-i Tevhid’i sık sık zikretmelidir. "İmanınızı yenileyiniz ve “Lâilâhe illallah” demeyi çoğaltınız. Kimin son sözü “Lâilâhe illallah” olursa cennete girer. “Lâilâhe illallah” diyen ve bununla Allah'ın cemalini görmek isteyen kimseye Allah Teâlâ cehennemi haram kılar." (Hadis) ● Bütün ehli sünnet alimlerine göre iman Allah’a ve Resulüne itaatle artar, günah ve isyan ile eksilir. Çünkü, kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta konur. Eğer tövbe edip Allah’ın kendisini bağışlamasını isterse kalbi cilalanır ve bu siyah nokta kaybolur. Yeniden günah işlerse siyah noktalar kalbini sarıncaya, kalbi kapkara oluncaya kadar devam eder. “Hayır, hayır onların kazandıkları günahlar kalplerinin üzerinde pas olmuştur.” (Mutaffifin, 83/14) ● Peygamberimiz (sav) Allah Teâlâ’nın nur olduğunu çeşitli hadislerinde dile getirmiştir. Resûlullah (sav) teheccüd namazına kalktığı zaman şöyle dua ederdi: “ ... Yâ Rab! Bütün hamd ü senâlar senin içindir. Sen, göklerin ve yerin ve bunlardaki her şeyin nûrusun... ” Resûlullah (sav)’e, Rabbini gördün mü sorulunca: “Bir nûr gördüm” şeklinde cevap vermiştir. Bir defasında da Resûlullah (sav), “ Rabbini gördün mü? ” sualine: “Bir nûr! O’nu nasıl görebilirim” karşılığında bulunmuştur. Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Allah uyumaz, uyumak da O’na yaraşmaz. Teraziyi indirir kaldırır; insanların amellerini daima adâlet terazisinde tartar. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli ve gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na çıkarılır. O’nun örtüsü nûrdur. Eğer örtüsünü açsa, yüzünün nurları, gözünün gördüğü bütün yaratıklarını yakar.” ● Kıyamet gününde insanlar sahip oldukları imanları dolayısıyla önlerinde ve yanlarında nura kavuşacaklar ve böylece kıyametin o dehşetli anlarında nurun aydınlatması ile kolaylıkla yol alacaktır. Bunu müjdeleyen ayetler şunlardır: “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları, önlerinde ve yanlarında koşar da, “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye kâdirsin” derler.” (Tahrim, 66/8) “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar o iman edenlere şöyle diyeceklerdir: “Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım.” Onlara: “Arkanıza dönün de nur arayın!” denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır.” (Hadid, 57/13) Peygamber Efendimizin de (sav), “Önümde bir nur, arkamda bir nur ver” diye duaları vardır. ● Kur’an ayetlerinde hidayete nur, dalâlete zulmet denilmiştir. Peygamber gönderilmesinin ve ilâhî kitaplar indirilmesinin esas amacı, karanlıkta kalan ve yollarını şaşıran insanlara doğru yolu göstermek olduğundan, nur ve zulmet kavramlarına önemle vurgu yapılmıştır. Hakk’a giden yola nur, ondan sapmaya zulmet denilmiş, vahyin amacının hidayet olduğu açıkça belirtilmiştir. “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi olarak kalırlar.” (Bakara, 2/257) “Allah o kitapla rızasına uygun hareket edenleri selamet yoluna iletir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevk eder.” (Mâide, 5/16) “İnsanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, aziz ve övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için bu kitabı indirdik.” (İbrahim, 14/1) ● Dünyevî ve maddî nurlar olduğu gibi, uhrevî ve mânevî nurlar da vardır. Güneşin, ayın ve yıldızların ışıkları gibi dünyevî nurların bir kısmı gözle, Kur’an gibi ilâhî kaynaklı nurlar ise basiret ve akılla algılanır. Aşağıdaki ayetlerdeki nurdan maksat Kur’an’dır. Kur’an’ın isimlerinden biri de nurdur. “Allah’a, resulüne ve indirdiğimiz nura inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tegabün 64/8) “Ey İnsanlar! Size Rabbiniz’den bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.” (Nisa, 4/174) ● Kur’an’dan önce indirilen suhuflar, Tevrat, Zebur ve İncil gibi kutsal kitaplar da Allah’ın kelâmı olmaları bakımından birer nur ve hidayet kaynağıdır. (Mâide 5/44, 46; En‘âm 6/91) “İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı elbette Biz indirdik.” (Maide, 5/44) “O peygamberlerin ardından, yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur olan, kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik eden ve Allah’tan korkanlar için bir hidayet rehberi ve bir öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide, 5/46) ● Peygamberimiz (sav)’in hayatında ve dualarında "nur" kavramı önemli bir yer tutar. Resûlullah gece kalkıp namaz kılar ve şöyle dua ederdi: “Allah'ım! Kalbime, gözüme, kulağıma, sağıma, soluma, üstüme, altıma, önüme, arkama nur ver ve nurumu arttır.” ● Hadislerde namazın nur olduğu ifade edilir, iman ve hikmet nurundan bahsedilir. Mişkâtü’l-envâr adlı eserindeki görüşleriyle nur fikrine büyük katkı sağlayan Gazzâlî tek ve hakiki nurun Allah olduğunu, O’nun dışındaki nurlara ancak mecaz yoluyla nur denilebileceğini ifade etmiş ve nuru “zuhur” olarak tanımlamıştır. Ona göre kalpteki gözün nuru baştaki gözün nurundan daha önemlidir; bu sebeple bu gözün görmesini sağlayan nur gerçek nurdur. ● Kur’an’da Peygamberimiz (sav) nurlar saçan bir kandil olarak vasıflandırılmıştır. Gazzâlî’nin “itaat edilen varlık” (mutâ‘) dediği şey Muhammedî nurdur. Güneşe göre ışıkların durumu ne ise mutâa göre varlıkların durumu da odur. “Hem de izniyle Allah’a bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/46)
Nur Suresinin 35. Ayetinin Tefsiri Kur’an’da nur ile ilgili en önemli ayet Nur suresindeki 35. ayettir. Bu ayetten dolayı bu sureye Nur Suresi adı verilmiştir. Nur suresinin 35. ayetinin tefsirini, İsmail Hakkı Bursevî Hazretlerinin Rûhu’l-Beyân adlı tefsirinden alarak aşağıda ifade ediyoruz: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde lamba bulunan bir kandil yuvası gibidir. O lamba bir Billur içindedir. O billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nispet edilemeyen mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Yağı, neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara (işte böyle) örnekler verir. Allah, her şeyi bilir.” (Nur, 24/35) Gazalî'nin bu sözleri “Te’vilât” isimli tefsirde bulunan konuyla ilgili sözlere uyumaktadır. Nitekim Matürîdî bu tefsirinde şöyle demiştir: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Yani onları, yoktan varlık alemine çıkaran O’dur. Çünkü Nur'un lügat manası “Işık” demektir. Buna göre Nur, eşyayı ortaya çıkarır ve gözler önüne serer.” Ayet-i kerimede teşbih-i beliğ san’atı vardır. Yani, gökleri ve yeri var eden Allah, onları ortaya koymasında tıpkı Nur gibidir. Var olmak, aslında yokluktan varlık alemine intikal etmek, ortaya çıkmaktır. Fakir (müellif) de bu konuda şu hususu dile getirmiştir: “Bu ifadenin teşbih-i beliğ olarak tanımlanmasına gerek yoktur. Çünkü Nur, Esmâ-i Hüsna'dandır. Bu sebeple Nur’u Allah'a affetmek, mecazi anlamda değil, gerçek anlamdadır. Buna göre ayetteki Nur, “nurlandıran” anlamındadır. Allah, varlığının nurları ile henüz hayat bulmamış olan unsurları lütfu sayesinde ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah, mahlukatı karanlıkta yaratmış sonra üzerlerine nurundan serpmiştir.” Nur, dört kısma ayrılır: 1) Güneş vs. ışığı gibi eşyayı gözler önüne seren nurdur. Bu Nur, karanlıktaki gizli şeyleri ortaya çıkarır. 2) Göz nuru. Bu Nur eşyayı gözlere gösterir, fakat o eşyayı göremez. Bu Nur birincisinden daha üstündür. 3) Aklın Nuru. Bu Nur da, idrak edilen gizli şeyleri karanlık ortamda gözler önüne serer. Onları hem idrak eder, hem de görür. 4) Allah'ın nuru. Bu Nur ise, yokluk alemindeki soyut ve gizli şeyleri gözlere ve kalp gözüne gösterir. Aynı zamanda bu Nur eşyayı varlık aleminde gördüğü gibi yokluk aleminde de görür. Şu halde, “Allah göklerin ve yerin nurudur” demek, onları sonsuz kudretiyle yokluktan var eden ve ortaya çıkaran demektir. Şiirde de ifade edilmiş olduğu gibi: Her şeyde, O’nun tek olduğunu gösteren bir işaret vardır. Müfessirlerin Sultanı İbn Abbas (ra) bu ayetle ilgili olarak şöyle demiştir: “Göklerin ve yerin nuru demek, göklerde ve yerde bulunanları doğru yola ileten demektir.” İnsanlar, Allah'ın nuruyla doğru yola giriyorlar ve O’nun yol göstermesi ile sapıklık taşkınlığından kurtuluyorlar. Çünkü onlar, Allah'ın başarılı kılması ile hidayet nuruna ermişlerdir. Bu sebeple Nur'un hidayetle ve hidayetin de Nurla ifade edilmesi caizdir. Nitekim Nur, hidayetten ve hidayet de Nur’dan kaynaklanmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” (Nahl, 16/16) Onun için gerek Kur'an ve gerekse Tevrat, hidayet kaynağı anlamında Nur diye adlandırılmıştır. “O’nun nuru,” Yüce Allah'ın aydınlanan eşyaya akan Nuru, “içinde lamba bulunan” duvardaki penceresiz “bir kandil yuvası gibidir.” Buradaki temsilden maksat, hayret veren nitelik yani, nurunun nitelik ve özelliği demektir. “O lamba bir billur içindedir.” Lambanın bir billur içine ve billurun da penceresiz bir oyuğa konması daha fazla ışık elde etmek içindir. Çünkü mekan daraldıkça ışık da o oranda artar, geniş mekanda ise ışık dağılır. “O billur da sanki inciye benzer” parlak ve ışık saçan “bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nispet edilemeyen mübarek,” faydası çok “bir zeytin ağacından” çıkan yağdan “tutuşturulur.” Diğer ağaçlar arasından, özellikle zeytin ağacı seçilmiştir. Çünkü zeytinden elde edilen yağ, hem kaliteli ve hem de daha fazla ışık verir. Bu yağ, aynı zamanda katık olarak da kullanılır. Zeytin ağacı, sadece güneşin doğduğu anda güneş alan bu sebeple de doğuya özgü bir ağaç olmadığı gibi, sadece güneşin batmasına yakın güneş alan ve bu sebeple de batıya atfedilen bir ağaç değildir. Aksine o ağaç, gün boyunca güneş alan bir ağaçtır. Bu yüzden, meyvesi daha olgun ve yağı daha kalitelidir. “Yağı, neredeyse kendisine ateş değmezse bile ışık verir.” Yani ona hiç ateş dokunmadan, kendi kendine mekanı neredeyse aydınlatacak durumdadır. “Nur üstüne Nurdur.” Yani, hayret verici durumu örnekle ifade edilen bu Nur, kat kat Nurdur. Çünkü lambanın ışığı, aydınlatma esnasında yağın saflığını ve billurun parlaklığını artırmış ve yuvanın oluşu da ışınları dağıtmamıştır. “Allah, dilediğini Nur’una kavuşturur.” Yani Allah, bu yüce Nuru sayesinde kullarından dilediğini, bu örnekte bulunan icâz delilerini ve imanı gerektiren diğer hususları anlamaya muvaffak kılmak suretiyle doğru yola iletir. “Allah, insanlara (işte böyle) örnekler verir.” O misalleri zihinlere yaklaştırmak ve anlamayı kolaylaştırmak için açıklamaktadır. “Allah her şeyi” misal vermeyi, gizli ve açık hakikatleri “bilir.” Nur ayetinin tefsiri birçok İslam alimi tarafından yapılmıştır. Aşağıda bu tefsirlerin bazılarına yer veriyoruz. ● İmam Gazâlî (ra), Tevhid Risalesi’nde, âyetteki benzetmeyi şöyle yorumlamıştır: “Bu âyette insanın bedeni ve beşeriyet yönü, içine ışık konan bir kandilliğe benzetilmiştir. O kandilliğe konan lamba tevhid nurudur. Bu lambanın içinde bulunduğu cam fanus kalptir. Tevhid nuru insanın kalbine konmaktadır. Kandilliğin beşeriyete benzetilmesi yoğunluk ve kapalılık sebebiyledir ki kapalı yer karanlık olur. Karanlıktaki lamba daha fazla ışık verir, aydınlığı daha çok kendini gösterir. Tevhîd nurunun, lambanın ışığına benzetilmesi içeriyi ve dışarıyı aydınlatması nedeniyledir. Kalbin cama benzetilmesi, camın şeffaf ve latif olmasındandır. İçinde ışık bulunan cam fânus nasıl her yeri aydınlatıyorsa, aynı şekilde kalp de içindeki tevhîd nuruyla diğer uzuvlara ışık verir, aydınlatır. Resûlullah Efendimiz (sav), kalpte bulunun bir şeyin diğer âzalara sirâyet ettiğini şöyle ifade buyurmuştur: “Kalbinde huşu olan kimsenin diğer uzuvları de huşû (huzur) içinde olur.” Yine camın inci gibi bir yıldıza benzetilmesi onun ışık yaymasına ve parıldamasına; bu yıldızın inci gibi oluşu cevherinin saflığına ve parlaklığının fazlalığına işarettir. Doğuya ve batıya nisbet edilemeyen zeytin ağacından bahsedilmesi, onun üstün nitelikli saf yağa sahip oluşu ve iyi yanmasından ötürüdür. Tevhîd ağacı da böyle olup doğuya ve batıya nispet edilemez. Yani tevhid ağacı, putperestlik, Yahudilik, Hıristiyanlık, Dehriyye, Müşebbihe, Kaderiyye, Mutezile, Cebriyye gibi birtakım fırkalara ait bir şey olmayıp yüce İslâm dinine özgü olup bütün kâinatı saran bir şeydir. Işığın yağının üretildiği zeytin ağacının doğuya ve batıya ait olmaması, tevhîd ağacının bir yere ve yöne ait olmadığını ifade içindir. O, ne göğe, ne yere, ne arşa ne de ferşe aittir. Tevhid nuruyla aydınlanan kalp de böyledir. O, bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a bağlıdır; her şeyi ile ona aittir. Sadece ona yönelir, ondan nur alır, feyizlenir, desteklenir, şeref bekler. Yine bu ağacın (yani tevhîd ağacının) doğuya veya batıya nispet edilmemesi, tevhide ulaşan kimsenin, dünyayı, dünyevî şeyleri, ahiret ve onun nimetlerini istemeyip sadece Allah’ın cemalini arzuladığı anlamına gelir. Bunu şu şekilde anlaman da mümkündür: Tevhid ehli mü’min, Cennet’i arzulamaz, Cehennemden korkmaz. Korku ona galip gelmediği için Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. Ümit ona üstün gelmediği için Allah’ın mekrinden (imtihanından) emin olmaz. Yani o, korku ile ümit arasındadır. Bu bakımdan mümin bir kimsenin korku veya ümidi tartıldığı takdirde, her ikisinin de birbirine eşit olduğu görülür. “Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak” ayeti, bu yağın saflığını ve parlaklığını “Nur üstüne nurdur.” ifadesi de yağın nurunun kandilin nuruna, kandilin nurunun da camın nuruna eklendiğini belirtir. Hakka âşık muttaki müminin kalbi de böyledir. Hakk âşığının kalbi öyle bir cevherleşmiştir ki kendiliğinden ışık verir haldedir. Diğer sebep ve sâlih amelleri ile bu nur daha da artar ve parlar. Şüphesiz Allah Teâlâ dilediğini nuruna kavuşturur. ● Allah göklerin ve yerlerin “münevviri” yâni aydınlatıcısıdır. Gökler ve yerler O’nun kudretiyle aydınlanmış, bütün nizam ve işleyişi O’nun kudretiyle istikamet bulmuş, kendileri ve içlerinde bulunan her şey yine O’nun kudretiyle varlık sahasına çıkmıştır. ( Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 170 ) ● Allah karanlıkları aydınlatan; göklerde ve yerde bulunanlara yol gösterendir. Göklerde ve yerde olanlar ancak O’nun nuruyla doğru yolu bulurlar. Ancak O’nun hidâyetiyle sapıklık yollarından korunurlar. Taberî’ye göre Allah Teâlâ burada önceki ayette bahsettiği konuya devamla sanki şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, biz size hakkı bâtıldan ayıran apaçık ayetler indirdik, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler sunduk. Bunlarla sizi hidâyete erdirdik, yine bunlarla dininizin temel prensiplerini, alamet ve işaretlerini beyân ettik. Zira ben göklerde ve yerde yaşayan varlıklara hidâyet verenimdir.” ( Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 105 ) ● Allah gökleri ve yeri hikmet ve adâletle yönetendir. Nitekim bilgili ve tecrübeli bir yönetici için “O, ülkenin nûrudur” denilir. Bu sözle onun ülkeye nûr gibi yol gösterdiği ve zulmün karanlığını adâletiyle aydınlattığı anlatılmak istenir. Bu mâna yönetici için mecazen kullanılırsa da Allah için hakiki anlamda kullanmak gerekir. Zira bütün mevcudatı O yoktan var etmiş ve aklı yol gösterici bir nur kılmıştır. Görülebilen şeyler ancak ışığın üzerlerine yansımasıyla görüldüğü gibi, bütün mevcudat da Allah’ın kudretiyle var olmuştur. ( Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 105 ) ● Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu mücerred hâliyle akılla idrak etmek mümkün olmadığı için, âyet-i kerîme onu bir misalle açıklar. Bunun için de مَثَلُ نُورِه۪ ( meselü nûrihî ) buyurur. Âyette geçen اَلْمِشْكٰوةُ ( mişkât )ı fanus, اَلْمِصْبَاحُ ( misbâh )ı lamba, اَلزُّجَاجَةُ ( zücâce )yi kristal cam olarak tercüme ettiğimizden, temsili açıklarken hep bu tercüme karşılıkları kullanacağız. Hemen belirtelim ki, burada هُو ( hû ) zamirinden kimin kastedildiği hususunda şu üç ihtimal bulunmaktadır: Birinci ihtimal, Allah Teâlâ olmasıdır: Bu ihtimâle göre temsilin mânası şöyledir: “Allah Teâlâ’nın mümin kulunun kalbindeki nûrunun misâli şudur. “Bu nûrdan en büyük payı alan şüphesiz Resûlullah (sav)’dir. Bu nûru kuluna lütfeden ve dilediği kulunu ona eriştiren Allah Teâlâ’dır. Kul ise bu nûru kabul edendir. Nûru kabul mahalli kulun kalbidir. Bu nûru yüklenen kulun azîmeti, himmeti ve iradesidir. Bunu yüklenme aracı ise kulun düşüncesi, niyeti, sözü ve amelidir.” İkinci ihtimal, zamirin bahsettiği kişinin Peygamberimiz (sav) olmasıdır. Buna göre temsildeki fanus, Peygamberimiz (sav) veya onun göğsüdür. Lamba; nübüvvet, hidâyet ve amelden Efendimiz’e ait olan şeylerdir. Kristal cam, Peygamberimiz’in kalbidir. Mübârek ağaç, vahiy ve Peygamber’in vahiyle irtibatını sağlayan elçi meleklerdir. Yağ, vahyin ihtivâ ettiği âyetler, deliller ve bürhânlardır. ( Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 172 ) Üçüncü ihtimale göre ise zamirden maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir. Allah’ın, insanları doğru yola iletmek üzere indirdiği ve müminlerin kalplerinde sakladıkları, kendisine inanıp buyruklarını tutarak kurtuluşa erdikleri Kur’an’ın misâli şudur: Fanus mümin, kristal cam müminin göğsüdür ki içinde kalbi bulunmaktadır. Onun kalbindeki Kur’an ise lamba gibidir. Müminin, Kur’an’ın nûru ve aydınlatmasıyla küfür, şirk ve şüpheden kurtulmuş göğsü, inci gibi parlayan bir yıldıza benzetilmiştir. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 108-111; Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 175) ● Büyük müfessir Fahreddin-i Râzî’nin belirttiği gibi, yüce Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, zatları itibariyle karanlıktır; hepsi nurunu Allah’tan almaktadır. Varlık âlemine gelen bütün varlıkların elde ettikleri ilim ve mârifetler de yüce Allah tarafından verilmiştir. ● İslam alimi Âlûsî, varlıkların nurla irtibatı hakkında der ki: “Bütün varlıklar yüce Allah’ın nurunun tecellisinden bir pay taşır. Hatta kesif (cansız) varlıklar bile, vücut bulmaları yönüyle bu tecellinin eseri olup onun nurundan boş değildir.” ● “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 24/35) âyeti, sadece gökleri ve yeri değil, bunların içinde bulunan bütün varlıkları içine almaktadır. Müfessirler bu âyete şu manaları vermişlerdir: - Allah, gökleri, yeri ve içindekileri yoktan var edendir; onları aydınlatan nurun ve ışığın sahibidir. - Allah, göklerdeki ve yerdeki bütün işlerini tedbir eden, onları bir nizam ve intizam içinde sevk ve idare edendir. - Allah, gökleri ve yeri aydınlatıp süsleyendir. Yüce Allah gökleri meleklerle, dünyayı güneş, ay ve yıldızlarla aydınlatmaktadır. Yüce Allah göğü güneş, ay ve yıldızlarla süslediği gibi, yeryüzünü de peygamberler, âlimler, veliler ve müminlerle süslemiştir. Ayetin peşinden, “Allah dilediğini nuruna ulaştırır.” kısmı manevî nura işaret ediyor. Bu, kalbi aydınlatan hidâyet, ilim ve sâlih amel nurudur. ● Kâinatta varlığı kendinden olan tek varlık yüce Allah’tır; onun dışında, varlığı kendinden olan hiçbir varlık, nur, aydınlık ve ışık yoktur. Hepsi yüce Allah’ın mülküdür. Her şeyin zuhuru, ortaya çıkışı yüce Allah’tan olduğu için ona “Nur” denilmesi mümkündür, uygundur. Fakat bu, dil yönünden mecâzî bir kullanımdır. Kullandığımız manaya göre nur, kalbi ve kâinatı aydınlatan şeydir. Bu manada, nur, yaratılmıştır. Yüce Allah’ın, “O Allah ki karanlıkları ve nuru yarattı!” (Enam 6/1) âyetinde bu çeşit nur kastedilmektedir. ● Büyük ârif Ahmed İbn Acibe el-Hasenî der ki: “Varlıkların zâhiri, karanlıktır, içi (hakikati ve manası ise) ise nurdur. Eşyanın dışına bakan ve sadece maddî kısmında kalan kimse, onu karanlık görür; içine nüfüz eden ise, hepsini melekût âlemine ait birer nur olarak görür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 24/35) âyeti, buna işaret etmektedir.” ● Kainattaki her şey, İlahî sıfatların nurlarıyla ayakta durmaktadır. Demek ki kâinatta hayatın kaynağı nurdur. Yerdeki ve gökteki her varlık bu nurdan bir pay sahibidir. Bunda mümin-kâfır ayırımı yoktur. Bizim cansız, ruhsuz zannettiğimiz güneş, ay, ağaç, taş, toprak gibi varlıklar da buna dâhildir. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 24/35) âyetinin manası, yüce Allah, göklerde ve yerde mevcut olan bütün varlıklara hayat veren, hayatını devam ettiren, hayat için gerekli bütün ihtiyaçlarını temin eden, bütün varlıkları gören, gözeten, denetleyen, sevk ve idare eden manasındadır. Şu âyet de bu yaratılış nurundan bahsetmektedir: “Musa dedi ki: Rabb’imiz, her şeye hilkatini (yaratılış özellik, kabiliyet, şekil ve görevini) veren, sonra da (onu hedefine uygun) doğru yola sevk edendir.” (Tâhâ 20/50) ● İbn Ataullah Îskenderî, “Hikem” adlı eserinde der ki: “Bütün kâinat karanlıktır; onu yüce Allah’ın zuhuru ve tecellisi aydınlatmıştır. Kim bu kâinata bakar da onun içinde, yanında, öncesinde veya sonrasında Cenâb-ı Hakiki müşahede edemezse, o kimse, nurları kaybetmiş, maddeye takılıp mârifet güneşlerinden perdelenmiştir.” ● İbn Acibe der ki: “Gönül gözü açık müşahede sahipleri için bütün kâinat nurdur. Nurun sahibine iman edenlerin her tarafı nurla sarılıdır. Kalpleri perdeli gafiller içinse bütün kâinat karanlıktır. Dıştaki aydınlık onlar için bir şey ifade etmez. Onların niyetleri inkâr, işleri isyan olduğu için, her tarafları manen zulmetle, karanlıklarla çevrilidir.” ● Kâmil müminler nurlar içinde yaşarken, kâfirler önlerini, yani önlerindeki hak yolu ve binlerce hakikati göremeyecek şekilde koyu karanlıklar içinde hayat sürmektedirler. Aşağıdaki ayet bu hususları bildirmektedirler: “O kafirlerin duygu, düşünce ve davranışları derin bir denizdeki yoğun karanlıklara benzer…Allah birine nur vermezse artık onun hiçbir nuru olmaz.” (Nur, 24/40)
İmanla İlgili Sözler "İman, kalpte Allah'a olan teslimiyetin derinliklerinde gizlenen bir nurdur." "İman, yüreğin aşkla dolup taştığı, her daim Rabbimizin yolunda yürüme arzusuyla yanıp tutuşmaktır." "Allah'ın rahmeti ve merhameti, iman dolu bir kalbin en büyük nimetidir." "İman, zorluklar karşısında sabırla dimdik ayakta durabilmektir. Çünkü Rabbimiz bize her daim yardım edecektir." "İman, dünya malının geçici olduğunu anlayıp ahiret hayatına odaklanmaktır." "İman, her zorluk anında Rabbimizin bizi terk etmeyeceğine olan sonsuz güvenimizdir." "İman, samimi dua etmek ve Allah'a olan yakınlığımızı sürekli kılmaktır." "İman, Rabbimizin rahmetine sığınarak günahlarımızdan tevbe etmek ve sürekli kendimizi geliştirmek için çaba göstermektir." "İman, hayatımızın her alanında Allah'ın rızasını kazanmak için gayret etmektir." “Biriniz, kendisi için sevdiği bir şeyi, kardeşi için de sevmedikçe, tam iman etmiş sayılmaz. (Hadis-i Şerif) “İman, zekâ, akıl, tefekkür, iz’an ve duygu erbabının nasibidir.” “Her zaman İslam nimetine şükredip son nefeste iman ile gitmek için dua etmelidir.” “Allah imansız işi ve işsiz imanı kabul etmez.” (Hadis) “Bir gün akıl kalbe sorar: iman nedir? Kalp eğilir ve aklın kulağına şöyle fısıldar; iman, edeptir.” “İman sahibi az konuşur çok iş yapar, Münafık ise, çok konuşur az iş görür.” “Kalbi doğru olmadıkça kişinin imanı doğru olmaz. Dili doğruları söylemedikçe de kalbi doğru olmaz.” “Bana bu ten gerekmez, can gerekir. Ebedi dünyada iman gerekir. (Yunus Emre)” “İman, fıtratla yaratıcısı arasına gerilen bir iptir. O, sonsuzluğa ermiş şerefli bir hayata tırmanan yokuşta, adımların basılacağı noktaları aydınlatan bir ışıktır. (Seyyid Kutup)” “Müminlerin iman yönünden en faziletlisi ahlâkça en iyi olanıdır.” (Hadis-i Şerif) "İman, kalbinde sabitlenen, söz ve amel ile teyit edilen bir nurdur." "Sabır, imanın yarısıdır." "Güzel ahlak, imanın yansımasıdır." "Allah’a kulluk etmek, dünyada huzurun ve ahirette kurtuluşun anahtarıdır."
Yorum ve Eleştirileriniz için: oryanmh@gmail.com
|
|
İman Kalpte Bir Nurdur |
|
Yayınlanma Tarihi: 04.08.2025 |